Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-712-8
13x19.5 cm, 184 s.
Liste fiyatı: 18,50 TL
İndirimli fiyatı: 14,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Ermenistan'da Bir Türkiyeli
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mart 2009

Ermenistan'da Bir Türkiyeli, 'vatan bildiği yerde vatandaş sayılmayan, vatanı sanılan yeri ise vatan sayamayan' Türkiyeli bir Ermeni'nin, 'başka Ermenilerin vatanı' Ermenistan'a yaptığı on günlük bir gezinin kendisinde bıraktığı derin izleri anlama ve paylaşma çabasının ürünü. Berberyan bir gezi kitabından çok, sindirilmesi epey zaman alan karmaşık duygulardan örülü bir 'duygu kitabı' olarak tarif ediyor anlatısını.

Pek de hevesle başlamayan bu yolculuk, başlangıçtaki bir dolu önyargının aşama aşama kırıldığı bir 'iç yolculuğa' dönüşüyor kitapta. Bu tür metinlerin has örneklerinde hep görüldüğü gibi, yolculuğun ve kitabın sonuna gelindiğinde hem yazar hem de okurlar farkına varmadan manevi bir dönüşüm sürecinden de geçmiş oluyor. Berberyan bütün bu süreci son derece canlı, enerjik ve keyifli bir üslupla ve birçok kişinin dikkat bile etmeyeceği ayrıntıları neredeyse çocuksu bir sevinçle yakalayan bir gözün bakış açısından anlatmayı başarıyor. Ermenistan'ın günlük yaşamını, doğal güzelliklerini ('altın sonbahar'ı ve muhteşem Ağrı Dağı'nı), kültürel değerlerini (örneğin o muazzam taş işçiliği geleneğini), sancılı tarihini, mitler ve efsanelerle, küçük küçük insan hikâyeleriyle bezeyerek anlatıyor.

Yaşanan tarihsel travmalar yüzünden en çok 'ötekileştirdiğimiz' komşumuzu daha yakından tanımamızı, birbirimize aslında ne kadar da benzediğimizi görmemizi sağlayacak bu güzel kitap, ayrıca 'Türkiyeliliğin' entelektüel bir fantazi değil, gerçek bir deneyim alanına tekabül eden bir kavram olduğunu da gayet net gösteriyor.

İÇİNDEKİLER
Teşekkür
Önsöz
Sözün özü
Ön gün
Uçak
İlk gün
Vernisaj
Ben âşık oldum
Eçmiadzin
"Khaçkar"lar
Paylag
Karabağ Şehitliği
Altın sonbahar
Mide fesatı
Sevan
Hin Asdvadzner
Garni
Keğart
Soykırım Anıtı
Heykeller
Selamsız Bandosu
Noravank
Ambert
Anjel
Veharan
Tarihi müze
Eğlence
Sergei Paradjanov
Khor Virab
Dönüş
OKUMA PARÇASI

Önsöz, s. 11-12.

Vatan bildiğim yerde vatandaş sayılamıyorum. Vatanım sanılan yeri vatan sayamıyorum. Ben Türkiyeli bir Ermeniyim. Köküm Anadolu'da. Doğum yerim İstanbul. İstanbul benim canım.

Doğduğum yerdir vatanım. Ermeni doğdum diye Ermenistan bana vatan olmalı değil. "Git de vatanını gör" diyenler, bunu yanlış bilenler.

Türkiyeli bir Ermeni'nin, başka Ermenilerin vatanı olan yeri ziyaretinden izlenimleridir bu kitap. Yansız, önyargısız, salt bir izlenim kitabı... Gezi kitabı hiç değil. Yalnızca duygu kitabı... karmakarışık duygulardan örüldü.

Gün yüzü görmesi için, tüm o karmaşık duyguların sindirilmesi için bir yıl geçmesi gerekti. Paylaşılmak için can atan bir dolu anı birikti. Hiçbir düzene uymadan, öyle rastgele belleğe tıkılan bir dolu anı.

Zamanı geldiğinde her biri, düzensiz olarak tıkıldığı o yerden, kendi düzenini kurarak ve de kendiliğinden sayfalara döküldü. Hiçbiri süslenmedi. Tastamam olduğu gibi, yaşandığı gibi yazıldı. Etkilenip, duygulanmalar da öyle.

Doğrusu bu derece isteksizce gittiğim bir yerde bunca çok şeyden etkilenebileceğim aklımın ucundan bile geçmezdi. Öylesine ilginç ve unutulmaz duygular yaşadım ki paylaşmadan edemedim. Her şeyim gibi duygularımı da paylaşmayı severim, tanıyanlar bilirler. İlk kitabım olan İçimiz Isınsın Biraz'da da aynı şeyi yapmıştım, Agos gazetesindeki "Kaplumbağa" köşemde de aynı şeyi yapmaktayım.

Kaplumbağa... sevdiğim yaratık. Her yere, her şeye geç kalan yaratık. Evini sırtında taşıyan yaratık. Güvensiz olduğunda kabuğuna çekilen yaratık. Belki de benzediğim yaratık. Ağır gider, kararlı gider.

Bir yıl sürdü düşünüp karar vermem... içimde saklamak yerine paylaşmaya, yaşanmış bu duyguları. Destek gördüm, teşvik gördüm dostlardan. "Yaz," dediler, ben anlattıkça.

Derler ki yazabilen insanlar çok konuşamazlar. Ben onlardan değilim. Hem yazar hem konuşurum... gevezeyim. Fışkırınca zapt edemem. Hem söylerim hem yazarım. Yazmak iyi bir şey. Söylenenler dinleyenlerle sınırlı kalır. Her dinleyenin belleğinde değişir, zaman içinde uçar gider. Yazılanlar ise geleceğe uzanır.

Doğru bir karar verdiğimi sanıyorum "Tamam o zaman, paylaşayım bari ben bunları," derken.... her bir anıyı, her bir duyguyu, belleğimden, yüreğimden tek tek çıkarıp kaydetmeye başlarken.

İçtenlikle, açık yüreklilikle ve sevgimi katarak kaleme aldım hepsini. Hiçbir önyargım yok. Hiçbir önyargı olmadan okunmasıdır dileğim.

Özellikle belirtmeliyim ki beni en çok etkileyen, halkların benzerliğiydi. Aynı dağa sevdalanmış bu iki ülkenin insanları birbirlerine çok benzemekteler. Sevmedikleri şeyin, birbirlerinin aynı olan, kendi kötü yanları olduğunu bir fark etseler birbirlerini sevecekler.

Yüreklerini avuçlarına alarak... dün'ü sorgulamaktan vazgeçip gün'e odaklanmayı bir öğrenseler...

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Karin Karakaşlı, “İstanbul âşığının Ararat kaçamağı”, Sabah Kitap Eki, 15 Nisan 2009

"Yükseklerdeydi. Bulutların da üzerindeydi. Yerden yükselmiş gibi değil de, gökyüzünden yere doğru uzanmış gibiydi. Lütfetmiş de uzanmış gibi. Lütfedermiş zaten... Öyle dediler. Sen istiyorsun diye görünmezmiş. Kendi istediği zaman lütfeder belirirmiş. Canlı o. Ruhu var. Ve ben ona âşık oldum. Ben, ada çocuğu, tipik deniz insanı, bir dağa âşık oldum... Öyle bir güzellik ki bu 'Al senin olsun,' denecek gibi değil. Yoksa dağ bu işte.. Senin olsa ne olacak? Orada duruyor, çıkıp tepesine yaşayacak değil ya insan... Denizi paylaşamamaya benzemez ki bu. Ama öyle bir güzellik ki... Çarpıyor, büyülüyor, iç eritiyor, âşık ediyor. Keşke sınır, tam dağın ortasından geçseydi diyorum. Her iki yan da eşit sahiplenerek sürseydi o güzelliğin sefasını." Bercuhi Berberyan Ermenistan'da Bir Türkiyeli başlıklı anlatı kitabında Ararat-Masis-Ağrı Dağı ile karşılaşmasını böyle anlatmış. Metis Yayınları'ndan çıkan kitap, tam da Ermenistan sınırının açılıp açılmaması konulu siyasi tartışmaların ortasına olanca insancıllığı ile düşüverdi. Yepyeni bir seçenek misali. Bercuhi Berberyan, ömrünü amatör tiyatoya adamış, son yıllarda da İçimiz Isınsın Biraz başlıklı öykü kitabı ve Agos gazetesindeki köşe yazılarıyla kendini yazının diliyle de ifade eden bir sanatçı. Bu anlatı kitabının başlığından da anlaşılacağı üzere Türkiyeli bir Ermeni. Ve böyle bir kitap yazma güdüsünden de anlaşılacağı üzere kimlikleri sadece verili biçimleriyle değil, emekle, deneyimle doldurmayı deneyen bir insan. Kimlik ödeşmelerini bir ömür sürdürdüğü için, sıradan olabilecek bir geziyi bir dönüşüm hikâyesi olarak yaşamış. Yaşamakla kalmamış, yaşatmaya da kalkmış. "Vatan bildiğim yerde vatandaş sayılamıyorum. Vatanım sanılan yeri vatan sayamıyorum. Ben Türkiyeli bir Ermeni'yim. Köküm Anadolu'da. Doğum yerim İstanbul. İstanbul benim canım," diyor ya, oradan başlayarak bir yandan okur kisvesiyle siz de soruyorsunuz. Ben kimim, vatanım nerede? Ayrıntılarla zengin bir kitap elimizdeki. Tatla, dokuyla, görüntüyle ve ne çok da izlenimle dopdolu. Ukalalık etmeden paylaşılan Ermeni kültürü bilgileri de cabası. Bercuhi Berberyan'ın vızır vızır işleyen beyni sizi sadece Ermenistan'la birbaşına da bıraktırmıyor asla. Yazarın aklına geliverenlerle kendinizi beklenmedik parantezlerin içerisinde yol alır buluyorsunuz. Gerçek bir Tolkien hayranı olan Berberyan, bir ara komşu ülkenin dağ bayırında okuru Orta Dünya'ya bile sürüklüyor. Derken araya İstanbul hatırları karışıyor. Bir kez daha anlıyoruz, insan tüm aidiyetlerini içinde taşır. Gördükleri kadar saklı tuttuklarıdır kendi kutsal mekânları. Vatan da anılarla örülü, ortaya karışık bir coğrafyadır. Gönül neye meylederse sınırları oraya doğru genişler.

Kitabın en büyük armağanlarından biri insanı yazmaya ve paylaşmaya teşvik etmesi. Özellikle de Türkiyeli Ermenileri... En azından ben öyle hissettim, öyle inanmak istedim. Türk-Ermeni ilişkilerinin çözümü olmak sanki Türkiyeli ve Ermeni kimliklerini madalyonun iki yüzü misali taşıyan bizlerin kaderi gibi. Türkiyeli bir Ermeni'nin aidiyet hesaplaşmalarından Türk toplumunun ve Türkiyeli olmayan tüm Ermeni dünyasının öğrenebileceği şeyler var. Bercuhi Berberyan, böyle ulvi amaçlarla koyulmadı yola. Zaten yola öyle koyulursan sırıtır, samimiyetsiz kalırsın. Onun yaptığı, tam da dediği üzere bir duygu kitabı oluşturmak. Takıntıları, beklentileri, şaşkınlıkları, hayalkırıklıkları, sevinç ve hüzünleriyle koca bir duygu kitabı. "Ya benim Ermenistanım?" diye sorduruyor okura bu kitap. Anlatasınız geliyor çünkü sizinki de çok farklı. Yekpâre Türkiye Ermeniliği, Türkiyelilik ve Ermenistanlılık yok ki... Ne mutlu da yok. Farklar belirliyor anlatacaklarımızı. Gönlümüzden uzak tutulmuş bir komşuyu hem de o ülkeyle de burayla da bağı olan bir insandan dinlemek... Onun sorularının, isyanlarının, kendi kendine gafil avlanışlarının içinden geçerek keşfetmek, yolculukların en anlamlısı. Berberyan da kitabın bir bölümüne "Bu kitap sırf bu bölüm için yazıldı," diyerek Ermenistanlı bir kuşçuyla olan macerasına ortak ediyor hepimizi. Para karşılığı omzundaki bembeyaz güvercini uçuran adam, karşısındaki kadın dram yerine yanlışlıkla 1YTL verince parayı yere atıvermiş. Bercuhi Berberyan da dram vermeyi ya da aslında Ermeni olduğunu belirtmeyi gururuna yedirememiş. Ama öte yandan kuş da pek güzel. Önce küfrettiği adama dönüp kuşu kendisine uzattırmış. Bir güzel sevip okşamış. "Göz göze geliyoruz bir an adamla. Anlamaya çalışıyoruz karşılıklı neler hissettiğimizi. Sonra 'Oh!.. Şimdi ister uçur, ister uçurma,' diyerek, dönüp hışımla iniyorum merdivenleri. İşte bu kadar. 'Kuyrig can!' diye sesleniyor birden arkamdan. 'Ben senin o güzel yüreğin için, yine de bu kuşu uçuracağım şansına,' diyor ve elini dudaklarına götürerek bana bir öpücük yollarken, salıveriyor güzeller güzeli güvercini. O sevimsiz, dişsiz ağzı gülümsüyor ve sevgi var çukura kaçmış kara gözlerinde. Gördü yüreğimdeki koşulsuz sevgiyi. Aldı. O sevmediği 'Türk' de olsam... sevdi beni." Bu karamizahta sevginin kimlikleri aşıveren boyutu saklı. İnanmak ve yaşamak üzere saklı. Ha bu arada, sınır kapalıydı hâlâ, değil mi?..

Devamını görmek için bkz.

Rober Haddeciyan, “Bercuhi Berberyan’ın Ermenistan’da Bir Türkiyeli kitabı bir nefeste okunuyor”, Marmara, 4 Haziran 2009

Yayımladığı eserleri özenle seçen bir yayınevi olan Metis birkaç ay önce Bercuhi Berberyan’ın Ermenistan’a yaptığı geziden izlenimlerini anlatan Ermenistan'da Bir Türkiyeli adlı çok ilginç bir kitabını yayımladı.

Yetenekli bir oyuncu, yönetmen, ressam ve yazar olan Bercuhi Berberyan liseden sınıf arkadaşlarıyla ilk kez Ermenistan’ı ziyaret ediyor. Dönüşünde kendisinin de belirttiği gibi hiç acele etmeden, yavaş yavaş olgunlaşmalarını beklediği duygularını kâğıda döküyor ve tamamladığı kitabını özgün bir başlıkla adlandırıyor: Ermenistan'da Bir Türkiyeli

Neden “Türkiyeli” de “Türkiye Ermenisi” değil? Ya da uygun düşecek başka bir başlık değil? Sorunun mantıklı yanıtını kitabında yazarın kendisi veriyor. Bu anlamlı başlık da kitaptaki araştırmacı, doğal, içten, zeki ve gerçekçi yaklaşımı soğukkanlı bir coşkuyla ve coşkulu bir soğukkanlılıkla vurguluyor. Yazar, bu ilk ziyaretten edindiği izlenimlerin kesin yargılar olmadığının, ikinci bir gezide bu izlenimlerden bazılarının değişebileceğinin de bilincindedir.

Bercuhi Berberyan’ın kitabı bir kez okumaya başlandığında bir türlü elden bırakılamayan o ender kitaplardan. Müthiş bir kitap... Ve kesinlikle yalnızken okunması gereken bir kitap. Çünkü yer yer belirgin olan mizahi unsur insanı kahkahasını zapt edemez hale getirebiliyor. Üstelik o bunu hiç de güldürmeye çalışmadan yapıyor. Üslubu olağanüstü keyifli ve sade. Çok kolay okunabiliyor çünkü o, tam konuştuğu gibi yazıyor.

Bercuhi’yi yakından tanıyanlar onun tastamam olduğu gibi yazdığını hemen fark ederler. Samimi, içi dışı bir... Sanat adına yapılan abartılardan uzak, edebi süslemelere yeltenmeden ve vatanseverlik, milliyetçilik gibi kavramlara sığınmadan... Sade bir halk dili kullandığı halde basit ve sanattan uzak değil, hatta titizlik ve hassasiyetle seçilmiş sözcüklerle hayranlık uyandırıcı sözcük hazinesini ve Türkçeyi kullanmadaki ustalığını açıkça kanıtlıyor.

Bercuhi Berberyan’ın gezisi Ermenistan’ın “Altın Sonbahar” diye adlandırılan mevsimine denk geliyor. Kitabının ilk sayfalarında yazar, bu kavrama açık bir istihzayla yaklaşıyor. Haklı olarak diyor ki “Sonbahar dünyanın her yerinde güzeldir. Ermenistan’ınki neden altın olsun?” Bunu söylüyor ve geçiyor. Kitabın devamını okumayan, yazarın kesin kanısının bu olduğunu sanabilir.

Oysa izleyen sayfalarda, otelin penceresinden ilk baktığı andan başlayarak; karşısındaki koruyu, arkada uzayıp giden uçsuz bucaksız ormanı, gezdikçe fark ettiği ülkenin doğasını öyle bir hayranlık ve kabullenişle anlatıyor ki o sonbahar gerçekten ‘altın’ oluyor. İşte Bercuhi Berberyan’ın açık sözlü ve her baktığını gerçekçi bir ressam gözüyle görüşü buradan bellidir.

İnsan gerçekten hayranlık duyuyor ve kimi satırlarda vurguladığı olumsuz duyguları onunla hemfikir olmasa bile coşkuyla kabul ediyor. Çünkü olası bir ikinci gezide bazı kanılarını değiştirebileceği açık. Kaldı ki yazar gezi boyunca hiçbir uyumsuzluk yapmadığı halde kendisini “huysuz” olarak nitelendiriyor.

Bercuhi, asla okuyuculara sevimli görünme çabası sarf etmediği gibi sevimsiz görünmekten de korkmuyor. Doğru bildiği şekilde yazıyor. Yer yer en küçük detayları bile kaçırmadan, olağanüstü gözlem ve tasvir yeteneğini gözler önüne seriyor. Ve de mizah. Gerçekten de gülmekten çatlar insan. İlk sabahki kahvaltısını anlattığı sayfaya şöyle bir göz atmaya değer. (s. 24)

“Kahvaltı otel usulü... Açık büfe... Bir dolu yiyecek var... Tabağını doldurup, çayını kahveni alıp masaya geçiyorsun. Aman Tanrım... Sabahın köründe patlıcan tavası mı yiyor bunlar?

Salçalı bir şeyler, sarmısaklı yoğurtlu birşeyler. Mayoneze benzer bulamaçlı birşeyler, bulgurlu birşeyler... Bir takım garip peynirler. Her türlü peyniri severim de, kahvaltıda beyaz peynirsiz olamam. Ama beyaz peynir yok. Ayrıca bu peynirlerin hiçbiri güzel değil.

Bir dolu da omlet ve kızartma çeşidi var... Ama börek yok. Zaten yağları ağır kokuyor............. Ama domatesler harika... Bir de lavaş ekmekleri.

Aa... Çay ısıtıcılarının üstünde Türkçe ‘Sıcak su’ yazıyor. Bu ilk şok............... Allah Allah... Biz Ermenistan’la ticaret yapmıyoruz ki... Yoksa yapıyor muyuz çaktırmadan?”

Onunla hemfikir olsan da gülüyorsun olmasan da...

“Sokaklarda yürürken, herkes bize yabancı gözüyle bakıyor. Benim tipim zaten faul. Saçımda kan kırmızı tutamlar var. Ama genel olarak hepimizin de oralı olmadığını hemen anlıyorlar. Nereden anlıyorlar yahu?

Biz de Ermeniye benziyoruz... Konuştuğumuz Ermenice farklı ama en azından Ermenice... Hem avaz avaz bağırmıyoruz ya... Kki duyar duymaz şive farkımız anlaşılsın... Kılık kıyafetimizde de hiçbir abartı yok. Ee? Nereden anlıyorlar?

Bunu birkaç gün geçince çözdüm. Ayakkabılarımızdan anlıyorlardı galiba. Bir de sadeliğimizden... ama en bariz fark ayakkabılar.

Ermenistan kadınları kesinlikle ayakkabı rüküşü... Her şeyleri rüküş ama ayakkabıları inanılmaz. Sabahın köründe bütün genç kadınlar, en az bir karış yüksek, iğne gibi topuklu, pırıl pırıl, altın gümüş rengi, fuşya pembesi, cart yeşil, mor, leopar, kaplan, yılan desenli, inanılmaz çizmeler ve ayakkabılarla çarşıda pazarda dolaşıyorlar. Nasıl yürüyorlar bilmem...”

İzlenimlerini kısa bölümler halinde anlatıyor. Otel, Vernisaj Çarşısı, Eçmiadzin, Veharan, Khaçkarlar, Karabağ Şehitliği, Altın Sonbahar, Sevan, Garni, Keğart, Soykırım Anıtı vs...

Yazar fazladan abartılı sözlere gerek duymuyor. Soykırım Anıtı’ndan söz ederken “Şimdi ben bu sözcüğün önüne ‘sözde-mözde’ yazamam bu anıtın adı böyle” deyip geçiyor. Kısa ve öz. Kendine özgü bir tarzı var. Bazen kırıcı, eleştirel bir tavrın altında gizli bir övgü seziliyor.

“Mide Fesatı” bölümü özellikle okunmaya değer. (s. 65) Ermenistanlıların dillere destan misafirperveriği ve izzet ikram zaafının olağanüstü bir tasviri... Kahkahalarla gülmemek ve Bercuhi’nin tasvir yeteneğine hayran olmamak mümkün değil. “Anjel” başlıklı bölümü okurken de gözpınarlarınızda titreşen gözyaşı damlasını zaptetmek mümkün değil... (s. 139) Otelin kafeteryasında çalışan Anjel adlı kızın duygusal bir sevimlilikle ikram ettiği “Turk gayvesi”ni ve Türkiye’ye döndüğünde kahve içerken onu hatırlatması için vedalaşırken kendisine hediye ettiği bir çift kahve fincanını anlattığı bölüm...

Bu hüzünlü ve sıcacık bölüm yazarın, güzel ve duygusal olan her şeye karşı takındığı dürüst tavrı simgeliyor.

Herkes okumalı bu kitabı. Bercuhi’yi gönülden kutluyor ve en kısa zamanda bir kez daha Ermenistan’ı ziyaret ederek eksik bıraktığı duyguları tamamlamasını diliyorum.

Ermeniceden çeviren: Bercuhi Berberyan

Devamını görmek için bkz.

Neşe Doster, “Yoksulluğun coğrafyası yok”, Gerçek Gündem, 19 Ekim 2009

Ermenistan açılımının Türkiye gündemini işgal ettiği, ABD ve AB’den gelen talimatlara göre Kıbrıs açılımının yolda olduğu bugünlerde; diplomasiyi, siyaseti, açılımları bir kenara koyup, insandan, İstanbul sevgisinden ve yoksulluktan konuşalım biraz.

“Köküm Anadolu’da. Doğum yerim İstanbul. İstanbul benim canım. Doğduğum yerdir vatanım... Orada İstanbul yok, adalarım, denizim, martılarım yok. Laf aramızda denizle dağ dile gelip bir ağızdan bana ‘Ya ben, ya o’ deseler, ben denizi seçerim.” (s. 36)

Tiyatrocu (kendisi amatör diyor), yazar, ressam, Agos gazetesi köşe yazarı Bercuhi Berberyan, Ermenistan'da Bir Türkiyeli adlı kitabında İstanbul sevdasını bu sözlerle tanımlıyor. Kitabının karmaşık duygularla örülü bir iç yolculuk, yansız, önyargısız bir izlenim kitabı olduğunu söylüyor. Bu iç yolculukta yazara doğal güzellikler, kültürel değerler, mitler, efsaneler, sancılı bir tarihi geçmiş ve insanın için ısıtan öyküler eşlik ediyor.

Yazarın bazen öfkelendiği, bazen hüzünlendiği, bazen gözyaşlarını denetleyemediği, bazen de özeleştiri yaptığı kitabının sayfalarında dolaşıp, bazı satırbaşları açalım.

“Üzerinde Türkçe ‘kürdan’ yazan kürdanlara, pazarda ‘Doğuş çay’ poşetlerine, ‘Mehmet Efendi’ kahvelerine falan da rastlayınca, Allah Allah dedim. Biz Ermenistan’la ticaret yapmıyoruz ki! Yoksa yapıyor muyuz çaktırmadan?” (s. 24)

“Ağızlarını hafifçe aralayarak mırıl mırıl satış yapan, konyak, et, soğan ve sarımsak kokan tüm o maganda görünümlü pazarcılar, müşteri beklerken satranç oynuyor, kitaplardan, şiirden konuşuyor ve klasik müzik dinliyorlar. İyi mi? Zaten sanat, fert fert herkesin kanına işlemiş adeta. Sokaklarda üç-beş ‘drama’ muhtaç adamlar, kemanlarıyla birer virtüöz gibi ciddi eserler icra ediyorlar.” (s. 31)

Yazara göre iş pazarcılarla bitmiyor. Savaş, deprem sonrası, ekonomik kriz gibi mahrumiyet dönemlerinde bile tiyatro ve gösteri merkezleri kapanmamış, elektrik ve yakıt kısıntısı olduğu zamanlarda bile salonlar tıklım tıklım dolmuş.

Gelelim on günlük gezi boyunca yazarın en çok etkilendiklerine;

Görmüş, geçirmiş, aristokrat otobüs şoförü Paylag. Tüm gezi boyunca muavin koltuğunu yazara ayıran, her ikisi de sıkı içici olduklarından birbirlerini koruyan, kollayan, sigara molaları için fırsatlar yaratan çelebi otobüs şoförü.

Kaldıkları otelde ona “Türk gayvesi” pişiren Anjel. Son gün verdiği armağanlarla yazara sadece bir çift kahve fincanı değil, yüreğini de veren hüzünlü güzel kız.

Ve Ermenilerin Nâzım Hikmet’i olan Yeğişe Çarentes. Sakıncalı konulara dokunduğu için ülkesinde yasaklanan ve tıpkı Nâzım gibi vatan aşkıyla yanıp tutuşan şair.

Mişo Carındır. Dünyadaki el yazmaların en ünlüsü, hazırlanışında 700 sığırın derisi kullanılan ve ağırlığı 32 kilo olan dev kitap.

Veee! Masis Köyü İlkokulu öğrencileri...

“Hepsi de giyebilecekleri en iyi elbiseleri giymişler. Temiz birer fukaralık örneği her biri. Gariban bayramlıklar. Rengârenk, uyumsuz, küçük gelen, büyük gelen, yürek oyan bir şekilsizlik. Gözüme takılan her şey içimi acıtıyor. Bir kazağın üstüne giyilmiş beyaz, buruşuk, dantel bir elbise, yıkanmaktan aşınmış renkli bir kurdele. Ne yana baksam gözlerim dolu dolu... Kuru ve yaş meyveler, çerezler, bisküviler, kekler, tabii ki evlerde yapılmış... Neşesinde bile hüzün olan şarkılar ve şiirler. ‘Selâmsız Bandosu’ diye mırıldandım kendi kendime. Paylag on dakika, ağır ağır sürdü otobüsü ve kapıyı kapatmadı. Ben basamaklara oturup ağlayarak sigara içtim.” (s. 127)

Kitabı bitirdiğimde yabancısı olmadığım pek çok şeyle karşılaşmıştım.

Bizim de Kars’ta sebze kültürümüz yoktu. Ama sofralarımızdan maydanoz, dereotu, tere, reyhan, tarhun, kişniş, nane eksik olmazdı.

Bizde de bazı yörelerde patlıcana “badımcan”, patatese “kartoşka”, domatese de “pamidor” deniliyordu.

Bizi de büyüklerimiz çocukken “Al karısı, gara gura, Çarşamba karısı” ile korkuturlardı.

Kitap, özlenen değerlere, merak edilen yerlere karşı duyulan uzunca bir mektup gibi. Satır aralarında ise sevginin, aşkın, bağlılığın ve tutkunun sınır ve mesafe tanımadığı gerçeği işlenmiş. Ben kendi adıma çok şey öğrendim. Örneğin Ermeni edebiyatının önemli yazarlarından Levon Şant’ın uzun yıllar Almanya’da yaşadığını Wagner hayranı olduğunu ve opera tarzında yazdığını bilmiyordum. Ve tabii Yazar Bercuhi Berberyan’ın, Levon Şant’ın yazdığı oyunda Maryam rolünü üstlendiğini de...

Ağlatan, gülümseten, iç çektiren, en çok da düşündüren kitabından ötürü bana bir kez daha Çilenin Coğrafyası Yok dedirten yazarı kutluyorum.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.