Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-770-8
13x19.5 cm, 68 s.
Liste fiyatı: 12,00 TL
İndirimli fiyatı: 9,60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Birhan Keskin diğer kitapları
Kim Bağışlayacak Beni, 2005
Ba, 2005
Y’ol, 2006
Fakir Kene, 2016
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Soğuk Kazı
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Nisan 2010
6. Basım: Kasım 2017

2011 Metin Altıok Şiir Ödülü

Soğuk Kazı'da "kazı", hem imgelerin kazıma yoluyla, belki de kazıya kazıya oluşturulduğunu, hem de gömülü bir şeylerin kazılıp çıkartıldığını ima ediyor sanki. Birhan Keskin'in yeni şiir kitabında "Flamingo" gibi kolaylıkla "Yeryüzü Halleri" şiirlerine dahil edilebilecek şiirler ile, "İstanbul", "Sulukule", "Tinerci" ve "Gazze" gibi somut şiirler bir arada...

Soğuk Kazı 2011 Metin Altıok Şiir Ödülü'nü aldı.

İÇİNDEKİLER
Soğuk Kazı
Pu‘u ´‘¨
Tüf
Sele
Jospi
Suyun üstünü kaplayan şeyler
Milonga
Flamingo I
Flamingo II
Flamingo III
Kış
Badem
Erik kiraz kalp yaz
Eski avluda
Çöl
Geçmiyor bu, sabit
Artık her şey tüccarların elinde
Kritik kütle
Mimber
Mıh I
Mıh II
Gördüm bildim tam böyle işte
Turşu
Peşrev
Depozit
Yaz kitabı

Dünyanın Katı Huyu
Sulukule 2008
İstanbul
Eyüp bu dünyada bir gurbet gibi durur
Sokaktan bir tinerci geçer
Darıdünyalılar
Ecza ne?
Ücretsiz dert kitabı
Vicdan
Bağdat
Gazze
Katı

Soğuk Kazı
Soğuk kazı
OKUMA PARÇASI

Suyun üstünü kaplayan şeyler, s. 18.

Kolaymış, çok kolaymış dedin.

Oysa suda, suyun en başında

üstünden atladığın, geçtiğin

beyaz büyük bir hayvan yatıyordu.

Şimdi bunu söylemeye değecek bir şey

yok. Oysa,

suyun üstünü kaplayan şeyler vardı.

Suyun üstünü kaplayan şeyleri aralayıp

sudan alman gereken şeyi aldın.

Kolaymış. Çok kolaymış dedin.


[Güller açtıkça kesilmeli diyor annem

Oysa,

Tabiatın kanunlarına hiç alışamadım ben.

Ve rüyamda çok gerekmedikçe bir şey görmem.]

Bir sebebi vardır, mutlaka vardır,

Hayyyıır diye uyanmamın bir rüyadan

Bu ne ki, elin olsun ıslanmıyor senin, bunca zaman

Neyi bekliyor, sudaki o büyük beyaz hayvan.

Kolaymış, çok kolaymış dedin.

ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Gonca Özmen, “Çorak dünyamızda ‘Soğuk Kazı’ ”, Radikal Kitap Eki, 9 Nisan 2010

Hüseyin Ferhad’ın “80 sonrası şiir lisanımızın bir hafıza etüdüdür, bir fezlekesi” dediği Birhan Keskin, ‘ben’inin derinliklerinde başlattığı kazısını, yeni yayımlanan kitabı Soğuk Kazı ile dış dünyada sürdürüyor. Üç bölüm altında toplanmış 37 şiirin bulunduğu Soğuk Kazı’nın, kitapla aynı adı taşıyan son bölümü, tek bir düzyazı şiirden oluşuyor ve çarpıcı içeriği, yinelemeleri, deneyselliği yanında tipografik basımıyla da oldukça dikkati çekiyor.

Yeryüzüne dikkatle bakan, olup biteni her türlü koşullandırılmanın dışında kalarak görebilen Keskin, doğal ve toplumsal çevresindeki, insanlardaki olumsuz değişimlerden duyduğu rahatsızlığı, kaygılarını, yakınmalarını ve ruhsal çatışmalarını dillendiriyor bu kitabında da. Dünyadaki soğumayı-katılaşmayı, insanların acımasızlığını-vicdansızlığını ve vahşetini sorunsallaştırıyor. Şiirleriyle, coğrafi çevresini penguenler ve buzullar bölgelerine; toplumsal çevresini de ‘pıtraklı memleket’inin İstanbul’undan Bağdat’lara Gazze’lere kadar genişletiyor.

Birhan Keskin şiirinde, birinci tekil şahsın tekdüze olmayan sesini duyarız. Kendine özgü duyarlığıyla okuyanı derinden etkileyen lirik şiirlerinde; içine kapanmış bir ben değildir konuşan ya da anlatan. Bu bağlamda Mehmet Taner, “...kendi trüklerini kendi üreten, kendi ‘davul’unu çalan bir şiir bu. O nedenle de bıçkın. Bıçkın olmasıyla birlikte, kişisel olduğu için de narin. Ancak bu narin yapı, gibici kişisellikten uzak olduğu için zaaf değil güç üretiyor” saptamasında bulunur.

Berk’e göre ise yazdıkları üstüne başına benzeyen ender şairlerdendir Keskin. Yazdıklarında içtendir; duygularının doğallığına ve acısının gerçekliğine inandırır okuru. Yaşantısı; şiirinin havasını, tonunu etkiler. Bazen dingin ve uyumludur; bazen huzursuz, öfkeli ve isyankâr. Otobiyografik yansımalar yönünden zengin olan şiirlerinde, tıpkı yaşamındaki gibi inişler ve çıkışlar görülür; mırıldanır, susar, bağırır. Kitaplarından 20 Lak Tablet ruhsal çatışmalarını, kararsızlık ve çıkmazlarını ortaya koyarken; Yeryüzü Halleri ve Ba’da dinginliği, Y’ol’da aşk ve ayrılık acılarını, öfkeyi duyumsarız. Çoğu zaman, kendi kendine konuşur gibi anlatır. Şiirin sakin ritmi, dinginliği bazen bir ünlemle bozulur; bir haykırışla bölünür. Zaman zaman sert bir tonda yazdığı için bağışlanmasını istediği bile olur.

Yalın, ancak derinlikli bir dili, doğal ve rahat bir söyleyişi vardır. Derindekileri yüzeye doğru, yüzeydekileri derine doğru yankılandırır. Derdini, içindekileri anlatmayı, anlaşılmayı amaçlar. Bu nedenle şiirde kapalılık ya da anlamsızlık taraftarı değildir. Günlük dili, o dildeki deyimleri, atasözlerini, türküleri şiirine kattığı olur. Zaman zaman halk ağzı söyleyiş ve sözcüklere, argoda geçen kullanımlara yer vererek lirik akışı değiştirir. Böylece konuşma/iletişim diliyle şiirine canlılık kazandırır; tekdüzeliği engeller ve şairanelikten kaçınmış olur.

İnsanlığın aldığı yol ‘bir arpa boyudur’

Kendinden, bedeninden, ruhundan, yaşadıklarından, acılarından, uyumsuzluğundan ve yalnızlığından yola çıkan şair; dünyayı, yaşamı, insanı anlamaya, insan olmanın hallerine, insanda trajik olana uzanır Soğuk Kazı’da da. Doğadaki sonsuzluğa rağmen, insanın ölümlü oluşunu, güçsüzlüğünü, çaresizliğini, çatışmalarını sorgular; bu vahşi zamanı/çağı eleştirir. Bilim ve teknikteki tüm ilerlemelere karşın, dünyada olup bitenlere, savaşlara, soykırımlara, terör ve cinayetlere, taciz ve tecavüzlere, insanlar arası ilişkilerdeki soğukluğa, doğadaki katliam ve kirlenmelere baktığında; var olan gerçeklik hiç de siyasilerin söylediği ya da medyanın gösterdiği gibi renkli gelmez ona. O nedenle başlangıçtan bugüne insanlığın aldığı yol “bir arpa boyu”dur onun için.

Doğayı, dünyayı, çağını, yaşamı, insanları bugünkü haliyle anlamakta zorlanan şair, onlarla çatışmaya girer. Doğadaki çeşitlilik içinde var olan birlik, bütünlük ve uyuma karşılık; toplumda, kendinde, aşkta gördüğü karmaşa, parçalanma, yapaylık, yalan, soğuma ve katılıktan acı duyar. Tıpkı ölen insanların bedenlerinin ve yanardağ ağızlarında biriken lavların soğuyup katılaşmaları gibi; bedenin soğumasından dünyadaki soğumaya, katılaşmaya, duyarsızlaşmaya geçişin sancılarını sezinletir. ‘Vicdan’, ‘Bağdat’, ‘Gazze’ ve ‘Katı’ şiirlerinin arka arkaya dizilişi, son şiirin ise “Ve katılaşıyor dünya giderek.” diye bitmesi bir yoruma gerek duyulmayacak denli net şeyler anlatır. İnsana saygıyı odağa alarak aldatmaya, yalana dayalı, her şeyi metalaştıran ticarete cephe alır şair. Ona göre, “Artık her şey tüccarların elinde”dir.

‘Bağdat’ şiirinde, “Ah ve figan”ın olmadığı, dalın kırılmadığı, kökün kendisine küsmediği, aerodinamik ve kuantumun bilinmediği, yuvaların yıkılmadığı, çocukların öldürülmediği günlerden söz eder ve emperyalizmin toplumdaki mezhep ayrılıklarını körükleyip kardeşi kardeşe düşman etmesinden, giderek katılaşıyor dediği dünyada çektiği ağrıyı, acıyı, savaşları, ölümleri ve yoksulluğu, bunların yarattığı bunalımı, gerilimi yansıtır. Gazze’deki saldırılara, ölümlere, vurulan çocuklara değinir; “kanlı dünya”da yurtlarından edilen Filistinlilerin diliyle konuşur. Bin “Ah”ın bile zalimlerin zulmünü kesmediğini, bu yüzden duygu/ruh dünyasının delik deşik olduğunu belirtir; “Alt üst edilmiş cümleyim ben” der. İktidarın ücretsiz ders kitapları dağıtarak egemen kültürü sürdürmeye çalıştığı günümüz Türkiye’sinde, o da ‘Ücretsiz dert kitabı’ şiiriyle; ellerinde selpaklar soğukta üşüyen, “yarım çocukluk, tuğlasız gençlik” yaşayan ve para kazanmaya çalışan çocukları taşır dizelerine. Kirli sokaklardaki hayatı kaymış, insan yerine konulmadıkları için yüzlerine bakılmayan tinercilerin diliyle seslenir başka bir şiirinde. Onların tarafını seçer. Öylesine duyarlıdır ki “Kederlerini önüne yol yapıp gidenler”in yanı sıra bir taşın ağrısını bile kendinin kılar. Akşam, gece, karanlık, mağara, koyu keder, siyah su gibi sözcüklerle oluşturduğu şiirsel atmosferde, anlamsal yoğunluğu çoğu zaman karamsarlık üzerine kurduğu görülür.

Kitabın en çarpıcı şiirlerinden ‘Jospi’de ise insanları birbirlerine verdikleri sözleri tutmayan, ayrılıktan sonra hiçbir şey olmamışçasına davranan medeniler ve barbarlar olarak ikiye ayırır. “Boktan” dediği dünyada adaletsiz, vicdansızca davranan günümüz insanının yaptıklarına bakarak; saflıkları ve doğallıklarıyla barbarları, barbar olmayı yeğler. Dünyanın buzullarını, insanların ağrısını, acısını; bedenlerdeki soğukluğu, kalplerdeki “buz kesiği”ni, “yüzlerinde kırağı” dolaşanları gündeme getiren şair, bu ortamdaki Soğuk Kazı çalışmasıyla derinlere inmeyi, insani olanı bulmayı amaçlar. Bu yüzden kitabını, arkadaşlığa ve arkadaşlarına adaması oldukça anlamlıdır.

Bu kötü koşullarda yazdıklarıyla insani özü arar Keskin. Bu bağlamda ‘Soğuk Kazı’ şiirini iki kişiden milyarlarca kişiye, iki kişinin sorunlarından insanlığınkine genişletmek olanaklıdır. “Birbirimize baka baka...” insani niteliklerimizden çok şeyi yitirdiğimizi; sıcaklığımızı, vicdanımızı kaybettiğimizi; çıkarcılık, bencilleşme, yalnızlaşma, ihanet yönünde bir değişime uğradığımızı vurgular. Doğanın bir parçası olarak ona eklemlenmeyi, onunla özdeşleşmeyi isteyen şair, doğal olana, içtenliğe, sıcaklığa özlemini inatla dile getirir. Belki de Soğuk Kazı’daki asıl amacı bunları bulmayı arzulaması; gelip geçiciliğiyle yalan ya da bir hiç sayılabilecek, dikenli, taş yürekli dünyanın “katı huyu”nu değiştirmeyi istemesidir. Kendi içinden başlayarak yeryüzünü dolaşan şairin; öfke, isyan, hayal kırıklıkları ve umutla gerçekleştirdiği bu kazıların sonucu da kitaptaki yetkin şiirlerdir.

Gazze

Senden kalkıp başka ellere gidemem.

Rüzgâr ve kuytu,

Yağmur ve uykuyduk birbirimize

Aklına geldikçe viran teknelerinde

sev beni.

Gazze’de hava bulutlu on yedi derece,

Nem yüzde 16, rüzgâr saatte 13 kilometre.

Saldırıda ondukuzuncu gün, yirminci gece.

Ölü sayısı binin üstünde, yaralı binlerce.

Şimdi önüme dört çöl fotoğrafı koydum.

Dört mecaz olsun diye serin, kanlı dünyaya

Duygusal konuşmak için şairler var diyor,

Okkadar dallama birileri tv’de Gazze üstüne

Yağmurda karda doluda iki kere sev beni,

Altüst edilmiş cümleyim ben senin elinde

Zalimin rişte-i ikbalini bin ah bile bazen

Kesmiyor, gördün işte, delik deşiğim ben.

Naylonlara bezlere sarmışlar, büyümeden...

Büyümeden allahım bakamam,

bakamam onlara... onlar mermiden,,,

Bu çocuklar korrrrrrrrkunç

Vurulmuş allahım.

İnsan; insan ne ki,

Şeytanın bacağı kırık kalıyor

İnsan derken.

Devamını görmek için bkz.

Turan Karataş, “Ve katılaşıyor dünya giderek” , Yeni Şafak Kitap Eki, 5 Mayıs 2010

Birhan Keskin’in geçen ay çıkan yedinci şiir kitabı Soğuk Kazı, iğrenç ve yüzüne tükürülesi bir dünyada yaşamaya mecbur ve mahkûm onurlu bir bireyin ağulu sesiyle dolu. Beni bu dünyaya bıraktığında ağzımda bir zehir vardı diyen bir şairin sesi elbette ağulu olacaktır. Cesur, samimi, dokunan bir ses bu. Kahpe ve kalleş değil; yapmacık hiç değil. Artık bir metal plakaya dönüşmüş yeryüzüne, ya da onca zulümlerine, kan dökmelerine karşın hiçbir şey olmamış gibi davranan “medeniler”in arsız yüzüne bir soğuk kazı.

Birhan Keskin, kendi dizelerinden yardım alarak söyleyelim, insan olma onurunu kavrayanların “en yaralı yeri”ne dokunduruyor, “en yaralı yeri”nden süzdüğü sözlerini. Kederlerimizi önümüze koyuveriyor ve acılarımızı; yol yapıp gidebilirseniz gidin dercesine. Eş bir ifadeyle, Keskin, şiirine özne olarak dünyanın “en yaralı” insanlarını seçiyor. Birçok insandan zuhur eden/ edebilecek olan kederleri, kendi şahsında toplanmışçasına duyuruyor. “Dünyanın acısı benden yırtılmış”, “Sararan yaprağın zehri benmişim” dizelerinde görüleceği gibi, ‘ben’den okura sirayet eden bir duygudaşlık söz konusu. (Öyle ya, böyle bir söz elçisi olmadan bizim hüznü, ama daha çok da acıyı duyabilmemiz güç. Bunca zehirli/ berbat/ sevimsiz/ sevgisiz/ hesaplı/ hesapçı yaşamaklar arasında.)

Kitabın “Dünyanın Katı Huyu” kısmında yer alan şiirleri daha bir beğendim. Buradaki on bir şiirde, içeriden dışa doğru, dış dünyaya, bizi kuşatan mekâna ve evrene çevrilen bir bakış var. “İstanbul” ve “Bağdat” şiirleri yüzükte kaş gibi duruyor. Şairin buradaki başarısı, bana sorarsanız, söz konusu medeniyet simgelerine dışarıdan değil içerden bakışıdır. Onları içselleştiren ve o şehirlerle, orada yaşayanlarla aynileşen bir ruh hâline gelmesidir. “Ben İstanbul’a çok benzerim sevgilim,/ Bir yanım Haliç’te bir karabatak/ Bir yanım Samandıra’da saplı samanlı// Ben İstanbul’a çok benzerim sevgilim/ Onca iştaha içinde onca keder./ Çın çın bin ses imkânıyken/ Sesin göbeğinden çatlayıp ortada kaldığı yer.” (“İstanbul”)

Yaşadığı son felaketlerin ardından Bağdat için, işte kaç yıldır, nice zamandır bir şivan gibi gönlü titreten, bir kezzap gibi ete dökülen, bir kıymık gibi beyne saplanan, bir diken gibi eti acıtan bir şiir yazılmamıştı Türk şairlerince. Haksızlık etmeyelim, yazıldı da bu denli etkili olmadı. Bu sesteki çığlık, bütün dünyaya yüreğini sarkıtan bir şairin çığlığıdır. Acılar dünyanın her tarafında aynıdır kuşkusuz, ama Bağdat’ın acısı her yerden aynı duyulmaz. Orada bombalarla paramparça edilen çocukların, yerde sürüklenen anaların, namusuna dokunulmuş bacıların bize verdiği ıstırap, aynısıyla uzaklardakilere dokunmaz. Bu coğrafya birçok unsurlarıyla bize benzer çünkü. Birhan Keskin, bizden bir parça gibi duran bu dehşetli fotoğrafı şiirleştiriyor. Hemen ardından bir başka kanayan coğrafyaya, Gazze’ye geçiyor. Gazze’de her gün süregiden katliamın katilleri için “İnsan: insan ne ki,/ Şeytanın bacağı kırık kalıyor/ İnsan derken.” dizelerinden başka ne denebilir! Bu barbar kavim, daha nasıl tavsif edilebilir ki!

Şairin bir başkasıyla “aynileşme hâli”ne en çarpıcı örnek “Sokaktan bir tinerci geçer” şiiridir. Müthiş etkileyici ve şiir tekniği açısından kusursuz bir şiir. Şairin hüneri için de bir gösteri alanına dönüşmüş sanki bu şiir. Tevriye, kinaye, ihâm, iç cinaslar gibi bugünkü şiirde pek fazla itibar görmeyen edebî sanatlar, şiirde ustaca kullanılır. Keskin’in yaptığı sadece yaşanan mekânda yani kentte bir kazı değil, şehrin yer altı mağaralarında da bir kazıdır. Bu şiirlerde, gözlemin şairin ibdâ yeteneğine kattığı güç göz ardı edilemez. Bu örnek vesilesiyle bir söyleyiş biçimine de dikkati çekmek isterim. Kitapta bulunan birçok şiirdeki öznenin başkalıklı hâli/ özgeliği, şiirin üslûbunu da belirler. Daha açık bir ifade ile söyleyelim, şiirdeki özne insanın konumu/ durumu/ tutumu, şiirin üslûbunda/ edasında hissedilir. Âşık âşık gibi, varoştaki insan kendisi gibi, tinerci de tinerci gibi söylüyor.

Bir önemli husus da şu; Birhan Keskin, şiirin adını koyduğunda, daha şiire başlarken ne söyleyeceğinin farkında. Şiirin temel birimi dizeler, bir rastlantısallığın seline bırakılmıyor; birbirinden kopuk ve savruk değil. Biri diğeriyle irtibat hâlinde. Şiirdeki her unsur, şairin söylemek istediği ana düşünceye/ duyguya yöneliyor ve ona hizmet ediyor. Bütünlüklü şiirler Birhan Keskin’in şiirleri. Bazıları tek bir dize gibi yekpare. “Bağdat” örneğin, içinden tek bir dize çıkarıp atamazsınız; bunu yaparsanız, şiirin özgül ağırlığına halel gelir. Bana sorarsanız, bu bütünlük, şiirin etkisini artırıyor. Şiirin okurda yer etmesini sağlıyor. Az şey değil.

Bu gün kimi şairlerin dudak büküp geçtiği kafiyeyi ve diğer ses sanatlarını (aliterasyon, asonans) ustaca kullanıyor Birhan Keskin. Böylece şiirinde bir ses zenginliği yaratıyor. Fakat bu, kalıplaşmış sözcüklerden yapılan bir uyak değil. Bu ses düzenliliğinde yeni bir sesin tatlı mırıltısı var: Hayata değdiğim yer bir tuz zerresi/ Kirpiklerimde kırılan ses tuzun sesi/ Tuz bastım kalbime sakladım seni/ Yürüdüğüm ömrüm değil/ keskin bir tuz hikâyesi (“Flamingo III”). Bazı durumlarda argodan kaçamıyor Keskin. Her hâlde, o hâl ancak argoyla anlatılabilir düşüncesinde. Söz gelimi, “Duygusal konuşmak için şairler var diyor,/ Okkadar dallama birileri tv’de Gazze üstüne”. Ne kadar haklı gerekçeler bulunsa da, şu son dizedeki söyleyiş, bir şiir sıcaklığıyla sarmıyor beni.

Niye saklayayım, son yıllarda böyle etkileyici, içevime işleyen, belleğimde yer eden şiirler çok az okudum. Yukarıda da söyledim, Birhan Keskin’in güçlü ve gür bir sesi var. Şiire yakışan bir ses. Kudretli bir söyleyişi var. Hünerli değil sadece, aynı zamanda yetenekli bir şair Keskin. Sanat istidadını ustalıkla birleştirince, günümüzdeki şiirin eksiklikleriyle malul olmayan pek çok kıymetli şiir koyuyor ortaya. Bin aferin Birhan Keskin’e, “kadınlara kapalı olan” şiirin kapılarını bir kez daha açtı. Benim gibi, bu yanlış kavle itibar edenlerin Soğuk Kazı’yı okumaları gerekir. “İçimi açtım sana./ İçini açmak için.” diyen samimi bir şairin bu denli içtenlikli, hüzünlü ve ağulu sesine duyarsız kalınabilir mi?

Devamını görmek için bkz.

Ömer Erdem, “Soğuk Kazı”, Dünya Kitap Eki, 4 Haziran 2010

Kimler farkındadır bilmem. Türk Şiiri, adım adım değil, koşa koşa, dalga dalga hayatı kavrayıp kucaklamayı sürdürüyor. Neredeyse son otuz yıldır itilip kakılan, kendi köşesinden başka nefes alma hakkı bırakılmayan şiirimiz, her zaman olduğu gibi, özgün, nitelikli ve tavırlı şairleri sayesinde, insanımızın umudu mudur bilinmez ancak, çağın ruhu olmayı sürdürüyor. Çıkan her iyi kitap, siyasallaştıkça çatallanıp muhatabına çullanan merhametsiz dile set çekip onun meşruluğuna kocaman soru işaretleri yerleştiriyor. Politikadan beslenen gündelik ve yavan kültür, şiiri taşlıklara, kimsesizliklere, kitlesizliğe gömmeye çalışsa da ondaki ölmez akış bir yol bulup dipten yukarı fışkırıyor.

Soğuk Kazı, Birhan Keskin’in son şiir kitabı. İster sondan okumaya başlayın ister ilk şiire geçin, her şeyden önce kendi mantığını keşfetmiş bir şiir dili bulacaksınız. O dil bir yandan hayatın akışından çekip çıkarılırken bir yandan da Türkçenin birikiminden sağılmaktadır. Birhan Keskin kendisine has söyleyiş dilini bulmuş, buldukça geliştirmiş, geliştirdikçe yaratıcılığının örsünde şekillendirmiş bir şairdir. Bu noktadan bakıldığında, biçimsel olarak pekâlâ vav gibi okuyabileceğiniz Soğuk Kazı şiiri, kendisine kapanmış bir cenin, içe büzülmüş fırtına, anafor hatta zarif bir küfür olarak bile okunabilir. Birhan Keskin şiirinin dokunduğu kilimin düğüm aralıklarından geçmeye elverir ses tabakaları, özel motiflere dokuna dokuna onu kendi özgünlüğüne iade eder.

Her kitap bir zaman yorumudur da. İnsanın yazgısı zamandan soyulup çıplaklaştıkça giyinecektir yazgıyı. Ne acıdır ki, insanın yeryüzü yuvarlağında birbirine uygulaya geldiği tarihsel kötülük nitelik kadar hız da değiştirmiştir ve şair, dünyanın fiziksel katılaşmasının ruhlara taşıdığı taşlaşmaya dikkat çekmektedir. Sadece Bağdat ve Gazze’de insanın insana yaptıklarını duyan şiir, insan; insan ne ki, şeytanın bacağı kırık kalıyor, insan derken mısralarına gelip yapışmaktadır. Yapışan bir sineğin kanı kadar bile temiz değildir ne yazık ki. Bağdat ve Gazze, gerisinde, kültür, tarih, din gibi faktörleri taşısa da insanlığın yol aldığı zalim bağlamdan kopuk değildir.

Ilık süt gibiydin

Sen, uf uff.

Dil yaratımlarına yatkın bir yanı hep oldu Birhan Keskin şiirinin. Bunu zorlamadan, abartmadan, öylesine yalın ve kendiliğinden gerçekleştirdi ki, öyle sanıyorum ki uzun vadede onun şiirinin dil envanteri bu yönüyle ayrıca değerli olacaktır. Kurduğu sözde göz göz boşluklar olacak. Mısraını kuran şair, şiirin kendi iç bağlamının dışında kitaba doğru da bir damla mürekep gibi yayılacak, sessiz ilerleyen salyangoz gibi ardında şeffaf izler bırakacaktır. O şeffaf yol, o çekip alınamaz izdir işte şu ince buz tabakaları gibi iki insanın arasında kırılıp eriyen şey. Çünkü insan artık bir z sesi isteğiyle, Bir cümle, dir kısacık, koşar adım, yok karşılayanı.

Hatırlamak gerekir mi tam da burada bana bir adım yaklaşana ben bin adım koşarım hitabını?

Eve dönemeyen bir ağaç olma yazgısı, kendi tabiatından kopmanın da karşılığı olmalı. Şüphesiz bu şiir eleştirel gücünü, bugünün geçmişle mukayesesinden almaz. O, insanın kadim iyi tarafını aydınlatıp ışıtmak isterken, kötücül ve zalim yönünü törpülemek ister. Birinin karşısına koyduğu başka yoktur. Herkesin herkesten önce kendisinde bulabileceği bir incidir maksadı. Artık her şey tüccarların elindedir bu doğru, ama şiir, henüz kimsenin elinde değildir. Uyan der şair. N’olur uyuma. Uyuma!

Devamını görmek için bkz.

Nuray Küçükler, “Bu cahilin, yoksulun, barbarın ışık neyine, onlar ziyan!”, Agos Kitap/Kirk, Haziran 2010

“Şairin meselesi, bilirsin, hayatla iç içedir, hayatla birlikte yürür. Fakirinki gibi” diyor Birhan Keskin, 9 Nisan tarihli Radikal Kitap Eki’nde yer alan söyleşisinde. Onu bir şair olarak, vicdanını, hayatın yüzünü, ötekileştirmeyi kazımaya iten de bu mesele olsa gerek. Soğudukça katılaşan yerin yüzünü, hayatın öte köşelerini kazıyarak insana ulaşmaya çalışıyor Birhan Keskin. İnsana ve Bağdat’a, Gazze’ye, İstanbul’a dair sözlerine, sözcüklerine, imgelerine ulaşıyor. Belki bu yüzden, son kitabına bu güzel adı, Soğuk Kazı adını koymuş.

Birhan Keskin’in sekizinci kitabı Soğuk Kazı. Ondan önce Delilirikler, Bakarsın Üzgün Dönerim, Cinayet Kışı, 20 Lak Tablet, Yeryüzü Halleri (bu beş kitap Kim Bağışlayacak Beni adıyla bir arada da yayımlandı.), Ba ve Y’ol var. Tümü birden, hayatla derin meseleleri olan bir şairin sözleri olarak kabul edilebilir. Evet, tümü birden, hayata dair derin dertleri imgelerle, sözcüklerle, daha geniş anlamıyla dille şiirselleştiriyor.

Delilirikler’de şiir öznesinin, şiirin konuşan sesinin duygularını ön plana çıkaran bir söylem kuruyor Birhan Keskin. Bakarsın Üzgün Dönerim’de, hatırlama ve unutma üzerinden geçmişe, anılara yer veriyor şiirlerinde. Çocukluk, anılar, büyümek ve geçmiş zaman sözleri beraberce bir söz söylüyor usulca: “ ... dünya çok üzücü bir yerdi, savaş filmlerini ve / samurayları eskisi gibi sevmiyordum...” Cinayet Kışı’nda da anılar ve geçmiş önemli bir yer tutuyor. Bu kez şiir öznesinin sesinde aşk da var, aşkın yanı sıra yeryüzü de. Yeryüzünü insana canlılık veren bir öğe olarak şiirine taşıyan Keskin’in bu öğeyle tüm şiir serüveni boyunca yakından ilişkili olduğunu söylemek gerek aslında. Özellikle Yeryüzü Halleri’nde çok baskın bir biçimde ortaya çıkan bu durum, Cinayet Kışı’nda da görünür oluyor: “ucunu kaybetmiştik yeryüzünün / kökünden sökülmüştük.. / artık uzak bile değildik.. / ölmüştük..” Öte yandan, Yirmi Lak Tablet’in adı, ana izleği tedavi olan bir şiirselliği hatırlatıyor. Dünyanın yorduğu bir şiir kişisi “çağımın aklında plastik çiçekler açıyor” diyor ve yeryüzüne sığınıyor bir anlamda. Dünya ve yeryüzü, Keskin için birbirinden çok ayrı şeyler çünkü. Dünya, tarihsel ve insanın acı veren uğraşlarıyla dolu bir mekânken, yeryüzü insan tarafından araçsallaştırılmamış, insanı çevreleyen bir uzam. Bu anlamda Birhan Keskin’in doğanın insandan ayrı düşüşüne itiraz ettiğini ve doğada yer alan varlıkları birer özne olarak şiirine taşıdığını da söylemeli. Özellikle Yeryüzü Halleri bu açıdan oldukça önemli. Şairin bu kitapla doğanın animistik değerini geri vermeye çabaladığını söyleyebiliriz. Ba ise, yarım kalmış sözlerin toplamı niteliğinde bir kitap. Kitabın ithafının “Dilimde yarım kalmış bir hece gibi kalan babamın güzel hatırası için..” sözleriyle sunulmuş olması da bu yarım kalmışlığa işaret ediyor. Yarım kalmışlar, arada kalmışlıklar üzerine kurulmuş olan şiirler var Ba’da. Y’ol ise acıyı ve acıyı aşabilmenin yolu olarak adalet arayışını dile getiriyor sanki. İnsanın acı veren uğraşlarından kaynaklı bir acı, burada söz konusu olan. İnsanın doğayı araçsallaştırmasından, kendi gibi olmayanı ötekileştirmesinden, güçlü ile güçsüz arasındaki uçurumdan kaynaklanan bir acı. Bu acı en çok da kitabın son şiirinde görünür oluyor. Şiirin adı, Öteki. Bir sonsöz niteliğindeki bu son şiir şöyle:

Ama siz yükseleceksiniz hep bembeyaz, / onlar aşağıda siyah kalacak! / Sizin başınız bulutlarda dursun onlar balçıkta bacak! / Siz tatlı rüyalarınızı görün, onlar terleyip sıçrayacak! / Kavunun kabuğuna bıçağı indirin siz, onlar kaçışacak. / Genişleyin siz merkezde onlar kenarda daralacak! // Onlar seyrek bir fotoğrafta uzağa bakanlar. / Onlar bir ömür taşlara su tutanlar. / Onlar bir hatırada donmuş duranlar. / Onlar bu dünyada yanmış da külde uyuyanlar. // Siz nasıl da menekşe gözlüsünüz onlarsa hep aç gözlü! / Ah siz ölümsüzsünüz dünya üstünde, onlar ölümlü. / Ve siz nasıl da güzel kokuyorsunuz, insanın hası / Onlar kenarda kirliler; onlar atık, onlar sası. // Ah siz, nasıl da ‘Siz’siniz buram buram, onlar avam. / Bu cahilin, yoksulun, barbarın ışık neyine, onlar ziyan! // Siz ‘It was very amazing’ derken ‘and fun’ / Onlar özür dileyenlerdi ağacın ruhundan. // Balkonunuz çok yüksek sizin baş döndürüyor. / Dünya pek alçak bir yer olacak yakında öyle görünüyor.

Birhan Keskin’in, Y’ol’dan sonraki kitabı olan Soğuk Kazı, işte böyle bir şiirsel geçmişin üzerinde yükseliyor. Temelinde acı, adalet arayışı ve itiraz etme var. Kitabın ilk şiiri, ‘Pu’u O’o’. Bu adın ne anlama geldiğini bilmeden okumaya başladım kitabı. Bu şiir, içindeki oddan ve dışındaki kabuktan bahseden bir şiir kişisinin dilinden yazılmıştı. Sonra, yukarıda bahsettiğim söyleşiden öğrendim ‘Pu’u O’o’nun neyin adı olduğunu. Söyleşiyi yapan (ve Soğuk Kazı kitabı kendisine ve arkadaşlığa ithaf edilen) Figen Şakacı, bunun, Hawaii’nin Büyük Adası’nda, patlama sonrası lavların yanardağ ağzında birikmesi sonucu katılaşmış bir kraterin adı olduğunu söylüyordu söyleşisinde. Bunu öğrendikten sonra, ilk şiirin, kitabın genel izleğine derinden bir gönderme taşıdığını düşündüm. Öyleydi gerçekten de; kitap, soğuyarak katılaşmış gerçekliklerin içindeki gizli odlara ulaşmaya çalışıyordu. İnsanlığın mirası, yeryüzüyle kurduğu ilişki, kentler, savaşlar bir bir gün yüzüne çıkıyordu bu şiirlerde. Kazınarak...

Böylece Birhan Keskin’in bir insan olarak, bir şair olarak çabası tekrar görünür oluyor: İlk şiirden sonuncusuna dek kazıyarak çoğaltıyor imgeyi Keskin. İnsanın acısını, vicdanın yükünü, seyirci kalmanın katlanılmaz ağırlığını anlatan imgeler çoğalıyor şiirler boyunca. ‘Jospi’, ‘Flamingo’, ‘Artık her şey tüccarların elinde’ gibi şiirler, Yeryüzü Halleri’nin devamı gibi sanki. İnsanın yaşadıkça acılar yaratmasını ve buna karşın doğanın dinginliğini ve bütünlüğünü söylüyor bu şiirlerdeki sözler. ‘Sulukule’, ‘İstanbul’, ‘Bağdat’ ve ‘Gazze’ gibi şiirler ise, kentlerin içinden geçen, kentlerin acısını yüklenen bir şiir öznesinin sözleri. Böylesi bir akışı var Soğuk Kazı’nın. “Her şeyin tüccarların elinde” olduğu bir dünyada, yeryüzünün yaralarına çare bulma uğraşı olan bir anlatıcı ses duyuluyor şiirlerden. Bu ses, kitabın başlığıyla aynı adı taşıyan son şiirde görsel bir niteliğe bürünüyor. Soğuk Kazı başlığını taşıyan bu son şiirde, Keskin, ‘birbirimize baka baka’, ‘göz göregöre’ gibi yinelemeleri sıkça kullanarak bir deneyselliğin izini sürmüş. Böylece, ‘bir arpa boyu yol giden’ insanlığın trajedisini dile getiren, sözle şekli bir araya getiren görsel bir şiir yaratmış sonsöz yerine.

Devamını görmek için bkz.

Necmiye Alpay, “Soğuyan volkan”, Yasakmeyve, Ocak- Şubat 2011

Birhan Keskin'in yeni şiir kitabı Soğuk Kazı’yı Yahya Kemal ve Ahmet Haşim'e okutsak, kitaptaki şiirlerden bazılarını hiç yadırgamazlar, diğerlerini hafiften yadırgarlar, bir başına üçüncü bölümü oluşturan ve kitaba adını veren "Soğuk Kazı"yı ise şiir olduğunu zor anlayacak kadar yadırgar, ama herhalde yine beğenirlerdi.

Yadırgamayacaklarını düşündüğüm şiirler: "Flamingo III", "Çöl", "Geçmiyor bu, sabit.", "Mıh I", "Mıh II", "Eyüp bu dünyada bir gurbet gibi durur.", "Darıdünyalılar".

İşte "Flamingo III" adlı şiirin tamamı:

Hayata değdiğim yer bir tuz zerresi

Kirpiklerimde kırılan ses tuzun sesi

Tuz bastım kalbime sakladım seni

Yürüdüğüm ömrüm değil

keskin bir tuz hikâyesi

Sesle ve ezeli duygulanımlarımız konusunda kaydedilen isabetle gelen bir tad buradaki; klasisizm belirtisi. Gerçekten de bir tür yeni klasisizmle karşı karşıyayız, nakaratlarıyla, izlek ve uyaklarıyla, sözcük seçimleriyle, yer yer seslenme kipiyle.

Klasisizm tehlikeli bir girişim, günümüz için tam bir meydan okuma. Ancak, V.B. Bayrıl olsun, Birhan Keskin olsun, Didem Madak olsun, bir tutturdunuz mu, şiirin ölmezliğine şaşmaz yeni kanıtlar getirmiş oluyorsunuz.

Keskin, Bayrıl'dan ve Madak'tan farklı olarak, meydan okumasına deneyselliği de katmış bu kitabında: Yeni klasisizm bir uçta, deneyselcilik diğer uçta. İlki Keskin için çok yeni değil, buradaki gibi bir dil zevkinin izlerini daha önce de görmüşüzdür onda. Deneysellik ise hem yeni, hem de şimdilik, kitaptaki tek şiirle sınırlı. Ancak, içerik düzleminde ana fikre dahil o da: volkan-püskürme-soğuma.

İlk şiir, volkana göndermeyle başlıyor: Pu'u Ö'ö. Dünyanın öbür ucuna ait bir ad bu: İnternet sağolsun, bunun büyük Hawaii adasında yer alan ve dünyanın en aktif volkanlarından biri olan Kilauea'nın belirli bir püskürmesine, dolayısıyla o püskürmeden olma kısmına verilen ad olduğunu öğreniyoruz. "Pu'u" sözcüğü, 'tepe' anlamına geliyor.

Kitabın klasisizmi de bu şiirle başlıyor. İşte şiirden üç dize:

Kimin eli değmişse bir ayrılığa

Tütecek sandığı ocak sönecek

Bir daha hiç görünmeyecek o rüya.

Şiirin üçüncü bölümünü oluşturan dört dizede, beklenmedik bir biçimde ilk dönemlerin Anadolu Türkçesi çıkıyor karşımıza. Kitapta bir daha karşılaşmadığımız bu dilin buradaki işlevi bir Yunus çağrışımıdır: "İçimdeki od'a hiç varamazam" vb. Esasen, yukarıdaki üç dize de aynı zamanda kitabın son şiirine dek öne çıkan özelliklerden biri olarak, bilgelik tonunun çerçevesini çizmektedir.

Kitap boyunca, "ben"in çift kişilikli olduğu şiirler de dikkat çekiyor. Beş ayrı şiirde çift kişiliklidir "ben": Biri bir insan, diğeri ise sırasıyla, volkan, flamingo, İstanbul, tinerci ve Gazze.

"Soğuk Kazı" adlı şiire kadar sürüyor bu genel özellikler. Bu son şiirle birlikte birden görsellik çıkıyor karşımıza ve biz de kip değiştiriyoruz, yer yer çok netleşmiş olan klasisizm duygusunun önü kesiliyor: Düzyazısal olmasının yanı sıra, birbirinden farklı yinelemeler, bilgisayarlardan alışkın olduğumuz kopyalama (ctrl v) komutu ve bazı koyuluklar içeren bir şiir bu.

Gözlerimizi kısarak bakıyoruz ve o koyulukların birer spiral çizdiğini fark ediyoruz. Bu görsellik bin bir imgeye yol açarken bizi klasisizmin dışına olmasa bile kıyılarına itiyor.

Kitaptaki ikinci şiirin adı olan "Tüf" de patlamaya işaretti; volkanların püskürttüklerine tüf deniyor. Metafor çok yönlü. "Tüf"te, "Kurduğu sözde göz göz boşluklar olacak" diyor şair. Çağrışım: soğumuş lavların gözenekliliği. Ve betimleme devam ediyor: "Dili soğumuş çoktan. Bedeni dikenli."

Aynı şiirde geçen "fümerol" ise volkanların patlama dışı zamanlarda yaydıklarıdır. Diğer şiirler biraz böyle: "Vicdan" adlı birinci sınıf bir toplumsal taşlamaya, nefis aşk ve kent şiirlerine rastlıyoruz. "Soğuk Kazı" şiiriyle birlikte, soğuma zamanındayız.

Soğuma zamanında olmak, kazıya elveriyor: Artık saçınız tutuşmadan, elleriniz yanmadan dokunabilirsiniz donmakta olana. Kazabilirsiniz: "Kat kat iç içe".

Devamını görmek için bkz.

Önay Sözer, “Birhan Keskin’de aşkın ‘dünya’ hali”, Varlık, Ocak 2011

Bir şairin çağdaşı olmak, onunla aynı dünyayı paylaşmak, onun okuyucusu için bir varoluş deneyimi haline gelebiliyorsa bunun üzerinde ayrıca durmak gerekir. Birhan Keskin’in şiirlerini ilk okuyuşumdan başlayarak ben de böyle bir deneyimin içine girdim. Bu deneyime göre onun şiirlerinin güzel, etkileyici vs. olmalarının ötesinde (bu niteliklere birçok başka şiir de sahip olabilir) doğru şiirler olduğunu gördüm. Doğru şiir bence, bizi dünyadaki varoluşumuza açan, bize bu varoluşla ne yapabileceğimizi ve aynı zamanda günlerin fırtınası içinde ayakta kalabileceğimiz bir yer gösteren şiirdir. Bir şiir bizi bu anlamda yeniden dünyaya getirmiyorsa (“doğru” sözcüğü Türkçede “doğurmak”tan geliyor) ve giderek yazmaya, sanatçı olmasak bile, bundan böyle olmaya çağırmıyorsa onu unutmak gerekir. Tabii ki bu, kendi başına büyük ve aynı zamanda esnek olması gereken bir projedir, her durumda tıpkı tıpkısına yerine getirilmeyebilir. Ama işte yerine getirildiği bir örnek özellikle Keskin’in Y’ol adlı şiir kitabıdır. Aşağıda, söylediğim deneyimle ilgili olarak ortaya çıkan bir profili bu yapıttaki şiirlerin öz yapı ve kuruluşunda belirdiği gibi izlemek istiyorum.

Şiirin kendine-göndermesi

Keskin’in şiirinin yapısal bir özelliği şiir metninin kendine göndermede bulunmasıdır. Kendine-göndermeyi (auto-referentiality) yazdığı yazıların başlıca yaratıcı bir ilkesi haline getirmesiyle tanınan bir yazar Gertrude Stein’dır (1874-1946). Stein’a göre kendine-gönderme yazılı metnin karşımıza olmuş bitmiş bir sonuç, düpedüz bir veri olarak konulması yerine kendi yazılma sürecine göndermede bulunmasında, yazıyı yazılmasından ayrılamaz bir biçimde sunmasında ortaya çıkar. Bu ise, yazarın buluşlarına bağlı olarak çeşitli yollardan gerçekleşebilir. Bu tür bir metin sözcüklerin alışılmış anlamlarına yönelmekle yetinmez, anlam burada doğacaksa, ilkin metnin yüzeyindeki (sözcüksel, dilbilgisel, düzenlenim ve serim ile ilgili) oyuna teslim olmamızdan doğar. Kurulan tümceler anlamsız değildir, fakat anlam hazır bulunmaz: metinsel bir deneyimle yeniden elde edilir, imleyenlerin tekrarı imleyen-imlenen ilişkisini tazeler ve amaçlı olarak yarım bırakılmış tümceler, birbirinden kopuk sözcükler okuyanı başka bir bakış açısına çağırır.

Bu söylenenler şiir sanatı için de geçerlidir. Stein şöyle yazıyor:

“Şiir, ismi kullanmayla kötü kullanmayla, yitirmeyle istemeyle, yadsımayla ondan kaçınmayla, ona tapmayla yer değiştirtmeyle ilgilidir. O bunu o bana yapıyor, hep bunu yapıyor, bunu yapıyor ve bundan başka hiçbir şey yapmıyor. Şiir isimleri kullanmaktan yitirmekten geri çevirmekten ve memnun etmekten ve aldatmaktan ve okşamaktan başka bir şey yapmıyor. Şiirin yaptığı budur, hangi çeşit şiir olursa olsun şiirin yaptığı budur. Ve şiirin pek çok çeşidi vardır.

Dediğim zaman,

Bir gül bir güldür bir güldür bir güldür” (1) [Gertrude Stein: “Poetry and Grammar,” Look at me now and Here I am (Yay. haz.: Patricia Meyerowitz), Middlesex (İngiltere) 1984, s. 125-147, 138.]

Bir konferansından sonra “Gül bir güldür bir güldür” ün (rose is a rose is a rose) anlamını soran bir öğrenciye Stein “Salt varlığın heyecanının” günümüz şiirlerinden çekildiğini, şairin “isme canlılığını geri vermek için tümcenin yapısına bir tuhaflık, beklenmedik bir şey sokmak zorunda olduğu” nu, bu değişiklikle “İngiliz şiirinde gülün yüzyıldan beri ilk kez kırmızı” renk kazandığını söylemiştir. (2) [A.g.y. Editor’s Forewoid, s. 7-9, 7.] Bu renk kazandırmanın sözcüğü yeniden önplana çıkarmak için ona beklenmedik bir gönderme yapılmasıyla olanaklı olduğunu görüyoruz.

Şiirdeki bu gariplikleri; bozuşturma ve yinelemeleri formalist bir ilke haline getiren Stein’den ayrı olarak Keskin bunlarla geleneksel dilbilgisi ve alışılmış sözcüklere taze bir kan vermeyi deniyor. Onlara kazandırdığı yeni anlamla insan, dünya ve varlık sorununu –hep yan çizilen ya da unutulan bu sorunu– gündeme getirmeyi amaçlıyor.

Burada üzerinde durmak istediğim kitabın adından başlıyorum: Y’ol. Kuşkusuz bu yadırgatıcı yazılışına karşın bu sözcüğü “yol” olarak okuyoruz, ve aynı zamanda okurken başka bir şey düşünüyoruz: “Y’ol” birdenbire kendi içinden “Y” harfini (bu da bir başka sözcüğün ilk harfi olabilir) ve “olmak” filini gösteriyor. Olmak ise Türkçede varlığın dile getirildiği fiilerden biri. “Y’ol” birden olmak fiilinin emir kipine dönüşme çağrışımı yaparak bizi bir şeyi (“Y” harfinin imlediği bilinmeyen bir şeyi) olmaya çağırmıyor mu? “Y’ol” artık bildiğimiz, anlamını ya da anlamlarını unutarak kullandığımız “yol” değil. Şaire “Ne idüğü belirsiz yerler benimle yürüdü” (3) [Birhan Keskin? Y’ol, İstanbul 2010, s. 10.] dedirten ya da:

“O kadar uzun yol geldik ki seninle/ Şimdi, sen ayrı ben ayrı olan o yolu/ Nasıl yürüyeceğiz?” (4) [A.g.y., s. 44.] dizelerini yazdıran ve yürüyenin kendisinden ayrılmayan o yolu.

Aynı yapıtta şiirlerin bölümlenmesi de sıra dışı ve bölümleme olayının kendisine dikkati çekiyor: “TAŞ PARÇALARI” başlığı altında bölüm numaraları şu sırayı izliyor: III IV II VI V I... Ayrıca Keskin sözcükleri onların harflerini yineleyerek yazıyor sık sık: “uykuuuuuuuu”, “çoooooookkkkkkkkkk”, “buzzzdaaaaaaa” vb. Bu türlü yinelemelerin bir ses öykünmesi (onomatope) olduğu söylenemese de yerine göre sözcüklerin anlamlarına bir özellik kattığı ya da onları pekiştirdiği düşünülebilir. Ne olursa olsun normal yazımı ağır bir biçimde değiştiren bu bozuşturmalar dikkatimizi herşeyden önce yazının kendisine, bu türlü yazılmalarına ve yazma sürecine çekmektedir. Stein bu noktada isimlerin “okşanması”ndan söz ediyordu, burada yapılan ise harfler açısından bakıldıkta daha çok bir istiflemedir. Yüksek sesle okunmasında sesel-anlamsal sonuçları olabilse de bu nokta okuyucuyu her şeyden önce görsellik alanında yakalamaktadır, yine de bütünüyle “görsel şiir”e (visual poetry) kaymadan. Keskin’in yalnızca Soğuk Kazı şiirinde görsel şiire çok yaklaştığını görüyoruz, yalnız burada da şiirin içinde siyah harflerin yarattığı sarmallarda çoğunlukla aynı harfler ya da aynı sözcükler döne döne vurgulanıyor. (5) [Birhan Keskin: Soğuk Kazı, İstanbul 2010, s. 61-63.]

Görsel şiirde (tabii şairine bağlı olmak üzere) ve motifler daha çok süse kaçarlar, oysa Birhan Keskin’in şiirinde böyle bir şey yok. Yukarıdaki örneklerde onun işi, sözcüklerle zaman zaman birtakım “peyzaj”lar çizmektedir. Nasıl bir peyzaja bakan kişi onu kendi dışındaki bir şey olarak değil de bir iç mekân olarak yaşar ve kendini orada bulursa, tıpkı bunun gibi Keskin’in harfçi peyzajları bizi kendi özdeneyimimizin içine sokuyor. Bunu sağlayan ise doğrudan doğruya bu şiirlerin yalnızca öyle yazılmış olmaları ve yazılmalarının ötesinde hiçbir varlığa sahip olmadıkları gibi hiçbir başka içeriğe de göndermede bulunmamalarıdır.

Sözcükler yazarken onları uykularından uyandırabilenler için yaşamın kendisidir. Birhan Keskin bunu bilerek yazıldıkları gibi olan şiirler yazıyor.

Yani doğru şiirler.

Aşk dünyayı gösterir

“Aşkın gözü kördür” denir. Bunun anlamı aşıkların gözünün dünyayı görmediğidir. Hannah Arendt’in ontolojisine göre normal olarak iki insanın “ara”sını (örneğin iki kişi arasındaki masa gibi) oluşturan dünyayı aşıklar gözden yitirirler, dünyada değil birbirlerinde varolurlar. Keskin’in sınır tanımadan, (yani kadın ve kadın, kadın ve erkek, ana, kız, çocuk…) bütün insanlığı kapsayan aşk şiirleri tam bu iddiayı yalanlamak için yazılmış gibidir. Onun için, aşk dünyadan bir kaçış değildir, tam tersine aşkın içine, bütün onu aşan, öteleyen şeyler karışır, sevilen seveni dünyaya fırlatır ve darmadağın eder: “Beni bilmediğim bir dünyaya attı... / Bir cümlem yok, darrrrrgğmadaaaaaaanım, bundan” (6) [Birhan Keskin: Y’ol, s. 21.]

“Böyle. Kendime inandığım gibi inanmıştım ona da/ Aşk olanın ötesinde bir aşktan söz etmek, aaaaaah/ Bir inançtı desem./ Bu kadar dağılmam kendimi şimdi/ bu dünyaya fırlatılmış gibi hissetmem bundan”. (7) [Aynı yer.]

Keskin’e göre âşıklar baştan sona birlikte varoluşlarıyla dünyadadırlar, dünyadaki eşitsizlik özel bir anlam kazanarak bu ilişkiye de sızar: “Aşk iki kişi arasında asla eşitlenmeyendir.” (8) [A.g.y., s. 53.]

“Dünyaya fırlatılma”, “iki kişinin arası” gibi anlatımlar, Keskin’in şiirine ontolojik bir okuma ile yaklaştığımızda kuşkusuz Heidegger’in Varlık ve Zaman (1927) yapıtındaki “fırlatılmışlık” (Geworfenheit) ve “ile-olmak” (Mitsein) kavramlarına çağrışım yapmaktadır. Fırlatılmışlık insan “orada-varlık”ının “ora”ya, dünyada bulunduğu yere fırlatılmasıdır. İle-olmak ise orada-varlığın başkasıyla (olması değil) ile-olmasıdır. Yani insanın yapısında başkasıyla olmak vardır. İle, yani il-işki. Keskin bir filozof değil, fakat kuşkusuz şiirlerinin doğruluğu ona bu ontolojik motifleri bulduruyor ve böylece aşk ilişkisi dünyadalığına tüm varoluşsal sonuçlarıyla katlanıyor.

Bütün bu “dünya”, “ora”ya “fırlatılmış” olma ve aşk ilişkisinin “ile”si Keskin’in zaman zaman kullandığı “yuva” motifinde bir kez daha yerini ve anlatımını buluyor:

“Sen benim yuvamsın,/ Yuvanım ben senin”. (9) [A.g.y., s. 20.]

Türkçede yuva sözcüğü “ev” sözcüğü ile eşanlamlı olmakla birlikte bağlamsal kullanılışında “ev”de olmayan birtakım anlam yönelimleri kazanmakta, bu da onun derinlik boyutuna işaret etmekte: “aşk yuvası”ndan tutun da “birinin yuvasını yapmak”, “yuvası başına yıkılmak”, “yuvaya dönüş” çeşitlemeleri “ev”de olmayan olumlu/olumsuz bir anlatım yelpazesini önümüzde açıyor. “Ev” de, “yuva” da “kuruluyor”, fakat özellik yuva aranıyor ve bulunuyor ya da bulunamıyor. Yuva insanı “var” ile “yok” arasında bir yerde bırakıyor:

“Beyhude insanın yuva arayışı ama/ Yine de yuva arar insan”. (10) [A.g.y., s. 28.]

Dildeki varlığın şiiri

Birhan Keskin’in Y’ol yapıtında şimdiye kadar saptamaya çalıştığım ana tutumu, yani şiirinin kendine yaptığı göndermelerin (şiirindeki bu dokusal sıcaklığın) aynı zamanda dünyaya açılma anlamına gelmesi, ısrarlı bir biçimde kullandığı var/yok deyimiyle, “durmak” filindeki zengin gücüllüğü yakalaması onun şiirinde anlamlı bir bütünlüğe kavuşuyor. Dünya varlık ile yokluğun sahnesidir. Dil ise varlık ile yokluğun oyununu sahneye koyar. Dilde varlık dillenir, çünkü dil insanın yalnızca “yol”, “aşk”, “yuva” ile ilgili deneyimlerinin değil, varlık deneyiminin süzüldüğü ortamdır. Bunun için de şairin “var” ile “yok”un birbirine teğellendiği yerde kendini bulması, kendisi için arkaik ve yine de yepyeni bir deneyim olmaktadır:

“Varla yok arasındayım/ Varla yok arasındayım/ Hep, varla yok arasındaydım./ Zaten./ Ben bilmedim ki/ niye teyelliyim, niye?”. (11) [A.g.y., s. 32. Şiirin bütünü metnin içinde yer alıyor.]

Bu şiirin devamında “teyel” eğretilemesi “kırık testi”yle yer değiştiriyor:

“Varla yok arasında/ Varla yok arasında/ Elimde bir kırık testi”.

Gerek “teğel”, gerekse “kırık testi”nin “kırık”ı “varla yokun arası”nı, buradaki aralanmayı, bunları bir “ara”dan başka hiçbir şeyin bir arada tutmadığını dile getiriyor. Ama bu ara insan varoluşunun kendisidir, bilmeden bir şeye teyellenmiş, testinin kırığıyla kendisi de kırılmış ve iki arada kalmıştır:

“Elimde bir kırık testi/ Nereye bırakayım?”

Türkçede birçok deyimde (“Ne var ne yok?” “Varını yoğunu sattı”, “var mı yok mu belli değil” vb.) kullandığımız “var/yok” ikilemesi, ayrıca masallarımızı başlatan derin anlamlı bir tekerlemenin içindedir: “Bir varmış bir yokmuş”. Varın yokla bu aralanması Keskin’in birçok şiirinde izlekleşiyor ve aşkın “yuvası” da varla yok arasında yerini alıyor:

“Katlanan, insanın birbirine yapışan yaralarından/ Bir yuva inşa etmektir aşk da varla yok arasından/ Ve ahşabı kemiren de ahşaba dahildir, değil dışardan”. (12) [A.g.y., s. 28.]

Türkçede tıpkı “olmak” gibi –onunla eşit hakla– “varlık”ı bildiren bir fiil de “durmak”tır. “Durmak”ın taşıdığı anlamlar aynı zamanda varlığın anlamlarıdır ve biz var olan şeyleri de bu anlamlarla anlamlandırırız. “Durmak” doğrudan doğruya “var olma” ve “varlığını sürdürme”nin ötesinde “kalmak”, “hareketsiz kalmak”, “bir yerde bir süre oyalanmak”, “beklemek”, “hayatta olmak”, “bir yerde olmak veya bulunmak”, “sürekli, arka arkaya olmak”, demektir. Bu anlamlarıyla “oluş”un karşıtı olan “durmak” filinin kökü “dur” ses uyumu kuralına göre aldığı “dur/dir/dur/dür” biçimleriyle Türkçe tümceyi bitiren koşaç (copula) olarak kullanılmaktadır, yani doğrudan doğruya öznenin tümleç tarafından gösterilen belirlenimle var olduğunu bildirmek üzere.

Birhan Keskin, “dır” koşacını “dur” diye yazarak “dır” da unutulan “durma”yı bize hatırlatıp düşündüren ilk Türk şairi olmalı:

“Burası araftan sonrasıdur.../ Burası araf sonrasıdur. Arafta çok bekledimdi./ Şimdi burada duracağım dur...” (13) [ A.g.y., s. 62.]

“BU MEKTUP SENDE DURSUN” Başlığını taşıyan şiir baştan aşağı “durma”ya, yani var olmaya bir çağırıdır. Bu şiirde “dur” fiil kökü bir isim olarak da kullanılır (“dur olmak”, dur etmek gibi; İLHAN İLHAN şiirinde çeşitli çekimleriyle tek bir dizeyi taşıyacak güç kazanır:

“VII Durmuştun, durmuşsun, duruyormuşsun”. (14) [A.g.y., s. 67.]

Bir başka yapıtta, bir başka şiirde taş dile gelip şöyle konuşur:

“Issızlık bilgisiyim, sessizlik bilgisi./ Durmanın ve kalmanın büyük planıyım”. (15) [Birhan Keskin: Bu, İstanbul 2010, s. 35.]

Bu “durma” gizemlidir, hareketli görünüşlerin ortasında bir delik açar, hayret uyandırır, âşıkların gizli ve zalim isteği de sonunda “durmak” olabilir, ne olursa olsun doğru ve yerindedir.

Yazımın en başında Birhan Keskin’in şiirindeki kendine-gönderen sözcüklerden söz etmiştim. Aslında “BU MEKTUP SENDE DURSUN” şiirinde “durma” sözcüğünün içinde çoğun italik ile yazılan bu “dur” (“durakta”, “duracağım”, “durdur”) “durma”nın kendine (“durma”nın çeşitli anlamlarının taşıyıcısı olan fiil köküne ve koşaca) yaptığı bir göndermeden başka bir şey değil. Ama burada aynı zamanda felsefi bir anlam kazanıyor. Görünüşün varlığa yaptığı gönderme; ya da ontolojinin diliyle söyleyecek olursam: varlığın, durup dururken, yani bir anda örtüsünü kaldırıp görünüş alanında patlak vermesi olarak.

Görülüyor ki Keskin’in uyarıcı, sıradışı şiir yazma tarzı bizi âşıkların şimdiye kadar ihmal edilmiş dünya deneyimine götürüyor. Dilde yakaladığı varlığı söyleme damarı ise her iki noktayı yeni bir anlam boyutunun içine sokuyor. Ama daima dilin (dolayısıyla şiirin) olanakları içinde, duyguları doğrudan doğruya dile getirdiği izlenimi veren dizeleri bile çoktan yapılanmış bir şiirin içinde yerlerini alıyorlar.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.