Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-665-7
13x19.5 cm, 296 s.
Liste fiyatı: 28,00 TL
İndirimli fiyatı: 22,40 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Murathan Mungan diğer kitapları
Mahmud ile Yezida, 1980
Osmanlıya dair Hikâyat, 1981
Taziye, 1982
Kum Saati, 1984
Son Istanbul, 1985
Sahtiyan, 1985
Cenk Hikâyeleri, 1986
Kırk Oda, 1987
Lal Masallar, 1989
Eski 45'likler, 1989
Yaz Sinemaları, 1989
Mırıldandıklarım, 1990
Yaz Geçer, 1992
Geyikler Lanetler, 1992
Yaz Geçer - Özel Basım, 1992
Oda, Poster ve Şeylerin Kederi, 1993
Omayra, 1993
Bir Garip Orhan Veli, 1993
Kaf Dağının Önü, 1994
Metal, 1994
Ressamın İkinci Sözleşmesi, 1996
Murathan ' 95, 1996
Li Rojhilatê Dilê Min / Kalbimin Doğusunda, 1996
Başkalarının Gecesi, 1997
Paranın Cinleri, 1997
Başkasının Hayatı, 1997
Dört Kişilik Bahçe, 1997
Mürekkep Balığı, 1997
Dağınık Yatak, 1997
Oyunlar İntiharlar Şarkılar, 1997
Metinler Kitabı, 1998
Üç Aynalı Kırk Oda, 1999
Doğduğum Yüzyıla Veda, 1999
Meskalin, 2000
13+1, 2000
Erkekler İçin Divan, 2001
Çocuklar ve Büyükleri, 2001
Soğuk Büfe, 2001
Yüksek Topuklar, 2002
7 Mühür, 2002
Timsah Sokak Şiirleri, 2003
Yazıhane, 2003
Yabancı Hayvanlar, 2003
Erkeklerin Hikâyeleri, 2004
Eteğimdeki Taşlar, 2004
Çador, 2004
Kadınlığın 21 Hikâyesi, 2004
Bir Kutu Daha, 2004
Beşpeşe, 2004
Elli Parça, 2005
Söz Vermiş Şarkılar, 2006
Kâğıt Taş Kumaş, 2007
Büyümenin Türkçe Tarihi, 2007
Kullanılmış Biletler, 2007
Yedi Kapılı Kırk Oda, 2007
Dağ, 2007
Bazı Yazlar Uzaktan Geçer, 2009
Hayat Atölyesi, 2009
Eldivenler, hikâyeler, 2009
İkinci Hayvan, 2010
Gelecek, 2010
227 Sayfa, 2010
Stüdyo Kayıtları, 2011
Kibrit Çöpleri, 2011
Şairin Romanı, 2011
Doğu Sarayı, 2012
Aşkın Cep Defteri, 2012
Bir Dersim Hikâyesi, 2012
Tuğla, 2012
Mutfak, 2013
189 Sayfa, 2014
Merhaba Asker, 2014
Kadınlar Arasında, 2014
İskambil Destesi, 2014
Mezopotamya Üçlemesi, 2014
Harita Metod Defteri, 2015
Güne Söylediklerim, 2015
Solak Defterler, 2016
küre, 2016
Aşk İçin Ne Yazdıysam, 2016
Dokuz Anahtarlı Kırk Oda , 2017
Edebiyat Seferleri İçin Vapur Tarifeleri, 2017
Tren Geçti, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Kadından Kentler
Kapak Resmi: Neş’e Erdok
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mart 2008
7. Basım: Kasım 2016

Kadından Kentler, Murathan Mungan’ın 16 kentte geçen 16 hikâyeden oluşan yeni kitabı.

Alsancak İskelesi, overlok, asker bavulu, Nurhayat, Adana Seyhan Oteli, dansöz kıyafeti, Emine, burma bilezik, Maşatlık, tahta basamaklar, Sevgi, boşanmak, beyaz şarap, eski Mudanya yolu, Esme, Rumlardan kalma ev, tütün ilacı, çinko kevgir, taşlığa vuran ay, Şengül, Yeşilırmak, çay bahçesi, Yetiştirme Yurdu, Nihal, Ankara İl Radyosu, Cebeci, Goralı Sandviç, Tansel Plak, Nazan, Sinop Kalesi, kuğu biblo, çeyiz, Yıldız, Kanat Turizm, mola yeri, Çanakkaleli Perihan, Meltem, Cacabey Camii, ilk tayin, saat kulesi, rüzgârgülü, Tülay, Erzurum dağları da kar ile boran, Yakutiye Medresesi, iki bavul, Fotoğrafçı Aram, Suna, Diyarbakır surları, terörle mücadele, Küçe Sofrası, Hâkimehanım, Aslı, Lüks Terzi, Foto Zafer, Taş Sinema, Nebahat Abla, sundurma, elma-armut kuruları, zehir sağmak, Asiye, Pozcu Mahallesi, sabahın beşi, yazlık bahçe, Zozan, Esenler Otogarı.

OKUMA PARÇASI

izmir

Sabahın bu erken saatinde İzmir bambaşka görünüyordu gözüne. Nurhayat, Ömer Çavuş Kahvesi'nde oturduğu masada birdenbire her şeyi yeniden gözden geçirmesi gerektiğini hissetti. Emin olmak ne demekti? Bir kadın ne zaman emin olurdu? Cuma günü onu istemeye geleceklerdi ve Nurhayat şimdi bu evliliği isteyip istemediğinden emin değildi.

adana

Havalandırma serinliğinin dışarıyı unutturduğu otelin kapısına çıktıklarında vahşi Adana sıcağı yüzlerine olanca acımasızlığıyla çarparken, Emine için gün çoktan bitmişti aslında. Bir başkasının filminde konuk oyuncu olduğunu bilmenin ısmarlama adımlarıyla Gülsüm'ün ardı sıra basamakları indi. Kapıda onları bekleyen son model Mercedes'in içinden fırlayan şoför, gösterişli bir saygıyla eğilip kapıları açtı. Üniformalı değildi ama hareketleri üniformalı gibiydi. Beyaz gömleği son düğmesine kadar iliklenmiş, koyu renk boyunbağı bağlamıştı; gömleğinin kısa kollu olmasından başka havayı hafifletecek bir şey yoktu üstünde.

trabzon

Trabzon burması bu! Bunun ne demeye geldiğini en çok anasından biliyor. Trabzon burması demek, gelecek demek. Umut demek. Bütün bir hayat demek. Şimdi karşısında bir ölünün bileğinde ışıldıyor. Birdenbire bunca yoksulluğun ortasında ışıyan bilezik, bu ölümü başka türlü anlamlandırıyor gözünde. İçi kamaşıyor...

bursa

Esme, Bursa'daki ilk kışlarında, yerli melodramların Uludağ sahnelerinde üzeri çok motifli rengârenk kazaklar giyen Yeşilçam jönlerine nazire, Engin'e doğum gününde böyle bir kazak almayı düşünmüştü. Sonra vazgeçmişti ama düşüncesi bile onları eğlendirmeye yetmişti. Hayal işte! Şimdi yakası beyaz kürklü taba rengi kabanıyla getiriyordu Engin'i gözünün önüne...

samsun

Bazı hikâyeler parça parça gün ışığına çıktıkça özel bir güç, gerçeküstü bir nitelik kazanır. Songül'ün kayınvaldesinin hikâyesi de biraz böyle. Bazen hiç tanımadığınız bir ölü, ansızın hayatınızda yer kaplamaya başlar. Şengül, sanki bilinmez bir yazgının yönlendirmesiyle Samsun'a kadar bu kadının hikâyesini dinlemek için gelmişti....

amasya

Yeşilırmak kıyısındaki çay bahçelerinden birinde buluşacaklar. Sakin akan ırmağın yeşiline dalmış olan Güzel, evlendikten sonra Cem'le birlikte Edirne'ye Nihal Abla'yı ziyarete gidişlerini düşünüyor. Zamanla herşey unutulmuştu. Akıp giden bu ırmak gibi her şey akıp gitmez mi?

ankara

Ertesi gün cebimde sahte bir kimlikle Kızılay'da, bilirsiniz, Kocabeyoğlu Çarşısı'nın yanı başındaki Tansel Plak'a gittim. Yeniyetmeliğimin, gençliğimin Ankara'sının önemli uğrak yerlerinden biriydi. Aranıyor olmak, "biri olmak" demekti ve ben kısa bir süre için de olsa, şu bulanık kalabalığın içinde amaçsız dolaşan rasgele biri olmak istemiştim. Zafer Çarşısı'nın kitapçıları da burnumda tütüyordu ama şansımı zorlamamalıydım. Bilmeyen yoktu. Gizli polisler orada cirit atıyordu...

sinop

"Sinop'a geldiğinizde mutlaka beklerim. Evimizin penceresinden Sinop Kalesi görünüyor bir görseniz! Dalgalar, deniz! Nasıl anlatsam! Yağmurlu havada başka, güneşli havada bir başka." Gülümsüyorum. Bayramda anne-babasının eline öpmeye gelmiş Seher. Bu, evlendikten sonraki ilk bayramları...

afyon

"Afyon İkbal Tesisleri'ne hoş geldiniz" diyen anons çınlıyor kulaklarda: "Denizli istikametinden gelip, İstanbul istikametine gitmekte olan Kanat Turizm'in değerli yolcuları, otobüsünüz yarım saat çay molası vermiştir." Gözleri Mecnun'u arıyor. Bugün niye yok ortalarda? Yoksa? Onu göremediği her seferinde yüreğini sinsice yoklayan bu korku...

kırşehir

Hayat Hanım her haliyle adının hakkını veren "hayat dolu" bir kadındı. Hiçbir şehirde iki üç yıldan fazla yaşamaz, her seferinde yeniden taşınırdı. "Oturmadığın vilayet kaldı mı?" diye soranlara, "Olmaz mı canım? Var elbette. Ben doğduğumda memleketimizin 67 vilayeti vardı. Biz böyle bildik, böyle öğrendik. Her kasaba irisini böyle kolayından il yapmaya devam ederlerse, hepsine yetişemeden ölüp gideceğim," diye hayıflanıyormuş gibi yapar, arkasından o ünlü kahkahalarından birini patlatırdı.

erzurum

Suna'nın bavullardaki fotoğrafları ilk görüşü değildi. Erzurum'a geliş gidişlerinde birkaç kez el atıp bakmışlığı vardı. Şimdi onları her eline aldığında kafasını kurcalayan, zihnine üşüşen olguların bir teki bile o zaman aklına gelmemiş, hatta üzerinde durulmaya değer bile bulmamıştı. Değişen neydi öyleyse? Bu fotoğrafların içini ancak şimdi görmesini sağlayan neydi?

diyarbakır

Başkomiserin kendisini içeri çağırmasını beklerken Aslı'nın gözleri oturduğu bankta. Yer yer boyaları soyulmuş. Hani nasıl adlandıracağını bilemediğin ara renkler vardır ya, öyle. Şimdi içeri çekip polis zoruyla sorsalar, "Söyle bakalım kızım, ne renktir bu," söyleyemezsin. İnsan zihni ne tuhaf! Neler düşünüyor? Polisin burada, Diyarbakır'da sorduğu, sorabileceği sorular düşünüldüğünde ne kadar saçma şu aklından geçenler! Yoksa o kadar da saçma değil mi?

kayseri

Lüks Terzi'nin Kızları derlerdi o zamanlar üçüne birden. Laf aramızda kalsın en alımlıları ortancası Sofya! Sofya dediğime bakma, asıl adı Mualla tabii. Peki adı niye Sofya kaldı diyeceksin? Bir düşün: Değil Kayseri'de, değil Türkiye'de, dünyada kaç kadın vardır Sophie Loren'e bu kadar benzeyen? Onu görsen. O zamanların Kayserisi de başkaydı. Şimdiki gibi on dördüne varmadan mantoya girmiyordu kızlar...

gümüşhane

Kapıyı açan kadına, "Sen Asiye misin?" diye sordu. Birbirlerini tartan bakışlarla baktılar kısa bir süre. Kapıyı çalan genç kadın kimi aradığını çok iyi biliyor, kapıyı açansa diğerini tanımıyordu. Başından azıcık kaymış tülbentini sıkılarken "Evet Asiye benim," dedi kadın, "ne vardı?"

mersin

Karısı ölmüş yakın zaman önce, çocukları evlenmişler zati, kimi Mersin'den gitmiş, kimi ayrı eve çıkmış. Pozcu Mahallesi'nde yeni bir ev aldım, koca evde tek başına yalnızlık çekilmiyor, dedi, gel evlen benimle. Önce alay ediyor sandım. On dört – on beş yaşın hevesi kalır mı bunca sene? Kalırmış meğer. Kaderim Mersin'deymiş, bilememişim.

istanbul, esenler otogarı

Az sonra daha sakin sayılabilecek bir sesle, "Vardığımızda bana haber eder misin kızım," diyor. "Ben yol iz bilmem. Geçmeyeyim Elazığ'ı." "Merak etme teyze," diyor Zozan. "Uyusan bile, ben uyandırırım seni." "Gözümün uyku tutacağını sanmam," diyor kadın. Zozan en azından bu sefer çok daha neşeli bir yolculuk hayal etmişken kendisi için, yanına oturan şu mahzun görünüşlü, kederli kadının varlığıyla içinin bulutlandığını, yüreğinin çatallanıp ağırlaştığını hissediyor.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Hande Öğüt, “Kadınların negatif ortaklığı”, Radikal Kitap Eki, 11 Nisan 2008

"Acının yerini biliyor muyuz, yani neremizin acıdığını bildiğimizde onun bu odanın iki duvarından ve yerden ne mesafede olduğunu biliyor muyuz?" Acı çeken beden için, inşa edilmiş mekânın önemli olduğu fikrini sorgulayan Wittgenstein'ın sorusunu aklımdan çıkarmadan okudum hikâyeleri... Acının bedenden ve mekândan soyutlanması mümkün müdür, mesafesi ölçülür, ikame edilir bir duygudurumu mudur bu? Acının, kederin, yasın tuğlalarıyla örülmüş bir hayatı nereye inşa eder bir kadın? Dar alanı zorlayan bir yetim zaman dilimine mi? Dilce susup bedenle konuşarak, seslerden yüzler hayal ederek, bir kabuğun ardına, dile dökülmeyenin tenhalığına mı? Hayatı hakkındaki karanlık sözleri, yorgun, kirli ve umutsuz maziyi, acı çekecek yerlerini yok etmeden acıyla baş eden bir iç bilgisini temize çekebilir mi kadınlar, yeni bir iklime, başka bir kente kaçarak?

Mekânı değil zamanı özleyen ama geçmişini ve şimdisini mekâna hapseden beden, parçalı ve süreksiz bir kent coğrafyası içinde acının apaçık, kaçınılmaz ve üstesinden gelinmez bir deneyim olduğunu, kendi ile öteki, kendi ile kent, hatta kendi ile kendi arasına koyduğu mesafede mi yaşantılar? Elli Parça'da, 'Adana Sıcağında Erguvanlar', 'Sinop'a Gelin Giden' ve 'Kordonboyu'nda Ömer Çavuş Kahvesi'ni okuduktan sonra devamı ne zaman gelecek diye beklerken nihayet Türkiye'nin on altı ayrı şehrine savrulmuş kadınların öykülerini bir araya getirdi Murathan Mungan Kadından Kentler'de. Acıyı bir odanın iki duvarına, yere, uzama ve göç eylenen kentler ile terk edilen kentler arasındaki mesafeye hapseden ancak, gittiği her kentte kendi ötekisiyle ve 'ikizi'yle buluşan kadınlar üzerinden, cinsiyet ayrımcı toplumsal düzenin paralelinde eril ve heteroseksüel mimariyi, kamusal ile özel arasındaki ayrımın kadın örüntülerine gelenekler, ahlâk, dinsel öğretiler aracılığıyla kazındığını gösteriyor Mungan, bu çok tanıdık hikâyelerinde. Kendini açıkça "kadının kadına düşmanlığının romanı" olarak kuran Yüksek Topuklar'ın ardından Kadından Kentler'i önyargıdan ve önbilgiden soyutlanarak okumadığımı, hikâyeleri anlatmaktansa metni alımlamaya çabalayan bir yazı murad ettiğimi özellikle belirtmek istiyorum. Bir yerden bir yere gitmenin seyrine ve bir hayata tarihlenen yol serüvenine kapılıp önyargıları savuşturdukça, Mungan'ın kentlere ve kadınlara, yerel değerleri kullanarak Oryantalist bir gözle bakmayıp, taşranın aynasından yansıyan İstanbul'un dikey hiyerarşisinden koparak yatay bir coğrafi yayılıma uzandığını hissettiğim an, yazara ve metne yönelik eleştiri de şekillenmeye başladı zihnimde. Doğu'yu Batı'dan farklı olarak tanımlayan ve bu farkı cinsiyetlendirerek, hatta Doğu'nun kendisini Batı karşısında, tahakküm altında tutulabilecek bir "dişil" dünya olarak anlamlandıran eril söyleme karşı biseksüel bir yazı, anlatı, ifade, dil ve biçim vardı karşımda. Modernizm ve kentleşmenin, görmeyi diğer duygulardan ayrıcalıklı kılan otoriter, erkeksi görüş yaratan 'imla'sı bozulmuş; duyuya, duyguya patetik ve trajik algıya olabildiğince yer verilmişti. Hikâyelerde, kentlerin, doğanın ya da coğrafyanın betimlenişindeki "taze gün", "içini ışıtan sevinç", "kentin tazeliği", "vahşi Adana sıcağı", "Karadeniz'in sinsi rüzgârı", "Amasya'nın sert mizaçlı doğası", "denizi delik deşik eden iri yağmur taneleri", "ansızın kapayan havanın kurşuni, ölgün ışığı" gibi örnekler, doğanın halleri değil, kahramanların doğaya yansıttığı kendi duyguları ve ruhsal durumlarıydı ki bu, trajedi kadar patetik alanın da izini sürmeyi kışkırtıyordu. Nurdan Gürbilek'in Mağdurun Dili'nde belirttiği gibi "Trajikten farklı olarak patetik, daha çok haksız yere çekilen, çaresizce kabullenilmiş acıyı belirtir. Trajik, kaçınılmaz kadere başkaldıran kahramanın bu seçimi yüzünden çektiği acıyı anlatırsa, patetik daha baştan kaderin sillesini yemiş, masum ya da korumasız, öksüz ya da yetim, ezilmiş ve aşağılanmış olanın acısını anlatır. Bir bakıma talihsizlerin, güçsüzlerin, zavallıların alanıdır pathos." Kocası tarafından terk edilen, aldatılan ya da dul kalan, ardı sıra yeni bir dünya kuramayıp her şeyden uzaklaşarak geçmişe gömülü yaşayan, annesinin yitim acısını farklı şekillerde telafiye çabalayan, kendisinin mahrum olduğu bir hayatı diğerinin sürdürüyor oluşundaki kibirli küskünlükle bir zindana, bir odaya kapanan hikâye kadınları, trajik olduğu kadar hayatı hep tekinsiz, kuşku uyandırıcı, güvenilmez bir düzlem, sürekli başa gelecek talihsizliklerin uzamı olarak görüşleri ve başından itibaren bir suçlu gibi algılayarak bedbaht oluşlarıyla da patetiktirler. Taşra bir şekilde hayatın dışında, kenarda kalmak ise özellikle Anadolu kentlerini bir çıkış değil, tümüyle kapanışın imkânı olarak seçen kent soylu kadınların bir geçmişten belirsiz bir geleceğe dinamik kaçışları, yumuşak bir tembelliğe gömüldükleri durumlarda değil, varlığın sıkıştırıldığı durumlarda gerçekleşir bir yandan da. Eril egemen taşra ile dişil kadınsı özel alan arasındaki sıkıştırmadan bir patlama, bir başka oluş gerçekleşeceği hissi, okuru da hikâyelere yeni bir yön, belki bir çözüm vermeye iterek, kahramanlarla olası 'katharsis'i engeller.

Yalnızlaştıkça kabuğuna çekilir

Erkek burjuva iktidarının tam bir cisimleşmesinden çok, endişenin sürekli değişen yansımalarını taşıyan, yapısal biçimde çözülen bir görüntü olan kadın, kesin tanımlanmış sınırları bulanıklaştırarak sınıflandırmaları bozar. Dişil kaosu ve dişilin sınıflandırılamayan doğasını örtük bir 'kabuk' metaforuyla sembolize eder Mungan. Yalnızlaştıkça kabuğuna çekilir kadın, kabuk çevresine koyduğu mesafenin aracı ve koruyucu bir kındır. Ancak kendini kabuğunun hareketsizliğinde saklayan varlık, geçici varlık patlamalarına, varlık anaforlanmalarına hazırlanmaktadır, kendi kabuğunun oyuncusu olmuştur çünkü. Bir kaderi tek başına göğüslüyor olmanın verdiği mağrur kendine gömülmüşlük, narsisistik incinmişlik öyküsünü saklamanın, bertaraf etmenin de imkânıdır kimi kadınlar için. Çok da beyhude bir çaba değildir bu; kabuk içinde oluş ile dışa çıkma arasındaki gerilim, bir dönüş(üm) arzusuna gebedir.

Farklı kentlerin farklı kadınları, bir yandan sahip olmadıklarına inandıkları (beğenilmek, güzellik, sevilmek, aidiyet gibi) ataerkiden ödünç alınmış değerleri, diğer kadına yakıştırarak onu olmak istedikleri kişi konumuna getirir, tüm yatırımını 'öteki' gibi olma projesine yaparken bir yandan bu özelliklerin onlara verdiği haz düşüncesiyle yoğun haset duyarlar. Freud narsisistik kadının, "kendisinin olduğu şey", "kendisinin bir zamanlar olduğu şey", "kendisinin olmak istediği şey", "bir zamanlar kendisinin parçası olmuş bir şey" ya da "bunların yerini alan bir dizi ikame nesneleri"ne saplantılı tutumundan söz eder ki kendilerine 'değerli bir düşman' yaratan kadın karakterler, duygusal bağı, başka bir bireyle, kıskançlık, özdeşleşme, rekabet, yansıtma ve/ya da idealleştirme-değersizleştirme ikileminin belirleyici rol oynadığı bir ilişkide kurmayı denerken, ani bir kırılmayla birbirlerinde bütünlenirler. Onları geçmişi anımsamaya, şimdiyi sorgulamaya iten güç, kadınlarının buluştuğu önemli ortak paydalardan biri olan aşk kadar, anneleriyle kurdukları patolojik sevgi bağlarıdır. Luce Irigaray, kadınların anneleriyle aralarındaki değişen bağlılık ilişkisinde annenin yerini yine bir kadın, ancak ailenin dışından olan bir kadının aldığını belirtir. 'Ben' ve 'sen' arasındaki sınırların kesin çizgilerle belirlenemediği iki kadın arasındaki ilişki, negatif bir ortaklıktır.

Kendi ötekisini yaratan ben, 'öteki'nin üzerinden kendini yeniden konumlayarak totaliter 'ben'i yıkar. 'Ben'in tekil dünyasını kıracak olan 'öteki', aynı tuzağın içinde yaşamaya çalışan diğer kadındır: "Kıstırılmış oldukları koşullar içinde bütün kadınları birbirine, benzerliğin düşmanlığı bağlıyor." (s.151)

Semiyotik okuma ve yazarın otoritesi

Ataerkinin hâlâ çok baskın biçimde göründüğü yerdir taşra; gösterge, imge ve anlam tarafından sabitleştirilir kadınlar o coğrafyalarda, ama toplumsal düzenin aynı zamanda olumsuz yönü oldukları için her zaman fazlalık gibi, lüzumsuz gibi görünen, şekillendirmeyi reddeden bir yanları vardır. Dişilik bu anlamda toplum içinde bulunan ama içinde bulunduğu topluma karşı koyan bir gücü temsil eder. Cinsiyet ayrımcılığının mekânsal yansımaları, kadınların kamusal alanlarda karşılaştığı dışlama, ayırma, baskılama, eril bakışın nesnesi olma, hareket özgürlüğünün kısıtlanması gibi kadın/kent-taşra ilişkisine dair örüntüler, Freudvari bir dişiliği temsil eder: Pasif, entelektüel açıdan sessiz, öz kimliğinde dışlanmış, sürgün... Kent de beden de lineer ve dikey okuma-yazma pratiğine uygundur. Oysa Mungan, her kente bir kadın temsiliyetini üleştirerek semiyotiğin alanına giriyor. Dişiyi bir sınırda sabitlemeyen, ikili kesin ayrımları ortadan kaldıran bu semiyolojiden kastım, Kristeva'nın söz ettiği pre-Ödipal dönem değil, Terry Eagleton'ın kullandığı anlamda uzlaşımsal gösterge sistemleri içinde, onları sorgulayan, onların sınırlarını, parametrelerini ihlal eden, simgesel düzenin sınır çizgisinde var olduğu düşünülen dişillik algısı...

'Evini ekmeksiz bırakmayacak erkek', 'helal süt emmiş damat', 'sırım gibi delikanlı' gibi stereotipler hariç erkeklerin gölgede kaldığı hikâyelerdeki kentli 'sürgün kadın' ile mahrem hayatındaki ev kadını göstereni, Doğulu ve Batılı kültürün göstergesi olan işaretlerle -giysiler, renkler, eski fotoğraflar, folklorik objeler, yöresel yemekler, alaturka şarkılar, türküler, markalı nesneler, çeyiz, kına geceleri, gelin başları, hamam sefaları, kuaförler, mutfak yaşantısı, dişil kodlarla donatılmış evler, mekânlar, jestler, mimikler, nidalar, kadınsı ritüeller- harmanlandığından hem göstergeler üzerinden kurulan bir ortaklık, kadınlık topografyasının ortak bilinçaltı, hem de semiyotik okumaya imkân veren metinler çıkmış ortaya. Trabzon'daki adli tıp doktoruyla İzmir'deki evlilik hayalleri kuran genç kızın, Ankara'daki devrimciyle Tantunici'nin karısının, Amasya'daki teyzeyle, Sinop'a giden gelinin, erkeklerin himayesine mahkum taşralı kadın ile eğitimli, kentli, özgür kadının, duyuş, oluş, davranış, seziş ve hissedişindeki müştereklikte Murathan Mungan'ın imgesini, sesini, çehresini, entelektüel bilgisini görmemek, kendi metinleri arasında kurduğu metinlerarasılığı algılamamak da mümkün değil. Yazar, yapıtında temsil edilen zaman-uzamın dışında konumlanmış olmakla birlikte bu zaman-uzama teğet durumdadır; onunla en çok yapıtın kompozisyonunda, içsel duyuşlarda, kahraman tipolojilerinde ama ziyadesiyle kadınlar üzerinden yapılan genellemelerde karşılaşırız: "Çok televizyon seyreden ve seyrettiklerine inanan", "bütün gün evinde oturup kocasının yolunu gözleyen", "koca gönlü hoş tutmayı bilen, azıcık süsüne düşkün", "hiçbir şeyin memnun etmediği adamları ille de mutlu etmeye ömrünü adamış", "paraya ve konfora bir erkek üzerinden ulaşan", "kendini temizliğe ve dedikoduya vermiş", "tuhaf giysileri, saç modeli, makyajıyla 'ucuz bütçeli korku filmlerinin vazgeçilmez oyuncusu' havası olan kadınlar...

İki hikâye hariç tüm hikâyelerin anlatıcısı, 'gölge' ya da 'tanrı' yazar olarak karşımıza çıkan Mungan'ın otoritesi, hiciv, ironi ve kadına dair eril genellemelerde belirse de, mesafe ve özdeşlik ilişkisini göz ardı etmez Mungan. Ki, dönüşlü düşüncenin anahtarıdır mesafe kavramı; yaşam ileri doğru atılarak değil, dönerek başlar. Geçmişe dönerek geleceğe yapılan atılım, hikâyelerin perspektifini oluşturduğu gibi biçimi de belirler. "Esenler Otogarı" adlı son öyküde, tüm hikâye kahramanları bir araya gelirler; yalnızca tek bir bireyin eksiksiz denetimi altında hiçbir yer yoktur. Zaman ve mekâna ilişkin deneyimler kadar toplumsal cinsiyete dair içselleştirmeler de ham algılardan oluşmaz. Bu yargı içinden değerlendirilecek ve kitabın bütününden ayrı tutulacak iki öykü ile, ben anlatıcının tahkiye ettiği 'Burası Ankara İl Radyosu, Şimdi' ve 'Kanat Turizmin Değerli Yolcuları...' üzerinden, baştaki 'endişemi' dürterek besleyen ayrımcı bakış algısıyla bitirmek istiyorum. Onlarca kadının, kadınlık biçiminin anlatıldığı hikâyelerde cinsellik ve otoerotizm gibi deneyimlere rastlamadığımız gibi kadınlar arası bir aşktan da söz etmiyor Mungan. Buna mukabil kitabın iki eşcinsel kahramanı da toplumdan nefretle dışlanan erkekler: Eşcinsel olduğu hasebiyle bağlı bulunduğu sol örgütten atılan, solculuğunu kanıtlamak uğruna sert ve siyasi şiirler yazmaya karar verse de mutsuzluğu ve alkolle gidermeye çalıştığı yalnızlığı sonucu yaşamına son veren genç şair ("Kâğıttan Kaplanlar Masalı"nın devrimci eşcinsel kahramanını anımsatır) ile karısının arkadaşının kocasıyla "sevişen" Kaan. Genç şair, öykünün kadın anlatıcısı tarafından eşcinsel olduğu için ihbar edilip örgütten atılır; Kaan ise karısı Meltem'in indinde bir zillet simgesi olarak dışlanır. Heteroseksist ve homofobik olan kadınlardır. Kadından mürekkep hikâyelere, yanı sıra eşcinsel kadınlara haksızlık ve/ya cinsiyet körü bakış değil midir bu?

Devamını görmek için bkz.

Asuman Kafaoğlu Büke, "Kadından Kentler", Dünya Kitap Eki, 2 Mayıs 2008

Genelde öykü kitapları üzerine bir sayfalık bir makale yazmak hiç kolay değildir. Hem bir çok öykünün ortak yönlerinden, hem de ayrı ayrı öykülerin her birinden söz etmek gerekir; ayrıca bir de yazının bütünlüğünün dağılmaması beklenir. Roman eleştirilerinde doğal olarak toparlayan, öyküler söz konusu olduğunda aynı işlevi görmez çünkü roman konusunda bütünlüğü konu ve kurgu doğal olarak verirler.

Bu nedenlerden dolayı çok ender olarak öykü kitapları edebiyat dergilerinde yer alırlar. Genelde herkesin göz bebeği romanlardır. Şiir ve öykü ise –bir bakıma– göz ardı edilen üvey evlatlarıdır edebiyat dergilerinin. Elbette bu genellemelerin dışında kalan çok sayıda öykü kitabı da yayımlanıyor her yıl, bunlardan biri de Murathan Mungan’ın geçtiğimiz günlerde çıkan Kadından Kentler adlı öykü kitabı.

Kitap her şeyden önce çok sevilen bir yazara ait olduğu için tüm edebiyat dergilerinden ilgi gördü. Ayrıca kitabın tanıtım gecesinde, Türkan Şoray, Sezen Aksu, Müjde Ar gibi çok ünlü kadın sanatçıların öykülerden sayfalar okumaları da basının çok ilgisini çekti. Genelde çok satacağı tahmin edilen romanlarda ancak yayınevlerinin yapmayı göze alacakları masrafları, baktık ki bu kitap için yaptılar. Çok da iyi oldu, çünkü çok geniş coğrafyada, çok ilgiyle okunacak bir öykü kitabı Kadından Kentler.

16 öyküden oluşan kitap, Anadolu’nun farklı köşelerinden, çok farklı sosyal sınıflara ait kadınların portrelerinden oluşuyor. İzmir’de evlenmek üzere olan işçi bir genç kızdan, Mersin’de pavyonlarda çalışmış orta yaşlı bir kadına kadar, çok geniş bir yelpazede, çok farklı tonlarda, renklerde kadınlarla tanışıyoruz.

Öyküleri okurken her birinin eşsiz bir öyküsü olduğunu hissederek duygulanıyoruz halbuki daha sonra düşününce ne denli sıradan, herkes gibi kadınlar oldukları ortaya çıkıyor. Her gün, her yerde karşılaşacağımız türden kadınlar bunlar. Bazısı güzel, bazısı çalışkan, bazısı mutlu, bazısı hüzünlü kadınlar. Her birinin öyküsü de kadını anlattığı kadar bir kenti, bir kentin yaşam dinamiklerini de anlatıyor.

Öykülerde ilk dikkatimi çeken şey, Mungan’ın, evlerin içlerinin ne denli kadınsı bir detayla anlattığı oldu. Anlattığı iç mekanların hepsi, kadınlar tarafından döşenmiş, kadınsı objelerle dolu evler. Böylelikle, evdeki mobilyalar, çizilen kadın portresini anlamaya yarayan unsurlar oluyor her zaman. Örneğin Esme’nin evi “Arne Jokobsen stili sandalyelerden, içeriden aydınlatılmış vitrinde duran Philip Stark çatal-bıçak takımından, Alev Ebüzziya kaselerinden, duvarlarda Erol Akyavaş, Ömer Uluç imzalı resimlerinden ne varsa …” diye anlatılırken; avukatlık stajı yapan genç Zozan’ın evi “kutu gibi bir evdi (…) iki duvarın bitiştiği köşeye yaslanmış, iki yanı yastıklar, kırlentlerle beslenmiş eski usul patiska etekli divan, duvardaki ceylanlı halı, orta masasının üstündeki dağ çiçeği nakışlı örtü…” diye anlatılıyor.

Murathan Mungan özellikle çizdiği kadın portrelerini çevreleri, aileleri, yaşadıkları evler ve şehirlerle birlikte görmemizi istemiş. Her şeyden kopuk kadınlar değil anlatılanlar, aksine onların nasıl ve nedenleri, tüm Anadolu kentlerinde yaşayan kadınları anlatıyor. Kadın portreleri ama bir yandan da tüm Anadolu kentlerinin portreleri yer alıyor kitapta. Taşrada, küçük kentlerde günümüzde yaşayan her çeşit kadın var bu öykülerde.

Öykülerde dikkatimizi çeken bir başka şey ise, kadınların diğer kadınlarla ilişkilerinin temel alınmış olması. Bir kadının komşusu, yeğeni, akrabası, iş arkadaşı, gelini, kardeşi gibi bir başka kadınla kurduğu ilişkiler bazında anlatılıyor. Genelde öykülerin merkezinde bir kadın var gibi görünse de aslında hep birden çok sayıda kadın oluyor. Öykünün kahramanı kadını çevresindeki

Bazen hangi yöne gideceğini baştan kestiremediğimiz öyküler oluyor. Yaşlı ve aksi bir kadınla komşusundaki genç, sevimli, becerikli ve iyilik sever kadının ilişkisi, bu dengeden yoksun kaldığında bambaşka bir karaktere bürünüyor. Öykünün başında duyarsız görünen bir kadın, farklı bir ilişki içinde duyarlı olan rolüne girebiliyor.

Peki ya erkekler diye soracak olursanız, hemen söylemek gerekir, bu kitapta pek yoklar. Bir kadının anlayışlı kocası, bir diğerinin korkak sevgilisi olarak kadın portrelerine yardımcı oluyorlar ama neredeyse hiç birinin adını bile öğrenmiyoruz. Murathan Mungan Erkekler İçin Divan’daki maskülen havanın izinin hissedilmediği, kadınlar dünyasına sokuyor okurunu. Burada adı olmayan kadın değil belki de erkek. Arkada duruyor ve kadınların yaşamlarına (gerçekte olduğundan çok daha az) hükmediyorlar. Burada özellikle yazarın kadınların dünyasını anlatmak istediğini görüyoruz; kadınca ilişkiler ve kadınca dekorlar içinde, erkekten bağımsız kurdukları yaşamlar içinde anlatmayı seçiyor.

Kadından Kentler bir öykü kitabı olmasına rağmen, yazar son öyküyle bütün öyküleri birbirlerine bağlıyor ve neredeyse bir roman tadı bırakıyor geride. Öykülerde yer verdiği kadınsı objeler, kitabın tamamı okunduktan sonra ayrı bir anlam kazanmaya başlıyor.

Özellikle kadınların kendi elleriyle yaptıkları danteller ve el işleri kitabın yapısı açısından çok önemli. Neredeyse her öykünün dekorunda yer alan emek verilerek yapılmış bu ince işler, bir zaman sonra öyküleri birbirlerine bağlayan unsurlardan biri olmaya başlıyor. Çeyizlerin önemli olduğu Anadolu kentlerinde, el işleri neredeyse kadınların varlıklarının bir parçası olarak görülür. Öykülerden birinde “…yaptığımız tek iyilikse, çeşitli nedenler yaratarak çeyizine katkıda bulunmaktı. Ki, bu onun için hayatta en önemli şeydi. Hele teyzem, ömrü boyunca ördüğü bütün iğneoyalarını, hesapişlerini, suzenileri, sarmaları, mürveriğnelerini, civankaşlarını çeşitli vesileleri sebep ederek Seher’in çeyizine katıp durmuştu.”

Şimdi bu iğneoyalarını göz önüne getirirsek, kitabı da benzer bir yapıyla görebiliriz. Son öyküde tüm karakterlerin toplandığı ve bir anlığına da olsa aynı mekanı paylaştığı Esenler Otobüs garını bu iğneoyasının tam merkezinde düşünürsek, buradan kalkan ve buraya gelen otobüslerin içlerindeki kadınların aldıkları yollarla ortaya bir dantel çıktığını görebiliriz. Trabzon’a, Mersin’e, İzmir’e, Diyarbakır’a giden ve oralardan gelen kadınların izlerinin oluşturduğu danteller.

Murathan Mungan büyük bir keyifle okunan, koca bir dantel çıkarmış ortaya. Anlatılan kadınların hepsi gerçek, hepsi canlı tablolar olarak duruyorlar karşımızda, ayrıca her birinin yaşadığı şehir (ya da birkaç şehir birden) o kadının oluşumunda önemli bir rol oynuyor. Mungan bu kitabıyla, “erkek millet” denilen Anadolu halkının en kadınsı yönünü sunuyor bize. Bütün Anadolu şehirlerinin sokaklarında seyrek görülen kadınların hikâyelerini anlatıyor.

Devamını görmek için bkz.

Füsun Akatlı, “Kadına taşradan bakmak”, Milliyet Kitap Eki, 14 Mayıs 2008

Murathan Mungan, şiirden tiyatroya, öyküden denemeye farklı edebiyat türlerinde ürün veren, yeteneği/ yaratıcılığı sınırlandırmalara gelmeyen, hem üretken hem de niteliği hiçbir zaman niceliğe feda etmeyen seçilmişlerindendir Türk edebiyatının.

‘İlham’dan yana hiçbir sıkıntısı olmadığı, yapıtlarına bakıldığında aşikâr olur. Ama yine de işi ‘ilham’la bitirivermek kolaylığına kaçmayan bir yazardır. ‘Dersini çalışan’ biridir o. ‘Murathan Mungan’ı, derin derin kazarak, ince ince işleyerek oluşturmuş, var etmiş, kendinin mimarı denebilecek biri.

Kendini var etmek, elbette her sanatçının birincil kaygısıdır; öyle olmalıdır. Bununla yetinmek de mümkün ve hatta pekâlâ yeterli olabilir. Ne var ki, Mungan’ın edebiyatımızdaki izini sürdüğünüzde, onun ‘yetingen’ biri olmadığını hemen anlarsınız. Bir ‘okur’ oluşturma, oluşmuş okuru alıştırma, besleme gibi misyonlar da üstlendiğini düşünüyorum ben onun. Belki bencilce, kendine okur yetiştiriyordur, okurunun “Pygmalion”udur belki; ama sonuçta, Mungan’ın hedef kitlesinden, bütün bir yazar kitlesine potansiyel okur çıkar.

Okur ki yetişmekte...

Edebiyata ve kendi ‘iş’ine bakarken, ‘bütün’ün hep görüş alanı içinde kalmasına dikkat eder Mungan. Bunu şiirin, öykünün gizli dikişlerinde yapar; denemelerinde ise açıktan açığa. Ayrıca da, edebiyatın bir düşünürü olarak, bir çeşit koleksiyonculuğa girişmiş, okura kılavuzluk edecek proje-seçkiler hazırlamıştır.

“Murathan Mungan’ın Seçtikleriyle” üst başlığıyla Erkeklerin Hikâyeleri, Kadınlığın 21 Hikâyesi, Yazıhane, Yabancı Hayvanlar, Büyümenin Türkçe Tarihi, Çocuklar ve Büyükleri gibi, hem edebiyatın lezzetiyle hem bir tema etrafında el ele tutuşan hikâye seçkileri hazırlamıştır.

Örneğin “Yabancı Hayvanlar”ı mı merak edersiniz? “(...) Gizleri, bilinmezlikleri, kudretleri ve yabancılıklarıyla hâlâ bizim için dünya gerçeğinin acımasız ve ürkütücü yanlarını temsil eden hayvan gerçekliği...” üzerine hikâyelerdir. “Yazıhane”, niçin yazdıklarını anlatanların masalarından kaçırılmıştır. Büyümenin Türkçe Tarihi, edebiyatın hayattan daha çabuk (belki daha da ‘dolu’) büyüttüğü düşüncesinden yola çıkarak, on iki Türk yazarının kendi büyüme süreçlerinde köşetaşı olmuş on iki hikâye üzerine denemelerini ve o hikâyeleri bir araya getirir.

Cemal Süreya’nın Flaubert çevirisine atıfla “Okur ki Yetişmekte...” demek isterim bu koleksiyonu tanımlamak için. Gerçekten de, ister okur olarak yetişmekte olan genç okur ister yetişmesine hiç nokta koyamayan olgun edebiyat okuru için zevkli, anlamlı okumalara malzeme sağlar bu kitaplar.

Aynı ırmağa su akıtmak

Murathan Mungan’ın yeni çıkan öykü kitabı Kadından Kentler’i okurken; bir yandan Lal Masallar’ın, Cenk Hikâyeleri’nin, Mungan tiyatrosuyla; Taziye ile, Geyikler Lanetler ile akraba öykülerini düşündüm. Bir yandan, Kırk Oda, Kaf Dağının Önü ve Üç Aynalı Kırk Oda’daki dili şiire çalan Murathan’ı düşündüm.

Bildiğim, tanıdığım, ustaca yazılmış, sorunsalıyla edebiliğini zedelemeyen, okurun okuma zevkini kollayan Murathan Mungan öyküleriydi Kadından Kentler’in öyküleri de. Artlarında kurşunkalem bir proje: Toplumsal dönüşüm sürecinde kadın kimliğinin belirleyicilerinden olarak kentler-kasabalar. Taşrada kendine bakan, kendine taşradan bakan kadının birey olarak macerasından kesitler.

Kadının dünyasını görebilen, çıkmazlarını sezebilen erkek yazarların kentlilik/ kasabalılık üzerinden kadını anlattıkları hikâyelerden bir seçki yapmak yerine, bu kez, seçkinin bütün hikâyelerini Murathan Mungan kendi yazmış. Aynı ırmağa su akıtan farklı farklı kanalları kendisi oluşturmuş. Kadından Kentler’i, yazarının bütünsellik hedefleyen projelerinden biri gibi gördüm. Hikâyelerin her birinin taşıdığı özgül edebi lezzet, cabası.

Devamını görmek için bkz.

Müjgân Halis, “Diyarbakır surları batı ile doğu arasında yükseliyor”, Sabah, 1 Haziran 2008

Murathan Mungan arka sokaklarını ve koyu yeşilini sevdiği Diyarbakır'da okurlarıyla buluştu. Yazarın Diyarbakır'ı anlattığı hikâyesindeki gazeteci Aslı'nın hayalini de yanımıza alarak, Türkiye'nin vicdanı olan kenti, Mungan'ın çocukluğunun gölgesinde dinledik. Murathan Mungan'ın son kitabı Kadından Kentler'de anlattığı 16 kentten biri Diyarbakır. Kitaptaki 'Diyarbakır Surlarında' öyküsü, daha önce defalarca Diyarbakır'a giden, kentin en karanlık yıllarında oraya yerleşmeyi düşünen gazeteci Aslı ile işkenceci bir polisin karısı olan çocukluk arkadaşı Birsen'in, 'Türkiye'nin vicdanı' olan o kentte yıllar sonra karşılaşmalarını anlatır. İçindeki kadın hikâyelerinin gerçekliği bir yana Aslı'nın yaşamıyla neredeyse birebir olan yaşantım nedeniyle, benim için fazladan önemli bir kitap oldu Kadından Kentler. Aslı sanki bendim. O da benim gibi bir gazetenin hafta sonu eklerinde çalışıyordu ve imzasını attığı haberler, 13 yıllık mesleki hayatımın özeti gibiydi. Mungan, Aslı'nın haberciliğe bakışını şöyle anlatıyor: "Faili meçhul cinayetlerden töre cinayeti kurbanlarına, Olağanüstü Hal Bölgesi Valiliği'nin göz yumduğu yolsuzluklardan jandarma-korucu çeteleşmelerinin zulmüne, insan ticaretinden uyuşturucu kaçakçılığına varana dek bölgede birçok haber yaptıktan sonra..." Murathan Mungan'ı Kadından Kentler için yaptığı turnenin İstanbul'dan önceki durağı Diyarbakır'da bu hisle izledim. Onun, kadınların yaşamına dokunan, içine giren ve o iç gözüyle bakan öykülerini, önce okurlarıyla yaptığı söyleşiden, sonra Diyar Galeria'daki imza gününden ve akabinde Diyarbakır'ı onunla yaşayarak anlamaya çalıştım.

Sürgün ve Mahrumiyet

Çocukluğunun sızılı bir imgesi Diyarbakır. Kente ilişkin belleğine kazınan ilk anı, tren garı ve o gardan sürgüne gönderilen babası. Diyarbakır Hapishanesi'ndeki babasını bir yaz boyu her gün ziyarete gelişini, o yıllarda Mardin ile Diyarbakır arasında çalışan taksileri, taksilerin şoför yanı koltuğunda yüzünü yakacak kadar acı sıcak esen rüzgârı hiç unutmamış: "Çardakta babamı ziyaret ederdik ve sadece ona değil herkese yemek getirirdik." Çocuk ruhuna çizik atan bu ağrılı resimle başlıyor onun için Diyarbakır, sonra daha güzel bir resme doğru yol alıyor. Büyüdüğü ve yaşamının ilk 17 yılını geçirdiği Mardin'e komşuluğu nedeniyle değil sadece, Mungan'ın hep sevdiği bir şehir olmuş Diyarbakır. Kentin taşları dökülmüş ve kitabındaki öyküye de isim olmuş surlar ise onun için bambaşka bir anlam taşıyor. Çünkü bir yerde bir sur varsa, oranın kendi başına bir tarihi olduğu anlamına geliyor ona göre. Bölgenin ve onunla paralel kentin 80'lerde değişen kaderine surlardan bakarak yüklediği anlam ise oldukça derin: "O gün bugündür Türkiye'nin doğusuyla batısı arasında yükselen bir kopukluğun, bir uzaklaşmanın, bir tür metaforu oldu Diyarbakır Surları." Öyküyü yazmadan önce çekmeyi planladığı ve Leydi Macbeth'i şimdiki zamanın korna sesleri arasında Diyarbakır Surları'nın üstünde gezdirmeyi planladığı kısa metraj film ise bu metaforun yansıması. Filmde Leydi Macbeth gece kapıyı açtığında, kapının açılacağı kent ise pek tabii ki Diyarbakır. Murathan Mungan kitabında beklenenin aksine, Diyarbakır'ı bir Kürt kadının gözünden değil, iki yabancı kadının hisleriyle anlatmayı seçmiş. Türkiye'nin batısı için neredeyse Lübnan kadar yabancı bir kent olması bu tercihin en önemli nedeni. Bütün doğuda büyüyenlerin belleğine kazınan 'mahrumiyet bölgesi', 'şark hizmeti' ve 'sürgün yeri' olan coğrafyayı gazeteci Aslı'nın gönüllülüğüyle asil bir yere çekmeye çalışmış. İki ayrı kutupta konumlanmış iki Batılı kadın üzerinden Diyarbakır'ı anlatmak, yabancılığa ve kentin çekirdeğine daha uygun düşer diye düşünmüş. Bir 'karşılaşmalar' kitabı olan Kadından Kentler'de yazarın bu fiile yüklediği anlam oldukça değerli. Her karşılaşmanın kadınlardan birinde ya da ikisinde bir eşik atlamaya, bilinç ışımasına ve aydınlanmaya yol açacağını öngörmüş Mungan. Diyarbakır'ı anlatırken, bir yandan da son yıllarda Güneydoğu'da öne çıkan kadın örgütlenmelerini unutmuyor. Ataerkil yapıya karşı çözüm üreten bu örgütleri ve Kürt kadın milletvekillerini 'erkekleşmeden kadınlığını koruyan, canlı, dişi, etkin kadınlar' olarak niteliyor ve bunu önemli buluyor: "Kimi kadın milletvekillerinde döpiyes askeri üniforma gibi duruyor. Döpiyesi taşıma biçimleri bile 'Allah beni yanlış yaratmış' dercesine."

Kasaba ideolojisi

Öykülerdeki erkek karakterleri biraz da bilerek, silik-soluk resmetmiş Mungan. Bunu yaparken de erkeklerin baskı yapmadan da, sistemle yaptıkları sözleşme gereği bir engelleyicilik vasıflarının olduğuna vurgu yapmış. Erkeklerin bazen sessizlikleriyle de baskın olabileceğini, sadece şiddet göstermenin bir engel biçimi olmadığını anlatmaya çalışmış. Erkeğin karakterinin, iyi huylu ve uyumlu olmasının meseleyi çözmediğini anlatmanın yolu olarak, öykülerinde daha yüzeysel, sığ tiplerle erkekliği anlatmış. Bunda atmosferi çok iyi tasvir etmesinin de rolü büyük tabii ki. Mardin'de olağanüstü bir mimarinin içinde büyümüş olmayı, oradaki ışık-gölge oyunlarına tanıklık etmeyi, bu anlama parçasının en önemli zemini olarak ileri sürüyor. Çağımızda anlamanın neredeyse sadece bilimsel sahanın bir kavramı, hissetmenin de meczupluk haline getirildiğini söylerken, gerçekte hissetmenin yol gösterici olduğunu vurguluyor. Mungan'la sohbetimiz ilerlerken, 'kitap turnesi' fikrini anlatmasını istiyoruz. Okurların ayağına gitmek, onun için hayatını adadığı yazmak eyleminde, yazı odasından yazdığı mektupların adreslerine bakmak gibi bir şey. Okurunu tanımak, ona dokunmak bütün yazarların yapması gereken bir şeyken, Türkiye'nin asıl vasfının sağcı da olsa solcu da olsa muhafazakârlık olması dolayısıyla bunun ihmal edilen bir görev olduğunu düşünüyor. Ona göre muhafazakârlığı besleyen şeyse, yeni olan her şeye tepki gösteren kasaba ideolojisi. Edebiyat dünyasını İstanbul odaklı olmasına rağmen, 'ruhen kasabalı' olarak nitelendirmekten kaçınmıyor bu yüzden.

Utangaç okurlar

Murathan Mungan okurları her kentte böyle midir bilmiyorum ama Diyarbakır'da bir pop ikonu ya da fenomenle karşı karşıyaymışız hissi bırakıyorlar yoğun ilgileriyle. 30 yıllık yazı hayatında Yaz Geçer'i okuyan âşıklar, Mezopotamya Üçlemesi'ni okuyan Kürtler, Yüksek Topuklar'ı okuyan örtülü-örtüsüz kadınlar, asker izinlerini onun imza günlerine denk getiren gençler, doğmamış çocukları için kitap imzalatanlar onun hayatının bütünleyicileri. En samimi cümleler ise "Ne kadar yakışıklısınız," diyen genç kadın okurların dillerinden dökülüyor. Yazarıyla konuşurken mahcubiyetten kızaran, heyecanlanan kadınlı erkekli kitle, Eğitim Kitabevi'nin önünde metrelerce kuyruklar oluştururken, okura duyduğu saygıdan daha bir gün önce manikürünü yaptırdığı parmaklarıyla ve renkli kalemleriyle imzalıyor kitaplarını Mungan. Anadolu'daki insanlarla el sıkışmanın önemini ve yazarların Olimpos zirvesinde yaşayan yarı ilahlar olmadığını göstermek onun için önemli. Daha çok kadın okurların ilgisini ise, "Erkekler okumuyor, okuyanlar da iç sorgulama gerektirmeyen, onaylayan, arıza çıkarmayan şeyler okumak istiyor," diye yorumluyor. Özellikle kimlik meseleleri olan kesimlerin eserlerine ilgi göstermesi Mungan'ın neredeye bir sosyal figür haline geldiğinin kanıtı. Kendisiyle birlikte bir okur yetiştirdiğini biliyor ve o yüzden birçok kentte karşılaştığı farklı okurların sanki eline bir metin verilmiş gibi, "Bende çok emeğiniz var," cümlesini artık şaşırmadan dinliyor. Arka sokaklarını, taş evlerini, dar sokaklarını ve kendine özgü koyu yeşilini sevdiği bu kentin 20 kilometre uzağındaki Çermik'teki türbede çocukluğundan hatırladığı ve her gelişinde bahşiş vermek için durduğu kör ozanın gölgesi hâlâ içinde bir yerlerde yaşıyor Mungan'ın. Ve onun Diyarbakır'la ilgili sözü de, macerası da bitmiş değil. Murathan Mungan içindeki Diyarbakır'ı gelecek yıl yayımlanacak 995 Kilometre adlı romanıyla biraz daha anlatmaya çalışacak. Ama onun en büyük ukdesi bir gün 80'li yılların Diyarbakır Cezaevi'ni insani bir derinlikte ve evrensel bir yapıt olarak yazmak.

Devamını görmek için bkz.

Tamer Kütükçü, "Kadınların Sessizlikler İçinde Sesi: Kadından Kentler", Varlık, Ocak 2009

Kadına dönük edebiyatın (feminist edebiyat?) ortaya çıkışındaki temel itki, mevcut yazınsal ürünlerin kadın özneyi layıkıyla temsil edemediği düşüncesidir. Bu nedenledir ki kadına odaklı metinler üretmeyi hedefleyen yazarların öncelikli çabaları, kadın özneye ait –halihazırdaki ürünler içinde yeterince temsil olanağı bulamamışyaşam alanlarını, türlü anlatım stratejileri üzerinden, anlatılara dâhil edebilmek üzerine yoğunlaşır. Bununla beraber, kadına dönük bu metinlerde söz konusu “kadın özne aidiyetli” alanların hangi anlatım stratejilerine bağlı olarak, ne şekilde yapılandırıldıkları, bizde feminist kurama ilgi duyan incelemeciler de dahil olmak üzere, eleştirmenlerin nedense pek fazla ilgisini çekmemiştir.

Murathan Mungan’ın pekâlâ bu bağlamda değerlendirilebilecek eseri Kadından Kentler adlı öykü kitabının da aynı hak edilmemiş ilgisizlikten nasibini aldığını söylemek, sanırım, yanlış olmayacaktır. Kitap, her biri bir kadının dünyasına odaklanmış 16 öyküden oluşur. Dolayısıyla öykülerin her birinde “kameranın odaklanması” ağırlıklı olarak kadın öznenin üzerindedir; bu güçlü odaklanma kuşkusuz söz konusu özneyi öykünün başkarakteri konumuna taşır. Nitekim olay örgüsünün merkezinde, çok egemen bir anlatılama zamanı ile bu kadın karakterler yer alır. Bu noktaya kadar, öyküleri, kadın özneye uzun bir metinsel alan ve temsil imkânı tanıyan eğilimleri dışında, fevkalade kılan herhangi bir durum söz konusu değildir.

Buna karşın metnin ilgi çekici bir tarafı, öyküler üzerinde bir yapılanmayı fark edince kendisini ele verir: Öyle ki kadın özneye bu denli geniş bir anlatılama zamanı ile odaklanılması, anlatıda kadın öznenin sesinin en fazla duyulması yönünde bir beklentiyi de doğurur. Kadın özne mademki anlatının egemen karakteridir, öyleyse ses üzerinde söylem hâkimiyeti de, doğal olarak, onda olmalıdır. Oysa durum hiç de böyle değildir. Aksine, pek çok öyküde kadın öznelerin sesleri neredeyse yok denecek kadar mikro düzeyde anlatı alanı ile sınırlandırılmıştır.

Sözgelimi kitabın ilk öyküsü “Kordonboyu’nda Ömer Çavuş Kahvesi”nde, yedi sayfalık bir anlatılama zamanına sahip öykü boyunca başkişi konumundaki kadın karakterin sesi sadece bir cümlelik (hatta kelimelik) sürece duyulur. Bir sabah vakti kordondaki Ömer Çavuş Kahvesine gelen öykü kişisine kahveci, çayın henüz hazır olmadığını, bekleyip bekleyemeyeceğini sorar ve öykü kişisinden “beklerim” yanıtını alır. Bu tek kelimelik alan, kadın karakterin öykü boyunca sesini duyurabileceği yegâne söz alanı olacaktır... Buna karşın, yazar, başkarakteri ile arasındaki mesafeyi azami ölçüde daraltan bir anlatıcı konumu saptamış ve kadın öznenin zihnine çok yakın, adeta oradan taşımalar yapabilme yetisi sergileyen bir anlatıcı kurgulamıştır. Dolayısıyla öykünün neredeyse başından sonuna değin, karakterine güçlü bir biçimde odaklanmış bir bakış açısı ile bu karakterin zihnini okumaya yetili bir anlatıcı sesinin varlığı gözlenir... Öykü, bir evliliğin arifesindeki Nurhayat’ın hikâyesidir. Yaşam deneyimi yok denecek kadar az olan Nurhayat, kendisini istemeye geleceklerinin bilgisi içinde, anlamsız bir özgürleşme ve rahatlama duyguları ile donanmış olarak, gece yanında kaldığı yengesinin evinden bir sabah vakti ayrılır; içinde aynı hafifleme hissi ile beraber sokaklarda dolaşır. Kordona geldiği zaman, askere giden (ya da izne gelmiş) bir grup saçları kısa kesilmiş delikanlı görür. İçlerinden biri ile göz göze gelir. Sonra, kordon boyundaki kahveye geçerek, göz göze geldiği delikanlıyı uzaktan uzağa izler bir zaman:
(...)

“Gene de çocuksu bir yanı vardı delikanlının. Onun temiz kalpli, iyi niyetli, sevecen biri olduğunu düşündü. Nedense içi cız etti; onu uğurlamaya gelen hiç kimsenin olmadığını düşündü, askere gideceği uzak şehri, oranın uzun ve soğuk kışlarını, tüfeği omzunda gece yarısı nöbetlerinde gözleri yıldızlardayken havada buharlanan soluğunu hayal etti. Nurhayat’tan mektup beklediği uzun günleri, İzmir’e, kaygısız geçen sivil günlere duyacağı özlemi düşündü.”
(...)

“Oturduğu kahve köşesinden izlediği şu asker çocuğu, canından bir parça gibi hüzün içinde uğurladığını ve adını bile bilmediği, başka zaman, başka yerde görse tanıyıp tanıyamayacağından emin olmadığı bu gençle arasında birdenbire güçlü bir bağ olduğunu fark etti. Hatıra kadar kuvvetli bir bağ. Sanki aralarında yaşanabilecek bir şeyleri ardında bırakarak gidiyordu genç adam.”

Bu bölümün bu kadar uzun alıntılanmasının nedeni, anlatıcının kadın karakterinin zihnine ne denli yakın bir duruşla, adeta oradan aşırmalar yapabilen, sırları “ifşa edebilen” bir özellikte kurgulanmış olduğunun örneklenmesidir. Nitekim dikkat edilecek olursa, yukarıdaki durum örgüsünü aktaran, anlatıcı olduğu halde; okunan, daha çok Nurhayat’ın iç sesinin duyulduğu düşünsel varlığıdır. O kadar ki sesin kadın özneye doğrudan geçmesi ya da bırakılması halinde de, dile aktarabilecekleri herhalde yukarıdaki bilgilerden ibaret olacaktır. Ama acaba öyle mi? Ses, doğrudan kadın karaktere teslim edilmiş olsaydı, iç dünyasına ait tüm bu istemlerini, düşünce ve duygu hezeyanlarını okumak mümkün olabilecek miydi? Bu husus, sanırım yazarın da ereğinde olan, “okurun, üzerinde düşünmek zorunda bırakıldığı” bir mesele olarak anlatıda konumlandırılmaktadır. Öyle görünüyor ki, öykülerin genelinde olan bu durum, yani kadın öznenin sesinin kısılarak içsel varlığının ona çok yakın duran anlatıcı tarafından metne taşınması, bilinçli bir tercihtir. Bu sayede, bir yandan kadının sessizliği, sesinin toplumsal ya da kültürel olanca bastırılmışlığı temsil olunabilirken, diğer taraftan bu sessizliğin içinde halbuki neleri barındırdığı hatırlatılmakta ve bu içsel zenginliklerin/ ayrıntıların ancak ona çok yakın duran, onu “okuyabilen” bir özne tarafından açığa çıkarılabileceği bilgisi biçimlendirilmektedir. Öyle ki, yukarıdaki öyküde kadın karakterin kendi öznelik hali üzerinden dışa yansıtabildiği, sabah sokaklarda bir başına dolanan, vakitsiz bir biçimde sahil kahvesine gelip oturan ve “beklerim” sözünden başka hiçbir sözsel varlığı bulunmayan, kısır bir öznelik halinden başka bir şey değildir. Oysa onun “zihnini okuyan” anlatıcının oradan dışavurumlar sağlayarak yapılandırdığı aktarımsal alana dahil olunduğunda, öylesi, amaçsız bir evliliğin arifesinde, genç bir kızın hayatında boş bırakılmış sayfaların, küçük sevgi düşlerinin, anlık tutamakların, belki de çoğu zaman gelip geçici hayallere terk edilmiş bağlanma arzularının ayak sesleri duyulur.

Yazar, nitekim bu anlatım özelliğini kitaptaki öykülerin tümünde korur. Kadın özneye güçlü bir biçimde odaklanılırken, öznenin sesi çoğu yerde kısılır, bunun yerine ona çok yakın konumlandırılmış, onu “anlamaya ve çözümlemeye” olanca gayretli ve bir hayli “empatik” bir anlatıcı, iç dünyasının perdelerini aralar. Bunu yaparken, okuru da aynı serüvene dahil eder, kadının sessizlikleri içindeki sesi, görünen hallerinin arkasına gizlenmiş köşeleri: düşleri, özlemleri ve acıları üzerinde düşünmeye zorlar. Sözgelimi, “Adana Sıcağında Erguvanlar” adlı öyküde, çoğu tek bir sözcüğe sıkışmış Emine ve Gülsüm arasındaki diyalogların yetersizliğinde, ‘eve alınmış bir dansöz kıyafeti hangi acıları gizlemeye yarar?’ ve ‘bahar çiçeklerinin açma zamanlarını anımsamak neden bazen ağlatır insanı?’ diye düşündürür okuru. “Yakası Beyaz Kürklü Taba Rengi Kaban” adlı öyküde yer alan, yine sesini bir-iki yerde en fazla birer cümlelik anlatılama zamanı ile duyabildiğimiz Esme’nin boşanma hikâyesinde, anlatıcı, ‘Bir kadın için ayrılığın en acıtan yüzü, mesut bir aile fotoğrafının dışında kaldığını görmek midir?’ diye sorar okura. “Samsun Sigarası, Tütün Balyaları, Tamaron” adlı öyküde ise, Şengül’ün sessizlikleri arasından ‘yıllar sonra ziyaret ettiği kız kardeşinin evinde sessizlikleri, kopuşları sezen bir abla neden kendisini suçlar?’ sorusu süzülüp gelir.

Öte yandan öykülerin kimisinde, odaklanılan kadın karakterin sesi, doğrudan biçimde, hiç yoktur. Bu öykülerde, yukarıdaki örneklemelerden farklı olarak, odaklanılan öznenin reel sesini kısa süreli bile duymak olası değildir. “Hayat Hanım, İlk Tayin” adlı öyküde şimdi hayatta olmayan Hayat Hanım’a ait tüm olgusal/sözsel aktarımlar anlatıcının zihninde kalanlardır. Böyle olduğu halde, kurgu, ömrünü bir şehirden diğerine aktarmış, bu yolla belki de asıl hep hayatını ertelemiş Hayat Hanım’ın niçin son gittiği yere gömülmek istediği üzerinde yine de düşünmeye zorlar okuru. Hayat, hep bir yerlere kök salma çabası ile olabildiğince çok fazla yere kendimizden bir iz bırakıp hatırlanma avuntusu arasında sıkışıp kalmış bir şey midir?.. “Annemin Çektiği Fotoğraflar” adlı öykü de, odaklandığı kadın karakterin sesini doğrudan barındırmayan bir kurgu algısı içindedir. Buna rağmen, ömrünü, avuçlarının arasından kayıp giden zamanı belgeleyecek tek şey olduğunu bildiği fotoğraflara taşıyan bu sessiz kadının, annenin yaşamında söylenmemiş, anlaşılmayı, çözülmeyi bekleyen nice köşelerinin olduğunu anlar okur.

Öykülerin ikisi ise, anlatıcının aradan çekildiği ve aktarımı tamamen kadın karakterin odaklanması ile sesine bıraktığı anlatılardır. Ancak bu öyküler itibariyle her ne kadar öykü kişileri bakış açısı ile sesi üzerlerinde toplayarak anlatıcı-karakter konumunu edinmişlerse de, anlattıkları kendilerinin değil, yine başka kadınların hikâyeleridir. Dolayısıyla önceki öykülerdeki anlatıcının yerini, şimdi aynı özelliklere sahip ve bu yetisini başka bir kadın anlatı öznesi için tatbik edecek, anlatıcı- karakterler almıştır. “Burası Ankara İl Radyosu, Şimdi...” adlı öyküde, Nazan, büyük dayısının eşi olan yengesini anlatırken, tüm ailenin bir parça dışladığı bu kadınla susuşları içinde gelişen yakınlıklarını ve bunun ancak yıllar sonra ayırdına varışını öyküleştirir. Okur, hem Nazan, hem de büyük yengesinin sessizlikleri içinde nasıl bir sevgiyi büyüttüklerini, ancak Nazan’ın çözümlemeleriyle keşfedecektir. “Sinop’a Gelin Giden” adlı öyküde ise, bakış açısı ve sesi üzerinde toplayan kadın karakter, teyzesinin alt kat komşusu Seher’e odaklandığı anlatısında, teyzesi ile bu komşu kızı arasında belki yalnız ikisinin anlayabileceği bağı aktarırken, kendisini de dışarıda tutar. Zira bu bağı sezmiş, ancak sırrına, bilinmezliklerine kendisi de bütünüyle erebilmiş değildir. Nitekim teyzenin ölümünden sonra, Seher’i, gelin gittiği Sinop’taki evinde ziyaret ettikleri bir gün, anlatıcı- karakteri karşılayan yalnızca bir boşluk ve can sıkıntısıdır.

Sesini kazanmış olması, bir kadının kendisini anlatmaya ne ölçüde yeter? Yoksa asıl varlığı, ötelerden beri alıştığı sessizliklerinin içinde midir? Bu bilgi ve duyarlılığa sahip bir anlatıcı ile öykülerin ikisinde bu anlatıcının yerini alan kadın anlatıcı-karakterler, anlatım edimleri sırasında kadın öznelerin suskunlukları ardına gizlenmiş acılarını, hüzünlerini, avuntularını kovuştururken, odaklandığı özneye çok yakın duran, oradan “şerhler yapan” bir anlatıcı pozisyonu edinirler. Bu durum, fark ettirmeden, okuru da, kadınların tüm bu gizli köşeleri üzerinde düşünmeye sevk eden bir okuma pratiğiyle yüzleştirecektir.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.