Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-655-8
13x19.5 cm, 320 s.
SARI ETİKET
ÖZEL İNDİRİMLİ
Liste fiyatı: 24,00 TL
İndirimli fiyatı: 9,00 TL
İndirim oranı: %62,50
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Aslı Biçen diğer kitapları
Elime Tutun, 2005
Tehdit Mektupları, 2011
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
İnceldiği Yerden
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Şubat 2008

Aslı Biçen, "karayla o incecik bağlantısı olmasa pekâlâ bir ada" denebilecek hayali bir taşra kasabasında geçen yarı-fantastik bir hikâye anlatıyor bize. Yirmi yıldır Türkiye'nin dört bir yanında kayıp babasını arayan ve çocukluk aşkı Saliha'yla evlenme hazırlıkları içinde olan bakkal Cemal ve anababasını yıllar önce bir kazaya kurban verdiği için ninesiyle yaşayan, amatör futbolcu sevgilisi Erkan'la gerilimli bir ilişki sürdüren lise öğrencisi Jülide'nin etrafında gelişiyor hikâye. Jülide'nin zaman zaman "şeylere" hükmedebilmesini sağlayan olağanüstü yetenekleri, Cemal'in de olağandışı insani duyarlılıkları olsa da, ikisini birleştiren temel bir kişilik özellikleri var: Her türlü baskı karşısındaki zayıflıkları, güçsüzlükleri.

Aşina olduğumuz ama burada bir biçimde "başını alıp giden" baskı ortamı, dünyaya-kapalılık ve özgürlüksüzlük atmosferi, işte bu iki karakter üzerinden anlatılıyor romanda. Yoğunluğu gittikçe artan bu atmosferde insan kalmak için neredeyse iradeleri hilafına mücadele etmek zorunda kalıyor her ikisi de: "Her şey güçten ibaretse, yenilgi kaçınılmaz. Zayıflığın da bir hükmü olmalı."

Bir taşra hikâyesi gibi başlayıp bir noktada adeta fantastik bir siyasi romana dönüşen bu kitabın, başarılı kurgusu kadar dilinin az rastlanır güzelliğiyle de hak ettiği ilgiyi göreceğini umuyoruz.

OKUMA PARÇASI

Açılış bölümünden, s. 9-13.

Yolun sağında, ihmalkârlıkla ovada unutulmuş gibi duran iki kıraç, eğreti tepenin güdük dişleri arasında güneş fersiz bir aydınlıkla gelişini duyurdu. Geceyi baştan sona kat eden otobüs yoldan ziyade saatlerle cebelleşmiş, geriye kalan son dakikaların üzerinde zaferle ilerliyordu. Tepelerin V'sindeki güneş sapan taşı sabırsızlığıyla, her zamanki gibi battığından daha hızlı ve daha parlak, yola yakın tarlalara sabahı düşürdü. Diz boyu buğdayların taze yeşili, ketlenmiş ışıkta, deniz altı düzlüklerine has bir su buğusuyla dalgalanmaya başladı.

Sarsıntılı uzun saatlerin ardından en inatçı yolcusu bile baygın bir uykuya ya da başağrılı bir sersemliğe teslim olmuş otobüs, yoldaki derin çukura, rüya yükünün bütün ağırlığıyla dalıp çıktı. Yılların uzun yolculuk alışkanlığıyla derin bir uykuyu saatlerdir sürdürmeyi başarmış olan Cemal'in savrulan başı taş gibi cama çarptı. Gözleri açıldı ama görmeye değil. Bomboş gözbebeklerindeki açıklıktan içeri sabah güneşinin kesif sarısına bulanmış taze yeşil sızdı. Başaklanmamış nazlı buğday filizleri arasında bir yunusun yüzgeci göründü, sonra iradesizce üzerine dolanan yeşil yaprakların arasında muazzam bir yumuşaklıkla kayboldu.

Cemal'in gözkapaklarının inmesiyle yunus, insanı tüm benliğiyle saran tatlı, hudutsuz bir laciverdin içinde birkaç kuyruk darbesiyle gözden kayboldu. Onun kusursuz tebessümünün peşine takıldı Cemal. Yunusun suda bıraktığı harekete tutunup güçlü kuyruğunu yeniden görene kadar gayretsizce akıp gitti. Gri bir gülüş gibi laciverdin içinde kıvrılan vücudunu yakaladı sonunda. Denizin dibindeki bembeyaz kumlara kadar indi bu vücut ve başaşağı asılı kaldı. Yunusun güzel, zeki yüzünde hislerine değmeyen muzip bir gülüş vardı.

Cemal, hayvanın küçük hareketlerinin oluşturduğu uslu girdapları yüzünde hissedebiliyordu. Onu yakalamış olmaktan ve ona bakıyor olmaktan öyle mutluydu ki sindire sindire seyre koyuldu. Havasız suda, susuz havada yaşayamayan, hızlı, yüzlü bir hayvan. Kusurlu bir zaruret içine atılmış kusursuz bir güzellik. Saygılı bir hayranlıkla milyonlarca yılın mucizesini incelerken sol kanadının altında bir karaltı gördü; insan yapımı, sonradan takılmış, kablolarla çevrili, uğursuz bir şey. Bomba.

İlkel bir rüya telaşıyla kalbi kasıldı. Yunus burnuyla kumları havalandırıyor, başına geleceklerden habersiz belki de yiyecek bir şey arıyordu. Özgürlüğüne kondurulmuş bu kara nokta, bu mutlak son kederli bir adaletsizlik hissiyle insanın canını yakıyordu.

Yunus, eşsizliği ve huzurlu sessizliğiyle yekpare, kumlardaki telaşlı arayışını sürdürürken Cemal'in eli yumuşak ve kaygan derisine uzandı. Parmaklarının altında aşina olmadığı bir canlılık. O kara şeyi çıkarmak, çıkarmak ama nasıl, nereden tutup da. Neredeyse katılaşmış, somutlaşmış, suları kesmiş bir aciliyet. Aciliyeti kesen su. Ağırlaştıran, hantallaştıran, en becerikli parmakları bile beceriksizleştiren su. Hep yukarı, olması gerekenden birkaç santim üste çeken, kıl payıyla kaçırtan, oynayan, şaşırtan su. Cemal'in aksine yunus bu oyunun ehliydi, kıpır kıpır, kararlı; kumların üzerindeki hızına ve kıvraklığına erişmek imkânsızdı.

Sadece rüyalarda barınan o dizginsiz korkuyla içi titreyerek debeleniyordu Cemal. Derken yunusun kaldırdığı beyaz kum bulutu içinde siyah bir düğme göründü. Cemal hemen bildi ki düğmeye basılırsa yunus ve her şey infilak edecek, bildi ki yunus bu düğmeye basmak için eğitilmiş, bildi ki yunus bir araç, bir öldürme aracı. Sonra yunusun neyi yok edeceğini anlamak için etrafına bakındı ama kendisinden başka hiçbir şey yoktu. İçi ezik, yunusun azıcık geri çekilişini, sonra düğmeyi hedef alarak...

Kalbi küt küt atan Cemal alnında hafif bir acıyla, bu sefer sahiden gören gözlerinin üzerinde gözkapaklarını açtı. Savrulan otobüsün zangırdayan camları ardında kayıp giden bir dizi cılız çam güneşi dilimliyor, ışık seyrek dalların arasından kaçıp kaçıp, sudan yansır gibi kuvvetle Cemal'in gözlerine vuruyordu. Son ağacın dibinden tepelere doğru uzanan buğday tarlasının tekinsiz denizaltı renklerinde içi sıkışarak yunusu hatırladı. Filizleri aralayan yarım bir esinti yüzgecin bıraktığı su izi gibi tarlayı orta yerinden bölmüştü.

Tesirinden bir türlü kurtulamadığı korkuyla gözlerini kapadı. Derin bir nefes aldı. İçinden geçip gittiği bütün o derme çatma, küçücük, soluksuz, dar kasabalar tuhaf bir kıstırılmışlık hissiyle üşüştü zihnine. İkinci katı nedense hiç bitirilmeyen beton kutular gözünün hemen arkasında hassas bir noktayı sızım sızım sızlattılar. Otobüsün hareketinin bir-iki dakikasına sıkışan, gözün ve yüreğin, katı sınırlarını gayet net seçtiği daracık yerler.

Tam o sırada otobüs ikinci bir çukura daha girdi ve menzile varmadan önceki son tepenin üzerinde Cemal'in gözleri tekrar açıldı. Bütün bu yollar, yabancı yerler, tanımadığı insanlar, bilmediği mekânlar, ona anlamlı gelmeyen bir eskiliği olan yenilikler hayatının son yirmi yılına serpilmeye başlamadan önce dünyanın ta kendisi sandığı ince belli Andalıç, her daim uyanık denizin üzerinde, olanca mahmurluğuyla onu karşıladı. İnsanların denizsiz yerlerde nasıl yaşayabildiğine şaşa şaşa içinden geçtiği onca kara memleketinden sonra her tonuyla adı da değişen o oyuncu mavi, olmadığı her yeri ölü gösteren müthiş canlılığıyla içinde geniş geniş açıldı. Yeniden rahatça nefes almaya başladı, deniz olmayan yerde hava da kıttı sanki.

Karayla o incecik bağlantısı olmasa pekâlâ bir adaydı Andalıç ama o bağ onu yarımada yapıyordu. Arkadaki yayvan, alçak tepelerin ortasındaki boşluktan doğup yuvarlanmış da göbek kordonu henüz kopmamıştı sanki. Gece attıkları ağı toplamış balıkçı tekneleri, rengini tam bulamamış sulardan, güneyine sokulmuş küçük limana dönüyordu. Yaşlı denizin yüzündeki kırışıklar karaya kadar yarışıyor, sabah güneşinin sırtına bıraktığı pusun altında uyuklayan Andalıç'ı usul usul sallıyordu.

Sudan başlayan Andalıç, mevsimlerin kiremitlerini renk renk soldurduğu eski taş evler, arnavut kaldırımı yokuşlar, araya sıkışmış minicik bahçelerde tek tük ağaçlar, mahzun köpekler ve en çok da kedilerle, gökyüzünde bitiyordu. Memleket yolları kenarına dertli notalar gibi düşülmüş bütün kasabalar arasında sabah güneşinin gözlere iftiharla takdim edebileceği üç-beş yerden biriydi belki. Tepesindeki o heyula olmasaydı. Belediyenin, muhtelif hizmetlerin ücretlerini iki katına çıkararak, her yere kumbaralar koyarak, halktan zoraki bağış toplayarak, üst üste açılan davaları kaale almadan, inşaata yasak bölgeye yaptırdığı o devasa beton blok. Huzurevi. Sulardan çıkan yarımadanın, gökyüzüne doğru akıp gitmesini engelleyen bir sınır.

Cemal gözünü Andalıç'tan kaçırıp ufuk çizgisinin henüz belirginleşmediği grimsi sonsuzluğa dikti. Otobüs tepeyi indikçe ferahlık kıtlaşıyor, iki taraflı zeytinlikler tuhaf bir yapaylıkla tozlu grilerini yolun üzerine kapatıyorlardı. Gökyüzü daha tanıdık bir maviye döner gibiydi. Karadan yarımadaya uzanan geniş huninin üzerinde sola saptı otobüs, sonra gitgide seyrelen zeytinlerle birlikte huninin aşağısına akıp kendini suyun üzerinde buldu. Bir buçuk kilometrelik dar kıstağı yorgun bir yalpalamayla tüketip adımını Andalıç'a atar atmaz sağa saptı ve yarımadanın kuzeyine bakan garaja yöneldi. Garajın geniş kapısından girip manevrasını tamamladıktan sonra da bütün otobüslerin o memnun, madeni iç çekişiyle durdu.

Cemal'in upuzun yol boyunca sabırsızlıkla beklediği nihai duruş anı işte gelmiş, gelir gelmez de heyecanı tükenivermişti. Otobüslerde uyumaya alışmış olsa da dinlenmeyi başaramıyordu. Sersem sersem basamaklardan indi. Gerindi. Buruşmuş ceketini sırtına geçirip gözlerini yedeğe aldı. Bundan sonrası sadece ayaklarının işiydi. Ayakları bu yarımadanın her yerine onsuz bile gidebilirdi. Ceketinin cebini yokladı. Rize'den aldığı otobüs bileti. Eski bir şakaya güler gibi güldü. Yazıhanedeki adamdan dönüş biletini alırken otobüs çok dolu olmazsa yanındaki koltuğu boş bırakmasını rica etmişti. Belki onunla birlikte birisi daha gelebilirdi. Bu cümleyi kimbilir kaç garajda kaç biletçiye sarfettiğini hatırlayınca dudak otomatiğine şaşar gibi elini gayri ihtiyari bıyıklarına götürdü.

Gözleri sadece ayaklarının takılabileceği beklenmedik tuzaklara ve onların gerisinde beynine üşüşmüş bir sürü dağınık resme dikili yürümeye başladı.

Giderken gördüğü ama yerini üç aşağı beş yukarı zihnine yazdığı halde dönüş yolunda bir türlü bulamadığı küçücük, yemyeşil, yuvarlacık bir tepecik, hatta tümsek. Eşsiz, mükemmel, tılsımlı. Tek bir göz tarafından tek bir kez göründükten sonra kaybolan şeylerden.

Taşra şehirlerinden birinin garajındaki gazete bayiinde porno dergiler de satan başörtülü yaşlı teyze.

Yolun kenarındaki hafif atlatılmış kazadan, eşikten dönmenin şaşkınlığı, sersem bir sırıtış ve sulu gözlü bir şükranla otobüse bakan kazazedeler.

Her yerde, bütün yüksek şeylerin üzerine yuva kuran, tarlaları arşınlayan, gökyüzünü halkalayan leylekler.

Yüksek sesle adını bağırdı biri arkadan.

"Hop, Cemal."
(…)

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

A. Ömer Türkeş, "Taşra Türkiye'dir", Radikal Kitap Eki, 21 Mart 2008

Şu beklenilen deprem bir gün "karayla o incecik bağlantısı olmasa pekâlâ bir ada" denebilecek bir taşra kasabasını vursa, o incecik bağlantı kırılsa ve kasaba Ege denizinin üzerinde Yunanistan'a doğu salına salına sürüklense ne olurdu? Aslı Biçen, İnceldiği Yerden adlı romanını işte bu yarı-fantastik varsayım üzerine kurgulamış. Kurgu böyle olunca, taşrada düğün hazırlıklarıyla başlayan roman, giderek siyasi bir metafora dönüşüyor.

Evleri, insanları, ilişkileriyle tam bir deniz kenarına konuşlanmış Ege kasabasındayız. İlk tanıştığımız roman kişisi bakkal Cemal, yirmi yıldır Türkiye'nin dört bir yanında kayıp babasını aramaktan bıkkın, bekârlığın yalnızlığından bunalmış. Otuz yaşlarının neredeyse sonunda, hüzünlü ve duyarlı bir adam. On sekiz yaşına kadar bakkal olmak aklının ucundan bile geçmemiş. Üniversite işi olmayınca hevesi kursağında, aklı –rastlantıların, imkânların hep açık olduğunu sandığı– büyük şehirde kalmış. Babasından kalan bakkal dükkânında "az para biriktireyim şunu yaparım, az para biriktireyim buraya giderim diye hayal kurarken," ancak nafakayı çıkaran bu köhne dükkânda yıllar geçip gidivermiş.

Oysa kasabadan kente gidenler de umduklarını pek bulamamışlar. Cemal'in çocukluk aşkı Saliha, üniversiteyi okumuş, iyi bir işe girmiş ama nedense yapamamış şehirde. Dönüp geldiği baba evinde o da mutsuz ve yalnız. Yıllar sonra Andalıç'ta yeniden karşılaşan bu iki insan, Cemal'in küllenen aşkının alevlenmesiyle evlenme kararı alırlar.

Onlar taşra için geçkin yaşarında kız isteme, nişan, düğün provaları gibi ağırlaşan ritüellerle boğuşurlarken romanın diğer şahısları da görünürlük kazanıyorlar. Ninesiyle yaşayan lise öğrencisi Jülide, Jülide'nin kasaba bıçkınlarından futbolcu sevgilisi Erkan, babasından devir aldığı yerel gazetede ciddi habercilik peşinde koşan Muzaffer hanım, yardımcısı Rahmi usta, dedikoducu Raziye teyze, kasaba aydını Halil öğretmen, Cemal'in hiç tanımadığı ama kıyamayıp pavyonlardan kurtardığı üvey kız kardeşi Cemile, emniyet müdürü Abdurrahman, karısı Zeliha ve diğerleri, dışarıdan bakana basit gibi görünen ama onlar için hayli karmaşık hayatlarının derdindeler.

Bir gece vakti çatırdıyor Andalıç toprakları; "Andalıç'ın bu derin iç çekişiyle toprağın derinlerinden boğuk bir uğultu, yükseldikçe azmanlaşacak bir hareketi de beraberinde sürükleyerek yukarı doğru kabarmaya başladı. Ürkütücü bir geleceği taşıyarak kabaran bu dalgadan ilk kaçan kuşlar oldu, sürü sürü, çığlık çığlık, karanlığa aldırmadan. Sonra kedilerin gözbebeklerinde açılan, tüylerini kabartıp sırtlarını kamburlayan sessiz korkuyu ulumaya başladı köpekler. Bir asırdır toprağın altına sızıp orada göllenmiş dehşet ve kahır, olağanı zangır zangır titreterek fışkırmaya kastetti. Etraflarına birer çerçeve geçirilip duvarlara asılmış ölülerin yüzleri canlanmaya meyletti camları inceden bir sıtmanın tutmasıyla. Pencereler, vitrinler, dolaplardaki bardaklar, insan kulağının seçemeyeceği bir frekansta, gergin bir tel gibi usul usul sızlamaya başladı. Başucundaki bardaklarda, masalardaki sürahilerde, banyolardaki kovalarda, Andalıç'ın kıyılarında uyuyan su da halka halka ürperdi. Tuhaf renkli bir aydınlığın, göğün karanlığını perdahlayıp geçtiğini gördü ilk uyananlar."

Uyananlar altlarındaki toprağın denizin üzerinde yüzdüğünü, rüzgârın etkisiyle anakaradan giderek ayrıldığını da göreceklerdir. Doğal felaketi insani felaket izleyecek, Andalıç'ın en yüksek yerine konuşlanmış heybetli Huzurevi'ni karargâh yapan kaymakam, belediye başkanı ve emniyet müdürü üçlüsü olağan üstü hal ilanıyla adada askeri darbe havası estireceklerdir. Hele ki Andalıç poyraza kapılıp, santim santim Yunanistan'a doğru sürüklendiğinde muhaliflere baskılar iyice artacak, gün boyu çalınan marşlar, bütün evlerden, direklerden, ağaçlardan, resmi binalardan, bir bayrak aşılabilecek her yerden uçuşan bayraklarla kasaba kırmızı bir serapa dönüşecektir. Ve, bütün her şeye geç kalmışlığın utancını öfkeye tahvil ederek isyan edecektir Cemal.

Yakın tarih imgeleri

1970 doğumlu Aslı Biçen'in dilini önce çevirileriyle tanımış ve sevmiştik. 2005'te yayımlanan Elime Tutun'la yazar olarak da başarılı olduğunu göstermişti. Yeni romanı İnceldiği Yerden, Biçen'in bu alanda ısracı ve kalıcı olduğunu kanıtlıyor. Elime Tutun'da birisi cinselliğini yitirmiş diğeri dilinden vazgeçmiş iki insan arasındaki aşkı anlatmıştı. Yani ilk bakışta konu açısından iki roman arasında hiçbir benzerlik yok. Ancak yitirilmiş dil ve cinsellikle ilgili göndermeleriyle, ilk romanı da tıpkı İnceldiği Yerden gibi çok katlı okumlara açıktı. Kısacası Aslı Biçen meselesini dolayımlayarak anlatmak, simgeler ve metaforlar kullanmak konusunda ısrarcı. Yerli yerinde kullanıldığında bu tarz metinlerin barındırdıkları motifler arasındaki bağıntı, aynı anlam çevresinde devinen somut ama çıplak bağıntıya oranla çok daha zengin yorumlara gebedir. Gerek Elime Tutun gerekse de İnceldiği Yerden yeniden üretilmeye uygun metinler. Ancak her okuma, okuyucuda sonlandığına göre, Aslı Biçen'in okuyucusu yeniden üretim sürecine katılmaya gönüllü ve donanımlı olmalıdır.

Göz korkutmayalım; aslında İnceldiği Yerden kolay okunan, akıcı, zaman zaman eğlenceli bir roman. Amaçladığı Türkiye –eleştirisiyle kullandığı araç ada– arasındaki bağıntı çok karmaşık değil. Adadaki iktidar sahiplerini, durumdan vazife çıkaranları, sivil bıçkın-milisleri, bayrakları, marşları, sıkıyönetim bildirilerini, savaş çığlıklarını, muhalefete geçenleri kolaylıkla yerli yerine yerleştirebilirsiniz. Zaten bunların her biri dış dünyadan, hiç uzaklardan değil, Türkiye Cumhuriyeti'nin yakın tarihinden alınma olay ve imgelerden oluşturulmuş.

Mesela Andalıç'ın devasa Huzurevi binasını ele alalım; bu neden inşa edildiği belirsiz binayı kolaylıkla devlet aygıtıyla örtüştürebilirsiniz. Ama onda –Kafka'nın yapıtlarını dinsel alegori olarak görenler gibi– Tanrısal bir yan bulanlar da çıkabilir. Metne bir metafor olarak yaklaşıldığında roman kişilerinin kendileri olmak dışında farklı anlamcıklar barındırdığı açık. Buna rağmen kolaylıkla yakınlık kurabileceğiniz insanlar onlar. Biçen, ilk romanında olduğu gibi bu kez de tuhaf aşk ilişkileri etrafında canladırıyor kişilerini. Cemal ve Saliha'nın –belki de gecikmişlikten gelen– akıl ve duyguyla harmanlanmış ilişkilerini bir kenara koyacak olursak, roman boyunca karşılaştığımız ilişki manzaraları karanlık tonlara boyanmış.

Bu küçük modelde en çarpıcı vurgu, toplumun baskı ortamına kolaylıkla boyun eğmesi, iktidarını ilan edene sorgusuz sualsiz teslim olunması. Bunun nedeni kendini taşralı hissetmektendir belki de. Denizde bir başına salınan bu taşra kasabası kendini dünyanın taşrasında gören bir ülke için yerine iyi oturmuş bir eğretileme.

Ada metaforu edebiyatta sık kullanılmıştır. Cüneyt Arcayürek'in 12 Eylül darbesini eleştirdiği 'Ku-De-Ta'da siyasi taşlama mekânıydı. Yaşar Kemal'in üç cildi tamamlanan Bir Ada Hikâyesi'nde alternatif bir kuruluş tarihinin sahnesiydi. Orhan Pamuk, Kar'da seçtiği mekan ada değilse bile, karla yolları kesilen Kars şehriyle Türkiye tablosunu taşra üzerinden yansıtmıştı. Ne var ki, İnceldiği Yerden'in yerli örneklerden ziyade yabancı bir romanla benzerlikleri daha belirgin: Saramago'nun Yitik Adanın Öyküsü'nden söz ediyorum. Saramago'nun romanında da bir deprem sonucu İspanya'yla Fransa arasındaki sınır çatlamış, "İberya Yarımadası limandan ayrılan ve bir kez daha bilinmeyen bir denize açılan bir gemi olarak" Avrupa'dan ayrılmıştı. İberya'nın kopup Amerika'ya doğru sürüklenişi ile Andalıç'ın Anadou'dan kopup Yunanistan'a doğru sürüklenişi bir yana, sürüklenşi engellemek için gösterilen çabalar, halkın panik ve şaşkınlığı türünden alt hikâyeler de İnceldiği Yerden'in yan hikâyecikleriyle benzeşiyor.

Söz konusu benzerlikleri İnceldiği Yerden'in zaafları olarak görmüyorum. Bir temadan, bir matafordan ya da bir karakterden esinlenmeler roman tarihinde sıkça görülmüştür. Mesele esinlenmeyi özgün bir hikayeye dönüştürmekte. Aslı Biçen'in Saramago'dan esinlenip esinlenmediğini bilmiyorum, esinlendiyse bile özgün bir hikâye çıkarmasını bilmiş. Ancak esinlenmeler daha önce okunmuş olanların gölgesinde kalma tehlikesi taşır. Belki de bu nedenle İnceldiği Yerden'deki kopuş metaforu çok çarpıcı gelmedi bana. Doğrusunu söylemek gerekirse çok iyi başlayıp vaatkâr açılımlara gebe gelişmelerle süren taşra hayatı anlatısı üzerinde ısrar etmesini tercih ederdim. Neyse ki Aslı Biçen'in dili ve üslubu hikâyenin yarattığı eksilik duygusunu fazlasıyla telafi eder nitelikte. Özellikle –kısa bir alıtı yaptığım– deprem ve Andalıç'ın deniz seferine dair sahnelerde dil ve anlatı doruğa çıkıyor.

Türkiye Cumhuriyeti metaforu olarak yüzen bir taşra kasabası görmenin çok çarpıcı olmamasını edebiyat geleneğine bağlamıştım. Bir neden daha sayacağım; Türkiye'de hiç bir şeyin gizlenme ihtiyacı duyulmadan yapılıyor olması buraları anlatmak için metafor ihtiyacı bile yaratmıyor. Tektipleşmeye hevesli bir toplumda taşranın her kenti, her kasabası merkezin zihniyetini, ötekine ve özgürlüklere tahammülsüzlüğü dolaysızca yasıtıyor. Taşralılık içselleştikçe, taşra Türkiye oluyor.

Devamını görmek için bkz.

Metin Celâl, “İnceldiği Yerden”, Cumhuriyet Kitap Eki, 24 Nisan 2008

Aslı Biçen'in yeni romanı İnceldiği Yerden "yirmi yıldır Türkiye'nin dört bir yanında kayıp babasını arayan ve çocukluk aşkı Saliha'yla evlenme hazırlıkları içinde olan bakkal Cemal ve anababasını yıllar önce bir kazaya kurban verdiği için ninesiyle yaşayan, amatör futbolcu sevgilisi Erkan'la gerilimli bir ilişki sürdüren lise öğrencisi Jülide'nin etrafında gelişiyor." Roman, Ege'de hayali bir kasabada geçiyor. Andalıç, karayla incecik bağlantısı olmasa ada denebilecek bir coğrafi konumda. Bu haliyle Cunda Adası'nı düşündürüyor. Belki de bu esinlenmeyi yaratan kapaktaki fotoğraf. "Eski taş evler, arnavut kaldırımı yokuşlar, araya sıkıştırılmış minicik bahçelerde tek tük ağaçlar"ıyla güzel bir kasaba. Görüntüyü tek bozan belediyenin halktan topladığı zoraki bağışlarla inşaata yasak bölgeye yaptırdığı ve kasabaya tepeden bakan, devasa bir blok halindeki Huzurevi.

Cemal'in babasını aramak için çıktığı son yolculuktan dönüşü ile başlıyor roman. Cemal, babasını bulamadan dönmüş, bakkal dükkânını açmıştır. Üniversiteyi bitirip, iyi bir işte çalıştıktan sonra bilinmeyen bir nedenle, yıllar sonra kasabaya dönen çocukluk arkadaşı Saliha'ya evlilik teklif edecektir. O sırada belediye hoparlöründen babasının öldüğünü duyar. Yirmi yıldır aradığı babası kasabadadır ve tam da Cemal'in döndüğü gün cenaze töreni yapılacaktır. Cemal camiye gider, cenaze namazına katılır. Tabut, cenaze arabasına yüklenir, mezarlığa götürülür. Tam gömülecekken tabutun boş olduğu anlaşılır.

Cemal derin bir hayal kırıklığına uğrar, canlıyken bulamadığı babasının ölüsüne de ulaşamamıştır. Anonsun yapıldığı belediye gider. Babası gerçekten Andalıç'ta ölmüştür, cenazesi gerçekten kaldırılmış ve mezarlığa gömülmüştür ama ikindi değil öğle namazında. Hatta, törene karısı da katılmıştır. Cemal, babasının bir karısı da olduğunu öğrenir. Yazar, bu sahte cenaze töreni, boş tabut hikâyesine neden gerek duymuş anlayamadım. Cemal, gerçek cenaze törenine katılsa ve babasının karısı ile orada karşılaşsa ne değişirdi? İlerleyen sayfalarda boş tabut olayını tamamlayıcı bir şey de yaşanmadığına göre, bana gereksiz bir olay gibi göründü.

Cemal, belediyeden aldığı adresle babasının yaşadığı evi bulur, üvey annesi ile tanışır. Bir kız kardeşi olduğunu ve kızın evden kaçmış olduğunu öğrenir. Kadın, Cemal'den kız kardeşini bulmasını ister. Cemal bu kez de hiç tanımadığı üvey kız kardeşini bulmak için yola düşecek midir?

İzleyen bölümde doğaüstü güçleri olan, bir şeyi çok isteyince hükmedebilen Jülide ile tanışırız. Jülide, kahve fallarıyla ünlü ninesiyle yaşamaktadır. Arkadaşıma gideceğim diye ninesini aldatan Jülide, baskıcı, kıskanç, buyurgan, tam bir maço karakteri gösteren sevgilisi Erkan'la buluşur. Sonra da okuldan verilen bir ödevi yapmak üzere gittiği kasabanın gazetesinde Muzaffer hanımla tanışır. Muzaffer, babadan miras dört sayfalık gazetesinde yolsuzlukları, yanlışlıkları yazarak halkı uyarmaya çalışmaktadır.

Çocukluk arkadaşı Saliha'yla nişan hazırlıkları yapan Cemal, üvey annesinin üvey kızkardeşi Cemile'den bir mektup aldığını öğrenir. Babasının ölüm haberini duyan Cemile mektup yazmıştır, mektupta adresi de vardır. Şimdi iş Cemal'e düşmektedir.

Cemal, hayatında iki kez gitttiği İstanbul'a gider. Mektupta adresi verilen pavyonu bulur. Dayak yiyip kapının önüne atıldığında "orta yaşı çoktan devirmiş, açık renk takım elbiseli, yakası kırmızı karanfilli bir adam," Hakkı Baba yardımına koşar. Aslında Cemal aynı isimde başka bir pavyona gitmiştir. Sokakta "Ayışığı" adında iki pavyon vardır. Hakkı Baba, Cemal'i evine götürür. Bu küçük ve fakir bekâr evinde ona hikâyesini anlatır. Zengin bir babanın oğludur, "Paranın yapabileceği her şeyi yapmış, parayla elde edilebilecek bütün kadınları elde etmiş"tır. Formalite gereği bir zengin kızı ile evlenecekken Cemal'in dayak yediği pavyonda bir kadınla tanışınca hayatı değişmiştir. Hakkı Baba, nikahı unutur, bütün parasını kadınla yer. Kadın pavyonda bir kavgada bıçaklanınca da kendini içkiye verir (s. 107-109). Daha sonra Andalıç'a gelip Cemal'i bulduğunda ise başka bir hikâye anlatır Hakkı Baba. Otuz beş yıl önce Andalıç'a balayına geldiğini söyleyerek başlar anlatmaya. Güzel Cevriye'ye sesini duyup âşık olmuştur. Evlenirler, iki çocukları olur. Mutlu bir hayatları vardır. Çocuklar liseye başladığı sıralarda Hakkı Baba bir kadına âşık olur, evini ihmal eder. Durumu fark eden karısı da onu boşar. Kendini eve hapseden kadın gönüllü yatalak olur ve böbrek yetmezliğinden ölür. En sevdiği insanın ölümüne neden olduğunu düşünen Hakkı Baba da kendini içkiye verir (s. 176-179). İlk hikâye ile ikincisi birbirini tamamlıyor mu, yoksa Hakkı Baba, her defasında farklı hikâye mi anlatıyor, anlayamadım. Hikâyeleri dinleyen Cemal de merak edip sormuyor.

Romana dönersek, Cemal, bu kez doğru adresi bulur, kız kardeşini pavyondan kurtarır. Birlikte Andalıç'a dönerler. Bu arada matbaadaki işlere yardım etmeye başlayan Jülide, sevgilisi Erkan'dan ayrılır. Ama bu ayrılık ondan tamamen kurtulduğu anlamına gelmez. Erkan hep kızın peşindedir. Belediyedeki kömür yolsuzluğunu yazan gazeteye yapılan saldırılarda Erkan'ın da yer aldığını düşünür Jülide. Ardından da "Halk Eğitimde Büyük Skandal" başlığıyla, Milli Eğitim Müdürü'nün kızların dokuduğu kilimleri onların onayını almadan, üst düzey yetkililere hediye ettiği haberi çıkar. Bu olaylar, bize Andalıç'ı yönetenlerin yapısını anlatmaktadır aynı zamanda.

Düğün hazırlıkları yapan Cemal'i ziyarete gelen üvey kardeşi Cemile pezevenginin peşinde olduğunu, belki Cemal'e de kötülük edebileceğini haber verir. Cemile'nin huyundan vazgeçmediğini, emniyet müdürünün metresi olduğunu öğreniriz. Ama aklı Cemal ağabeyindedir. Ona âşık olmuştur. Emniyet Müdürünün karısının ise gazetenin basıldığı matbaanın ustası ile ilişkisi vardır. Hatta ondan bir çocuk doğurmuştur.

Cemal'le Saliha'nın evlenmelerinden bir gece önce büyük bir deprem olur. Deprem paniği atlatıldıktan sonra Andalıç'ın karadan koptuğu, Ege'de yüzmeye başladığı fark edilir. Böylece 13. bölümden, 181. sayfadan itibaren roman farklı bir hal alır. Kasaba romanı yerini fantastik bir hikâyeye bırakır. Okur, Cemal'in ve Jülide'nin hikâyelerinin izindeyken onları kaybeder ve Andalıç'ta karadan kopma ile kurulan yeni hayatı okumaya başlar. Andalıç'ın yönetiminde bulunan kaymakam, belediye başkanı ve emniyet müdürünün giderek diktatörleşmeleri ve halkın bu değişime tavrı anlatılır. Aslında roman bu bölümden de başlayabilirdi diye düşünüyorum. Cemal'in ve Jülide'nin geçmişleri geriye dönüşlerle bu hikâyeye katılabilirdi. Bu haliyle, yöneten yönetilen ilişkileri anlatılırken genelleşen hikâyede Cemal de, Jülide de birey olarak yerlerini bulamıyorlar.

Karadan kopup Ege'de rüzgâra göre hareket etmeye başlayan Andalıç'ta önce sular kesilir, sonra elektrik. Zamanla yiyecek maddeleri azalır. Her şey karneye bağlanır, Halk homurdanmaya başlar. Andalıç'ın rüzgâra kapılıp Yunanistan'a yakınlaşması da milliyetçi duyguları körükler. Yönetim bundan yararlanır ve kendi milislerini kurar. Soğuk hava depolarının yiyecekle dolu olduğunu duyan halkın ayaklanma teşebbüsü de bu milislerle bastırılır. Yönetime karşı çıkışı örgütleyen Cemal'in arkadaşı Halil öldürülür. Gazeteci Muzaffer de elebaşı olduğu kuşkusuyla izlenmeye başlar. Hapis edileceğinden korkan Muzaffer, Jülide'nin yardımıyla gizlenir ama sonuçta yakalanıp huzurevinin mahzenine atılır.

Soğuk hava deposundaki yiyeceklerin elektrik jenarötürünün durması sonucunda kokup çöp haline gelmesi, yönetimin Yunan gemisinin yardım teklifini reddetmesi isyan ateşini tekrar körükler. Bir gece, sanki sözleşmişcesine halk ayaklanır.

Aslı Biçen'in büyülü gerçekçi diyebileceğimiz bir anlatımı var. Bu anlatım konuya da uyduğu için romanın akışını olumlu etkilemiş. Betimlemeler, tiplerin oluşuturulması ustaca. Yitik ada hikâyesinin başka romanları çağrıştırmasını pek sakıncalı bulmuyorum, çünkü yazar bu fikri şahsileştirmeyi, yerelleştirmeyi başarmış. Tek takıldığım romanın yapısındaki ortadan ikiye bölünmüşlük. Aslı Biçen, Andılıç'ın depremden önceki ve sonraki hallerini belirtmek için bu bölünmeyi bilerek tercih etmiştir diye de düşünülebilir. Ama ben okur olarak, tek ve bütün bir yapıyı tercih ederdim.

Devamını görmek için bkz.

Nafer Ermiş, "Hayali bir coğrafyada gerçekçilik arayışları", Sabitfikir, 2009

Yirmi yıldır babasını arayan ve sonunda hiç ummadığı bir yerde, hiç ummadığı bir şekilde bulan bakkal Cemal’in hikayesiyle başlıyor İnceldiği Yerden... İlk anda o ünlü deyimin bir parçasıymış gibi duran ismin aslında anakaraya incecik bir toprak parçasıyla bağlanan, ada olmasına ramak kalmış bir yarımadayı işaret ettiğini anlıyoruz. Giderek, oradaki hayatların da anakaraya aynı derecede ince bir bağla bağlandığını görüyoruz.

Her şey hem hayali, hem gerçek orada. Yarımada hayali, ama lolipoplar gerçek. Uzun yıllar bakkal Cemal'in içinde ağırdan ağıra yeşeren aşk hayali ama gençliğinde kasabadan ayrılıp yıllar sonra dönen Saliha gerçek...

Aslında kökleri uzun yıllara dayanan ama yine de neredeyse kimsenin beklemediği bir anda gerçekliğe dönüveren bu aşkın evliliğe dönüşme serüvenini izlerken, birden bir sürpriz daha oluyor ve romana belki biraz geç de olsa yeni bir kahraman giriyor: Jülide. Jülide de tıpkı Cemal gibi bir arama ve bulma motifiyle sahne alıyor.

Bir şey aramak her zaman bir gerilim doğurur. Aranan şeyin ne olduğu, bulunup bulunamayacağı, bulunduğunda beklenildiği gibi olup olmayacağı vs... Roman boyunca da yazarın, yarattığı bu ve buna benzer küçük gerilimlerle romanı hep canlı tuttuğunu görüyoruz.

Jülide, romanın en genç kahramanlarından biri. Henüz lise öğrencisi. Anne babasını bir kazada kaybetmiş. Ninesiyle yaşıyor. Bu Ege sahillerine Aslı Biçen tarafından kurulmuş ve adı Andalıç olarak verilmiş kasabada, amatör bir futbol takımında oynayan Erkan’la gelgitlerle dolu, inişli çıkışlı denebilecek bir aşk ilişkisi var. Küçük nesneleri, özellikle de normalde kendiliğinden hareket eden atomlar, polenler, rüzgarlar gibi nesneleri yönlendirme yeteneğine sahip. Romanın aslında ustaca bir yöntemle gerçeklikten kopacak hale geldiği ama tıpkı üzerinde yaşadıkları yarımada gibi incecik bir şeyle de olsa ona bağlı kaldığı nokta da buradan başlıyor. Sonra yavaş yavaş zaman gibi, rüzgar gibi, sıkıntı gibi, sessizlik gibi doğal varlıklar insani bir iradeleri varmışcasına hareket etmeye ve öyle betimlenmeye başlıyorlar.

Romanın şimdiki zamanından önceki hayatı neredeyse babasını aramakla geçen Cemal’i, romanın ilerleyen sayfalarında başka bir arayış bekliyor. İstanbul’dan imdat çığlığı gönderen, kötü yola düşmüş bir üvey kardeşin peşine düşüyor Cemal. Onunla birlikte o sakin taşra havasından, bir süreliğine büyük şehrin kaosuna giriyoruz; yarımadadan anakara’ya geçiyoruz.

İnceldiği Yerden’de Aslı Biçen harika bir roman dili yaratmış... Ayrıntılar çarpıcı, benzetmeler yaratıcı, gözlemler, saptamalar zekice, betimlemeler neredeyse insanı kendi içine çeken bir melodiye dönüşmüş. Buna karşın anlatımında hissedilir bir doğallık var. Bu doğallık yarattığı atmosfere de yansıyor. Birden kendinizi o yarımadada buluyor, sanki çoktandır tanıdığınız insanları izlemeye başlıyorsunuz.

Aslı Biçen gerçekle gerçekdışı arasında kurduğu o ince dengeyi bütün güçlüklerine rağmen kurmayı ve korumayı başarıyor. Ve roman o inceldiği yerden... hiç kopmuyor.

Ve şöyle başlıyor:

“Yolun sağında, ihmalkârlıkla ovada unutulmuş gibi duran iki kıraç, iğreti tepenin güdük dişleri arasında güneş fersiz bir aydınlıkla gelişini duyurdu. Geceyi baştan sona kat eden otobüs yoldan ziyade saattlerle cebelleşmiş, geriye kalan son dakikaların üzerinde zaferle ilerliyordu. Tepelerin V’sindeki güneş sapan taşı sabırsızlığıyla...”

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.