Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-709-8
13x19.5 cm, 256 s.
Liste fiyatı: 25,00 TL
İndirimli fiyatı: 20,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Bilge Karasu diğer kitapları
Şiir Çevirileri, 201
Troya'da Ölüm Vardı, 1963
Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, 1970
Göçmüş Kediler Bahçesi, 1979
Kısmet Büfesi, 1982
Gece, 1985
Kılavuz, 1990
Narla İncire Gazel, 1993
Ne Kitapsız Ne Kedisiz, 1994
Altı Ay Bir Güz, 1996
Öteki Metinler, 1999
Lağımlaranası ya da Beyoğlu, 1999
Halûk’a Mektuplar, 2013
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Susanlar
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ocak 2009
2. Basım: Aralık 2009

"Sevdiğim bir insanın ölüm haberi bana hemen koymuyor, inanamıyorum o habere. İnanamıyorum da dememeliyim, anlayamıyorum o ölüm haberini. Hep bir köşebaşında, öldüğü söylenen o sevdiğim kişiyle karşılaşacakmışım gibi gelir bana, aradan uzun bir zaman geçse de o duyguyu yitirmem, o kişi nasıl olsa bir gün gene karşıma çıkacakmış gibi gelir."

Bilge Karasu, Nurullah Ataç'ın ardından söylemiş bu sözleri. Şimdi Susanlar ile Bilge Karasu köşebaşında beklediği yerden karşımıza çıkıveriyor sanki. Büyük çoğunluğu yazarlığının ilk yıllarına ait çalışmalarıyla genç Bilge beliriyor karşımızda.

Karasu 50'lerin başından itibaren süreli yayınlarda öyküler, yazılar, kitap ve resim eleştirileri, hatta şiirler yayımlamıştır. Araştırmacı Serdar Soydan titiz bir arşiv taramasıyla dergi ve gazete sayfaları arasında kalmış bu ürünlerden hazırladı Susanlar'ı. Kitap, 1952-53 yıllarında Seçilmiş Hikâyeler dergisinde yayımlanmış ve daha sonraki eserlerinde ele alacağı pek çok izleğin, pek çok biçimsel denemenin ortaya çıkışını, gelişimini sergileyen sekiz öyküyü, Kedili Meryem öyküsünü, şiir denemelerini, Karasu'nun edebiyata bakış tarzını dile getirdiği "Yazar-Okurun Defteri" metinlerini, kendisiyle yapılmış söyleşileri ve Enis Batur'un bu kitap için kaleme aldığı sonsözü içeriyor. Bilge Karasu külliyatına eklediğimiz bu derleme, yazarın kurmaca dünyasına girmek, düşüncelerini ve bakış açısını kavramak açısından pek çok ipucu taşıyor bugünün okurları için.

İÇİNDEKİLER
Sunuş • Serdar Soydan

Öyküler
Depo
Sarı Leke
Büyü II
İlk Susan
Susanların Son Hikâyesi
Arkamdakiler
Susanlar III – Kör Nokta
Susanlar VII – Kapalı
Kedili Meryem

Şiirler
Hatti Ülkesinden Gelen Esmer Çocuk
Kazanılmış Mavinin Duruluğu İçinde
Derinde Kör Balık Mavisi
Yazgı Tutsaklığında Özgür
Doğu-Batı

Yazar-Okurun Defteri
Yazar-Okurun Defteri
"Yaşamasız" Çevresinde Dolanı
"Dolanı"nın Arkası
Tutuma Yergi
"Acı"ya Değgin
"Hadrianus'un Andaçları"ndan
Sözden, Dilden
Özleştirmede Sorumsuzluk
Tükenmeyecek Kitap - Tüketim İçin Kitap
Takıldıklarım
Kısaca...

Diğerleri
Eser
Sanat
Deneme
"Ben" Edebiyatı Üzerine
Sözler, Sözler
Söz Arasında
Bay Süreya'nın "Tehlikeli Alâkalar"ı
Konuşma
Yazar, Yazı, Dil
Soruşturma: Sizin İçin Öykü Nedir?
"Niye Masal?" Dediniz de...
Okurluk Üzerine
Soruşturma: Masal...
Soruşturmanız Üzerine Ek Düşünceler
Çalınmış Fotoğraflar

Söyleşiler
O Gün Anneme Bir Masal Anlattım
Her Yapıtın Tarihinde Ölü Noktalar Olabilir
Karanlık Bir Yalının Karasularında
Her Kitap Yazılışına Dek Yaşanan Yılların Ürünüdür
Yazılı Sorulara Bilge Karasu'dan Yazılı Yanıtlar

Sonsöz Yerine • Enis Batur
OKUMA PARÇASI

Sunuş, Serdar Soydan, s. 9-12.

Yön veren, ışık tutan tek bir satırın borcudur bazen aylarca süren bir araştırma. Bazen çok daha azı, çok daha fazlasıyla yola koyulma gücünü bulurum kendimde.

Bilge Karasu'nun ilk dönem yazılarını toplamaya girişmem de benzer bir arzudan doğdu. Öteki Metinler'le başlayan paylaşımımız, Metis Yayınları tarafından titizlikle hazırlanan on bir cilde yayılmış Bilge Karasu metinleri tüm çetin cevizliklerine, hatta ketumluklarına rağmen hayatımın çeşitli aşamalarında yol göstericim olmuştu.

Bir gün, nereden, nasıl öğrenmiştim, hatırlamıyorum, Bilge Karasu'nun dergilerde, gazetelerde kalmış yazıları olduğunu öğrendim. Bu yazıların varlığından haberdar olmamla bu yazıları toplamaya girişmemin arası adeta yok gibidir.

2007 yılının yazında, metinlerin metinlere yönlendirdiği üç aylık bir süreç sonunda, koltuğumun altında çok sayıda metinle Metis Yayınları'nın yolunu tuttum. Bulduğum metinleri türlere göre sınıflandırmış, farklı dosyalar oluşturmuştum. Görüştüğüm Müge Gürsoy Sökmen ihtiyatlıydı. Bilge Karasu ölmeden önce çok sayıda metninin yayımlanmamasını vasiyet etmişti. Acaba bu metinler de onlardan mıydı?

Bilge Karasu'nun vasiyeti uyarınca bu konuda danışılması gereken, onayı olmadan yayınevinin hiçbir şey yapmadığı ve yapmayacağı kişi Füsun Akatlı idi. Füsun Akatlı'ya gittim. Füsun Hanım topladığım tüm metinleri okuyup elinizde tuttuğunuz bu kitabın basılması için onay verdi.

Sanırım kitabın öyküsü bu şekilde özetlenebilir.

Bilge Karasu'nun ilk edebi verimleri 1950 yılında gazete, dergi sayfalarında görülmeye başlar.(1) Araları gitgide açılmakla birlikte, bu tarihten ölümüne kadar Karasu'nun pek çok konudaki telif yahut çeviri yazıları süreli yayınlarda yer alır. Yazarın bu yazılarının saptanabilenlerinin sayısı iki yüzün üzerindedir. Ki bunlardan çok azı şimdiye kadar yayımlanan kitaplarına alınmış, pek çok metin arşiv raflarında, saklanan gazete kupürlerinde kalmıştır.

Yukarıda da değindiğim gibi, Bilge Karasu ölmeden önce o tarihe kadar yayımlanmamış pek çok yapıtının ölümünden sonra da yayımlanmamasını istemiştir. Ancak bir kısmı Susanlar'da yer alan, çoğunluğu 1952-1960 arasında yayımlanmış pek çok yazısı, öyküsü, denemesi, çevirisi, hiç yokmuş, yazılmamış gibi, Karasu tarafından bu değerlendirmenin dışında tutulmuştur. Bu eserler hakkında herhangi bir şerh yahut hükmü yoktur.

Oysa yazarın 1974 yılında bu dönemi de kapsayan bir bibliyografya hazırladığını, Enis Batur'un da dahil olduğu bazı arkadaşlarına bu listeyi verdiğini, Batur'un konu hakkındaki yazısından biliyoruz.(2) Oldukça eksik olmakla birlikte bu liste, Karasu'nun bu eserleri unutmadığını, üstüne üstlük listeleyip başkalarına dağıtarak hatırlattığını gösteriyor.

Peki, neden bu yapıtların hiçbirini kitaplaştırmamıştı yazar? 1952-53 yıllarında Seçilmiş Hikâyeler dergisinde çıkan sekiz öyküsünü niçin Troya'da Ölüm Vardı yahut sonraki kitaplarına almamıştı?

Burada, Bilge Karasu'nun, yapıtlarını titizlikle tasarlayan, sınırlarını, içeriklerini çok önceden belirleyen bir yazar olduğunu hatırlatmak gerekir. Örneğin Göçmüş Kediler Bahçesi kitabına alacağı masalları, kitabın basılmasından yıllar önce dergilerde yayımlarken bile, ileride, eksik parçaları yazıp hepsini bir araya getirdiğinde nasıl sıralayacağını biliyor, bunu belirtiyordur. Yani hiçbir zaman süreli yayınlarda yayımlanan eserlerini arka arkaya dizerek külliyatını oluşturan bir yazar olmamıştır Karasu.

Ancak Seçilmiş Hikâyeler'de çıkan öykülerde de benzer bir planlılık görülür. Öykülerden dördünün üst başlığı "Susanlar"dır. Öyleyse, eninde sonunda kendi başına bir bütün oluşturacak bu projesini neden bitirmemiştir Karasu? Ya da "Yazar-Okurun Defteri" başlığı ile paylaştığı okuma notlarını?

Yazarların, ilk dönem eserlerini, diğer bir deyişle ilk göz ağrılarını beğenmemesi, gergef işlercesine inşa ettikleri "yazar" kimliklerinin bir parçası olarak gö/ste/rmemesi, okuyucu ile paylaşmaktan kaçınması... Bu kaçınma, sakınıp saklama hali sadece Karasu'ya özgü değildir elbette. Pek çok edebiyatçının ilk dönem yaratıları, yaratıcılarının isteği ile hiç basılmamış, yahut "daha geç dönem" eserlerinden sonra değerlen/diril/miştir.

Burada yayıncı ya da araştırmacıların bazı eksikliklerinden de bahsetmek gerekir. Bugün, Bilge Karasu gibi edebiyat kanonunda yer alan azımsanmayacak sayıda yazarımızın eserlerine bile derli toplu ulaşılamamakta, külliyatlarının eksik parçaları halen tamamlanmayı beklemektedir. Tüm bu eksik metinlerse arşivlerde, tozlu ciltlerin içinde yeniden gün yüzüne çıkmayı, okuyucularına yeniden kavuşmayı arzulamaktadır. Ayrıca Türkiye'de kültürel değerlere sahip çıkma, arşivleme bilinci yeterince gelişmediği için, var olan arşiv materyallerinin gitgide yıprandığı da göz önüne alındığında, zaman daralmaktadır.

Ne mutlu ki Bilge Karasu'nun süreli yayınlarda kalan metinleri içerisinde bugüne dek kitaplaşmamış olanların bir kısmı bu kitapta bir araya getirilerek okuyucu ile yeniden buluşuyor.

Susanlar, Karasu'nun çoğunlukla ilk dönem çalışmalarını içerdiği için ayrı bir değer de taşıyor. Yazarın daha sonraki eserlerinde ele alacağı pek çok izleğin, pek çok biçimsel denemenin ortaya çıkışını, gelişimini bu kurmaca metinlerde takip ederken, kurmaca dışı eserleri sayesinde, okuduklarını, düşündüklerini, yazma eylemini nasıl sorunsallaştırdığını izleyebiliyoruz. Karasu'nun şiir denemeleriyse yazarın pek bilinmeyen bir yönünü ortaya koyuyor.

"Susanlar" başlığı altında yazarın dokuz öyküsü ile beş şiiri, "Yazar-Okurun Defteri" başlığı altında okuma notları, edebiyat, sanat yazıları bulunuyor. Karasu'nun otuz yıla yayılan bir süreçte verdiği röportajların bir kısmı da "Söyleşiler" başlığı altında projeye eklendi. Farklı yayınlarda ve tarihlerde çıkmış bu metinler bir araya getirilirken yazarın daha sonra netleştirdiği ve eserlerinde uyguladığı yazım ve noktalama kuralları uyarınca bazı düzeltmeler yapıldı.

Bu derlemeyi oluştururken Virgül'deki yazısı(3) ile bana ilham veren, yolumu aydınlatan Enis Batur'a, topladığım tüm metinleri okuyup projenin basılması için onay veren, Bilge Karasu'nun ölümünden sonra titizlikle hazırladığı iki ciltle –ki okuduğum ilk Karasu metni de bu ciltlerden biri olan Öteki Metinler'di– bana örnek olan Füsun Akatlı'ya teşekkür ederim. Onlar olmasalar bu kitap olmaz, en azından böyle olmazdı.

Kitapta yer alan bazı metinlerin üst başlığının "Susanlar" olması, kitabın adını da esinledi. Bu başlık, Bilge Karasu külliyatının bugüne dek dillenmemiş, yeterince paylaşılmamış, adeta unutulmuş tüm metinlerini imlemektedir aynı zamanda.

Son olarak, bu seçki içindeki metinlerle sınırlı olmayan Susanlar'ın, Bilge Karasu'dan kalan, Bilge Karasu'yu anlatan, Bilge Karasu'nun anlattığı tüm metinlerin, yakın bir gelecekte tamamen dillenmesi dileği ile...

Notlar


(1) 1964 yılında Güven Turan ve Halûk Aker'e verdiği röportajda 1950 yılında bir gazetede B.K. adıyla bir eleştiri yazısının çıktığından bahsediyorsa da bu yazıyı bulamadım. Yukarı
(2) Enis Batur, "Karasu'nun On İkinci Kitabı ve Ötesi", Virgül, sayı 39, Mart 2001. Yukarı
(3) Araştırma, toplama işine başladıktan sonra bulduğum bu yazı, beni çok mutlu etti. Hem bir yol haritası, hem de bir yürek, emek birliği sunuyordu Enis Batur yıllar öncesinden. Yukarı

Devamını görmek için bkz.

Sonsöz Yerine, Enis Batur, s. 251-253

Kendisi, sağlığında, kesin ve tartışmaya kapalı bir çerçeve çizip bırakmamışsa, bir yazarın yapıtının sınırını tayin etmek güçtür. Birden fazla örnek-durum bağlamında, birden fazla yazımda "vasiyet" sorunları üzerinde oyalandım bugüne dek; yayıncılık uğraşı beni çözümüne önceden hazırlanmadığım düğümlerle karşılaştırdı – anlayabildiğim, genel kurallar oluşturulamadığı, bir de hukuk ile etiğin her zaman örtüşmediğidir: Her defasında, yapıtın sınırı, sınırları sorumluluk üstlenecek olanları terletecektir.

Altın durum, sözgelimi Oktay Rifat'ınkiydi: Yayımladığı kitaplar dışında tek bir satır, karalama sayfası, taslak notu, yarıda kalmış ya da bitmemiş ürün bırakmadı arkasında; her şeyi yaşarken "temiz"lemiş, izleri yoketmişti. İkilemlere, şüphelere meydan vermeyen böylesine hazırlıklarla sık karşılaşıldığı söylenemez gene de: Çoğunlukla, çekip giden bir yazar, ardındakilere sorunlar devreder. Vasiyeti açık olsa da: "Yarım kalmış her şeyi öyleyse yakın" diyen Mallarmé'nin, XX. yüzyıl edebiyatında kilit önemi taşıyan bazı "yarıda kalmış yapıtlar"ının varlığını vasiyetinin çiğnenmesine borçluyuz.

Tanıdığım, iyi tanıdığımı –her ne demekse– düşündüğüm Bilge Karasu'nun, hastalığının ölümcül niteliğini öğrendikten sonra, Oktay Rifat gibi davranacağına inanırdım, öyle olmadı: "Kalanlar"la ilgili kimi çerçeve çalışmaları yapmıştı belki, ama birçoğuyla ilgili bir son söz, kesin bir son dilek bırakmamıştı Füsun Akatlı'ya. Kılı kırk yaran biri olmasaydı Bilge Karasu, can derdindeyken tereke tasasıyla uğraşmamasını doğal karşılayabilirdik; bana öyle geliyor ki, hayatının çeşitli aşamalarında okur önüne çıkardığı, kitaplarına almamış olsa bile dolaşıma soktuğu ürünlerle ilgili bağlayıcı bir karar vermemeyi yeğlemişti.

Benimkisi altı üstü bir yorum. Susanlar bağlamında, taban tabana zıt yorumlarla da karşılaşabiliriz. Kendi payıma, birkaç yıl önce Virgül dergisinde yayımladığım yazıda, terekenin bütününün yayımlanmasını savunurken beni yönlendiren bir fikre sığınıyordum: Birilerinin ulaşabildikleri için okuma ayrıcalığına sahip olduklarını, ötekilerden yalnızca ulaşamadıkları için esirgemek doğru da, anlamlı da gelmiyor bana.

Kalıyor geriye, soruların canalıcısı: Susanlar, yapıta ekleyecek mi, ondan söküp almasa bile, yapıtın bütünlüğüne halel mi getirecek? Peşisıra ikincisi: Karasu okuruna ne kazandıracak Susanlar? Aslında, tek bir sorunun önü, arkası.

Bu derleme, yapıtın birden fazla tabakasına açılımlar sağlıyor. Kitaba adını veren bölümde, Bilge Karasu'nun gençlik dönemi öyküleri yer alıyor: Troya'da Ölüm Vardı'yı, bir o kadar da sonrasını hazırlayan ürünler bunlar, toy bir yazarın emekleme çabaları değil. İzlek benzerlikleri, anlatım yenilikleri konusundaki kaygı ve arayışlar, Dil'le en baştan sorunlu ve sorumlu bir çarpışma arzusu, hemen göze çarpan özellikleri. Burada da, daha sonra olacağı gibi, bütünlük kurma tasası ön sırada. Denilebilir ki, besbelli özlenen bütünlüğe ulaşılmadığı için bir kitap çatısı altında toplanmamışlar – öyle. Öyle de, şimdi de bağımsız bir kitap oluşturuyor değiller, bir derleme-toplama çalışmasının perdelerinden birini kuruyorlar. Son ürünler için, yazarın kendisi aynı yola başvurmamış mıydı? Bana öyle geliyor, bir kere daha: "Lağımlaranası" ya da "İsabey" türü tamamlanamamış ağırtop tasarıları okuduğumuz biçimde okuyabiliriz Susanlar'ı.

Sözkonusu öykülerin, zamandizinsel açıdan bakıldığında, bizim edebiyatımızda hikâye etme sanatı açısından önemli bir kavşakta durduklarına dikkat çekmek isterim. Sait Faik'in açtığı yolun, bir sonraki kuşağın yazarlarında nasıl geliştiğini, genişlediğini gösteren ilk örnekler arasında Vüsat O. Bener'in ve Bilge Karasu'nun farklı bir konumda olduğunu kanıtlıyor "Susanlar" ve "Kedili Meryem". Buradan, İkinci Yeni koridoruna geçebilir eleştirmenlerimiz. Belki böylece, "Türk Şiiri Antolojisi" hazırlanırken, Karasu'nun en az üç parçayla "yer"ine girmesinin zamanı da gelir.

Bilge Karasu'nun Edebiyat üzerinde duruş tarzına ışık düşüren "Yazar-Okurun Defteri"ndeki parçaların çoğunun Bener'e odaklanmış olması şaşırtıcı değil öyleyse. Söz ekonomisinin inceliklerini kuşatan bu denemelerle olgunluk dönemi denemeleri yan yana okunduğunda, yekpare bir çizgiyle karşılaşılır. Yazınsal ürünün ne'yi nasıl söyleyeceği sorunu merkezde kalmıştır. Masallara ilişkin parçalar, TDK konuşması, soruşturma yanıtları ve söyleşiler, başlıbaşına, "gizlenmiş" bir kitabı aydınlığa çıkarır gibi, eski ve yeni denemelerle buluşurlar – bir tür "üst-kitap"ta.

Sevgili Müge Gürsoy Sökmen, sahici bir incelik göstererek, bu derlemenin doğumunda "Bilge Karasu'nun On İkinci Kitabı" başlıklı yazımın bir payı olduğu düşüncesiyle bir sonsöz yazmamı istediğinde, kitabın bütünlüğü çerçevesindeki görüşlerimi de sormuştu. Susanlar'ı, Füsun Akatlı'ya danışarak yayıma hazırlayan Serdar Soydan'ın da, Metis Yayınları'nın da işine karışmak haddime düşmez. Gene de, Bilge Karasu'nun çırağı ve yakın dostu, iyi bir okuru olduğumu düşünerek, Susanlar'ın ileride "genişletilmiş basım"ının yapılabileceğine inandığımı dile getirmek istiyorum: Başta Forum dergisindeki resim eleştirileri, Şehir dergisi için hem de 1988'de yeniden yazdığı "Ankara" metni olmak üzere, bu kitabı bir tür "work in progress" olarak düşlemek, belli aralarla Karasu'nun yaşgününü kutlama vesilesi yaratacaktır.

Aralık 2008

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Semih Gümüş, “Bilge Karasu’dan okura kalanlar”, Radikal Kitap Eki, 13 Şubat 2009

“Okumadığım her kitap yenidir benim için,

yazılışı üzerinden 3000 yıl geçmiş olsa da...”

Bilge Karasu

Bilge Karasu’nun dokunulmazlaşmaya başladığı yıllar da 1980’lerden sonrasıdır. Bir yazarı sonunda neredeyse eleştirinin dışına çıkaran bu tür yüceltmeler hemen her zaman bir ‘zor’un sonucudur. Bu zorun edebiyat kültürümüzün çeşitli nedenlerle dile getirdiğim eksik oluşumundan kaynaklandığını belirtebiliriz, ama bu arada gününde değerlendirilmemiş olanın anlaşılabilmesinin koşullarının oluştuğunu da saptayarak. Edebiyatta doğrunun yanlışın üstüne yürüyebilme cesareti yazınsal bilginin somut bilginin üstüne çıkmaya başladığı koşullarda güçlenir. Çünkü egemen olan anlayışlar hep edebiyat dışından güç alır. Derin bir çatışmanın, karanlık ile kültürel bozuşum ânından kendini tamamlayabilme keşiflerinin bir arada yaşandığı dönemlerde, eskiyenler geride kalırken gecikenler kendini gösterme fırsatı bulur.

Oğuz Atay’ın 1971’den hemen sonra herkesin tanımlamakta güçlük çektiği Tutunamayanlar’ı nasıl 1980’den sonra kısa sürede kült bir romana dönüşmüşse, Bilge Karasu da aynı yıllarda, daha doğru anlaşılmıştır. O elbette her zaman aynı yerdeydi, ölümünden bunca yıl sonra derlenip yayımlanan Susanlar’daki, önceki kitaplarına bile girmemiş metinlerine bakınca da anlaşılıyor bu, ama edebiyatımızdaki geleneksel anlayışı da ürkütmüştür onun metinleri.

Susanlar’ın hemen ilk metni, 1952’de yayımlanmış ‘Depo’, tipik bir Bilge Karasu metnidir ve bu tür metinleri yüzünden Bilge Karasu, kendisinin çıkmaya hiçbir zaman gönül indirmeyeceği bir sırça köşke onu tam olarak anlayamayanlarca yerleştirilmiştir. ‘Depo’ sözgelimi, neden söz ediyor? Büyük büfenin ardından ara sıra çıkıp odada akıp giden farenin akıbetiyle mi ilgilidir; kendini dışarıdan büsbütün soyutlamış bir belirsiz anlatıcının varoluşsal sıkıntısını mı anlatır; depoda satılmayı, ışığı bekleyen bir eşyayı mı; yoksa insanın, çoğu kez istemediğimiz, onaylamakta güçlük çektiğimiz bir halini mi?..

‘Ne yapacağını, ne yazacağını, ne istediğini pekâlâ biliyor’

Bilge Karasu buydu işte. Bu tutumu, bilinenleri yinelemek yerine, nesnesini o güne dek görüldüğünden bambaşka biçimde görmeyi amaçlamak, yepyeni bir görme alışkanlığının bulunmadığı yerde kendine özgü bir görme biçimi edinmek biçiminde açıklanabilir. Bilge Karasu Susanlar’ın, en azından benim için, en ilgi çekici bölümü olan ‘Yazar-Okurun Defteri’ ile ‘Diğerleri’ bölümündeki yazı ve değinilerinde Vüs’at O. Bener’in Yaşamasız kitabından söz ederken kendi tutumunu da açıklıyor. Yalınkılıç bir eski zaman eleştirmeni olan Tahir Alangu’nun Yaşamasız’ı “bir tek şeyi bile hakiki bir aydınlık içinde görememekle” suçlayan yargısına karşı, Bilge Karasu da, “Ne var, okur yalnız Bay Alangu’nun deyimiyle, böyle karanlığa gelip dayanmış hikâyeler öldüğü zaman sapasağlam kalacak olan bizim gerçeklerimizin aydınlık hikâyeleri’ni okuya okuya tembelleşmişse, bir yazar bundan sorumlu tutulmamalı,” diyor.

Kaldı ki bu tartışmanın olduğu yıl (1958) ve öncesinde Vüs’at O. Bener’in yazdıklarının pek çok yazar ve eleştirmence yadırganıp tuhaf bulunduğunu biliyoruz, ama aynı öyküler bugünün gençlerince bile aydınlık, açık, anlaşılır metinler olarak okunuyor. Demek ki Bilge Karasu gibi yazarların yazdıklarını ‘bize benzemez’ oluşları yüzünden yargılayıp yazarı kendi istemlerinin dışına çıkarma zoru, edebiyatımızın eskil alışkanlığıdır. Bilge Karasu da, Vüs’at O. Bener gibi, ‘ne yapacağını, ne yazacağını, ne istediğini pekâlâ biliyor’. Bu arada ‘kolay anlaşılmamak’, tamamıyla yazınsal bir çözümlemeyi gerektirir. Kaldı ki Bilge Karasu, kendi yazınsal uzamı içine girmeyi başarabilen okur için anlaşılmaz olmaktan çıkıp yeniden okumalara açılabilen metinler yazmıştır ve o metinler sabırla kusursuzlaştırılmaya çalışılırken okurun önüne esnek bir çoğul anlam dünyası getirir.

Bilge Karasu da sonunda yalnızca tam anlaşılabildiği için dokunulmazlık değeri kazanmadı. Troya’da Ölüm Vardı’dan Kılavuz’a, yazdıklarından anlaşılabilenlerin hiç kuşku yok ki daha ötesini amaçlamış bir yazar olmasına karşın, pek çok benzeri gibi, tam anlamıyla çözümlenmedi, ama anlaşıldı. Hem edebiyat kültürünün onun varlığını içselleştirme esnekliği çoğaldı, hem de okuma kültürünün düzeyi yükseldikçe yazdıkları daha yakına gelmiş oldu.

Bilge Karasu yazdıklarının okurlarınca anlaşılmasını istiyordu, ama kendisi nasıl çoklarının yürüdüğü yoldan gitmeyi seçmemişse, okurun da aynı yoldan gelmesini bekledi. Dolayısıyla okurları onun yazdıklarının anlambiçimini çözümleyebildiği ölçüde yürür o yolda. Bir yazarın başka türlü düşünmesi beklenebilir mi? Belki zor olan şu: Bilge Karasu’yu sorunsuzca anlayabilmek için okuduğumuz metinlerinin anlam kodlarını çözmek gerekir, bu kodların yarattığı soyut dinamiğin iç yasaları çözüldükçe de anlaşılmayanlar kalmayacaktır. Sonunda yalnızca düz-okuma biçimleriyle yetinemeyiz; yazınsal yapıtın üretme yetisine sahip olduğu anlamların içsel ve dışsal nedenlerini umursayan nitelikli okuma da var ve bu tür okumalar kıyıda kalmış bile olsa, onların varlığıyla okuma kültürü yükselmektedir. Okuru her zaman açık ve doğrudan anlatımlı metinlerin yanında görüp kapalı ve daha güç anlaşılır metinlerden uzak tutmaksa, Ferit Edgü’nun, “Okuru adam yerine koymak. Ondaki yaratıcılığa, düş gücüne inanmak,” sözünü hatırlatıyor.

Söz, dönüp dolaşıp ‘söz’e gelir

Bilge Karasu’nun kılı kırk yararak yazdığını okur da bilir. Onun saygınlığı, değeri buradan gelir. Bu soydan yazarların niçin az yazıp yayımladığının yanıtıdır bu. Bilge Karasu, Vüs’at O. Bener, Leyla Erbil ya da Hulki Aktunç, gerek dil, gerek öteki metin içi yapımbiçimlerini, kuşkuları bütün bütüne yok edecek bir titizlikle yaratmıştır. Bu tip yazarlar artlarında tartışmaya neden olabilecek tortular bırakmamakta da titiz olur, tersine örnek pek görülmez ve neden sonra yayımlanabileceklerle ilgili kararları da yaşarken verip giderler.

Yazının sıkı denetimi hangi noktada belirir: elbette dil içinde. Sözü yoğunlaştırıp, dili, yazarının tutumuna göre çeşitli düzeylerde kendine kapanmaya zorlayan, sozcük sayısının azaltılması değil, kullanılan sözcüklerin ve sözlerin yer aldığı bağlama göre anlamın çoğalmasıdır. Yazınsal dil bu yoldan yetkinleşirken, okurun da, kullandığı her sözcüğü hassas biçimde tartan yazarın yanında olması gerekir.

Susanlar da Bilge Karasu’nun yazdıklarının tortusu sayılabilir, ama burada içimizi serin tutmamızı gene bu kitaptaki metinler sağlıyor. Eski tarihli metinleri, şiir denemeleri ya da kitaplar ve yazarlar üstüne yazıları okurlarında kuşkuya yer vermeyecek ölçüde açık Bilge Karasu metinleridir. Bu nedenle Susanlar’ın “Bilge Karasu’dan kalanlar” biçiminde okunmasında sakınca görmüyorum. Sonunda kitaplara girmemişse, pek çoğu tutunabilecekleri bağlamı bulamadıklarındandır. Yoksa Susanlar’ın başındaki öyküler de tipik metinlerdir, sonundaki yazılar da.

Susanlar’dan ya da Bilge Karasu’dan söz açan yazıların dönüp dolaşıp sözü dile getirmemesi olanaksız. Bir kusursuzluk arayışının bu denli hassaslıkla tartıldığı metinlere sık rastlanmaz. Dolayısıyla Susanlar’ın derlenmesinde yapılmış bir küçük yanlışı belirtebiliriz. Kimi ‘Öztürkçecilerin’ de bir zamanlar Türkçe sandığı ‘diğer’ sözcüğünü hiç sevmeyen Bilge Karasu’nun Susanlar kitabındaki yazılar düzenlenirken, çeşitli konular üstüne yazılmış olanlar ‘Diğerleri’ başlığı altında toplanmış. Oysa bu bölümün başlığı olarak ‘Ötekiler’ ya da ‘Öbürleri’ seçilebilirdi. Susanlar’ın yeni basımında değiştirilmesi dileğiyle...

Devamını görmek için bkz.

Özlem Ertan, “Susanlar artık konuşuyor”, Taraf, 1 Mart 2009

Her okuyucuya farklı şeyler anlatır onlar. Belki de her okuyucu farklı şekilde okur onları. Bu ifadelerden hangisi doğru olursa olsun, sonuç değişmiyor ve zamanın herhangi bir durağında kelimeler giyinen, isim alan, bu şekilde yaşamaya başlayan hikâyeler, onları okuyanların kimi zaman bulanık kimi zamansa berrak zihinlerinin farklı odalarına giriyor; ardından girdikleri odaların rengine uygun kimlikler kazanıyor.

1995 yılında kaybettiğimiz Türk edebiyatının en büyük kalemlerinden Bilge Karasu'nun daha önce bir kitapta toplanmamış hikâye, şiir ve edebiyat yazılarını barındıran Susanlar için de aynısı geçerli. Metis Yayınları tarafından yayımlanan kitaptaki ilk metin olan Depo, dili, ifade biçimi ve kullandığı imgeler açısından tam bir Bilge Karasu hikâyesi. Hikâyenin anlatıcısı, depodaki eşyalardan biri. Okuyanların bir kısmı kendini deponun sınırlı alanına hapsetmiş ve o alanın dışındaki her şeyden kendini soyutlamış bir anlatıcıyı da bulabilir öyküde. Bilge Karasu'nun Susanlar'da yer alan diğer hikâyelerinden biri de Kedili Meryem. Ispartalılar üst başlığını taşıyan bir dosyanın parçası olan Kedili Meryem'de, yazarın kendi ağzından dinliyoruz, her gün kasaptan aldığı ciğer ve işkembe parçaları ile Beyoğlu'ndaki kedileri besleyen, görüntüsü ve giysileriyle o an akmakta olan kum saatinin dışında bir yerlerde gezinen Kedili Meryem'in öyküsünü.

Bugüne kadar eski gazete ve dergilerin sararmış sayfaları arasında saklanan, susarak konuşacakları günü bekleyen Bilge Karasu metinleri içinde dokuz öykü, beş şiir, 'Yazar-Okurun Defteri' başlığı altında okuma notları, edebiyat, sanat yazıları yer alıyor. Kitabın son bölümünde ise Füsun Akatlı, Murathan Mungan, Murat Yalçın, Enis Batur, Hulki Aktunç, Selim İleri, Oruç Aruoba, Halûk Aker ve Güven Turan'ın değişik tarihlerde Bilge Karasu ile yaptıkları söyleşileri görüyoruz. Bu söyleşiler, Bilge Karasu'nun kimilerince "kapalı" bulunan sözcüklerden oluşan dünyasına nüfuz edebilmenin ipuçlarını veriyor.

Susanlar'daki yazıları saklandıkları köşelerden sabırla bulup çıkaran ve yayımlanmalarını sağlayan Serdar Soydan, "Yön veren, ışık tutan tek bir satırın borcudur bazen aylarca süren bir araştırma. Bazen çok daha azı, çok daha fazlasıyla yola koyulma gücünü bulurum kendimde" sözleriyle açıklıyor suskun metinleri konuşturma çabasının nedenlerini.

Kitaplarında, sevgi, dostluk, yalnızlık, tutku, inanç, inançsızlık, korku ve ölüm gibi kavramları imgesel bir dille anlatan öykü, roman ve deneme yazarı Bilge Karasu, 1930 yılında, İstanbul'da dünyaya gelmişti. İstanbul Üniversitesi'nde Felsefe eğitimi gören Bilge Karasu, sonrasında Ankara Radyosu Dış Yayınlar Servisi'nde çalıştı. Sanatçının ilk yazıları 1950'de çeşitli dergilerde yayımlanmaya başladı. İlk hikâyesi ise 1952'de Seçilmiş Hikâyeler dergisinin sayfaları arasından "merhaba" dedi okuyucuya. Yazarlığının yanında çevirmenlik alanındaki yetkinliğiyle de zihinlere kazınan Karasu 1963 yılında, D. H. Lawrance'ın The Man Who Died / Ölen Adam kitabından yaptığı çeviri, Türk Dil Kurumu Çeviri Ödülü'ne layık görüldü. 1963-1964 yıllarında, Rockfeller Bursu'yla Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde eğitimine devam etti. İstanbul'a döndükten sonra çeviri alanındaki çalışmalarına ağırlık veren sanatçı, 1974 tarihinde Ankara Hacettepe Üniversitesi'ne araştırma görevlisi olarak girdi ve öldüğü tarihe kadar üniversitedeki görevine devam etti.

Sanatçının ilk öykü kitabı Troya'da Ölüm Vardı, 1963'te yayımlandı. Bunu Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı (1970), Göçmüş Kediler Bahçesi (1980), Kısmet Büfesi (1982), Gece (1985) ve Kılavuz (1990) izledi.

Türkçe edebiyatın en özgün kalemlerinden ve postmodern edebiyatın Türkiye'deki en önemli temsilcilerinden biri olan Bilge Karasu, 1971'de Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı kitabıyla Sait Faik Hikâye Ödülü'nü, 1994'te Ne Kitapsız Ne Kedisiz ile Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü'nü aldı.

Gece adlı romanıyla ise 1991 yılında, 10 yılda bir verilen Pegasus Ödülü'nü kazanan tek Türk Yazar olma onuruna erişti.

Pankreas kanserine yakalanan ve tedavisi sürerken 14 Temmuz 1995'te aramızdan ayrılan sanatçının yapıtları ölümünden sonra Metis Yayınları tarafından 12 kitaplık bir koleksiyon halinde yayımlandı.

Bilge Karasu yapıtlarında, kendini kolay ele vermeyen, derinlikli ve çok katmanlı bir biçem kullanmayı tercih etti. Sanatçının tüm yapıtlarında, felsefi bir arkaplan vardır. Dilin imkânlarını sonuna kadar kullanan ve eserlerinin üzerinde titizlikle çalışan yazar, kendine özgü bir dile ve anlatım biçimine sahiptir. Bilge Karasu, Troya'da Ölüm Vardı'dan başlayarak tüm kitaplarında yalnızlık, boşluk, tedirginlik, ölüm etrafında gezinerek, imgesel, soyut bir yazı dünyası yarattı. Yapıtları okunduğunda, kelimelerini özenle seçen yazarın dili üzerinde çok çalıştığı hemen farkedilir. Sanatçının çok fazla yapıta imza atmamış oluşu da bu titizliğindendir.

Bazen masalların, bazen resmin, bazen de görüntünün büyülü dünyasına adım atan ve buralardan topladıklarını simgesel bir anlatımla okuyucuya yönelten yazar, çağrışımlı, yoğun bir anlam arayışı içerisinde oldu her zaman. Kendi ifadesiyle "okurun çok dikkatli olmasını gerektiren" metinler yazdı. Metinlerine derinlemesine nüfuz edemeyenler "kapalı ve anlaşılması zor" olarak nitelendirdiler Karasu'nun yazdıklarını. Ancak bir kere onun diline ve anlatım biçimine aşina olduktan sonra dönüp dönüp okumamak mümkün değildir onun yazılarını. Zaman zaman kişisel duygu ve durumları metne yansıtan, anlatımdan, kurmacadan uzaklaşarak türler arasında geçiş yapan yazarın eserlerinde katmanlı ve yoğun cümleler göze çarpar. Daha önce tanışmamış olanların Bilge Karasu'nun dünyasına açılan kapıyı Göçmüş Kediler Bahçesi'nin anahtarıyla açmaları tavsiye edilse de, yıllar sonra saklandıkları gazete ve dergi sayfalarından çıkarak yeniden konuşmaya başlayan metinlerden müteşekkil Susanlar, edebiyat meraklılarının kütüphanelerinde bulundurmaları gereken bir kitap.

Anadolu'nun ortasında, Kızılırmak'ın bir yay gibi çevrelediği Hatti ülkesinde, esmer bir çocuk varmış. Bilge Karasu'nun kaleminin ucundan düşen çocuk da susmuş uzun zaman boyunca. Konuşuyor şimdi o da diğer 'Susanlar' gibi.

Devamını görmek için bkz.

Sadık Yalsızuçanlar, “Susmayan bir ‘Bilge’”, Kitap Zamanı, 2 Mart 2009

Metis Yayınları, ‘benim yazarlarım’dan birinin, Bilge Karasu’nun yayımlanmamış metinlerini Susanlar adıyla yayımladı. Bu kıymetli yayının, Bilge Karasu okurları açısından nasıl bir güzellik olduğunu söylememe gerek yok.

Zaman zaman dönerek okuduğum Karasu’nun bu metinlerini de öncekilerin yanına iliştireceğim. Yazarın ölümünden sonra Öteki Metinler gün yüzüne çıkmıştı. Modern edebiyatımızın, özellikle öykü ve romancılığımızın özel bir adası olan Karasu’nun bu metinlerinin okurla buluşmasında Serdar Soydan, Füsun Akatlı ve Enis Batur’a şükran borcumuz var.

Karasu’nun Susanlar’ı, öykü, şiir, deneme-değini ve söyleşilerden oluşuyor.

Kitabı hazırlayan Serdar Soydan, ne denli çetin bir işe soyunduğunun farkında. Karasu hayattayken yazısını emanet ettiği Füsun Akatlı’ya giden Soydan, onayı alıp yola koyulmuş. 1950’lerden bugüne Karasu’nun farklı köşelerde kalmış, dergi ve defter aralarına gizlenmiş metinlerinin dikkatle derlenmesi, sınıflandırılması ve yayıma hazırlanması belirli bir hassasiyeti, dikkat ve özeni gerektiriyor. Kitapta bu özeni bulduğumu söylemeliyim. Yazarın genellikle ilk dönem metinlerini içeren bu çalışma ile birlikte Karasu külliyatı iyice kemale ermiş görünüyor.

Kafkavari bir loşluk

Dokuz öyküyü sindire sindire okudum. Karasu’yu özlediğimi fark ettim. Onun yazıp yayımladığı yıllarda, dilin düşünceyi örttüğünü hisseden biri olarak, yayımladığı her kitabı hemen edinir okurdum. Dünyanın ağırlığını bize hissettiren, o ağırlığın paylaşıldığında daha da arttığını gösteren bir anlatıcı idi Karasu. Yalnızlığın dur durak bilmeksizin sürekli çoğalan bir şey olduğunu gösteren. Türk dilinin felsefi ve imgesel açıdan derinliğini en çok onun metinlerinde hissederdim. Oğuz Atay’da da belli bir derinlik sarhoşluğu yaşarsınız. Ama Karasu’da Kafkavari bir loşluk, bir karanlık, bir belirlenimsizlik ve belirsizlik vardır. Bunu bir de özellikle ilk dönem öykülerinde Rasim Özdenören’in öykülerinde bulursunuz. Özdenören’in dünyası daha umutlu ve nuranidir. Enikonu o da dünyanın biricikliğini, her anın Hakk’ın özel bir tecellisi olduğunu anlatır ve bizi ruhun labirentlerine çeker, bunu derin, sersemletici, uyarıcı, sarsıcı bir dilin içinden yapar. Ama Karasu’da, özellikle varoluşçu bir yan, daha baskındır. Hemen tümü rastlantısal izlenimi veren imgeler, sizi hissettirmeden derin bir kuyuya çeker, orada kaybolursunuz.

Bu dilin, daha 1952’de yayımlanmış “Depo” öyküsüyle başladığını görmeniz mümkündür. Bir su gibi çağıldayarak akan bir dil. Ama Necip Fazıl’ın dediği gibi “kıvrım kıvrım”. Nesneler, sanki o tanıdık bildik nesneler olmaktan çıkıp birer insana, gizemli birer yaratığa, ruha, ele avuca gelmez, tanıma sığmaz birer mecaza dönüşür. İroni var, her zamanki gibi. İnce bir ironi. Belli belirsiz. Gerçekçilik var. Tuhaf bir gerçekçilik bu. ‘Karanlık köşeleri yaran’ bir dilin içinden geçen insanlar, nesneler, mekânlar... ‘Işığı beklediğini bilen’ bir anlatıcı bu. Onun gözünden ‘sarı leke’lerin öyküsü. ‘Ölümün her yerde’ olduğunu anlatacak belli ki. Emanet edilen ‘Cumhuriyet’in kalbindeki krize dokunan, bireyselleşmiş, parçalanmış, kaotik bir iç dünyanın resmi. Büyü sonra. Yabansı insanların boş felsefeleri. Eliot’ın kokteyl partisi. Dinler gibi duran, boşluğa fırlatılan sözcükler... Karasu bunu demek ki ilk yazmaya başladığından beri yapıyor. Birden dil denen o okyanusa düşmüş ve oranın nasıl bir gizemli dünya olduğunu anlata anlata bitirememiş. Nasıl bitirebilir ki! Kıyısız bir deniz burası. Burası ‘susanlar’ın yeri. Konuşanların yalnızlığı. Dinleyenlerin boşluğu. Burada dil, birden Hitler’e, Habeşistan’a, İspanya’ya uğruyor. İstanbul merkez, insanın hem bireysel psikolojisine, hem de bu psikolojilerinin anlamını yitirdiği, her şeyin Çinliler veya Zenciler gibi eşitlendiği yere, birlik yurduna doğru yollar veren bir merkez. Bazen yalnız, karanlık, kansız. Bazen belli belirsiz umutlu: “İçime, birden öyle geldi ki, hayatım sonuna kadar, bir yolun, bir şehir yolunun taş kenarında önüne dizilen bir sonsuz sıra eş ve kuru, tok adım sesinden ibaret olacak... Sonra uzaklardan, şehrin dalgalarca koparılan ışıkları... Her şeyin ölüme doğuşu, yeniden ölümle...”

Sonra Susanlar’ın son hikâyesi. Aynı kapalılık içinde... Başkaca susanlar sonra... “Kör Nokta” burası. Olay, bir denizin dibinde geçmektedir. Her tarafı kalın camdan bir oda. Kişiler konuşurlar ama kimse kimsenin söylediğini anlamaz. Oyun gibi. Yaşamın oyun metaforuyla anlatıldığı bir metin. Seyirci sonunda bomboş salondan çıkıp gider. Tekrar kapalı bir öykü. Kapalı tramvay durağından taşan bir kalabalığın açıldığı kaos... Yalnızlık, boşluk ve karmaşa.

Karasu’nun zihin haritası

“Ben Edebiyatı Üzerine” başlıklı yazı, bu sorunsala ilişkin okuduğum en zihin açıcı olanlarından biri. ‘Yığın uygarlığı’nı veri alan bir yazı. ‘Ben’in nasıl bir şey olduğunu açımlıyor. Cemal Süreya’nın “Tehlikeli Alakalar” yazısından hareketle tartıştığı sorun ‘uzmanlaşma’ ve ‘odak’laşmayı merkeze alıyor. “Yazar, Yazı, Dil”, felsefi düşünce’nin çevresinde gelişiyor. Karasu’nun yazıları, zihin haritasının hangi sorunlar ve temalardan oluştuğunu göstermesi bakımından ilginç. Konuşmalar bölümünde ise Füsun Akatlı’nın, Murathan Mungan’ın, Murat Yalçın’ın söyleşilerini okudum. Akatlı’ya söyledikleri arasında birkaç cümleyi almak isterim. Buradan Karasu’nun dünyasına bir menfez açılabilir : “Metinde düzayak okumayı yokuşa süren ne, demek istiyorsun. Kat kat anlamsal dizgeler, bu dizgelerde kullanılan imler, belli duyarlıklara ya da bilgi birikimlerine daha yakın ya da daha uzak düşebilir. Elbette ilk okuma düzeyinde, dikkatli bir okurun, okumasını çeşitli ‘dalgaya düşmelerle’ aksatmayacak bir okurun, bilgi birikiminden ya da duyarlığından söz edilebilir. Ancak yazar da, tasarlayabildiği iyi okurun kendisiyle iletişime girebilmesi için, gerektiğini düşünebileceği her koşulu yerine getirmek zorundadır. Bana, benim yazıma gelince, benim tümce kurma anlayışım, ‘dolu’ adını verebileceğim bir tümce yapısına dayalı. İletileni öğreni açısından, taşırılığı elden geldiğince azaltmak, bir tümceye elden geldiğince öğreni yüklemek... İlk yazışta, her an, böyle düşünmesem bile, çalışıp çalışıp eninde sonunda beğendiğim, şimdi oldu dediğim tümce öyle oluyor. Dolayısıyla kolay anlaşılır, yani bilinen öğelerin çoğunlukta olduğu tümceler değil benimkiler.”

Devamını görmek için bkz.

Hazel Melek Akdik, “Susanlar’ın İzinde Bilge Karasu’yu Yeniden Okumak”, Kanat, Sayı 31, Güz 2009

Susanlar, Bilge Karasu’nun dergilerde kalmış ve kitaplarına girmemiş değişik türlerdeki metinlerinden bir kısmı seçilerek hazırlanmış derleme niteliğinde bir kitaptır.

Kitaba adını veren Susanlar, Bilge Karasu’nun 1952-1953 yıllarında Seçilmiş Hikâyeler dergisinde yayımladığı bir dizi öyküsünün üst başlığıdır. Kitabın ilk bölümünde bu öyküler bir araya getirilmiştir. Bu ilk bölümde, Karasu’nun yazarlığının ilk dönemine dâhil edebileceğimiz dokuz öykü yer almaktadır. İlk sekiz öykü, Seçilmiş Hikâyeler’den alınmıştır. Dokuzuncu öykü ise Son Çağ dergisinde 1961 yılında yayımlanmıştır ve bu bakımdan Susanlar’ın dışında kalmaktadır. Bu öyküler, anlatım teknikleri ve dil arayışı bakımından Karasu’nun diğer öykülerinden uzak sayılmamaktadırlar. Enis Batur’un kitaba yazdığı sonsözde belirttiğine göre yazarın, bunları kitaplarına almayı uygun bulmaması bu öyküleri kitaplarıyla bütünlük sağlayacak nitelikte bulmadığından dolayıdır.

Kitabın ikinci bölümünde Karasu’nun 1956-1958 yıllarında çeşitli dergilerde yayımladığı beş şiirine yer verilmiştir.

Yazar-Okurun Defteri başlıklı üçüncü kısımda, Karasu’nun 1957 ve 1958 yıllarında Forum ve Pazar Postası’nda yayımladığı on bir adet deneme ve eleştiri yazısı bulunmaktadır. Bu yazılarda Karasu’nun eleştirmen kimliği ve dönemin edebiyat tartışmaları içindeki konumu ön plana çıkmaktadır. Karasu, Vüs’at O. Bener üzerine yazdığı yazılarda, Bener’in o dönemde yadırganan ve anlaşılmaz bulunan dilini ve yazın tarzını tartışmaya açarak Vüs’at O. Bener metinlerinin soyut yapısı ve derinliği üzerinde durmaktadır. Bunun yanı sıra, Nurullah Ataç’ın dilin kullanımına ve Türkçeleşmesine dair fikirleri ile dönemin genç kuşağına etkisi, dil devriminin önemi ve eksiklikleri, Atatürk’ün eseri Nutuk gibi konularda yazdığı deneme ve eleştiriler yer almaktadır. Karasu, bu bölümdeki yazılarında, Oktay Akbal, Muzaffer Buyrukçu, Sait Faik, Tarık Dursun K. gibi yazarların yapıtlarına dair izlenimlerini açıklamaktadır.

Kitabın dördüncü bölümünde Diğerleri başlığı altında Bilge Karasu’nun 1952-1991 yılları arasında çeşitli dergilerde yayımladığı yazıları ve konuşma metinleri yer almaktadır. Bu yazılarda, edebiyat ve sanatı felsefi düzlemde sorgulayan ve yazarlık-okurluk kavramlarını tartışan Karasu, eleştirmenin rolü, dilin kullanımı gibi edebiyat dünyasının genelini ilgilendiren meselelere kendi edebi anlayışı çerçevesinde açıklık getirmektedir. Aynı zamanda, yine bu kısımda Cemal Süreya’nın şiir ve öykü ilişkisini yorumladığı bir yazısını eleştirel bir perspektifle değerlendirerek edebiyat ve sanat kolları arasındaki sınırların aşılmazlığının sorgulanması gerektiğini belirtmektedir. Karasu’nun bu yazılarında öykünün tanımı, masal kavramına yaklaşımı ve metinlerinde masala yer vermesinin nedenleri hakkında açıklamalarını içeren bir takım kuramsal analizler de yaptığı görülmektedir.

Kitabın son bölümü Söyleşiler başlığını taşımaktadır. Bu bölümde yer alan beş söyleşi, Karasu’nun yazarlığının son yirmi yılında Murathan Mungan, Füsun Akatlı, Güven Turan gibi yazar ve araştırmacılar tarafından yapılmıştır. Bu söyleşilerde, Karasu’nun yaptığı açıklamalar, metinlerinin düşünsel arka planlarını yorumlamak, kullandığı temel izlekler ve imgeleri anlamlandırmak açısından oldukça önemlidirler.

Susanlar, Bilge Karasu metinlerine ilgi duyan okurlar kadar, yazarın edebiyatımızdaki yeri ve öncülüğü üzerine düşünen araştırmacılar için de bir başvurulacak bir kaynak niteliğindedir. Bu bakımdan, bu kitap, aynı zamanda Bilge Karasu üzerine yetkin ve bütünlüklü akademik çalışmaların yapılabilmesi için Karasu külliyatına önemli bir katkıdır.

Devamını görmek için bkz.

Mustafa Şerif Onaran, “Bilge Karasu 80 yaşında”, Cumhuriyet Kitap Eki, 30 Aralık 2010

Edebiyatın “dili işleme hüneri” olduğu belki de Bilge Karasu için söylenmiş bir sözdür. Her yazısına biraz bitmemiş gözüyle baktığı için, bekletir; yeniden gözden geçirir.

Türk Dili dergisine emek verdiğim yıllardı. O zamanlar “Türk Dil Kurumu”nda “Hafta Sonu Konuşmaları” da yapılırdı.

Yazıya, Bilge Karasu’nun “Konuşma” üzerine yaptığı bir söyleşiye değinerek başlamak istiyorum. Yazı yazma yalnızlığına alışan insan için konuşma güçlüğünün üstesinden gelmek kolay değildir. Bu yüzden Bilge Karasu da yazılı bir konuşma yapmıştı. Gene de söyleşi tadında hazırlanmış bir yazıydı bu!

Konuşma ile dinleme, yazı ile okuma arasındaki ayrımların anlatıldığı bu söyleşi, onun yazarlık serüvenine de ışık tutuyordu.

Bilge Karasu “yapıntı” diyordu yazdıklarına. Bunun tanımını da şöyle yapıyordu:

“Gerçekte olmadığı veya olup olmadığı bilinmediği halde varmış gibi düşünülen şey.”

Söyleşide, bu alan içindeki öykü ile romanı nasıl yazdığını, yazarlık serüvenindeki sorunları ele alıyordu.

Bu “Konuşma”, Türk Dili dergisinde yayımlandı. Daha sonra Serdar Soydan’ın yazılarını derlediği kitaba da alındı (Susanlar, Metis Yayınları, 2009).

Bilge Karasu “yapıntı”larını “masal” diye nitelendiriyor. “Geceden Geceye Arabayı Kaçıran Adam”, “Bir Başka Tepe”, “Göçmüş Kediler Bahçesi” hep o masalsı anlatıların yer aldığı “yapıntı”lardır.

Onun işi, bir olay öyküsü anlatmak değildir. Ayrıntıların yazarıdır Bilge Karasu. Ayrıntılardaki bilinmeyen gerçekleri anlatırken sözcüklerdeki duyarlığı tartmasın bilen bir yazar. Bu yüzden o masalsı gerçekleri “yapıntı” olarak değerlendiriyor.

Bilge Karasu 1930’da doğduğuna göre, yaşasaydı 80 yaşında olacaktı. Pankreas kanserine yenik düşüp 15 yıl önce, 14 Temmuz 1995’te ölmeseydi, kimbilir daha neler yazacaktı!

Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Merkezi, Semih Tezcan ile Tansu Açık’ın düzenlediği bir etkinlikte; yazdıkların değerlendirirken, anılarla kişiliğini yaşatırken, onu yeterinece anlamadığımızın ayrımına vardık.

Bilge Karasu’nun bütün kitaplarını artık Metis Yayınları çıkarıyor. Metis Yayınları’nın Genel Yönetmeni Müge Gürsoy Sökmen de etkinlikte görev alanlar arasındaydı.

Bilkent’te 13-14 Aralık 2010 tarihlerinde süren bu etkinliğe otuza yakın konuşmacı katıldı. Her birinin kapsamlı bildirisini, Karasu’nun kişiliğini gösteren anıları burada ayrı ayrı anlatmam olanaksız. Umarım bu çok yönlü etkinlik bir kitapta toplanır da, iyi tanımadığımız bu edebiyatçıyı daha bilinçli okuma olanağı bulabiliriz.

Talat Sait Halman’ın kapsamlı açış konuşması, sanki bütün konuşmacılara bir çıkış yolu gösterir gibiydi.

Bilge Karasu’yu İngilizceye çeviren Aron Aji, Türkçenin gücünü bilen bir kültür insanı olarak bizi etkiledi.

Nice konuşmacı ayrıntılardan yola çıkıp Bilge Karasu’nun bir başka yönünü belirtirken, Doğan Hızlan, o her zamanki ustalığıyla, bir genel çerçeve çizdi.

Bilgi Karasu’ya yeni bakış açıları getiren genç arkaaşlar vardı. Neslihan Demirkol, Servet Erdem gibi bu genç arkadaşlar şimdiden ayrıntıları görmesini bilen, yarının usta eleştirmenleri olabilir. Yeter ki biçemlerindeki gülümseyen duruşu yitirmesinler, bilimselliğin tekdüzeliğine düşmesinler.

Yıllardır görmediğim, eskilerden gelen arkadaşım Sedat Örsel, gençliğindeki coşkusunu koruyor. Bilge Karasu’yla ilgili anıları gözlerimizi yaşarttı. Bilge Karasu’nun son yıllarını geçirdiği Nilgün Sokak neden onun adını taşımasın?

Semih Tozcan’ın kapanış konuşması, Bilge Karasu’ya yaraşan, duygu yüklü, etkili bir konuşma oldu.

Anıların önemi

Bilge Karasu gibi soylu bir yazarı 15. ölüm yılında anarken yazdıklarından yola çıkmak, onun dilimize kazandırdığı zenginlikler üzerinde durmak gerekir. Ama böyle bir anma gününde anıların da önemi var. Hele anılarla dile gösterdiği özen arasında bağlantı kurubalirise daha somut sonuçlarla dile varılabilir.

Önce bu durum belirten bir anımı anlatayım:

Simene de Beauvoir Sessiz Bir Ölüm (La Monte Bouce) adındaki anı-romanında, ölmek üzere olan annesinin, “şimdi bayılacağım gabile” dediğini anlatır. Yaşlı kadın yaşamaya öylesine bağlıdır ki, ölümü aklına bile getirmek istemez.

Bu romanı dilimize çeviren Bilge Karasu Türkçenin inceliklerini iyi bilirdi. Romandaki kimi hekimlik terimlerinin dilimize çevrilmesinide benim de görüşlerimi almıtı. Örnekse, “dekübitüs” yerine “yatalak yarası” karşılığını benim önerim üzerine kullanmıştı.

Bilge Karasu’nun ölümü de “Sessiz Bir Ölüm” müydü?

Mum nasıl eriye eriye tükenirse; Bilge Karasu da gün be gün kendini kemiren o sessiz ölüme yeniş düşerek öbür dünyaya göçüverdi. Ha bugün ha yarın diyor, ölüp de kurtulacağı günü bekliyorduk. Öylesine yorgun düşmüş, öylesine bitkin kalmıştı ki, yanı başındaki telefona uzanacak gücü kalmamıştı. Bir yardım edeni yanında değilse, telefonu fişten çekmiş olurdu.

“Göç” yazarlar üzerine

Onu ilk tanıdığım günleri anımsıyorum: Ulus’ta, ellili yılların sonlarına doğru, Bentderesi’ne inerken solda, Basın Yayın Genel Müdürlüğü vardı. Arkadaşım Bilge Karasu’yu görmeye giderdim oraya, Zanzalak Ağacı’nı yeni yazdığı zamanlar olsa gerek. Hikmet Münir Ebcioğlu gibi “mukni sosli” radyo sunucularının da bulunduğu gürültülü bir odada çalışıyordu. Oysa Bilge Karasu sessizliği severdi. O gürültülü ortamda bile kendi sessizliğine çekilmesini bilirdi.

“12 Eylül” yönetimi onu da görevinden aldı. Baskı yönetimlerinin görevden alması için gerekçe söz konusu değildir.

Türkçenin gizlerini araştırarak ayrıntılardaki bilinmeyeni yazmak usta yazarın işidir. Bilge Karasu böyle bir yazarlık serüvenini göze aldı. Onu okuyanlar da bir ön hazırlık içinde olmalı.

Metis Yayınları onun bütün çalışmlarını 12 kitapta topladı. Kitap haline gelmeyen; kalıtında, dergilerde kalmış yazılarını Füsun Akatlı Lağımlaranası ya da Beyoğlu, Öteki Metinler adıyla; Serdar Soydan da Susanlar adıyla kitaplaştırdı.

Füsun Akatlı, “Bilge Karasu’nun yayıma hazır hale getiremeden ardında bıraktığı yazılı kalıtı” üzerinde çalışarak kitaplarını hazırladı.

Öteki Metinler’de kendi adıma da rastladım:

“Bir süre önce Mustafa Şerif Onaran’la konuşurken ‘güç’ yazarlar üzerinde durmak gerektiğini, ‘güç’ olduğu söylenen yazarların bu ‘güç’lüğünü anlamağa, anlatmağa çalışmağa hazırlandığımı söyleecek oldum. ‘Bunu Türk Dili’ne yaz’ dedi. Mustafa Şerif Onaran bir şey dedi mi, akan sular durur. Nasıl bir yazı kurmaca dışında yazı yazmamıştım hemen hemen, denemeye değerdi. Nasıl bir yazı olacaktı bu? Nasıl yazılacaktı? (‘Güç’ Yazarlar Üzerine Yazılmayan Yazı).

Şimdi düşünüyorum da asıl güçlük Türkçenin gizlerini araştırmaktan geliyor. Bilkent etkinliğindeki bildirisinde Aron Aji, “Karasu’nun eserlerinde Yenilikçi Atılımlar”ı anlatırken Türkçenin gücünü de ortaya koymuştu.

Bibik ile Bıyık

Bilgi Karasu’nun evinde her zaman bir kedi bulunurdu. Tunus caddesindeki evinde “Bibik” adında bir kedisi vardı. Kedi azmanıydı. Okşamaya kalkardınız. Pençesi hazırdı. Hemen paralardı adamı.

O evde annesiyle ne güzel günleri geçmişti Bilge Karasu’nun. en küçük ayrıntıyı unutmayan, çevresiyle, özellikle Bilge’yle ilgili her şeyi bilen bir kadındı. Süslenmeyi seven, giyimine özen gösteren, bakımlı bir yaşlı kadın.

Ayrıntıların yazarı olmasında Bilge Karasu’ya annesinden geçen bir şeyler olmalı.

Az mı yemek yedim onlarda! Bayan Aspasia Karasu’nun hazırladığı o levrek, tadı unutulmayan bir balıktı.

Anne oğul tutumlu insanlardı. Kuruşlarına dek bilirlerdi hesaplarını. Bilmeleri de gerekirdi. Baba öleli çok ölmüştü. Zamansa acımasızdı. Gene de dost bildiklerine kapıları her zaman açık olan gönlü yüce insanlardı.

Edebiyatçılar Derneği’nde sorumluluk aldığım yıllarda, annesi çoktan ölmüş, Bilge Karasu, Nilgün Sokak’taki bir evin bodrum katında, kanseriyle başbaşa kalmıştı. Onu yalnız hekim olarak değil, dost olarak arardım.

Sol ön patisi pençe ekleminden kırık olan, topallayarak ortalıkta dolaşan, sırtıyla ayaklarımıza sürünen kedisi “Bıyık”, “ne olur ölme” der gibi, insan gibi bakıyordu Bilge’nin yüzüne.

“Bu ‘Bıyık’ı eve aldığımda el kadar bir enikti” diye kesik kesik anlatmaya başladı Bilge:

“El kadar bir enikti. Yağmurdan sırılsıklam, çamur içinde, siçan gibi bir şeydi. Kimbilir ne olmuştu da ezilmişti sol ayağı. Günlerce baktım ona. Sütü bile zor içiyordu. Bak işte, böyle palazlanıverdi.”

O çok sevdiği kedisine bakarken bile yoruluyordu. Pazartesi günleri kemoterapi yapıldığı için perşembeye kadar gücü tükenmiş olurdu zaten. O üzgün yorgunluğunu son üç gün taşıyabiliyordu.

Karasu’yu yeniden okumak

Bilge Karasu çok dil bilirdi. Ama asıl Türkçeyi iyi bilirdi. Sözcüklerin ayrımına varan, alışılmış sözcüklerle bir üstdil geliştirmesini bilen bir edebiyat ustası; gereksiz ilişkilerden uzak, çalışma sınırlarını iyi çizen, zamanını iyi kullanan, ölçülü, dengeli bir yaşamayı benimseyen, felsefe kökenli bir edebiyat insanıydı.

Günlerinin sayılı olduğunu bildiğim halde onunla özel konuşmalar yapmayışım, sesini bir aygıta çekmeyişim yazıklanacak bir davranış gibi görülebilir. Ne var ki istisemde yapamazdım bunu. Böylesi konuşmalar bir edebiyatçının en sağlıklı zamanında yapılmalı. Yangından mal kaçırır gibi, edebiyatçının gizli dünyası çalınmamalı.

O kalın sesinin arkasında gizlenen bu ufak-tefek adamı çok arayacağız. Onu bölük-pörçük anılarımızda bulmak pek de önemli değil. Bilge Karasu’yu; Türkçenin gizlerini sevdiren, o sağlam “yapıntı”ları yazan usta yazarı daha iyi anlamak için, yeniden okumak, dilimizin nasıl bir gelişme gösterdiğini anlamak gerekecektir.

Bilge Karasu’yu yeniden okurken; bilinen sözler arkasındaki bilinmeyen gerçekleri keşfetmeye çalışmalıyız.

Gerçek edebiyatı bilmek için Bilge Karasu’daki dil özelliklerini öğrenmek gerekir. O zaman Türkçenin gücünü dehe iyi anlamış olacağız.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.