Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-652-7
13x19.5 cm, 184 s.
Liste fiyatı: 18,50 TL
İndirimli fiyatı: 14,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Hasretinden Prangalar Eskittim
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen, Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mart 2008
13. Basım: Eylül 2017

Hasretinden Prangalar Eskittim, ilk kez 1968 yılında yayımlandı. O tarihten günümüze defalarca baskı yaptı. Birbirini takip eden birkaç kuşak sosyalist ve devrimcinin ellerinde, sözlerinde ve şarkılarındaydı. Birçok kişinin acı tatlı hatıralarında unutulmaz, özel bir yeri oldu.

Ahmed Arif şiirleri, hem şairin kendi kuşağının hem de ardından 68-78 kuşaklarının memleket ve halk sevgisini, isyancı ruhunu ve başkaldırı etiğini simgeliyor. Onun bu hiç eskimeyen dizelerini, geçmişin, şimdinin ve geleceğin mücadeleci kuşaklarına kırmızı bir karanfil olarak sunuyoruz.

OKUMA PARÇASI

KARA

Çarpmış,

Paramparça etmiş,

Kara sütü, kara sevdayla seni...

Ve kara memelerinde dişlerin âsi,

Karadır, upuzun yattığın gece,

Felek, âh ettirir, boynun kıl - ince...

Cihanlar, çocuklar, kuşlar içinde

Sızlar bir yerlerin

Adsız ve kayıp

Sızlar, usul - usul, dargın,

Ve kan tadında bir konca,

Damıtır kendini mısralarınca...

De be aslan karam,

De yiğit karam,

Hangi kalemin yazısı,

Zorlu yazısı,

Belanda?

Anadan doğma nişan mı,

Sütlü barut damgası mı,

Bir gece parçası mı kaburgandaki?

Kız kâkülü, ne hal eylermiş teni,

Ellerin, deli hoyrat,

Ellerin, susuz, yangın.

Ellerin ooooy alarga...

De be aslan karam,

De yiğit karam,

Hangi güzelin diş yeri,

Mavi diş yeri,

Sevdanda?

Vurmuş,

Demirlerin çapraz gölgesi,

Alnın galip ve serin.

Künyen çizileli kaç yıldız uçtu,

Kaç ayva sarardı, kaç kız sevişti,

Gelmemiş, kimselerin...

De be aslan karam,

De yiğit karam,

Hangi zehirin meltemi,

Saran meltemi,

Hülyanda?

Hakikatlı dostun muydu,

Can koyduğun ustan mıydı,

Bir uyumaz hasmın mıydı,

"Ooooof" de bunlar olsun muydu?

De be aslan karam,

De yiğit karam,

Hangi kahpenin hançeri,

Saklı hançeri,

Yaranda?

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Yücel Kayıran, “Ulusal devlete direnç”, Radikal Kitap Eki, 25 Haziran 2010

Ahmed Arif, aslında eleştirmenleri bakımından şanslı bir şairdir: Sezgi, keskin bakış, kuramsal kavrayış ve temellendirme, ve bu öğelerdeki güç ve nitelik bir araya toplanmıştır: Muzaffer İlhan Erdost, Cemal Süreya, Yaşar Kemal, Gülten Akın, Ahmet Oktay. Ancak eleştirinin, dönemin siyasal söyleminden, toplumsal ve kültürel ruhundan etkiler taşımaya ve bu öğeler tarafından belirlenmeye yazgılı olduğu dönemlerde, edebi eleştiri, söz konusu şair için bir cehennem atmosferine dönüşebilir. Ahmed Arif’in şiirine ilişkin eleştirel tasarı, biri poetik, ikincisi siyasal olmak üzere iki kolda vücut bulmuştur. İki koldan gelişen bu eleştirel tasarı, temelde ortak bir noktada buluşur. Poetik eleştiri, bu şiirin geçmiş dönemin bir şiiri olduğunu dile getirirken, siyasal eleştiri de, bu şiirin feodalitenin şiiri olduğunu dile getiren bir söylem içinde göstermekten geri durmamıştır. Feodal olmakla nitelenmek, Türk toplumcu gerçekçi şairlerinin korkulu rüyalarından biridir.

Ahmed Arif’in şiirine yönelik ilk kritik Muzaffer İlhan Erdost’tan gelir (Türk Solu, 15 Aralık 1967). Ancak yazı dergide, Ahmed Arif’in Enver Gökçe’yle, biri feodalitenin şairi diğeri proletaryanın şairi bağlamında sunulunca, Erdost’un kritiği, Ahmed Arif’in, ‘feodal şair’ olarak algılanmasına yol açar.

Ahmed Arif’e yönelik ilk poetik önemsizleştirme Turgut Uyar’dan gelir. Turgut Uyar, ‘A. Turgut’ adıyla yayımladığı “Dergilerde” başlıklı yazısında (Türk Dili, Sayı 201, 1968) Rüstem adlı şiirini, “Türk edebiyatının en güzel örneklerinden biri” derken, Otuzüç Kurşun adlı şiirinin güzel ve önemli bulmadığını belirtir. Uyar’a göre, ‘Ahmed Arif’in Türk şiirindeki yeri abartılmaktadır’, çünkü onun şiiri ‘bölgesel özelliklerin şiiridir’. Cemal Süreya, Ahmed Arifi, garip şiirine kulak asmadığı için önemser. Ahmet Oktay, Arif şiirinin sessel bakımdan, Niyazi Akıncıoğlu ile Enver Gökçe’nin ardılı olduğunu söyleyecektir.

Ahmed Arif’e yönelik ilk ‘ayak çelme’ girişimi de, Halkın Dostları’ndan gelecektir. İsmet Özel tarafından kaleme alınan ama imzasız olarak yayımlanan “Gerici Sanata Hücum” başlıklı yazıda şu sav dile getirilir: “Toplumcu şiir ülkemizde yıllardan beri namusla insani değerlerin savunusunu yapmıştır. Ama N. Hikmet ve A. Arif dışında büyük boyutlara ulaşmış değildir. Kaldı ki bu iki büyük usta da kendi dönemlerinin şairleridir. Sorunları da Marksizmin klasik yorumu çerçevesindedir.”

Cahit Külebi’nin kardeşi

Bir kez daha söyleme de sakınca yoktur; bir şairi anlamanın yolu, onun neye ve kime başkaldırmış olduğunu anlamaktan geçer. Şairler arasında benzerlik ilgisinin mantığını da burada aramak gerekir: Neticeleri benzer olanlar değil, varlıksal bakımdan başlangıç nedenleri benzer olanlar kardeştir. Ahmed Arif, poetik bakımdan Niyazi Akıncıoğlu veya Enver Gökçe’nin değil, Cahit Külebi’nin kardeşidir. Kendileriyle ilgili düzyazısal metinlerini birlikte okumak gerekir. Her iki şairin, kendilerinden söz ederken mahcupluklarını dile getirişleri, anlaşılmadıklarından söz ederken utanmaları aynı ruha aittir. Ahmed Arif de, Cahit Külebi gibi, poetik bakımdan Faruk Nafiz’in asi çocuğudur. Ahmed Arif, şiirler tanışma yıllarından bahsederken, “bizim için o zaman en büyük şair Faruk Nafiz’di” der. Cahit Külebi’yi ve Ahmed Arif’i anlamanın yolu, Faruk Nafiz, Kamalettin Kamu ve Ahmet Kutsi üçlüsünün poetik problemini doğru anlamaktan geçmektedir. 40 kuşağından, Niyazi Akıncıoğlu, Enver Gökçe’nin şiirlerini de bu şairlerin şiir evrenlerine bir tepki şiiri olarak okumak mümkündür. Ancak ilkinde Nâzım Hikmet şiirinin etkisi ikincisinde ise ideolojik kavrayışın katkısı, onları Arif’in şiirinden ayırmaktadır. Yeri gelmişken bir tez daha: 40 Kuşağının önemli şairlerinden sayılan Hasan İzzettin Dinamo’nun Çoban Şiirleri adlı kitabındaki şiirleri, 40 Kuşağı şiir anlayışı içinde değil, Çamlıbel-Kamu-Tecer üçlüsünün şiir evreni içinde yer. Dinamo bu nedenle 40 Kuşağı bakımından bir kayıptır.

Bu şiirin İstanbul Türkçecini reddeden, başka Türkçelerin de olduğunu gösteren bir şiir olduğunu da hesapta tutmamız gerekir. Şöyle de söyleyebiliriz: Elitlerin, zenginlerin, modern eğitimlilerin Türkçesine karşı yoksulun Türkçesiyle yazmak.

Ahmed Arif şiirinin merkezini oluşturan temel problemin, ulusal devlete direnç olduğunu savunacağım. Ahmed Arif’in şiirleri içinde Otuzüç Kurşun’a ayrı bir önem verdiği ve bu şiiri sürekli geliştirmekten söz ettiği bilinmektedir. Sadece bu bakımdan değil, Otuzüç Kurşun, Ahmed Arif şiirinin problem zeminini oluşturur ve diğer şiirleri kendi zemini etrafında toplayan bir vakum işlevi görür. Otuzüç Kurşun hesaba katılmadığında, Arif’in, diğer şiirleri, Erdost’un ifadesiyle söylersek, “temelde yarı-feodal bağımlılık içinde olan öğeleri” betimleyen şiirler olarak kalır. Otuzüç Kurşun, Ahmed Arif şiirinin çimentosudur. Ve bu çimento, tarihsel olanın, ontik(varlık) olana yönelik darbesini dile getirir. Varlıksal olan, tarihsel olan tarafından parçalanır. Buna talihin değil, ‘tarihsel darbe’ veya ‘tarihin darbesi’ diyelim.

Bu şiirin dördüncü bölümü şöyledir:

Ölüm buyruğunu uyguladılar,/ Mavi dağ dumanını/ ve uyur-uyanık seher yelini/ Kanlara buladılar/ Sonra oracıkta tüfek çattılar/ Koynumuzu usul-usul yoklayıp/ Aradılar,/ Didik-didik ettiler/ Kirmenşah dokuması al kuşağımı/ Tesbihimi, tabakamı alıp gittiler/ Hepsi de armağandı AcemelindenÖ// Kirveyiz, hısımız, kanla bağlıyız/ Karşıyaka köyleri, obalarıyla/ Kız alıp vermişiz yüzyıllar boyu,/ Komşuyuz yaka yakaya/ Birbirine kavuşur tavuklarımız/ Bilmezlikten değil,/ Fıkaralıktan,/ Pasaporta ısınmamış içimiz/ Budur katlimize sebep suçumuz,/ Gayrı eşkıyaya çıkar adımız/ Kaçakçıya/ Soyguncuya/ Hayına...// Kirvem, hallarımı aynı böyle yaz/ Rivayet sanılır belki/ Gül memeler değil/ Domdom kurşunu/ Paramparça ağzımdaki...

Buradaki temel sorun, kuşkusuz ‘pasaport’, ‘karşıyaka köyleri’, ‘kaçakçı’ kavramlarının işaret ettiği durumda ortaya çıkmaktadır. Karşıyaka köyleri ifadesi, mayınlı araziyle birbirinden ayrılmış köyleri dile getirir. Kaçakçı ifadesi, yasal izin olmaksızın mayınla belirlenmiş sınırı geçmek durumuna işaret etmektedir. Pasaport, ülke sınırını geçmeyi saplayan yasal izin belgesini dile getirmektedir. Bunların hepsi birlikte bize, mayınlı araziyle işlenmiş ülke sınırının varlığını dile getirmektedir. Mayınlı araziyle işlenmiş ülke sınırı ise, ulusal devletin varlık sahasını dile getirir. Başka bir deyişle, ulusal devlet, coğrafi olarak, mayınlı araziyle işlenmiş ülke sınırıyla ortaya çıkmıştır. İmparatorluk döneminde, sınır, o bölgedeki nehrin güzergâhı veya dağ silsilesi gibi belirsin bir alanı gösteriyordu. Ahmed Arif’in dile getirdiği ontolojik trajedi, ulus devletin coğrafi olarak varolma sürecinin yol açtığı trajedidir. Tarihsel darbe veya tarihin darbesi derken kastettiğim budur. Ve ulus devlete direnç derken de kastettiğim, bu darbe karşısında, insanın karşı tavır alışı, yani siyasal direnç değil, yaşadığı ontik (varlıksal) direnç, yani bu yapılanı insanın onuruna layık olduğunu kabullenememekten dolayı çaresizlikle dile gelen hınçtır.

Türk şiirinde, bu tarihsel durumu gösteren tek şiir Ahmed Arif’in şiiri olmuştur ve Ahmed Arif’i, yüzyıl için ve bugün hâlâ tek ve ayrıcı kılan nitelik de burada gizlidir. Ahmed Arif’in şiiri, bize, tersinden şu durumu da gösterir: Modernliğin, 20. yüzyıl boyunca, bütün ülke insanlarının bir olanağı olarak değil, sadece zengin ve egemen sınıfların bir olanağı olarak gelişmiş olduğunu..

Ulusal devlete karşı gösterilen bu direnç, modern bir hareket değildir. Bilindiği gibi, modern hareket, episteme tarafından örgütlenen bir harekettir. Bir öfkenin kendiliğindenliği için değil, bir idealin, bir ütopyanın gerçekleştirilmesi için, akıl veya epistemenin kontrolünde gerçekleştirilen bir hareket. Dolayısıyla modern harekette direnç, bir dolayım içine girer. Oysa Ahmet Arif’in şiirindeki direnç dolaysızdır. Cemal Süreya, Ahmed Arif adlı yazısında, “karşı koymaktan çok, boyun eğmeyen bir doğa içinde”, diye tanımlarken kastettiği de böyle bir şeydir. Eğer bu argüman doğru ise, Ahmed Arif’in şiirini, toplumcu gerçekçi bir şiir olarak da adlandıramayız. Çünkü toplumcu gerçekçilik tasarımının temelinde bilimsel sosyalizm epistemesi yer alır. Dolayısıyla Ahmed Arif şiiri, Nâzım Hikmet şiiri çizgisinde de yer almaz. Ahmed Arif, Cahit Külebi gibi, folklorun mucizesidir.

Devamını görmek için bkz.

Mustafa Köz, “Masmavi bir kav: Ahmed Arif şiiri”, Evrensel Kültür, Haziran 2008

“Okulda defterime/sırama, ağaçlara/hem kara, hem kuma/kazırım adını/Okunmuş sayfalara hem de beyazlarına/taşa küle kana kâğıda/kazırım adını.” Paul Eluard, son-radan adını koyacağı “Özgürlük” şiirine bu dizelerle başlarken şiirin, kendisini daha sonra nereye götüreceğini bilmediğini söyler. Sevgilisine bir şiir yazacak ve şiirin so-nunda da biricik aşkının adını söyleyecektir. Ancak şiir sürerken görür ki “kafasını dolduran tek sözcük”, özgürlüktür. Sevgilisinin adını unutturmuştur şiir. Özgürlük, sonsuz sevgilisi oluvermiştir. Yine de özgürlükle sevgili aynı varlıklardır onun için. İnanç ve aşk, aynı gözenin iki büyük damarıdır. İyi şiirler de böyle değil midir? Çok katmanlı ve sonsuz.

Ahmed Arif’i de böyle okudum hep. Bir dalda yeşeren iki büyük tomurcuk. Onun Hasretinden Prangalar Eskittim şiiri bu okumayla daha da çağrışımsal olacaktır kuş-kusuz. “Seni anlatabilmek seni/iyi çocuklara, kahramanlara/seni anlatabilmek seni/na-mussuza, halden bilmez, kahpe yalana/ard arda kaç zemheri/kurt uyur, kuş uyur, zin-dan uyurdu/dışarda gürül gürül akan bir dünya.../bir ben uyumadım/kaç leylim ba-har/hasretinden prangalar eskittim/Saçlarına kan gülleri takayım/bir o yana/bir bu ya-na...” Saçlarına kan gülleri takılacak, bir sevgili de olabilir bir özgürlük tutkusu da. Hasretinden Prangalar Eskittim’de ve diğer şiirlerde bu çift anlamlılık vardır: “Seni bağırabilmek seni/dipsiz kuyulara/akan yıldıza/bir kibrit çöpüne varana / bir okyanu-sun en ıssız dalgasına/düşmüş bir kibrit çöpüne.” Sözü edilen, yine bir aşk ya da bir inançtır.

A. Arif’in şiiri bu algıyla okunduğunda bütün bir şiirdir. Tematik bütünlük taşıyan her şiir gibi, bitmemişlik duygusu taşır. Belirli bir doygunluğa gelen okur, bu şiirden daha fazlasını da beklediği için bu şiirin başka şiirlerle de sürmesini ister. Ancak tek kitapla “asıl duygusu”nu tamamladığını düşünmüştür A. Arif. Bu nedenle de kitap-tan sonra yazdıklarını, Hasretinden Prangalar Eskittim’den uzak tutmayı yeğlemiştir. Kitaptan sonraki şiirlerini zaman zaman bir araya getirmek istese de kitabın dönemin-de ve sonrasında gördüğü ilgi, şairini bir anlamda ürkütmüştür. Bir söyleşisinde “Ne-den bir kitap?” sorusuna verdiği yanıt, bir savunma olmaktan çok, bir tedirginliği de göstermesi yönünden tartışılmalıdır: “Peygamberler de tek kitap getirmişti!” Bu ya-nıt, A. Arif’in hem çok uzun hem çok kısa şiir tarihinde psikodinamik bir çözümle-meyi gerektirebilir elbette. Ancak ilk şiirlerinin kırklı yıllarda görülmeye başlandığı düşünüldüğünde, Nâzım’ın, kuşak şairlerine etkisinden sıyrılabilmek için yeni bir şii-rin -kendi şiirinin- kendince yinelenmesini istemediği için bunca titiz ve tedirgin davrandığı da söylenebilir. Bir şairin gücü, yazdığı, yaşadığı dönemde ve sonrasında etkilediği şairlerin insana kattığı duyarlıkla ölçülebilir. Şairse yine bu gücü sezgisin-den ve duyarlığından alır. Dünden yarına bilene bilene gelen bu öngörü, bir şairi her zaman yüceltmeye yetmez, dünden bugünü ve yarını da görmek gerekir. Duyarlık bu zaman bilince dönüşebilir. 1929’da Nâzım’ın 835 Satır’ı çıktığında Türkiye şiiri eski şiirin rüzgârıyla savruluyordu. Yeni bir divan geleneği (Yahya Kemal) ve hececiler şi-ire egemendi. Bu yıllarda eskiyi, “Putları yıkıyoruz” sözüyle yerini bulan başkaldırı-sıyla karşısına alan Nâzım, 40 kuşağı toplumcu gerçekçi şiirinin de ilk ateşini yakmış-tı. 30’larda Avrupa’da yükselen ırkçılık, birçok aydın gibi Nâzım’ı da vurmuş, on üç yıl sürecek bir mahpusluğu başlatmıştı. Nâzım içeridedir; ama şiirleri el altından dağı-tılır. Bu şiirlerin etkisiyle yeni bir şiir ırmağı da akmaya başlar. Behçet Kemallerin Atatürk şiirleri, Gariplerin yalın, toplumsal duyarlıklı ama sınıf temelinden yoksun şi-irleri de yazılmaktadır bu yıllarda. Ancak Nâzım’ın toplumcular üzerindeki etkisi o denli güçlüdür ki hiçbirinin bu şiirsel baskıdan kurtulması olası görülmemektedir. Yi-ne de şairler kendi dillerinin peşindedir. Niyazi Akıncıoğlu, Enver Gökçe, Hasan İz-zettin Dinamo, İlhami Bekir Tez, Arif Damar, Rıfat Ilgaz ve Ahmed Arif...

İlk şiirleri 1948-1951 yılları arasında dergilerde görülen A. Arif, Garip şiirinin de sür-dürücülerinin çoğaldığı ya da bu şiire öykünenlerin yeni şiir olarak algıladıkları, tek partinin de resmî şiir dili durumuna getirmeye çalıştığı bu ölçüsüz, uyaksız şiire sırtını dönerek kendi dilinin ardına düşen şairlerden biridir. Nâzım’ın gölgesinin ayrımında-dır. Bu nedenle de yeni bir şiirin, kendi şiiri olacağını düşünür. Bu sürece şöyle deği-niyor A. Arif: “Şiire yeni başlamış devrimci bir delikanlının karşısına Nâzım’ı diker-seniz, çocuk ya paniğe kapılır ve ters akımların uydusu olur, yahut ezilir, kötü bir kopyacı kesilir. Hidrojen bombasına karşı Kürt hançeri ne yapabilir? Üniversitede ve mahpushanede bazı arkadaşlarım ‘Nâzım’dan sonra şiir yazmak, boşuna bir gayret, hatta saygısızlık’ diyordu, onlarla hiç tartışmadım, hep sustum. Çünkü dedikleri bir bakıma doğruydu. Ne var ki ‘Nâzım gibi şiir yazmak’ ile ‘Nâzım’dan sonra şiir yaz-mak’ arasında vatanımın dipsiz uçurumları gibi bir uçurum vardı. Elbette Nâzım’ı ya-hut başka bir ustayı budalaca izlemekle kimse şair olamazdı. Ama Nâzım’dan da baş-ka ustalardan sonra da şiir yazılacaktı...” “Şiirimi günün modası olan etkilere kapa-dım. Göbeğimi kendim kestim ve kasaba minnet etmedim.” Bu düşünceyle daha ilk şiirleriyle, bulunduğu, durduğu yerden dünyaya bakan ve yeryüzünü yerel-doğal di-liyle evrensel temalarla birleştirmeye çalışan bir şair olmaya soyundu. Tok sesli sözel bir edayla halk şiirinin kaynaklarına yöneldi. Çocukluğunun aşiret ve eşkıya öyküleri, dinlediği masallar, ağıtlar, destanlar, türküler şiirinin ana kaynakları oldu. Nâzım’ın kentlerden taşıdığı tüm acıları, kederleri, özlem ve çatışmaları dağlarda, koyaklarda söylemeye başladı. Nâzım’ın dünya kentlerinde, alanlarda yaktığı ateşin sarp, aman vermez dağlardaki kıvılcımıdır A. Arif’in şiiri. Cemal Süreya’nın deyişiyle, “Türkü söyleyerek çarpışan, yaralıyken de arkadaşları için tarih özeti çıkaran, buna felsefe ve inanç katmayı ihmal etmeyen bir gerillanın şiiri...” “Uzun ve tek ağıt, tek destan...”

Bu tek şiiri Nâzım’ın işçi sınıfıyla kurduğu ilişkiyle kurduğu büyük şiir de etkilemiş-tir. Ancak bu etki onun diline değil, dillendirmek istediklerine ilişkindir. Nâzım’ın sürekli değişen yaşamı içinde sınıfla kurduğu ilişki daha işlektir. O, çelişkiyi sosyal, ekonomik yapıda yakalar, A. Arif ise kendi özel sözcükleriyle bu çelişkiyi açmaya, acıya, yoksulluğa, ikiyüzlülüğe karşı durmaya çalışır. Çelişkilerin nedenini göstermez, sezdirir. Değişen dünyanın farkındadır; ancak bu bozulmaya karşı önerisi, erdemlerin sıkı sıkıya korunmasıdır. Dürüstlük, aşk, dayanışma bilinci, yiğitlik içine doğduğu toplumun, Doğu insanının henüz kopmadığı değerlerdir ve bunlardan kopmasını da istemez. Şiirler de bu duygunun sürdürülmesi için yazılmıştır. Cumhuriyet sonrası gö-rece özgürleşme ve yenileşme çabaları, şairlerin, özgünlüğü ve insanı yeniden tartış-maları gerektiği sonucunu da doğurur. Bu özgünlüğün ipuçlarından birinin halkın elinde olduğu düşünülür. Ancak dönemin birçok şairi halkın kaynaklarından yarar-lanmayı yüzeysel bakışla değerlendirir. Bu köksüz halkçılık, yeni bir Anadolu-ulusal şiirinin doğmasını sağlar. Kentli bir şair-ressam olan Bedri Rahmi şiirlerinde Anado-lu’yu yalnızca bir motif olarak kullanır. Cahit Külebi, Ceyhun Atuf Kansu, Dağlarca Anadolu’yu yeteri kadar somutlayamazlar. Yalnızca değişen toplumsal yapıyı imle-yen gelir geçer izleri taşırlar şiire.

Diğer yandan ise toplumcu şairler insana bağlılığın, yeni bir dünya inancıyla daha sağlam olacağını düşünürler. Anadolu insanının acısını, yazgısını içselleştirirler. Nâ-zım’ın “Türk Köylüsü” şiirindeki gerçeklik ve başkaldırı toplumcu şairlere, dolayısıy-la A. Arif’e de bir yöntem önerisi olur. Marx’ın “Yaşamımızı belirleyen bilincimiz de-ğil, bilincimizi belirleyen yaşamın kendisidir” görüşü toplumcu şairlerin ilkesi sayılır. Ancak bu denli açıklığa karşın Nâzım’ın ‘Nikbinlik’i, A. Arif’te kederli bir umuda dönüşmüştür. Yaralı, kırgın bir şiirdir. Bu hüzün, şairin başına yıkılan onca beladan olduğu kadar, doğu insanının dostuna yarasını gösterir gibi yalın ve kendiliğinden ol-masındandır da. Kötücül değil, besleyicidir. A. Arif şiirinin damarlarından biri de bu hüzündür. Kendine dönük, birinci tekil kişiyle kurduğu şiirlerinde daha belirgindir bu kırgınlık. Ulusaldan evrensele yöneldiği şiirlerinde ise atak ve dışa dönüktür. Anado-lu şiirindeki “Gör, nasıl yeniden yaratılırım/namuslu, genç ellerinle/kızlarım/oğullarım var gelecekte/her biri vazgeçilmez cihan parçası/kaç bin yıllık hasretimin koncası/göz-lerinden/gözlerinden öperim/bir umudum sen de/anlıyor musun?” dizelerindeki umut-kâr eda, on dokuz şiirlik kitabın iskeletini oluşturur. Sözünü ettiğim, çoğunlukla yıkı-cı, o değişimi sindirememiş bir şairin, geri bırakılmışlığa, kır ve kent insanının ortak yazgısı yoksulluğa bir sitem, bir başkaldırısıdır şiiri. “Şahdamarı yurdu” işbirlikçilerin, hayınların yurdu olmaya başlamıştır. Şair bu bozguna karşı elindeki tek silahını, dilini kullanır. Simgesel “Karanfil Sokağı” şiiri bu bakışla okunmalıdır: “...kavuşmak ilmin-deyiz bütün fasıllar/ray, asfalt, şose, makadam,/benim sarp yolum, patikam/Toros, Anti-toros ve âsi Fırat/tütün, pamuk, buğday ovaları, çentikler/vatanım boylu boyun-ca / kar altındadır.” Yalnızca ülkesi değil, yeryüzünde bilim, sanat, felsefe de kar al-tındadır... “Şarkılar bilirim çığ tutmuş/resimler, heykeller, destanlar/usta ellerin yapı-sı/kolsuz, yarı çıplak Venüs/Trans-nonain Sokağı/Garcia Lorca’ nın mezarı/ve gözbe-bekleri Pierre Curie’nin/Kar altındadır.” Tevfik Fikret’in “Sis” şiirini çağrıştıran bu şi-ir, A. Arif’in sınıfsal yapısını göstermesi yönünden kitabın da farklı şiirlerinden biri-dir: “Karanfil sokağında bir camlı bahçe/camlı bahçe içre bir çini saksı/bir dal süzülür mavide/al al bir yangın şarkısı/bakmayın saksıda boy verdiğine/kökü Altındağ’da, İn-cesu’dadır.” İç göç yeni yeni başlamıştır ve kondulara yapışmaya başlayan yoksullar, “kırmızı, ak ve esmer, yumuşak ve sert buğdayları yaratan ellerin sahibi kör boğaz, nafaka uğruna haldan düşmüş, tebdil gezen” yarı köylü, yarı proleter Anadolu insanı kentlerin yapılarına su, sokaklarına ve işliklerine alınteri taşımaya başlamıştır. Bu de-ğişme, toplumun değer yargılarını da etkiler. Yine Marx’ın saptamasıyla para, top-lumsal bağları ve erdemleri bozma gücüne sahiptir. Eninde sonunda evrensel bozul-maya da neden olacaktır. Bütün insani değerleri kendisiyle değiştirecek ve insanı kendine kul köle edecektir. Bu transmekanizma, insanı kendine yabancılaştıracaktır. A. Arif, paranın bu tahrip gücüne karşı şiirlerini insanı sonsuza değin yüceltecek has değerlerin korunmasına yöneltir. Erdemi, onuru, iyiliği, insani yüceliği över şiiriyle.

Anadolu’dan büyük kentlere –ki kendisi de Ankara’ya felsefe okumak için gelmiş-tir– göçle gelen insanlar, henüz yerel gerçekliklerinden, dillerinden, alışkanlıklarından kopmamışlardır. A. Arif de bu somut gerçekliği tüm yoksunluğuyla, yoksulluğuyla yaşar. Bu gerçeklik, yine kendi dilinden, Anadolu’nun lirik söyleminden yansır şiiri-ne. Yeni bir destan söyleyici, yeni bir ağıthan olarak, insanının gerçeğini kente taşır. Kentli şair değildir; ancak şiirin yatağının tüm yeryüzü olduğunu bilir. Karacaoğ-lan’ın, Pir Sultan Abdal’ın, Dadaloğlu’nun çağdaşı gibi konuşur. Şiiri bu lirik-epik bi-çem üzerine oturtmuştur. Daha çok da lirik bir şiirdir yazdığı. “Şiirde mısranın namu-suna inanırım” demesi de bundandır. Lirik şiir, dize üzerine kurulur çünkü. Salt anlat-maya yönelik değildir. Dize, bir kurucu öğe olmakla birlikte, imgeye dönüşen bir de-ğerdir de A. Arif şiirinde. İmge yapısı, plastik değil estetiktir. İşlevseldir. Çocuklu-ğunun Kürt, Arap, Türk söylenceleriyle oluşturulmuş görülür bir imge düzeni vardır. İmgelemini (daha çok çocukluk anılarını, aşiret töresinin toplumsal yaşama yansıma-sını) imgeye dönüştürür. Şiirinin ritmini ise sözcüklerin birbirlerine çarpmasıyla ya da peşi sıra dizilmeleriyle oluşturur. Bu imge ve ritim anlayışı şiiri anlamdan uzaklaştır-maz, tersine bu durum, anlamı destekleyen yapıcı bir öğedir. Böyle kurulmasa A. Arif şiiri salt söylemeye ya da anlama dayalı sözlü bir şiir olacak ve değerini de yiti-recekti. Bu şiirin başka bir ayırıcı yönü de “özel sözcükleri”dir. Bir sözcük cıvıltısı dolaşır dizelerin arasında. Kendiliğinden, yalın bir dildir bu. Konuşur gibi. Deyimler, argo sözcükler, halk deyişleri, söylenmesi güç olanı söylemesi için şaire yardımcı olur. Varsağı havası, destan ve türkü dili sağlar bu kolaylığı ona. Mecazı bol bir şiirdir. Doğayı doğrudan doğruya şiire taşımak ister. Şairin yerine doğa konuşur çoğu za-man. İkisi iç içedir. Şair, bu ilişkide bir “görücü” ve “söyleyici”dir. A. Arif şiirine destan niteliği kazandıran da budur. Doğa ve şair iki ayrı kişiliktir ve şair, anlamı da-ha iyi duyurabilmek için dili karşısına almaz, onun içinden konuşur. Dilinin karşısın-da eğilip bükülmez, süsten gösterişten uzaktır. Doğasındaki ve temalarındaki rahatlık ve bıçkınlık diline de yansımıştır. Dil sanat yapmak için değil, söylemek içindir. Bu söylemek ediminin içinde sanat kendi yerini zaten bulmuştur ya da bulacaktır. Şairin tasası bu olmamalıdır. “Sıkıysa yağmasın yağmur / sıkıysa uykudan uyanmasın dağ / bu yürek, ne güne vurur...” Örneğin bu dizeler bir güzel adlandırma (hüsnü talil) ör-neği olarak okunabilir. Şair, sanat için söylememiştir bu sözleri. Sözler gidip sanatlı söyleyişe varmıştır. Onun şiirini doğal ve hilesiz hurdasız kılan da bu durumdur.

A. Arif’in topluma karşı içtenliği doğaya karşı tavrından farklı değildir. “Bir yiğit, şairse üstelik bir devrimciyse elbette yaşadığını yazar. ‘Yaşadığı’ ise salt kendi ömrü değil, yaşama kavgası ve sevdasıyla, acıları, ağıtları, türküleriyle bir yanı geçmiş yüz-yılın karanlığına, bir yanı geleceğin aydın sonsuzluğuna uzanan halkın ta kendisidir” diyor bu yüzden de. Şairin tek ölçüsü insandır. Yeryüzünün her yerinde aslolan insa-nın özgürleşmesi, onuru, geleceğidir. İnsanın acısı ve muştusu her yerde aynıdır çün-kü. Evrensel bir barıştır istediği. “Yivlerinden yeşil güller fışkırmış / susmuş bütün namlular.” Böylesi bir dünyada yaşamaktır derdi. Şair bugünün bir tutanakçısıdır. Onun bir ayağı “kardeşliğin, çalışmanın, beraberliğin, atom güllerinin katmer açtığı, şairlerin bilginlerin dünyalarında” bir ayağı ise “ham çarık, kıl çorapta” dır. Sosyolo-jik bir çözümlemeyle ülkenin ve yeryüzünün tarihine de bakılabilir öyleyse A. Arif’in şiiriyle. Bu durumu Muzaffer İlhan Erdost da şöyle belirtiyor. “Ahmed Arif’in şiirin-de, yerel temel öğe, ulusallaşma sürecinden bir bağımsızlık kesiti sunduğu kadar, aynı zamanda temelde yarı feodal öğeleri saklar. Onda insanın sunuluşu, evrensel bir sen-teze ulaştığı gibi, bu ‘insan’, yiğit ve dürüst insanı, yani burjuvazinin, işbirlikçinin, komprodorun henüz çürütüp bozamadığı yarı feodal insanın (aşiret üyesinin) öğeleri-ni de birlikte taşır.”... “Yarı feodal emekçinin dürüst, mert, yürekli insanıyla pazarın çıkarcı, ikiyüzlü, yüreği para olan bezirgânı karşı karşıya geldiği zaman bile yarı feo-dal tip için savaşım, pazarı değil, namusu ve onuru kurtarmak biçimine dönüşür.” Şair bu insanı öz diliyle, kendi töresiyle tarihsellik içinde anlatır. Ama bilir ki onun içinde yarın da vardır. Yaşananlar bitmiştir; ama onlar yeniden yaşanabilecek denli de ya-kındır. Diyalektik bir şiirdir aradığı.

Şairlerin şiirleri, yüzlerine ve sözlerine benzemelidir. Yaşama karşı duruşları ve şiirleri onların büyük köprüleri olmalıdır. Yüzüyle duruşları, özleriyle sözleri bu denli özdeş-leşen o büyük köprülerinden insanlığın geçmesine olanak tanıyan şairlerden biridir A. Arif. Bugün de yarın da...

Devamını görmek için bkz.

Ersun Çıplak, ''Anadolu'nun sabrı'', Cumhuriyet Kitap Eki, 1 Mayıs 2008

Cumhuriyet Kitap'ın ilk sayısının kapağında Ahmed Arif'in bir resmi vardı, resmin altında da ünlü şairimizle yapılmış bir söyleşi yer alıyordu. Ahmed Arif o tarihe kadar hiç kimse ile röportaj yapmamıştı. İlk ve tek kitabı Hasretinden Prangalar Eskittim'in ilk basımının üzerinden 23 yıl geçmişti. Bu süre zarfında kitap, şiirimizin vazgeçilmez kitaplarından biri olmuştu. Hasretinden Prangalar Eskittim'in yeni baskısı Metis Yayınları'nca yeniden ve titiz bir baskıyla yayımlandı. Ahmed Arif artık aramızda değil ama şiiri aramızda. Arif'i yeniden ve yeniden keşfetmek için iyi bir fırsat kitabın bu yeni baskısı.

Ahmed Arif söz konusu olduğunda, ortak bileşenleri olmasına rağmen birçok kişi farklı görüşler öne sürer. Ancak ilk yayımlanışının üstünden kırk yıl geçmiş olmasına rağmen, bu şiirlerin enine boyuna tartışıldığı söylenemez. Çünkü A. Arif de Nâzım gibi kült haline getirilmiştir. Hemen herkesin üst düzey saygıyla uzak durması gereken bir kişilik haline getirilmiş olması, şiirimize katkı sağlamak bir yana zarar vermektedir. Geçmişte, şiirlerinin Enver Gökçe'den aparma olduğunu söyleyenler oldu. E. Gökçe'nin sitemi, tartışmalarda dayanak noktası olarak alındı. Hatta yaşadığı sürece sadece tek kitap yayımlamış olması bile tartışıldı. Ancak tartışmalar hiçbir zaman ufuk açıcı olmadı. Metis Yayınları'nın 40. Yıl Özel Basımı olarak okurlara sunduğu Hasretinden Prangalar Eskittim, şairin hem bütün şiirlerini hem onunla yapılmış bir söyleşiyi hem de onun için yazılmış bazı şiir ve metinleri kapsamaktadır. Belirtmekte yarar var: Yurdum Benim Şahdamarım'ın müstakil bir kitap olarak bir daha yayımlanmayacak olması gayet yerinde bir davranış. Hatta bir daha hiç yayımlanmasa da olur. Kitaptaki metinlerin en önemlisi, kuşkusuz, Cemal Süreya'nın yazdığıdır. Kitabın ilk basımı dolayısıyla yazılan yazı, aynı zamanda A. Arif'in tıpkı Yahya Kemal gibi henüz kitap yayımlamadan popüler olmuş şairlerden biri olduğunu belgeler niteliktedir: Hasretinden Prangalar Eskittim kitabıyla Ahmed Arif'in şiiri de gün ışığına çıktı. (') Daha önce şairler arası bir 'pazarı' olan Ahmed Arif de bu arada bu durumdan fırlayıp okura uzanmak olanağını buldu ya da gereğini duydu.' (s.121) Şiirlerinin kitlelerce bu kadar sevilmesinin nedeni A. Arif'e göre her ne kadar halkı kucaklaması ise de etnik değişken hiçbir zaman göz ardı edilmemelidir.

Ahmed Arif’in görme biçimi

C. Süreya'nın yazısı, önemli tespitlere rağmen A. Arif şiirine sadece bir 'giriş'tir. Çünkü A. Arif şiirinin ne'liği konusunda söylenmesi gerekenler hâlâ olduğu gibi durmaktadır. Bunları tartışmak, aynı zamanda E. Gökçe-A. Arif merkezli tartışmalarda da daha sağlam fikirler öne sürülmesini sağlayacaktır. Mesela 'Ard-arda kaç zemheri,/ Kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu./ Dışarda gürül ' gürül akan bir dünya'/ Bir ben uyumadım,/ Kaç leylim bahar,/ Hasretinden prangalar eskittim./ Saçlarına kan gülleri takayım, Bir o yana,/ Bir bu yana'' (s. 89) dizelerinden yola çıkılabilir. Bu dizeler Gökçe'nin 'Saçlarına/ Kızıl güller takayım/ Salın da gel,/ Bir o yana/ Bir bu yana!' dizeleriyle benzerlik gösteriyor olsa da benzerliğe takılmak tartışmayı çıkmaza sokacaktır. (E. Gökçe, Yaşamı ve Bütün Şiirleri, Belge Yay., İst: 1994, s. 71) Bu nedenle, daha doğru bir tutumla, iki şairin benzeyen dizeleri arasındaki farklılığa dikkat çekmek daha doğru olacaktır. Çünkü benzerlik gösteren bu dizeler, A. Arif tarafından daha saf bir hale getirilmiş ve farklı bir bağlama yerleştirilmiştir. Böylece ağırlık noktası aynı zamanda kitaba ad olan 'Hasretinden prangalar eskittim' dizesine kaydırılmıştır. A. Arif, E. Gökçe'den bazı dizeler aldıysa bile, bu dizeleri kendi görme biçimiyle yoğurmuştur. Bu durumda ona has olan görme biçimine de değinmek gerekir: C. Süreya bunu, A. Arif'in 'Karşı koymaktan çok, boyun eğmeyen bir doğa içinde' olduğunu söyleyerek açıklamıştır. (s. 122) Yakından bakıldığında, toplumcu şairlerin şiirlerinde genellikle yüksek ses hâkimdir. Ancak A. Arif'te böyle değildir. Aksine o, ceza olarak sunulmuş koşullardaki nesnelerle animistik boyutta bir ilişki kurar: 'Haberin var mı taş duvar?/ Demir kapı, kör pencere,/ Yastığım, ranzam, zincirim,/ Uğruna ölümlere gidip geldiğim,/ Zulamdaki mahzun resim,/ Haberin var mı?' (s. 14) Öyle sanıyorum ki nesnelerin anlamının sahip olana göre belirlenmesi nedeniyle A. Arif'in öfkesi 'yer değiştirme' suretiyle nesnelere yönelmez. Mahrumiyet ve mahkûmiyetini belgeleyen nesnelerden korkmamasını koşullar aynı zamanda bu durum. Kendi de zaten bu durumu şu sözlerle açıklığa kavuşturur: '(Sessizlikten korkmamaya gelince) Evet, bu korkusuzluğu, (') devrimci öğreti, devrimci bilinç ve kavga koşullarına borçluyum.' (s. 172, 173) İşte, 'Hayırlı evlat makine/ Nasıl canavar kesilir.' dizelerini bu çerçeveden yorumlamak bizi şiirine daha çok yaklaştıracaktır. (s. 52)

Sabırla beslenen korkusuzluk

Ancak bu korkusuzluğu Anadolu insanına has bir sabır da beslemektedir. Bunun içindir ki o, prangasının zincirini kırmaz. Aksine bir nesne olarak pranga üzerinde hâkimiyet kurar. Hasretlik koşullarında sabır, taşı erittiği gibi prangayı da eskitecektir. Bir yönden, imgeyi besleyen, düşüncenin sınır tanımazlığıdır. Koşullar nasıl olursa olsun, insanın aşkın bir tarafı vardır. Buna duyulan inanç, normal şartlar altında insanın kendinden daha uzun ömürlü olan nesnelere karşı tutumunu belirler. Ancak bu imge, hiçbir zaman kaderci bir anlayışla yorumlanamaz. İnsanın dayanabilmek için imgeyi deneyimlediği/imgeye inandığı anlar vardır ve bu imge, bir şair söz konusu olduğunda, şiirsel bir imgeye dönüşmek zorundadır. A. Arif'teki bu yöne başka bir şairde rastlayamayız. Özellikle A. Arif'ten beslenen kuşaklar çok daha farklı bir tutum içindedir. Örneğin Nevzat Çelik, 'kaç zamandır yüzüm tıraşlı/ gözlerim şafak bekledim/ uzarken ellerim/ kulağım kirişte/ ölümü özledim anne/ yaşamak isterken delice' diyerek aslında kendinden sonraki kuşağın temel karakteristik özelliğini belgeler. (Şafak Türküsü, Alan Yay., İst.: 1994, s. 52) A. Arif'te ise böyle bir vazgeçiş hiçbir zaman görülmez. A. Arif şiirinin sadece bu yönden olsa bile yeniden tartışılması, şiirimize katkı sağlayacaktır.

Devamını görmek için bkz.

Orhan Kâhyaoğlu, “Eskimeyen prangalar”, Radikal Kitap Eki, 28 Mart 2008

Türkiye'de hak ve özgürlük mücadelelerinin büyük bir yükseliş yaşadığı 1960'lardan 1980'e uzanan zaman diliminde, kendini bu mücadelenin içinde varsaymış hemen her bireyin kitaplığında bir dönem mutlaka bulunan bir şiir kitabını anımsatalım; Hasretinden Prangalar Eskittim. O zaman diliminde, geçmiş on yılların toplumcu duyarlılığını simgeleyen şairlerin eski ve yeni kitaplarıyla tanışırken; sayısı bunları çoktan aşan, katlayan yeni şairler ve kitapları da beliriyordu. 1940'lardan bu yana, toplumcu kimliğini şiirine direkt taşıyan hemen her şairin öncüsü, atası hep Nâzım Hikmet şiiri oldu. Bu etki, inanılmaz bir riski de beraberinde getirecek, yazılan şiirlerde Nâzım'ın şiirinin büyük esinleri olacak ve belki birkaç istisna dışında, toplumsalcı şiirini yenileyen, dönüştürebilen şaire pek rastlanamayacaktı.

Ahmed Arif ve şiiri, bu bağlamda inanılmaz bir ayrıcalığı temsil eder. Bu toplumcu ve gerçekçi şairler, yaşadıkları dünya savaşının yarattığı kaosun da etkisiyle, şiirlerini büyük ölçüde yenileyemediler. Yine aynı zaman diliminde, birçok şairi etki alanına alan bir Garip şiiri doğmuştu. Garip şairleri, şiirin geleneksel formlarını değiştirip, şiire Batı esinli bir serbestlik kazandırıp, bir tür yeni halk şiiri ortaya çıkarınca, birçok yeni şair de onların şiir diline hapsolup, yeni açılımlara gidemediler. Birkaç istisna hariç. Onlar zaten Garip şiiriyle hiç akrabalık kurmamışlardı.

Ahmed Arif, 1950'lerin başına gelindiğinde, Garip'ten hemen hiç etkilenmemenin yanında, Nâzım Hikmet ve onun etkisiyle beliren şairlerin toplumcu kanalın tamamen dışında bir şiir damarı oluşturacaktı. Nazım, başlangıç cümlesinde, onun da ustasıydı. Ama, bu dönem, şiirinin dili, imge sistemi ve kaynakları noktasında, Nâzım şiirinden de kopan yeni bir şiir yapısını oluşturuyordu. Bambaşka şiirsel kaynaklara evrilmişti. O dönemin şiirdeki modernleşme sürecinde Batı ve Divan şiiri önemli referanslardı. Şiirde farklı modern deneyimler kıyasıya Türkçe yazılan şiirin bir parçası oluyordu. Bunlar tabii ki çok genel bir saptama ama, çok başarılı, yeni şairlerin de ürediği bir zaman dilimiydi. En azından, bunlar, Garip'in yeniliğine bir tepki olarak da biçimlendiler.

Ahmed Arif, bu dönem, baştan beri andığımız hiçbir etkilenim odağına yaslanmadan, tamamen kendisinin olan bir şiiri ortaya çıkarmıştı. Özü, toplumsalcı duyarlılığa yaslanan bir şiirdi bu. Ancak; kaynaklarını, duyargasını ve imgelemini Doğu ve Anadolu kültürlerine yaslayan, ama bu kültürlerin şiir geleneğine tam olarak eklemlenemeyen, tamamen kendine ait bir toplumculuğu üretiyordu. Sevda, umut ve eşitlikçi bir dünya düşü bu şiirin de damarları durumundaydı. Anadolu'nun ama özellikle de Doğu'nun yoksul, emekçi halkının yaşadığı, duyumsadığı her şey bu şiirin kaynakları olacaktı. Daha önemli olan bu duyarlılıkları şiire dönüştürürken, bu kültürlerin efsaneleri, türküleri, masalları ve ağıtlarından kıyasıya yararlanarak kurmuştu kendi imgelemini. Anadolu'nun halk şiiri de belki kısmi bir esin perisiydi. Bu şiirde benzersiz bir sözcükler dünyası oluşmuştu. Ve bu sözcükler yoluyla ortaya çok ilginç bir ses ve anlam beliriyordu. İmge sisteminde yararlandığı sözcük ve dizelerde hiçbir şairin şiirinde rastlanmayan bir ritim oluşturmuştu.

Bu özel şiir evreniyle kurduğu şiirler uzun yıllar saklı durdu. O dönemin birtakım dergilerinde yayımlananlar da oldu. Ahmed Arif, tevkifat dönemi ve hemen sonrası bir komünist olarak tutuklandı, hapislerde yattı. Şiirinde bir suskun dönem yaşandı. Şairin eski çıkan şiirleri 1967'de Soyut dergisinde toplu olarak tekrar yayımlanmasının ardından, bu şiirlere gösterilen ilgi, 1968'de tek ve efsane kitabı Hasretinden Prangalar Eskittim'in yayımlanmasına neden oldu. Ve bu kitap, yıllar içinde en çok ilgi gören, sol kültür geleneğinin kopmaz bir parçasına dönüştü. Bu kitaptaki şiirler dillerden hiç düşmedi. Birçoğu bestelenip, türkü ve şarkı olarak belleklere kazındı. Sosyalist hareketin kutsal kitaplarından biri oldu.

Darbe de durduramadı

Hasretinden Prangalar Eskittim, 40. yılında, özel bir basım olarak, kısa süre önce tekrar yayımlandı. Bu kitap, 12 Eylül darbesi sonrası da okunmaya devam etti. Ama, 1980'e kadar yarattığı büyülü atmosfer sonraki yıllarda aynı ilgiyi görmedi. Ancak yeni kuşak sosyalistler; müzik grubu ve şarkıcılar için yine kaynak olmayı sürdürdü. Birtakım şiirleri belleklerden hiç silinmedi. Dolayısıyla, baskı yapmaya hep devam etti.

Metis Yayınları'nca hazırlanan bu özel baskının özenli hazırlanışında, çok eski baskılarında da yer alan Arif'in şiirine dair yazı ve röportajlar özenli bir iki yer oynamasıyla bu baskıda da bulunmakta. Arif'in adına yazılan iki oldukça güzel şiir de yer almakta. Elimizdeki kitabın eski, 1978 yayını 16. baskıya baktığımızda, burada bulunan Yaşar Kemal ve Gülten Akın metinlerine rastlanmıyor. Bunlar yerine, yeni baskıda Metin Demirtaş'ın anı yazısı ve Adnan Binyazar'ın özgün metniyle karşılaşılıyor. Ama, bu şiiri duyumsama ve kavrama noktasında Cemal Süreya'nın Ahmed Arif denemesi son derece çekici bir örnek.

Özel baskının bir başka önemli yanı, bu kitaptaki tüm şiirler yanında Ekler adlı özel bir bölüme de rastlamamız. Şairin oğlu Filinta Önal'ın hazırladığı bu Ekler'de kitapta yer almayıp, şairin ilk ve son dönemlerinde yayımladığı şiirleri bir arada buluyoruz. Örneğin, Ekler'de çoğunun kaynağı belli olan yedi şiiri yer alıyor. Bunlardan ilk olan Kalbim Dinamit Kuyusu, Arif şiirinin tam bir devamı. Buna benzer bir-iki örnek daha var. 1952'de Yeryüzü dergisinde çıkan Tutuklu şiiri ise yapı olarak biraz daha farklı özelliklere sahip. Bizi en çok şaşırtan ve ilk kez karşılaştığımız Basübadelmevt adlı şiir, Arif şiirinden çok uzak bir örnek. Hem de ilk gençlik yapıtı olmadığı halde. Yapı olarak güçlü olmasının yanında, ilk kez 2. Yeni esinli bir Arif şiiriyle karşılaşılıyor. Şairin kumaşındaki yetkinliğin yanında, meşhur kitaba niye almadığı da anlaşılıyor. Ekler'de, bu yedi şiirin yanında, dört tane de isim verilmemiş şiir var. Bu on bir şiirin neredeyse hepsinin kaynaklarının, yıllarının tespit ve dipnot açıklamaları, özellikle araştırmacılar için yapılan özenli bir çalışmayı gösteriyor.

Bu tanıtım yazısı, Ahmed Arif şiiri üzerine örnekler düzeyinde bir değerlendirme yazısı yazmamızı önlüyor. Bu kült kitap, yoksul ve emekçi halkının yaşadığı drama bir isyan özelliği taşıyor. Cumhuriyet dönemi modern şiirinin ilk has 'Doğu Şiiri' olarak anılmaya değer bir kitap bu. Ulusalcığın ön planda olduğu bir duyarlılık bu. Halkın özel dil ve hatta argosundan bile tüm hakikiliğiyle yararlanıyor şiirinde. Benzersiz bir ritim ve tonlamalarla biçimlenen bir şiir bu. Daha da önemli olan artık kırın kentin değil, dağın duygusu bir metafor olarak çoğu şiirine yedirilmiş durumda.Topyekün okunduğundaysa, tüm kaynakların bileşeni olan bir destansılık bu şiirin ana özelliği. Yarım yüzyılı aşan bir geçmişi olan bu şiirler, yine de haslığını, hakikiliğini, heyecanını koruyor. Öte yandansa, her şiirin aynı yetkinlikte olduğunu söylemek zor. Teknik, yarattığı ses, ritimve sorunsalı açısından daha zayıf duran örnekler de var. Ama, bu şiirler bile, bugünün toplumsalcı şiirini okuduğumuzda, daha ileri bir noktada durabiliyor.

Hasretinden Prangalar Eskittim, bu teknik, ruhani ve siyasal gücüyle, kırk yıldır ardından gelen birçok şairi etkiledi. Has bir Doğulu duyarlılığın yollarını açtı. Önümüzdeki zamanlarda da bu rolü üstleneceğe benziyor. Ahmed Arif, tek ve kendinin olan bir şiir yazdığı için önemli. Şiirde ustalık da bu noktada başlasa gerek.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.