Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-773-9
13x19.5 cm, 200 s.
Liste fiyatı: 20,00 TL
İndirimli fiyatı: 16,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Seferis ile Üvez
Yayına Hazırlayan: Semih Sökmen
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Haziran 2010

2011 Melih Cevdet Anday Şiir Ödülü

Seferis ile Üvez, Süreyya Berfe'nin son şiirlerinden oluşuyor. İlk bölüm olan "Seferis’e İskele Işıkları" Berfe'nin şair Yorgo Seferis'e Ege'nin bu tarafından bir tür seslenişi/karşılığı olarak okunmalı, ikinci bölüm "Üvez" mevsim döngüsünü takip eden, tabiatla hemhal olmuş, "haiku" tadında kısa şiirleri bir araya getiriyor, kitabın son bölümü "Bugün Salı mı Şimdi" ise birbiriyle bakışan ancak daha bağımsız son şiirlerden oluşuyor.

İÇİNDEKİLER
Yorgo Seferis'e
İskele Işıkları

Üvez

Bugün Salı mı Şimdi
OKUMA PARÇASI

BUGÜN SALI MI ŞİMDİ bölümünden, s. 143-144.

SABAH SABAH

her günkü yolumun üstünde

kauçuk yaprakları

Seni düşünmeye yelteniyorken

ağır darbeler yemiş

çok yorulmuş

kauçuk yaprakları

Masanın üstüne koysam

evcil bir kış yaşasam onlarla

Bırakmaz ki genç işsizler

kumlayıp ağartacaklar jeanleri

biz de ses çıkarmadan giyeriz

kumlu ciğerleri genç ölüleri

Bu renk poyraz 5-7

bu kıvrım yıldız karayel 8-10

Açılsak bahara artık

Bırakmazlar ki şu kadar PKKli etkisiz hale getirildi

şu kadar şehit

Sabah sabah

her günkü yolumun üstünde

kumlanmaktan çürümüş

ciğerleri sönük

kavruk hayatlı

jean yaprakları

Yazdıklarım içime sinecekken

trilyonluk makam arabası

Duymaz olaydım

dökülmeye başladı şiirin

hiçbir şey ifade etmeyecek

modası geçmiş mısraları

Kapıyı zorlayıp girdi içeri

kumlanmış jeanler

silikosise yakalanmışlar

alaca bulaca utançlar

ve kauçuk yaprakları

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Yücel Kayıran, “Kibrin ironik poetikası”, Radikal Kitap Eki, 30 Temmuz 2010

Süreyya Berfe, Seferis ile Üvez’de yer alan ‘Yorgo Seferis’e İskele Işıkları’ adlı şiirinde, Odysseus’un yolculuğu zemini üzerinde, Seferis’in 1914’te İzmir’den Atina’ya göç etmeleriyle Selanik mübadili bir aileden olması arasında imgesel lehim kuruyor. 60’lı yılların diğer şairlerinde yaygın olarak görülen bir tarzda, yani bir siyasetçi, bir siyasetbilimcisi gibi konuşarak, siyaset tarihi temelinde değil, poetik zemin üzerinde yapıyor bunu Berfe: İnsanın durumuna ait olanı, poetik olanın tarihi içinde ele alıyor. Dolayısıyla Odysseus’un yolculuğu zemini üzerinde derken kastettiğim bu, poetik tarih. Yani mübadele ile odysseus (yolculuk) arasında imgesel olarak bir iç içe geçmişlik durumu kurarken, siyasal olanı da devre dışı bırakıyor Berfe. 60’lı yıllarda, toplumcu şiirle yola çıkan Berfe’nin, siyasal olanı devre dışı bırakması, bir sapma veya bir tutarsızlık edimi olarak yorumlanabilir mi?

Sorunun yanıtına döneceğim; ama ondan önce bir başka problem üzerinde durmak gerekiyor. Bu problem, Süreyya Berfe şiirinin, Türk şiirinin gündeminin, belki de güncel ortamının demek gerekir, hep dışında yer almış olmasıdır. Bu nedenle olsa gerek, şiirinin “parlak bir şiir” olmamakla (Doğan Hızlan), kendisinin de “çağdışı bir şair” olmakla (Haydar Ergülen) yorumlanması. Ama asıl sorun, bu neticenin nedeninin ne olduğudur?

Berfe’nin şiirinin ‘ne’liğine yönelen bir tasarı, bir zorlukla karşı karşıyadır. Zorluğun sebeplerinden biri, bu şiir hakkında şimdiye kadar eleştirel bir ide oluşturulmamış olmasından kaynaklanıyor ise, diğer nedeni, şairin, kendisi ve şiiri hakkında açıklama yapmayı istememesinden, bugün artık bir tutuma dönüşmüş olan ketumluğundan kaynaklanmaktadır. Şiiri ve şiir anlayışı hakkında konuşan bir şair değil Berfe; dahası, şairliğinin başlangıcına ilişkin bilgi veren bir şair de değil. En detaylı söyleşisi olan, Mehmet Kazım’ın hazırladığı Süreyya Berfe’yle Hayattan Şiire adlı kitabında bile, şiirle tanışma evresine ilişkin büyük susuşlar söz konusu. Berfe, burada, şiirle ilk defa, Aydın Lisesi müdürünün yazdığı Yirmi Milyon Türk Haykırıyor kitabıyla tanıştığını söyledikten sonra, ‘Kasaba’ şiirini Cemal Süreya’nın zorla yarışmaya yolladığı meselesine geçiyor. Şiirle ilk tanışmadan, Süreya’yla tanışmaya gelen süreç boş. Berfe’nin şiiri, aynı zamanda, Cemal Süreya, Behçet Necatigil, Orhan Murat Arıburnu, Ceyhun Atuf Kansu gibi ödülleri almış olmasına rağmen öne çıkıp, kendi evreninin özgünlüğü hakkında tartışma yaratacak gündem oluşturabilmiş bir şiir de değil.

Bunun temelinde sözünü ettiğim ketumluğun belirleyici bir rolü var kuşkusuz. Ketumluk derken, psikoloji biliminin konu alanına giren hallerden söz etmiyorum kuşkusuz. Tam tersine ontolojik temelleri bulunan tekil ve tümel bir poetik durumdan söz ediyorum. Gerek 60’lı toplumcu şiiri gerekse 70’li yılların toplumcu gerçekçi şiiri, şairlerinin siyasete ve ideolojiye müdahil oldukları, kimi durumlarda da farklı fraksiyonlara angaje oldukları bir zeminde ortaya çıkmıştır. Bu dönemde ortaya çıkan birçok şairin şiirini, o şiirin, sadece kendi potansiyeli dâhilinde değil, ancak müdahil oldukları siyasi ve ideolojik temsil idesine bağımlı olarak düşünülebilmesinin nedeni de burada gizlidir.

Bağımsız bir toplumcu şiir

Süreyya Berfe’yi, 60’lı yılların toplumcu şiiri içinde ayırıcı kılan özellik, onun ideoloji ve siyasete müdahil olmadan toplumcu bir şiir kurmuş olmasında görülmektedir. Siyasal ortamdaki dönemsel ideolojik bağlamlara gereksinim duymayan, dolayısıyla onlardan bağımsız bir toplumcu şiiri dile getirir, Berfe’nin ilk yapıtları; gerek Gün Ola (1969) ve gerekse Savrulan (1971). Şiirine içkin olanın dışında ama şiirini daha büyülü gösterecek bir siyasal ve ideolojik kimlik peşinde olmamıştır. Berfe’nin, bir şair olarak duruşunun ârî özelliği, şiirini cilalamak için, ‘hocaefendiye biat edenler cemiyeti’ne üye olmak veya ‘istiklal marşını sevenler derneği’ kurmak gibi girişimlere hiçbir zaman tenezzül etmemiş olmasında ortaya çıkmaktadır. Berfe, baştan beri, şiiri ile şiirinin algılanış tarzı arasına, şu veya bu şekilde, hiçbir zaman girmemiştir; yaşamıyla da (:“gelirini yükselteceğini sezdiği işlere uzak durarak bir yaşam anlayışı sürdürdü” diyor, Memet Fuat), şiir anlayışını dillendirmeyişiyle de (:“halkçı şiirini, kendi köşesine çekilmiş bir havada sürdürdü” diyor, Fuat). Türk şiirinin, neredeyse yarım asırdır, kendi tinsel evreninin içerdiklerinden hareketle değil, daima dönemlere egemen olan siyasal ve ideolojik bağlam üzerinden kurulmuş ve okunmuş olduğunu hesaba katarsak, Berfe’nin, şair duruşuna ait bu ıranın, onun şiirinin algılanmasında ketumlayıcı/ket vurucu bir rol oynadığını ileri sürmek, abartı değildir sanırım.

Süreyya Berfe şiirinin temel ve ayırıcı özelliği, bu şiirde konuşan öznenin, olup bitenler dünyasını ironik bir bakışla algılamasında ortaya çıkmaktadır. İroni, Berfe’nin şiirinde, ne mizahi ne de (bu kitabımda ironik bir yaklaşımı denedim tarzındaki:) poetik bir deney olarak ortaya çıkmaktadır; tam tersine, onun şiirindeki ironi, ontik durumun, yani bir varoluş durumunun dışavurumu olarak ortaya çıkmaktadır. İroni, burada, şiir kişisinin, onurlu bir şekilde yaşamasının devamını sağlayan ama yaşamını onurlu bir şekilde devam ettirmeyenlere yönelik eleştirel bir tavır olarak ortaya çıkmaktadır. Başka bir deyişle, ironi, Berfe’nin şiirinde, şiir kişisinin, kendi varoluş durumunun temel ilkelerini haklı bulan, varoluşunu bu ilkelere göre gerçekleştirmeyen veya gerçekleştiremeyenlere yönelik eleştirel tepkisini dile getirmektedir.

Emareleri, ilk şiirlerinden beri görülen, bu ironik bakış, Berfe’nin üçüncü kitabında, yani Şiir ve Hayat’ta (1980) belirginleşip netleşmeye başlayacaktır. Tıpkı yılanın deri değiştirmesi gibi bir durum söz konusu burada.. ‘Halkçı şiir’ derisi dökülürken, alttan yeni ve taze deri olarak ironi ortaya çıkacaktır. Ve Sen, Basmasın’la (1985) birlikte, ironi-derisinin altından da başka bir deri, merkezdeki kibir derisi belirginleşip katılaşacaktır.

Şiir ve Hayat, Berfe’nin, kendi şiir toplamı bakımından kuşkusuz en önemli kitabıdır; hem daha önceki hem de daha sonraki kitaplarına giden yolların kavşağını oluşturması bakımından. Ve aynı nedenlerle hâlâ en sevdiğim ve en önemli bulduğum şiiri de, bu kitapta yer alan ‘Mektubunu Aldım’dır. Bu arada, bu şiirin, benim için başlı başına bir çalışma konusu olacağını da, geçmeden belirtmek isterim.

Berfe’nin şiirindeki ironik özellik de, kibir toprağında yeşeren öğedir. Ama ‘yeşerme’ kelimesi, Berfe’nin şiirinin tinsel evrenini dile getirmesi bakımından en aykırı sıfatlardan biri olsa gerek. Berfe’nin dünyasında söz konusu olan, yeşerme değil, kuruma ve kuraklaşmadır. Kibir, insanın toplumsal yaşam alanındaki varoluşunda ortaya çıktığı varsayılan bu kuraklaşmadan bir tiksinme halidir: Sen, Basmasın.

Berfe’nin şiirindeki kibrin ontolojisini şöyle betimlemek mümkün: Kibrin varoluşu, bedenin sonsuz istemesine rağmen, kararlı bir iradede kaymayı gerektirir. Bu şiir kişisinin varoluşunda ortaya çıkan kibir, kendi yaşamının kontrolünü, bedenin sonsuz gereksinimlerine bırakmış ve kendini irade olarak ilga etmiş ötekine/avama karşı bir öfkedir. Seni Seviyorum’dan (2002) bir örnek: Sakin oluyorum, sakin davranıyorum/ Zekâsızların, bilgisizlerin/ dolayısıyla ahlaksızların/ malumatlıların arasında, karşısında/ Bir cehalet geliyor üstüme. Zekâsızlık ve bilgisizlik, neden ahlaksızlık olsun ki? Ya da zekâsızlık ile bilgisizlik ancak kibir tarafından ahlaksızlık olarak adlandırabilir.

Doğaya çekilme, Doğu’da, toplumsalın kirinden bir tür ruhsal arınma süreci olarak görülür. Ancak doğaya dönüş ‘terki terk’ içermiyor ise, yani toplumu terk ediş belli bir evre sonucunda terk edilmiyor ise, bu bir arınma değil, kibir belirtisidir. Yani, Berfe’nin son dönem şiirlerinde ortaya çıkan dönüş durumu da, bir kibir belirtisi olarak ortaya çıkmaktadır. Kibir, ontolojik bir durum değil, yer yer sınıfsallık içeren tarihsel zemine dayalı bir haldir. Dolayısıyla, bu şiir kişisinin çekildiği doğa, aslında kendinde-doğa, sonsuz-doğa, yani natura değil, tam tersine yerin altına çökmüş, eski bir uygarlığın kalıntılarındaki teselliye dönüştür. Seferis ile Üvez, bu tesellideki ‘küçük yolculuk’.

Devamını görmek için bkz.

Orhan Koçak, "Üvez buruk bir meyvedir", Sabah Kitap Eki, 28 Temmuz 2010

Şiiri kendi engeliyle birlikte yazmak: 40 yıldır Süreyya Berfe'nin şiirinin üstlendiği sınav bu oldu. Şiiri şiir gibi davranmaktan alıkoyan engel, şiirin bir parçası, hatta belki asıl gücü ve 'muharriki' haline gelmeliydi. Bazen Berfe'nin bu bitmeyen uğraştan sıkılıp kaçtığını düşündük; ama çoğu zaman, tıpkı bu son kitabında olduğu gibi, sınavdan nerdeyse hiç terlemeden ve zaferle çıktığını gördük, daha çetin engellere hazırlandığını hissettik. Şiir için epey hacimli bir kitap, Seferis ile Üvez. 198 sayfa ve üç bölümden oluşuyor: "Yorgo Seferis'e İskele Işıkları", "Üvez" ve "Bugün Salı mı Şimdi". Orta bölüm, Berfe'nin daha önce sık sık "Şiir Çalışmaları" adıyla yayımladığı anlık doğa izlenimleri dizisinin bir devamı gibi. Başlıksız, kısacık, bazen iki dizelik parçalar. Üvez, Berfe'nin sevdiğini bildiğimiz başka meyvelerin de temsilcisidir: Alıç, iğde, muşmula... Markette satılmayan, dayanıksız yemişlerdir bunlar. Pazarda veya bir seyyar satıcıda karşımıza çıktığında bile çoktan geçmişte kalmış bir çağın acıklı kalıntılarına dönüşmüşlerdir. Ama bir yerlerde yetişmeye de devam ediyorlardır! (Üvez ağacı genellikle toplu halde bulunmaz, başka ağaçların yanında ya da az uzağında tek başına büyür.) Öte yandan, bu 'nadir' bitkilerin başka 'ekolojik' ürünlerle birlikte kazıkçı Teşvikiye manavlarının raflarını süslemesini önleyecek bir merci de yoktur. Kaygılı bir doğayı üstlenmiştir Berfe'nin şiiri; kaygılı ve çarpıntılı. Tarihin, toplumsal çekişmenin, insan tutkularının seyircisi, aynası ve kurbanı olan bir doğa. Bir fragman şöyle: "Biraz fazla / yaşadığımı düşündürüyor / bu bahar". Bir başkası: "Kışın / hiç dokunmadığım / hayranlıkla baktığım ne varsa / çiçeklendi". Şu da var: "Eski yıllar gibi / bile olamıyoruz // Arkamıza bakmadan / çekip gidemiyoruz". Ama şu da var: "Kış gelsin / Sığırcıklar / insancıklardan iyidir". İzlenim demiştim, belki yanlış. Çarpışma veya karşılaşma anlarının uyandırdığı düşünceler demek daha uygun olacak. Bir fragman şöyle: "Anadilini iyi bilen bir şair / iki dil biliyor demektir". İkinci dil hangisidir acaba? 'İnsancıkların' bitmek bilmeyen konuşmalarının da vasatını oluşturan bütün anadillerin dışındaki o öbür dil? Anadilin içinde saklanmış bâtınî bir dil mi? Berfe'nin bu türden safsatalara itibar etmediğini biliyoruz. Yoksa 'sığırcıkların' dili mi, doğanın dilsiz lisanı mı? Ve anadili iyi bilmek de ancak konuşmanın biraz dışına çekilmek ve engeli daha iyi hissetmekle mi mümkün oluyor? Sorularla gelen bir doğa Berfe'ninki. Ama yine de doğa, çünkü dönüyor, kayıplar vermiş bile olsa başladığı yere bir kere daha geliyor. 'Üvez'in önceki 'Şiir Çalışmaları'ndan farkı da bu dönüşü vurgulayan plan: Bir kış sonu başlıyor, baharın, yazın ve sonbaharın farklı cevaplarından geçerek bir başka kışın başlarına erişiyor.

Engeli şiire dönüştürüyor

İlk bölümün daha tarihsel bir yükü var: Bugüne kadar Ege'nin iki yakasında 'insancıkların' konuşa konuşa (ve sık sık da jetleri kaldırarak, Kardaklara bayrak dikerek) ağdalaştırdığı bir konu: Nüfus mübadelesi ve sonrası. Burada iki tür engel ya da tehlike vardır. Biri, sanki bu mesele daha önce hiç konuşulmamış ve bugün de çeşitli konuşmaların malzemesi değilmiş gibi yaklaşma safdilliği. İkincisi de çatışmanın kendisiyle hiç ilgilenmeden sorunun varlığından 'nemalanmaya' bakmak: Hem Bozcaada'da sirtaki-çiftetelli dostluğuna kadeh kaldırmak, hem de "Türkiye Türklerindir," medyasının ateşli silahlarından biri olmak. Bu iki tehlikeyi de savuşturuyor Berfe'nin 37 bölümlük uzun şiiri. Arka planda süregiden epeski bir konuşmanın uğultusunu da hissediyoruz, ön planda şiirin kendisini bu gürültüden sıyırışını da. Ne demek istediğimi belki en iyi şu satırların sessiz ihtişamı anlatır: "Boş duran köylerin taş evleri / bırakmadı peşimizi / yerinden yurdundan kovulmuş zaman da // ... // Sarnıç duruyor sarnıç olduğu için / Eğilip baktın suyuna / su aynı su değil / Bakıştınız ama". Ya da bitişteki o üç noktayla başlayan cümle: "...bellek durmadan çalışıyordu." Sonuçta bağışlayıcı da olabilecek bir intikamcı gibi. Eğer kitabın ilk iki bölümü engellere rağmen ve engellerle birlikte yazılmış bir şiirin örnekleriyse, üçüncü bölümde dosdoğru engelin şiirini yazıyor Berfe, engeli şiire dönüştürüyor. Soru uzun bir süredir şudur: İletişimin uğultusunun çok arttığı, her şeyin kapitalist çarkların içine çekilip öğütüldüğü bir dünyada 'lirik şiir' -enayi durumuna düşmeden ve yalan söylemeden- hâlâ mümkün müdür. Ve gerekli midir? Yeterli midir? Cevabı şiirin kendisi versin: "Sabah sabah / her günkü yolumun üstünde / kauçuk yaprakları // Seni düşünmeye yelteniyorken / ağır darbeler yemiş / çok yorulmuş / kauçuk yaprakları // Masanın üstüne koysam / evcil bir kış yaşasam onlarla // Bırakmaz ki genç işsizler / kumlayıp ağartacaklar jeanleri / biz de ses çıkarmadan giyeriz / kumlu ciğerleri genç ölüleri // Bu renk poyraz 5-7 / bu kıvrım yıldız karayel 8-10 / Açılsak bahara artık // Bırakmazlar ki şu kadar PKK'li etkisiz hale getirildi / şu kadar şehit // Sabah sabah her günkü yolumun üstünde / kumlanmaktan çürümüş / ciğerleri sönük / kavruk hayatlı / jean yaprakları // Yazdıklarım içime sinecekken / trilyonluk makam arabası // Duymaz olaydım / dökülmeye başladı şiirin / hiçbir şey ifade etmeyecek / modası geçmiş mısraları // Kapıyı zorlayıp girdi içeri / kumlanmış jeanlar / silikosise yakalanmışlar / alaca bulaca utançlar / ve kauçuk yaprakları". Nokta. Daha çok parça okumak isterdim bu üçüncü bölümden, yerim dar, ancak şu dizeleri alabiliyorum: "Bir anlasam şiirden / şiirden ne anladığımı bilsem / Aşktan -yalan- / yaşlılıktan -doğru- anlarım / Belki bilirim yaşlı olanları / sadece onları // Yaşlı karmaşık ilişkileri / Yaşlı sıkıntıları bıkmaları // Yaşlı istememeleri ve sonuçlarını / ve benim gibi bütün yaşlıları / Yaşlarına göre geç de olsa anlarım // Aşktan ve şiirden / ve insan sevgisinden / ve senden anlamam // Şiir olsun diye değil / sahiden anlamam". İçinde Melih Cevdet'in de Turgut Uyar'ın da seslerinin uzaktan uzağa uğuldadığı bu inkâra inanmak gerek.

Devamını görmek için bkz.

Hüseyin Hamdi Erkan, “Seferis ile Üvez”, parşömen- sanal fanzin, 27 Temmuz 2010

Sizi bilmem ama benim büyük-güzel yazıcı (şair, yazar, romancı, öykücü, denemeci gibi yazıcılar) kıstasım şudur: Daha önce bildiğim, gördüğüm, hissettiğim şeyleri bildiğimi, hissettiğimi onu okuduktan sonra anladığım ya da daha önce hiç bilmediğim, duymadığım bir şeyi bana duyuran yazıcılar güzel-büyük yazıcılardır.

Onlar dünyayı daha berrak görmemizi sağlarlar. Gözümüzü açar, şeyleri netleştirirler gözümüzde. Hem bu kıstaslar falan bir yana biz fani okurların sahiplendiği "benim yazarım, şairim" dediği insanlar vardır. Süreyya Berfe benim için yukarıdaki iki guruba da giriyor.

"süreyya berfe kalfaysa ben çırak bile olamam" diye karalamıştım bir zamanlar.

Benim çırak olacağım yok zaten. Hamurumuz sağlam değilmiş. Ama S. Berfe kalfalığına devam ediyor hâlâ. İyi ki.

Metis’ten çıkan Seferis ile Üvez Berfe'nin kalfalığının son ürünü.

Şiirler şu kadar bölüme ayrılmış, şöyleymiş böyleymiş... onları her yerde bulursunuz zaten. Ezcümle, Berfe yine evrene ve bu sefer Georgios Stylianou Seferiades'e de odaklanmış.

Rüzgârlar, kuşlar, bitkiler, mevsimler (bildik Berfe şeyleri) dışında, –aralarında yaş farkı olduğunu anladığımız– sevgilisine de yazıyor yine (artık gerisi edebiyat tarihçilerinin işidir):

Sırılsıklamım

denizden yağmurdan değil

Özlüyorum

Sadece yaş farkı değil aradaki, uzaklıklar da sanırım..

Devamını görmek için bkz.

Sennur Sezer, “Yaşlılığımızda özlediğimiz kırlardan Süreyya Berfe’ye mektup”, Evrensel, 2 Eylül 2010

Merhaba Süreyya Berfe,

seninle yaşlılık üstüne konuşacağım aklıma bile gelmezdi. (Yine de kabullenemiyorum ya...) Hem sevgilinden söz edeceksin hem yaşlılıktan, bence biraz şair numarası bu. Yaşlılar aşık olmazlar ki.

Seni hep o deniz kıyısı kasabasında düşünüyorum. Urla İskele'de. Karşı adalardan bir Yunanlı şairin gelip konakladığı kahveden. Belki de kendi evidir orası. Seferis miydi? Kitabının adı Seferis ile Üvez de. Sanki özlemlerini özetlesin diye oturuyordun o kahvede. Gün Ola nidası bir iç çekiş gibi çevrene sinmişti. Özlemlerin neydi diyemiyorum, hepimiz bir düş olarak taşıdık bir ülkenin özlemlerini. Ben bu özlemlerin sızısını bitiremedim üstelik gitgide ağırlaştı.

İstanbul’un karmaşasından ayrılanları, kendini Ege’ye atanları hem anlıyorum, hem anlayamıyorum. Hep Adnan’ı alıp bir deniz kıyısına kaçayım, şu işler bitsin de diyorum ama işleri bitiremiyorum bir türlü.

Uykunun öldüğü yağmurun, düşlerin dirilen seslerinin uykuyu öldürdüğü kıyıda , sen işlerini bitirmenin dinginliğinde misin? “Canım sıra büyülü karakimyon” kokusu çare midir tasalara... Ekmek verip kar alıyor musun bu sıcaklarda? Uykusunu uyumak istediğin güveyilerin sayısı tükenmedi mi? Üvez adını neden andın denemez bir şaire. Hele bir iskelede yaşıyorsa. Gemiciler üvez ağacından yapılmış şeyleri yanlarında taşıyarak fırtınalardan korunurlardı. Üvez adı bir şairi neler korur kimbilir? Bahçeye dikilen üvezin, hem evi hem de içindekileri talihsizliklere karşı koruduğu inancı sürüyor mu Urla’da daha? Buruk tadı üvezin yıldırım düşmesine deva mı? Yaprak döküyor yaşlılar gibi kış gelince. Meyvesi çürür gibi olduğunda değerleniyor.

“Tanıdığım bildiğim/ bütün kuşların dili tutulmuş” dediğinde kimi dinlemeyi umuyorsun? İçinin fırtınalarını boğduğun sessizlikle kimi bekliyorsun İskele’de?

Adım adım yaşlılık denen bir sınıra yaklaşıyoruz Süreyya,

Aslında gençler için çoktan ulaştık ya. Ben nedense bir türlü kocamayı kabul edemiyorum. İsteyen kendine isteyen denize baksın dendiğinde baktığım deniz miydi kendim mi bilemedim. Belki de bir başka şairdi, işi başından aşkındı. Bir geline türkü hazırlıyordu, armağan “dudağından emzir beni” demişti bir yerinde. Armağanını sunamadı. Sen miydin o şair?

Gerçekten güzel öpüşmenin iyi bir şey olmadığına inanır mısın? Neden gençlere böyle şeyler söylüyorsun? Şair cilvesi mi?

Ya içindeki rüzgar? Gereksiz bir fırtına mı? İmbat mı..

Sevgili Süreyya Berfe,

Bir sardunya yaprağındaki mercimekten küçük sümüklüböceği ya bir şair izler ya bir ermiş. Sardunyanın geleceğini düşünmez ikisi de. Kim ezebilir peki? Yanıtını bilmiyorum.

Karpuzun kokusu, mimozanın denizin kokusu yüzünden soluşu... karısı ölmüş bir erkeğin yası ... bir şairin torbasından çıkacak ufak tefek.

Torbalarımızda kimsenin işine yaramayacak böyle ayrıntılar kalacak ardımızdan.

Sürüsünden ayrılmış bir kırlangıç. Kentin alanındaki heykele veda ediyor. Ve heykelin gördüğü yoksullar... Kırlangıcın heykelin ayakları dibinde verdiği son soluk, gagasının kıyısında bir altın parçası. Mısır’da toplanan kırlangıç sürüsünün cıvıltıları karışıyor savrulan kara. Piramidin yanında kükreyen sfenks... bunlar kalmış bana bir şairden... kim beğenip alacak torbamın dibinden?..

Şairlerin terekelerine kim sahip çıkar Süreyya, zeytinlere vuran yağmurdan başka?

Devamını görmek için bkz.

Turan Karataş, “Huma kuşu olup acıların ovasında uçuyorum”, Yeni Şafak Kitap Eki, 11 Ağustos 2010

Süreyya Berfe 70 Kuşağı şairlerindendir. Adı, o kuşağın öncü şairlerinin (İsmet Özel, Ataol Behramoğlu) hizasına yazılmasa da hemen arkadan anılır. İlk şiirlerinin birkaçını Süreyya Kanıpak imzasıyla yayımlamıştır. Asıl adı da Hikmet Süreyya Kanıpak’tır. Şimdilerde bir sahil kasabasında münzevi bir hayat yaşadığını bildiğimiz Berfe, gençliğinde tabir yerindeyse hızlı bir sosyalist devrimcidir. Büyük savrulmalar yaşadığı, olmayacak düşler peşinde gittiği o yıllarda yazdıklarından çıkarılabilir.

Şairin son çıkan kitabı Seferis ile Üvez üzerine yazmak niyetiyle başladığım yazı, alıp gerilere götürdü beni. Şairin, kitaplığımda bulunan; 1965, 1966’da yayımlanan ilk şiirlerinden başlayarak 1992’de çıkan Şiir Çalışmaları’na kadar çeyrek asrı aşkın bir süre içinde ortaya koyduğu ürünleri, zamandizimsel olarak okudum. Araştırınca fark ettim ki şairimiz son on yılda (1998-2008) altı kitap daha çıkarmış [Ruhumun (1998), Nâbiga (2001), Seni Seviyorum (2002), Eksik Alfabe (2003), Foklar Söyledi Ben Yazdım (2005), Çıkrık (2008)]. Şu kısacık sürede temin etme imkânım olmadığı için, bu kitapları maalesef okuyamadım. Aslına bakılırsa, bir şairin yirmi beş yıldan artık bir zamana yayılmış yazma serüveninde ortaya koyduğu ürünleri tanımak, o şairi tanımak için yeterli sayılabilir. Ne var, daha sağlıklı bir değerlendirme için elbette bütün yapıtların okunması gerekir(di). Şimdilik okuduklarım üzerine, onlardan yola çıkarak bazı değerlendirmeler yapacağım. Maksadımız şairi daha yakından tanımak ve tanıtmak, bu vesileyle yeni kitabını da söz konusu etmektir.

Süreyya Berfe’nin ilk birkaç şiirinde, ilk kitaplarına almayıp sonradan toplu şiirlerinde (Ufkun Dışında, “Kitaplarda Olmayan Şiirlerden Seçmeler 1965-1966”) yer verdiği şiirlerinde, İkinci Yeni şiirinin etkisini görmek mümkün. Kapalı ve iç bağıntısı zayıf dizelerle kurulan şiirler bunlar. Yalnızlık, hüzün, sonradan çokça meşgul olacağı dış âlemi yoklama denemeleri. Tabiatın ortasında duyarlı ve sorumlu bir bireyin kaygıları. Sonra topluma yönelme başlıyor. “Kasaba” ve “Kasabadan Uzakta” şiirlerinin ırası farklı. Çevresine dikkat kesilmiş bir bakış. Bu iki şiir, Gün Ola’daki şiirlerin habercisi.

İlk kitabı Gün Ola’da (1969), tutup şiirin elinden köyüne varır Berfe; bir nevi yeni biçimli türküler söyler, “çoban türküleri”. “Bir yerimde yorgun bir değirmen dönüyor” güzel, manidar ve kitaptaki şiirlerin maksadına muvafık bir dizedir. Ceyhun Atûf’tan, Cahit Külebi’den esintiler taşır bu şiirler. Onlarınkilerin daha dik seslisidir. Çünkü “emperyalizmin bağıra bağıra geberdiği” de bir kenara not edilmiştir. Ama şair daha çok durnalarla arasında bir yakınlık kurmuştur; yüreğinin ortasından da kağnılar geçer. Kısacası, Gün Ola’daki ürünler, tabir doğru ise, bir çeşit “köy şiirleri”dir. Halkı ve toprağı sevmenin semeresi olan bu kitaptan başka bir eser yayımlamamış olsaydı, Süreyya Berfe’ye rahatlıkla “köy şairi” diyebilirdik.

Berfe’nin ikinci kitabı Savrulan’da (1971), ilk yapıtındaki bir iki izlek, söz gelimi köy kaygısı, devam etmekle birlikte “devrimci” bir ozan vardır karşımızda. Kitaptaki ürünlerde dönemin toplumcu ve halkçı şiir tutumu hâkimdir. Basbayağı “devrimci şiirler” okuruz. Hem şiirlerin içeriği, hem de söyleniş biçimi bunu kolayca belli eder. Şairin kaygısı salt kendi ülkesiyle de sınırlı değildir, dünyanın değişik yerlerindeki “emekçi”lerin sözcüsü olacak şekilde büyümüştür. “İspanyol İşçileri”, “Salazar Nereye Gömülecek” şiirleri bu bağlamda ilginç örneklerdir. Şairin bahanesi hazırdır: “Dünyaya çeviriyorum gözlerimi// Dünyadan halkım geçer”. Beri yanda, aynı yıllarda yazılan ve yayımlanan (1969), fakat Savrulan’a alınmayan “Sierra Maestra’da” şiiri, adeta Sosyalist Küba’nın kurtuluş destanıdır. Okuru rahatsız edecek derecede bir ideolojik bağlanma söz konusudur şiirde. 60’ların sonundaki devrimci heyecanla söylenmiş bir militan şarkısı gibidir. Bir şairin, ideolojisini şiirinde bu kadar açık edişi elbette hoş değil.

Berfe’nin kırklı yaşlara yaklaştığı dönemin ürünü olan Hayat ile Şiir (1980), onun en oylumlu kitabıdır. Adeta, şair, şiir perisine “Beni uzun bir yolculuğa çağırıyorsun/ Geliyorum” demiş ve karmaşık bir çağın, kanlı bir dönemin yaşamalarına ayna tutacak metinler yazmıştır. Her çeşitten şiir bu kitapta yer bulacaktır. Ne var, Berfe çok zaman, “içindeki derdi söylemez, herkesin bildiğini söyler”. Bir bakıma güncelin gölgesi düşmüştür şiirinin üstüne. Şair, yazılmaması gereken şeyleri de yazar. Bu arada bütün “defolu” ruhlar/ insanlar ve durumlar şiire girer. Bu kitapta darmadağınık söylenmek istenen birçok şeyin hâsılası şu örnekten çıkarılabilir: “bitmek tükenmek bilmeyen geçim sıkıntısı/ çok hızlı büyüyen işsizlik/ mikrobu bilinen ama bulunamayan kentleşme/ sahiplerinden başka kimseyi dinlemeyen sanayileşme/ engeller, baskılar, yabancılaşma, sınıf değiştirme/ modern hayat, elektronik çağ, yoksulluk/ insanlararası soğukluklar/ kardeşlerarası düşmanlıklar/ sınıflararası uçurumlar/ uluslar arası hesaplar/ kel tepeler, yumuk yumuk evler/ tükenen doğa, kirlenen denizler/ yaralanan değerler, yıkanan beyinler/ başıboş gençlik, başıboş hayat, başıboş günler”.

Şiirlerin yazıldığı dönemin Türkiye’si, yani “bir uçtan bir uca kanıyan” yurdum, büyük bir görüntüsüyle bu metinlerde yansımaktadır. Hayat ile şiirin yan yana,doğrusu iç içe olduğu bu kitaba 70’li yılların sosyolojik panoraması diyebiliriz. Salt içerik olarak değil biçim olarak da kitapta çeşitli metinler vardır. Ortalama bir yazı özellikleri taşıyan, şiirsel gerilimi olmayan metinler; söz gelimi “Yazı” gibi, “Yarın da Tartışırız” gibi. Haksızlık etmeyelim, mahcup ve güzel dizeler berrak bir su gibi fışkırır bu hantal yazı öbeklerinin arasından: “Dün, silindir geçti üstünden bir çiçeğin/ Bugün yine açıyor// Demek ki kalbinin çevresinde kalbim dolaşıyor”.

Bilhassa Hayat ile Şiir bağlamında şu belirleme de yapılmalıdır: Berfe, çokluk şiirin sesine, ahengine ve diğer biçimsel öğelerine önem vermiyor. Varsa yoksa anlam. Bu nedenle birçok ürünü kolayca düzyazıya evrilebilir niteliktedir.

“Her şeye bakmak isteyen bir derviş tavrı”, buna şair ve filozof tavrını da ekleyelim, çok yerde şiir olmaya aday küçümen metinler yazdırmıştır Berfe’ye. Bunların ilk örnekleri, Ufkun Dışında (1985) kitabında yer bulmuştur. Bu küçürek metinler yer yer bir vecize, bir aforizma, kimi vakit hikmetli bir söz, bir haiku, kimi özellikleriyle de haza ve yekpare bir şiirdir. Bir düşünce özünü, anlık bir duyguyu, küçük bir alaysılamayı dile getirirler. İşte minik bir örnek: “Talihsiz değil yeni insancıklar, tarihsiz”. Bu metinlerin özel adı “şiir çalışmaları”dır. Necatigil’de gördüğümüz ‘şiir uçları/ şiir filizleri’ne benzerler. Ama daha çok tabiattan ilham alınarak söylenmiştir. Bu tarihten sonra her kitapta az biraz boy vereceklerdir. Süreyya Berfe’nin bir şair olarak en belirgin özelliği nedir diye sorulsa, son kitabında da büyük bir yer tutan bu küçük metinleri önemseyişidir derim. Bir haiku şairi olmak mıdır derdi, derseniz, bu minik metinlerin birçoğunun haiku olmadığını söylerim. Şurası da var, okuduklarımdan hareketle diyebilirim ki, Berfe bundan elli yıl, yüz yıl sonra Türk edebiyatında yer bulacaksa, hatırlanacaksa, bu küçümen şiirleriyle anılacaktır.

“Şiir Çalışmaları” adını o kadar benimser ki Berfe, 1992’de yayımlanan kitabına bu adı koyar. Tabiatın ve hayatın dilini ve gizini anlama, anlatma/ duyurma çabasının ürünü olan bu küçük metinler, aynı adla bu kitapta da epeyce bir yer tutar. Bu kitabın diğer metinlerine bakınca, önceki kitaplarda var olan ideolojik, politik mesajın kaybolduğunun görürüz. Şiirler kısalmıştır. Yani Süreyya Berfe şiirinin çehresi de özü de epeyce değişmiştir. Yalın söyleyiş büyük ölçüde devam etmektedir, ama şiirler düzyazıdan daha uzakta dururlar. Şairin bakışı, toplumdan kendi içine yönelir. Kendi içinde büyüttüğü ya da büyüyen bir dünyanın keşif yolculuklarına çıkar. Aşk temasının dikkati çekecek kadar şiirin özüne dâhil olduğunu görürüz. “Gitmiyor”, bu bağlamda iyi bir örnektir. Kısacası, “koparana kokusunu veren çiçek” olma yolunda bir naiflik sezilir şiirlerde.

Seferis ile Üvez (2010), Berfe’nin şimdilik son yapıtı. Bana sorarsanız, çok şiir yazmıştır Berfe. İyi bir şair olmak için bu kadar şiire ihtiyaç var mı, bilemiyorum. Kitabın ilk kısmında yer alan 37 metinde, kendisinin de Selanik mübadili bir aileden geldiğini söyleyen şair, bir borç olarak Yorgo Seferis’e iskele ışıklarını yansıtmak istemiştir. Bir bakıma hemşehrisi olan bu şaire bir son durum raporu sunmaktır niyeti. Yaşanan ortak coğrafyanın son hâli: Gidenler, duranlar, değişenler, direnenler… Şiirlerin mülhimesi Seferis’tir. Aynı zeminde bir duygudaşlık oluşmuştur. “Kim tartabilir çektiklerimizi/ bulduklarımızı yitirdiklerimizi/ nasıl hangi tartıyla”. Aynı İskele’nin yaşayanları ve yolcuları olarak görmüş, yaşamış ve yazmışlardır onca uygarlığı. Kıyılarımız yaklaşsın diye, iki yakanın çocuklarına “barışı anlamayı öğretelim” diye yapmıştır biraz da şair. Yalın bir anlatımla lirik bir destan denemesidir bu kısım.

Kara üzüme benzeyen ve bir kış meyvesi olarak bazı yörelerde bilinen ve yenilen “Üvez”in adı verilen ikinci kısım, kitabın yarısı hacmindedir; son yıllarda yazıldığı anlaşılan ‘şiir çalışmaları’ bir araya getirilmiştir. Bu küçük metinlerde hâkim olan tema tabiattır ve bilhassa mevsimler. Mevsimler arasında ise söze en çok karışan bahardır, sonra da yaz. Ağaçlar, çiçekler, kuşlar, börtü böcek; ne yaşıyorsa tabiatta bu minik metinlerde yer bulmuştur. “Bugün Salı mı Şimdi” isimli kısımdaki şiirler de, “Üvez”dekilerin azıcık büyütülmüşü. Bunlar da, bana kalırsa, bir bakıma “şiir çalışmaları”dır. Aynı yapıda şiir parçalarıdır çünkü. Tatlı tatlı okunuyor, ilk planda hoşa gidiyor da; bellekte yer edecek güçte, sarsıcı, tekrar okumayı arzu ettirici ürünler değil. Biraz acımasız olacak ama söylemek gerek. “Seferis”teki bir iki söyleyiş güzelliğini saymazsak, Berfe şiirine katkıda bulunan bir kitap değil Seferis ile Üvez. Ustalığın bulgu ve dil tecrübesiyle var olmuş vasat ürünler toplamı.
(Burada uzunca bir parantez açıp ne zamandır söylemeyi düşündüğüm bir hususu, haddimi aştığımı bilsem de, bu vesileyle dile getirmek isterim. Şairi yaşlandıran, fiziksel yaşından çok şiiridir. Şöyle demek daha iyi, bir şairin yaşlanıp yaşlanmadığını yazdığı şiirinden anlayabiliriz. Buna karşın, kim ne derse desin, şiir genellikle gençlik uğraşıdır. Ne var, “gençlik”le anlatılmak istenen çağı genişletip/ uzatıp 50 yaşına kadar vardırabiliriz. Hatta bazı iyice yetenekli şairlerde bu sınır 60’a kadar varabilir. Benim naçiz kanaatim, altmışından sonra şiir yazmamalı şairler. Belki çok az. Yazıyorsa da yayımlamamalı. Hemen bir çırpıda aklıma gelenleri söyleyeyim; Hilmi Yavuz, Ülkü Tamer, Gülten Akın, Ataol Behramoğlu, İsmet Özel… hangisinden altmışından sonra eski şiirleri gücünde ve tadında bir yapıt okuyabildik. Söz gelimi, İsmet Özel’in son beş on yıldır yayımlanan şiirlerine bir bakın; bir sempatizan olarak değil, tarafsız bir gözle. Ortalama bir metinden başka nedir o yazılar? İsmet Özel şiirindeki o halavet, çarpıcılık, derinlere zıpkın atan güç, bellekte iz bırakan söz kudreti nerede? Altmışından sonra, şiirin duygu suyu kuruyor. Lirizm azalıyor, belki de kayboluyor. Şair, ustalığının, yazı tecrübesinin hazır ekmeğini yemeye başlıyor. Söz kurulaşıyor, öz politize oluyor çok zaman. Şair, daha bir bilgece konuşayım, dünyaya nizamât vereyim derken sözleri şiirin dışına düşüyor. Şiiri olmadık maceralara sürüklüyor.)

Devamını görmek için bkz.

Necmiye Alpay, “Seferis kardeşliği”, Milliyet Kitap Eki, 20 Temmuz 2010

Süreyya Berfe, Seferis ile Üvez kitabında Seferis’i hem adıyla sanıyla hem de şiirlerinin özellikleriyle konuk ediyor.

Süreyya Berfe’nin yeni kitabı Seferis ile Üvez’de, bir bakıma üç, bir bakıma çok sayıda şiir var. Genellikle kısa ve bazen hayku türüne, bazen de aforizmaya yaklaşan şiirlerden oluşuyor kitap. Ege’nin, mitolojik olan dahil, geniş zamanlarına uzanıyor.

Berfe’nin bir önceki kitabı Çıkrık da öyleydi. Ondan önceki kitabı Nâbiga ve diğerlerinde de buraya doğru yaklaşmanın işaretleri vardı.

Diyebilirim ki Berfe, Seferis’i bu kez hem adıyla sanıyla, hem de şiirlerinin özellikleriyle konuk etmektedir. Benimsenmiş, içselleştirilmiş ve sonuçta açıklanmış bir yakınlık söz konusu. Baştan beri temelde sonsal olan bir yakınlıktır bu.

Yurdundan edilmişlik

Büyük şair Yorgo Seferis, 1900 yılında İzmir’de doğmuş, Birinci Dünya Savaşı’nın ilk yılında ailesiyle birlikte Atina’ya taşınmış. Süreyya Berfe ise ters yönün göçmeni: “Selanik mübadili bir aileden geldiğime göre...” (s. 11).

Kitabın üç bölümünden ilki, “Yorgo Seferis’e İskele Işıkları” başlıklı. “İskele”, Seferis’in Urla’da on dört yaşına kadar oturduğu mahallenin adıdır.

Bölümdeki şiirlere, yerinden yurdundan edilmişlik duygusu egemen. Bir tersine çevirme sayesinde daha ilk anda çarpıyor bizi bu duygu:

“Birden patladı hava/ anlayamadık kaçıştık/ evlerimizden kaçar gibi/ içeri girdik.”

Evlerimize kaçar gibi değil, ‘evlerimizden’ kaçar gibi, diyor şair.

Bizi evlerimize kaçırandan daha güçlü olgulardır söz konusu olan; kökleri söken olaylardır. Şiirdeki ‘biz’in içerisinde, ‘ben’ ve Seferis var. Bölüm boyunca ‘sen’ diye seslenilen ise, Seferis’tir: “Doğduğun yere/ yaşadığın yıllara geldiğimden bu yana/ esiyor çook eski bir rüzgâr”...

Şiir ve bölüm boyunca her şey geçişme halinde: Doğal ile kültürel, tarihsel ile güncel, gökyüzü ile yeryüzü, ve elbette, hepsinin ‘üstünde’ rüzgârlar, kuşlar. Bu geçişmeler, güncelin yanıltıcılığıyla hesaplaşan güçlü bir ortaklaşma yaratıyor.

Seferis de, “Benim ve senindir bu güneş, bölüştük onu” diye yazmıştı, bir savaşın yaşanmış saldırganlığını anlatan şiirinde (Bütün Şiirleri, çev. Herkül Milas ve Özdemir İnce, Varlık Yay., 1990, s. 113). Hangimiz neyi üstümüze alınırsak... Seferis’i sevebilmek has bir duygudur.

Berfe’nin şiirlerini düşünürken, ‘şiirleştirmek’ fiili neredeyse kaçınılmaz bir biçimde çıkageliyor. Şairin farklı dönemlerine işaret etmeyi olanaklı kılmasından ötürü.

Meydan okuyor

‘Şiirleştirmek’ fiili çoğu kez konuyu ya da izleği belirtmek amacıyla neredeyse ‘şiir yazmak’ anlamıyla eşitlenecek kadar geniş bir kapsamla kullanılır. En dar anlamını ise, bir akıl ürününe (fikir, bilgi ya da inanca) şiir biçimini vermek, diye tanımlayabiliriz. Böyle olunca, ‘has şiir’ sıfatıyla ayırt edilmeye çalışılan şeye ulaşamayıp manzume düzeyinde kalma tehlikesi ortaya çıkar. Ancak, şiirle ilgili olarak söylenebilecek her şey gibi bu önerme de mutlak değildir ve şiirin her zaman bir aşma gizilgücü vardır. İşte bu sürecin Berfe şiirinde ilginç bir biçimde gerçekleştiğini görüyoruz:

1960’larda, Berfe’nin bir süre birlikte hareket ettiği ve birlikte anıldığı diğer üç şair (İsmet Özel, Ataol Behramoğlu ve Özkan Mert) şiirlerinde dolaysız bir biçimde (‘ben’ ve ‘biz’ olarak) kendi benzerlerini konuştururken, Berfe, aynı dönemin önde gelen şairlerinden Halûk Aker’de kısmen ve çokseslilik biçiminde izlenebilen bir özellik olarak, halkı (işçileri ve köylüleri) öne çıkarmayı, halktan kişilerin sesine yer açmayı, şiirlerinde onları konuşturmayı önemsiyordu.

Bu, ahlaki bir seçişti ama, Berfe’nin şiirlerini çoğu kez önceki kuşakların edebiyatına ait bir köycülüğün, popülizmin açık istilasına uğratmıştı. 1971 tarihini taşıyan kitabı Savrulan’da, bu nedenle manzumeleşmekten kurtulmuş tek şiir “Yangın Yılı”dır diyebilirim. Ama aynı zamanda, Süreyya Berfe’nin ‘şair’ sıfatını neden daha o zamanlardan hak ettiğinin en iyi göstergesi de diğerleriyle birlikte bu şiirdir. Sekiz yıl sonra Ahmet Telli’nin ilk kitabının adında çoğalarak “Yangın Yılları” biçimini alacak olan şiir.

Berfe’nin sonraki şiirleri, ‘nesnel’ bir değerlendirmeyle söyleyecek olursak, söz konusu tehlikeye yönelik, zaferle sonuçlanmış bir meydan okumadır. Zaferin ulaştığı uçlardan biri de haykular olmak üzere.

Devamını görmek için bkz.

Mahir Bora Kayıhan, “Buruk şiirler bütünü: Seferis ile Üvez...”, Olay Gazetesi, 19 Temmuz 2010

Usta şair Süreyya Berfe’nin son şiirlerinden oluşan yeni kitabı Seferis ile Üvez, son sayfasında buruk bir tat bırakan, yürekten ziyade ruhu buran “içli” bir kitap...

Üç bölümden oluşan kitabın ilk bölümü olan Seferis’e İskele Işıkları, Yorgo Seferis’e yazılmış, sesleniş tadında şiirler içeriyor...

İkinci bölüm Üvez, bir kısa şiirler geçidi yaparak bodur kalmış duyguların sesini yükseltiyor...

Ve son bölüm, yani Bugün Salı mı Şimdi, (en beğendiğim bölüm olarak) Berfe’nin oldukça başıboş, ışığın ters istikametine giden şiirlerini okuyanın yüzüne, nefes gibi sıcacık üflüyor...

Güzel dizeler yakalayıp ses verebileceğiniz bu kitabın özellikle son bölümünü bir bütün olarak ele almayı deneyin... İlginç bir deneyim olacak...

“YAZDIKLARINI

cam şişelere yarıyarıya doldurup

su biraz limontuzu

rengini verene kadar

güneşe bıraksam

Son nefesimden önce

gelincik şurubu niyetine

bir çay kaşığı içsem

Güzel ölür müyüm”

Devamını görmek için bkz.

Okay Gönensin, “Seferis’in komşusu”, Vatan Kitap, 14 Temmuz 2010

Bir öncesinde foklara yazdı, şimdi Seferis’in komşusu oldu. Komşusuna ve “üvez”e yazdı. (Üvez de nedir ki...) Süreyya Berfe, kendi kuşağından birkaç şair gibi herhangi bir ana akım içinde durmadı. Hareket etti, mekanlarıyla birlikte şiirini de taşıdı.

Şimdi Seferis ile birlikte İskele’de.

Son kitabı Seferis ile Üvez’in ilk bölümünde komşusuyla birlikte Homeros’un hatırasının peşinden gidiyor.

“Tabiat ve tarih

Savurmuş günümüzdeki insanı

Nereye

Arıyorum İonya’dan Anadolu’dan

Bu yana arıyorum

Bulamıyorum

Yaşayanlardan da bir şey anlamıyorum.”

O zaman da şair düşer peşine Homeros’un, Seferis ile birlikte ışıklara bakar; küçücük İskele’yi bir dünyaya dönüştürür.

Üvez bir yemişmiş, muşmulaya benzermiş. Onun da bilmediği görmediği bir şeyler olabilir.

“Yaş altmışyedi

Sesini yeni duyduğum bir kuş daha.”

Süreyya Berfe, ilk şiirini 1962’de yayınladığına göre en az 48 yıldır şiir yazıyor, ilk kitabının yayın yılı da 1969. Ama yorulmadığını da kitabın girişinde söylüyor:

“Hasbelkader yazdığına göre yaz.”

Devamını görmek için bkz.

Mustafa Şerif Onaran, “Berfe Doğası”, Cumhuriyet Kitap Eki, 2 Eylül 2010

“Aynı suda iki kez yıkanılmaz” demişti Heraklit. Evrenin tek değişmeyen kuralı “değişim”in önemini anlatmıştı. İyon kültürünün bu büyük insanı Efesliydi. Değişimin gücü günümüzde de etkisini sürdürüyor. Eski Yunan kültürüyle İyon kültürü bir bütün müydü? Anadolu geleneğiyle beslenen ayrı bir İyon kültüründen söz açmak gerekmez miydi? Halikarnas Balıkçısı, Sabahattin Eyüboğlu, Azra Erhat gibi aydınlar Anadolu’ya özgü bir İyon uygarlığından söz açarlar. Eskilçağların büyük düşünürleri, destan ozanları bir yana, çağdaşımız Seferis İzmirli değil miydi? “Irkın seni iklime benzer yaratırken” diyen Yahya Kemal Beyatlı, insana doğduğu topraklardan, doğadan geçen özellikler olduğunu anımsatıyor. Ders almasını bilen için doğa en büyük öğretmendir. Doğayla bütünleşirken insanın kendini öğrenmesi de erdem sayılır. Büyük kentin insanı kirleten ortamından kurtulup bir kıyıdan uzaklara dalmak, çevre insanlarıyla yeni ilişkiler kurmak, böyle yeni bir dünyada gerçekleri yaşamak da var. Süreyya Berfe önce Foça’ya, sonra Urla’ya çekilirken kendini yeniden keşfeder gibi yeni bir şiir ortamına hazırlıyor bizi.

Seferis’in izinden

Yaşadığı toprağın doğası insanın kişiliğini etkileyebilir. O toprakla bütünleşen insan kendinde değişik özellikler duyumsayabilir. Bunları geliştirdikçe kişiliğini kazanır.

Edip Cansever “Ahmet Abi”ye bu gerçeği anımsatmaya çalışıyordu:

“İnsan yaşadığı yere benzer

O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer

Suyunda yüzen balığa

Toprağını iten çiçeğe

Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğilimine.”

Bu geçişme tek yönlü müdür? O topraklarda yaşayan insandan doğaya geçen özellikler yok mudur?

Urla’ya çekilirken, İskele’yi kendine yurt edinen Süreyya Berfe, haikuları anımsatan küçük değiniler halinde, Ege doğasını anlatırken, İyon kültüründen gelen insanlarla bütünleştiriyor.

Onlar kimi zaman eskilçağların filozofları, kimi zaman destancılarıdır. Onların yarattığı destan kahramanları da, bir gölge gibi karışmışlardır doğaya.

Artık İskele’de güncel olayların içinde yaşarken söylencelerden gelen insanlarla birliktesiniz. Eskilçağlarda geçen söylencelerin destancısı İzmirli Homeros, hemşerisi Seferis’e el vermemiş miydi?

“Homeros, Seferis’e Destansı Öykü ya da Roman’ı yazdırdığına göre...” diyor Süreyya Berfe.

O büyük ruhlar arasında bile bir geçişme olduğunu sezinliyor, yalnızca Ege’nin kıyısındaki bir doğa parçasında yaşamıyor, söylencelerdeki insanların yaşama serüvenlerini duyarak, eskil zamanların da etkisiyle, kendiyle ödeşmeye çalışıyor.

Süreyya Berfe, yetmişine doğru kendine çekilmişken, Seferis’ten el almış bir ozan olarak, bu toprakların yazgısını da bizimle paylaşmak istiyor yeni kitabıyla.

Sevi yorgunu

İnsanlar ölümlüdür. Ama bir insanın yarattığı destan kahramanı ölümsüzdür. Örnekse, İskele kahvesindeki bir köşeye çekilmiş sabah çayını yudumlarken, Odiseus’un, çevresiyle ilgilendiğini düşleyebilir misiniz?

“Odise” destanındaki serüvenleriyle çağdaş insanı da etkilemiş olan, erdemli nitelikleri, zor durumlardan kurtulmasını bilen hüneriyle insanlık tarihine örnek olan bir kahramandır o! Odiseus akıllı bir bilgeydi. Zorun üstesinden gelen sabırlı bir kahramandı. Deniz tanrısı Poseidon’u bile yenmişti. Belki de Süreyya Berfe’nin içine düştüğü sevi açmazına yardımcı olmak için İskele kahvesine gelmişti.

Çünkü Süreyya Berfe,

“Zamanı karaladım / seni sevmeye başladım” diyordu.

Yeni bir sevi gönül yorgunu bir ozanı kendine getirebilir. Odiseus’un ona yardımcı olmasına gerek yoktur. Yorgun ozan soluğunun yenilendiğini duyumsar:

“Yeni tanıştığımızda / iç geçirirken / nefesim nefes aldı / nefesinden.”

Sevi yorgunu bir ozan, ince dokunuşlarla doğaya sığınmak umudundadır. O sevi ilişkisini yavaş gösterimli bir film gibi izlemeye çalışırız:

“Yaza dönen sabahlarda / koynumda olmayışın / içimi üşütüyor.”

Yaşama savaşından umudu kesip, sevi ilişkisinden yalnızlığa düşüp, bahardan yardım ummak bir ozanı kurtarabilir mi?

“Dön yüzünü bana / bahar güneşi / Sevgilim yok.”

Berfe, sevi yorgunluğunu mu anlatıyor, bahar yorgunluğunu mu?

“Otlar / insanlardan daha iyi biliyor / bahar yorgunluğunu.”

Bu kısa, çarpıcı dizeler, içimizde yankılanan ses gibi dalgalanır gider. Bir sevgiliyi yitirmenin üzgünlüğü için ne söylenebilir? Doğayla bütünleşmesini bilen Süreyya Berfe ne söyleyeceğini biliyor:

“Sırılsıklamım / denizden yağmurdan değil / Özlüyorum.”

Gündelik yaşamanın ayrıntıları

“60 Kuşağı Ozanları” arasında şiirini en çok değiştiren Süreyya Berfe oldu. Yaşadığımız zamanı oyalayan öyle ayrıntılar var ki, savsöz şiirine sıkışıp kalmak bir ozanı tüketebilir. Belki de yaşamanın akışına ayrıntılardan bakmak gerekir. “Kırlangıç Ömrü”ne bile nice dünyalar sığar. Süreyya Berfe diyor ki:

“Cemal’le Cemal Süreya elbet

çok tartıştık

ömürleri altı ay mı dokuz ay mı

Tartışmayı bitirmeden

kırlangıç ömrü

güvercin curnatası gibi bitti.”

Cemal Süreya diyordu ki:

“Süreyya Berfe şiir görgüsü yüksek bir arkadaş. Özellikle son şiirinde Türk folklorunun olanaklarından kendi şiirine daha elverişli gelecek biçimde yararlanıyor. Böylece yerli bir karşılık yaratmaya çalışıyor.”

Cemal Süreya öleli 20 yıl oldu. Ama 35 yıl önceki Süreyya Berfe’nin ayrımındaydı:

“Süreyya Berfe’nin 1975’te kendisi için yeni olan bir şiirsel konuma geçtiğini görüyoruz. Sanırım, bu yıl en çok değişen şair o oldu. Slogan şiirinden iyice uzaklaşıyor.”

Cemal Süreya savsöz şiirine, arkadaş dayanışmasına karşı çıkarken, şiiri, gündelik yaşamanın ayrıntılarında aramak gerektiğine inanıyordu:

“Ayrıntıları, bireysel durumları, hayatın günübirlik ve küçük görünümlerini şiirde arayın ki bulasınız artık. Oysa şiiri biraz da, hatta daha çok o küçük şeyler yaratır.”

Süreyya Berfe de bu şiir gerçeğinin bilincine vardı. “Seferis ile Üvez”, doğa ayrıntılarından, küçük durumlardan şiire yaklaşmanın özlemini çekiyor. İyon uygarlığından kalan söylenceler bu ayrıntıların üzerini örten bir gölgedir artık.

“Potansiyel bir mutsuzluk”

Urla doğası, Süreyya Berfe’nin şiirinde “Berfe Doğası”na dönüşüyor. İyon uygarlığının yatıştırdığı bir doğadır bu! Bu doğa, Berfe’nin bakışında özel bir derinlik kazanıyor:

“Deniz bile / bahar yorgunu / Uyuyor.”

“Kokuların yanması”, “inceltilmiş örtüler”, “ne yapacağını bilemeyen gökyüzü”, “bahar yorgunluğunu bilen otlar”, “mevsim değiştiren balıklar”, “yalnızlığıyla geçinmek”, “sallanarak ihtiyarlayan yosunlar”, “üvezi düşünmek”, “gözlerden ayışığı damlaması”, “yürümeye rastlamak”, “ortancaların açışını duymak”, imge olmayı kolaylaştıran söyleyiş incelikleri...

Şiir, dili işleme hüneridir. Gerçek ozan dili nasıl işleyeceğini bilir. Değil mi ki Süreyya Berfe dilin gücüne inanıyor, şöyle söylemek gereğini duyuyor:

“Anadilini iyi bilen şair / iki dil biliyor demektir.”

Sözcükler sezilmeyen ayrıntıları görmesini bilir. Sözcükler kimi zaman belirsiz bir sestir:

“Uyku ölür bu gece / yağmurun / düşlerin /dirilen sesinden.”

Tekdüze geçen bir zamanı yaşamak kolay değildir. Yer değişir. Nerede durduğunuzu unutursunuz. Zaman da anlamını yitirir.

Süreyya Berfe böyle bir anlamsızlığa bakıyor:

“Hayatımdaki kalabalığın / doğal sonucu unutkanlıktır / Hangi birini tutacaksın aklında.”

Belki de biri vardır. Kimi zaman ilişkileriniz gevşese de biri var:

“Karın içine sindiği / kış aydınlığısın” dediğiniz biri.

Sevi ilişkisi insanı mutluluğa götürebilir. Ama mutluluk görecedir:

“Kim anlar ki günümüzdeki mutluluğun / ite kaka potansiyel bir mutluluk olduğunu.”

Yaşadığı yorgun zaman bir sevi ilişkisini taşımaya yarayacak mıdır?

Kimi zaman yalnızlığa düşse bile, insanı kurtaracak olan o büyülü ilişkidir.

“Nasıl mutlu olsam nasıl

Enginarın ve kırlangıçların zamanı geliyorken

seni sürünecek kadar seviyorken.”

Cahit Sıtkı Tarancı:

“Yaş ilerliyor artık geçti bizden” demiş.

Süreyya Berfe:

“Yaşım / sonbaharın sonu / Aklım ilkbaharda” diyor.

“Berfe Doğası”nda mevsimler sevi ilişkisiyle değişiyor. Söylencelerin gölgesi düşen bir doğa bu! Belki de Odiseus’u arayan Penelope’dir Süreyya Berfe’nin sevdiği; çağdaş bir Penelope.

“Berfe Doğası”nda yaşamak istiyorsak, eskilerin “Sehl-i mümteni” dedikleri, kolayca söylenmiş izlenimi veren bu duyarlı şiirleri anlamamız, sonra da ayakkabılarımızı çıkarmamız gerekecek:

“Dolunay kaplamış / kaldırımları / Yalınayak yürümek istiyorum.”

Ne de olsa “Selanik mübadili” bir aileden geliyor Süreyya Berfe; Homeros’un anısını yaşatırken Ege’nin dilinden anlar.

Devamını görmek için bkz.

Necmiye Alpay, "Seferis Kardeşliği", Milliyet Kitap, 20 Temmuz 2010

Süreyya Berfe’nin yeni kitabı Seferis ile Üvez’de, bir bakıma üç, bir bakıma çok sayıda şiir var. Genellikle kısa ve bazen hayku türüne, bazen de aforizmaya yaklaşan şiirlerden oluşuyor kitap. Ege’nin, mitolojik olan dahil, geniş zamanlarına uzanıyor.

Berfe’nin bir önceki kitabı Çıkrık da öyleydi. Ondan önceki kitabı Nâbiga ve diğerlerinde de buraya doğru yaklaşmanın işaretleri vardı.

Diyebilirim ki Berfe, Seferis’i bu kez hem adıyla sanıyla, hem de şiirlerinin özellikleriyle konuk etmektedir. Benimsenmiş, içselleştirilmiş ve sonuçta açıklanmış bir yakınlık söz konusu. Baştan beri temelde sonsal olan bir yakınlıktır bu.

Yurdundan edilmişlik

Büyük şair Yorgo Seferis, 1900 yılında İzmir’de doğmuş, Birinci Dünya Savaşı’nın ilk yılında ailesiyle birlikte Atina’ya taşınmış. Süreyya Berfe ise ters yönün göçmeni: “Selanik mübadili bir aileden geldiğime göre...” (s. 11).

Kitabın üç bölümünden ilki, “Yorgo Seferis’e İskele Işıkları” başlıklı. “İskele”, Seferis’in Urla’da on dört yaşına kadar oturduğu mahallenin adıdır.

Bölümdeki şiirlere, yerinden yurdundan edilmişlik duygusu egemen. Bir tersine çevirme sayesinde daha ilk anda çarpıyor bizi bu duygu:

“Birden patladı hava/ anlayamadık kaçıştık/ evlerimizden kaçar gibi/ içeri girdik.”

Evlerimize kaçar gibi değil, ‘evlerimizden’ kaçar gibi, diyor şair.

Bizi evlerimize kaçırandan daha güçlü olgulardır söz konusu olan; kökleri söken olaylardır. Şiirdeki ‘biz’in içerisinde, ‘ben’ ve Seferis var. Bölüm boyunca ‘sen’ diye seslenilen ise, Seferis’tir: “Doğduğun yere/ yaşadığın yıllara geldiğimden bu yana/ esiyor çook eski bir rüzgâr”...

Şiir ve bölüm boyunca her şey geçişme halinde: Doğal ile kültürel, tarihsel ile güncel, gökyüzü ile yeryüzü, ve elbette, hepsinin ‘üstünde’ rüzgârlar, kuşlar. Bu geçişmeler, güncelin yanıltıcılığıyla hesaplaşan güçlü bir ortaklaşma yaratıyor.

Seferis de, “Benim ve senindir bu güneş, bölüştük onu” diye yazmıştı, bir savaşın yaşanmış saldırganlığını anlatan şiirinde (Bütün Şiirleri, çev. Herkül Milas ve Özdemir İnce, Varlık Yay., 1990, s. 113). Hangimiz neyi üstümüze alınırsak... Seferis’i sevebilmek has bir duygudur.

Berfe’nin şiirlerini düşünürken, ‘şiirleştirmek’ fiili neredeyse kaçınılmaz bir biçimde çıkageliyor. Şairin farklı dönemlerine işaret etmeyi olanaklı kılmasından ötürü.

Meydan okuyor

‘Şiirleştirmek’ fiili çoğu kez konuyu ya da izleği belirtmek amacıyla neredeyse ‘şiir yazmak’ anlamıyla eşitlenecek kadar geniş bir kapsamla kullanılır. En dar anlamını ise, bir akıl ürününe (fikir, bilgi ya da inanca) şiir biçimini vermek, diye tanımlayabiliriz. Böyle olunca, ‘has şiir’ sıfatıyla ayırt edilmeye çalışılan şeye ulaşamayıp manzume düzeyinde kalma tehlikesi ortaya çıkar. Ancak, şiirle ilgili olarak söylenebilecek her şey gibi bu önerme de mutlak değildir ve şiirin her zaman bir aşma gizilgücü vardır. İşte bu sürecin Berfe şiirinde ilginç bir biçimde gerçekleştiğini görüyoruz:

1960’larda, Berfe’nin bir süre birlikte hareket ettiği ve birlikte anıldığı diğer üç şair (İsmet Özel, Ataol Behramoğlu ve Özkan Mert) şiirlerinde dolaysız bir biçimde (‘ben’ ve ‘biz’ olarak) kendi benzerlerini konuştururken, Berfe, aynı dönemin önde gelen şairlerinden Halûk Aker’de kısmen ve çokseslilik biçiminde izlenebilen bir özellik olarak, halkı (işçileri ve köylüleri) öne çıkarmayı, halktan kişilerin sesine yer açmayı, şiirlerinde onları konuşturmayı önemsiyordu.

Bu, ahlaki bir seçişti ama, Berfe’nin şiirlerini çoğu kez önceki kuşakların edebiyatına ait bir köycülüğün, popülizmin açık istilasına uğratmıştı. 1971 tarihini taşıyan kitabı Savrulan’da, bu nedenle manzumeleşmekten kurtulmuş tek şiir “Yangın Yılı”dır diyebilirim. Ama aynı zamanda, Süreyya Berfe’nin ‘şair’ sıfatını neden daha o zamanlardan hak ettiğinin en iyi göstergesi de diğerleriyle birlikte bu şiirdir. Sekiz yıl sonra Ahmet Telli’nin ilk kitabının adında çoğalarak Yangın Yılları biçimini alacak olan şiir.

Berfe’nin sonraki şiirleri, ‘nesnel’ bir değerlendirmeyle söyleyecek olursak, söz konusu tehlikeye yönelik, zaferle sonuçlanmış bir meydan okumadır. Zaferin ulaştığı uçlardan biri de haykular olmak üzere.

Devamını görmek için bkz.

Ali Galip Yener, “ ‘Seferis ile Üvez’: Süreyya Berfe şiiri üzerine notlar”, Varlık, Kasım 2010

Süreyya Berfe şiiri üzerine çok az yazılmıştır. Görebildiğim kadarıyla bu şiir birikimi üzerine yayınlanmış yüksek lisans ya da doktora tezi yoktur. Az sayıda eleştiri ve tanıtım yazısı mevcuttur. Oysa Berfe yaklaşık 50 yıldır şiir yazmaktadır. İlk şiiri Yön dergisinde 1962’de yayınlanmış ve şiirleri 18 dile çevrilmiştir. Şiirini izleyen belli bir okur çevresi vardır. Berfe şiirinin yapısal çözümlemesi de yapılmamış, teknik açıdan irdelenmemiş, ancak birkaç eleştirel denemede bu şiir hakkında önemli saptamalara yer verilmiştir. Okuduğunuz yazının sınırları çerçevesinde bu önemli saptamaların sentezini yapmaya ve şairin son kitabı bağlamında Berfe şiirinin temel özellikleri üzerinde kısaca durmaya çalışacağım. Bana kalırsa, baştan söyleyeyim, Berfe’nin yapıtları olgunluk döneminde “yorgun ve sessiz bir şiir”in temsilcisidir. Şairin neden böyle nitelenebilecek bir şiir yolculuğunu yeğlediği sorusunun yanıtı üzerinde de duracağım.

Önce Berfe şiiri üzerine çok önemli / pırıltılı saptamalardan birini, bu şiirde ironinin yerini belirleyen esaslı bir gözlemi alıntılayalım: “İroni, bazen de sert alay, Süreyya Berfe’nin şiirinin kurucu öğelerinden biri olmuştur hep. Görünüşte birbiriyle çelişen iki yöneliş vardır Berfe’nin yapıtında. Bir yandan, şiirin varabileceği en yüksek hedef doğadır. Doğa, her şeyin devası ve nihai sınırıdır. Daha ötesine geçmek söz konusu değildir. Ama öte yandan, hiçbir zaman erişilemeyecek bir hedeftir de doğa. Ve şiir de şair ile bu erişilmez sınır arasındaki uzaklığın içinden doğmaktadır. Şiire yol açan ve besleyen, imkânsızlıkla özlem arasındaki bu gidiş geliştir, iki karşıt tutumun sürekli birbirini çelmelemesinden doğar bu ironik oyun.” (Orhan Koçak’tan aktaran Mehmet Kâzım, Süreyya Berfe’yle Hayattan Şiire, Dünya Kitap, 2005, s. 146)

İronik karakter, doğanın nihai hedef olarak seçilmesi, tercihen yorgun ve sessiz dediğim bu şiir birikiminde başka hangi özelliklerle karşılaşmaktayız? Son kitabından, Seferis ile Üvez’den yola çıkarak ilerleyelim. Seferis ile Üvez üç bölümden oluşuyor, her bölümde çok sayıda şiir var, ancak içerik düzleminde her bir bölüm, uzun bir şiirin parçalanarak aktarılması şeklinde de okunabilir. “Yorgo Seferis’e İskele Işıkları”, “Üvez” ve “Bugün Salı mı Şimdi” adlı üç bölümün ilki yapıtın en güçlü bölümü. Burada şimdilerde İzmir’de, Urla-İskele’de yerleşmiş olan Berfe, İskele doğumlu Seferis’le içsel-poetik bir dayanışma sergiliyor ve onun şiiriyle yol alıyor. Seferis’in İzmir’den Atina’ya göç etmek zorunda oluşu ile kendi mübadil geçmişi arasında bir bağ kuruyor. İşte Yücel Kayıran, Berfe şiiri üzerine kaleme aldığı önemli bir denemede, şairin toplumcu geçmişten geldiğini anımsatır ve bu kitapla, Seferis’le bağ kurarken siyasal olanı devre dışı bıraktığını söyler. Ayrıca şairin Türk şiirinin gündeminin hep dışında yer almasının da anlamına değinir. (Y. Kayıran, “Kibrin İronik Poetikası”, Radikal Kitap, 30.7.2010)

Gerçekten Berfe, şiiri hakkında pek konuşmayan, şiirini gündemde tutmak için çaba harcamayan ve bu tutumunu hayatına / şiirine yedirmiş, etik bir duruş halinde somutlaştırmış bir şairdir. Aynı yazıda bu tavrın anlamını şöyle belirtir Kayıran: “Süreyya Berfe’yi, 60’lı yılların toplumcu şiiri içinde ayırıcı kılan özellik, onun ideoloji ve siyasete müdahil olmadan toplumcu bir şiir kurmuş olmasında görülmektedir. Siyasal ortamdaki dönemsel ideolojik bağlamlara gereksinim duymayan, dolayısıyla onlardan bağımsız bir toplumcu şiiri dile getirir, Berfe’nin ilk yapıtları; gerek Gün Ola (1969) ve gerekse Savrulan (1971).” Bu arada hemen belirtelim, ilk kitabı Gün Ola’daki acemilikler ve “düzyazıya kaçan, bütünlükten yoksun, tekdüze ve güçsüz bir ağıt sesi”nin varlığı o yıllarda eleştirmen Mustafa Öneş tarafından tarihe not düşülmüştür. (Mustafa Öneş, Şair / Şiir Yazıları, Oğlak Yay. 1996, s. 106)

Necmiye Alpay da Berfe’nin halktan kişilerin sesine yer açmayı yeğlediği ahlâki seçiminin ve toplumcu duruşunun şairin ilk kitaplarında yarattığı problemleri şöyle saptar: “[Bu ahlâki seçiş- AGY] Berfe’nin şiirlerini çoğu kez önceki kuşakların edebiyatına ait bir köycülüğün, popülizmin açık istilasına uğratmıştı. 1971 tarihini taşıyan kitabı ‘Savrulan’da, bu nedenle manzumeleşmekten kurtulmuş tek şiir ‘Yangın Yılı’dır diyebilirim. Ama aynı zamanda, Süreyya Berfe’nin ‘şair’ sıfatını neden daha o zamanlardan hak ettiğinin en iyi göstergesi de diğerleriyle birlikte bu şiirdir. Sekiz yıl sonra Ahmet Telli’nin ilk kitabının adında çoğalarak ‘Yangın Yılları’ biçimini alacak olan şiir.” (N. Alpay, “Seferis Kardeşliği”, Milliyet Kitap, Temmuz 2010, s. 13)

Elbette Berfe sonraki kitaplarında teknik zaaflarını aşmış, 1980’deki kitabı Şiir ve Hayat ’tan başlayarak yeni bir şiir biçemine ulaşmış ve “şiir kişisinin, onurlu bir şekilde yaşamasının devamını sağlayan ama yaşamını onurlu bir şekilde devam ettirmeyenlere yönelik eleştirel bir tavır olarak” (Kayıran) ironik tutumuyla, kendi seçiminin dolaysız bir sonucu olarak, Türk şiirinin periferinde, toplumcu şiirden soyutladığı bir şiir üretimini başarıyla sürdürmüştür. Bu tutumun başarılı örneklerinden biri, Seferis ile Üvez’den önceki şiir kitabında, Çıkrık’ta da (2008) yer alır. Çıkrık, mübadele yaşantısı ile ilgili olarak şairin Urla-İskele’den tarihe düştüğü notları içerir. Mehmet Kâzım, “Kentlerde, metropollerde / dolunayı hiç aramam. / Olsa da bakmam.” diyen şairin yapıtlarında doğanın, doğayı tanımanın ve doğanın gerçeğini anlamaya çalışmanın belirleyici öğeler olduğunu yazar ve ekler: “Berfe’nin yıllar önce İstanbul’u terk edip, doğaya yakınlaşması bir çekilme, vazgeçme eylemi değildir. Kabullenemediği, mevcut haliyle onun açısından yok olan bir dünyaya tepkisini, itirazını ve önerisini daha iyi seslendirebileceği bir mevziye yerleşmektir. Savaşımındaki en güçlü silah olan dili, kentin, verili hayatın gürültüsünden uzakta, billurlaştırabilme çabasının sonucudur bu geçişin yaşanması. Metropolde anlamını yitiren şeyleri ancak böyle yeniden anlamlandırabileceğini fark etmiştir şair.” (M. Kâzım, “Çıkrık”, Cumhuriyet Kitap, 30.4.2008)

Şairanelikten hep uzak duran, doğa ile alışverişini bir an bile aksatmamış bir şairin Çıkrık’tan sonraki olgun ürünlerini içerir Seferis ile Üvez. Ancak belirtmek gerekli: Berfe’nin doğa ile etkileşimini dolaysızca şiirine yansıtması şairin kenti sevmemesine, kent yaşantısını sahici bulmamasına indirgenemez. Bu, bireysel ve ahlâki seçimin siyasal-toplumsal olan açısından irdelenmesi / eleştirilmesi gereklidir. Kayıran, ironinin Berfe şiiri içindeki başat önemini pek çok eleştirmen gibi saptadıktan sonra, yukarıda andığım yazıda, Berfe’nin son şiirlerinde görülen doğaya dönüş durumunun bir “kibir belirtisi” olduğunu ileri sürer. Burada tanımlanan kibrin, ironiyle harmanlanmış olarak, temelde tarihsellik içerdiğini ve “bu şiir kişisinin çekildiği doğa[nın], aslında kendinde-doğa, sonsuz-doğa, yani natura değil, tam tersine yerin altına çökmüş, eski bir uygarlığın kalıntılarındaki teselliye dönüş” olduğunu ekler.

Bir “teselliye dönüş”: Seferis ile Üvez’deki bu kibirli tutumun tarihsel-toplumsal açıklaması ne olabilir? Neden 198 sayfalık, kısa sayılamayacak bir şiir kitabında, 1960’ların toplumcu şairi Berfe, güncel ve siyasal yansıması olan bir tek şiire, kot kumlama işçilerinin dramına değinen “Sabah Sabah” adlı şiire yer vermiştir? Bu şiirden dikkati çeken dizeler şöyle: “Bırakmaz ki genç işsizler / kumlayıp ağartacaklar jeanleri / biz de ses çıkarmadan giyeriz / kumlu ciğerleri genç ölüleri” (Seferis ile Üvez, Metis Yay. 2010, s. 143) Neden kalan şiirler, doğaya sığınma, toplumsal-tarihsel olanı yadsıma ya da ancak doğa üzerinden adeta etrafında dolaşarak açıklama biçiminde sunulmuşlardır? Neden bir vakitlerin muhalif ve öfkeli şairi, ikinci dönem şiirinde ve bunun son örneğinde Haydar Ergülen’in deyişiyle: “baştanbaşa insana, doğaya, hayvana, bitkiye ve elbette kelimeye doğru bir merhamet yolculuğu”na çıkmış gibidir? (Ergülen’in saptaması için bkz: M. Kâzım, Süreyya Berfe’yle... s. 78)

Burada bir soluk alalım ve geriye dönelim. Otuz yıl önceye, 12 Eylül 1980 cuntası sonrası Türk şiirindeki sessizliğe... “Sessiz şiir”e ve askeri darbe sonrasının şairlerde yarattığı geri çekiliş, içe kapanış, yorgunluk durumuna... Bu durum, şairlerin / yazarların darbe travması altında var olan / somut koşullarla hesaplaşmamalarına, Nurdan Gürbilek’in ilk kitabının adıyla söylersek bir kısım “yenik” yazarın Vitrinde Yaşamak’ı tercih etmesine, zamanla edebiyatın toplumsal-sınıfsal olanla ilişkisini tümden yitirip, “gösteri toplumu”nun taleplerine boyun eğer, medyatik hazcı bir ortama uyum sağlamasına ve nihayetinde kimi şairlerin şiiri, ben’ini pazarlamanın bir aracı haline getirmesine yol açmıştır. Bu ağır yargıları biraz daha açıklamaya çalışmak gereklidir.

Yaklaşık 20 yıldır ürünleri yayınlanan şair Salih Mercanoğlu bir sessiz şiir damarından söz ederken, kendini yüksek sesle söylenene karşı bir duruş sergileyene değil, didaktik olmayan ve okura fikrini dayatmayan bir şiire yakın hissettiğini söyler. 12 Eylül 1980 öncesi mevcut siyasal ortamda toplumcu gerçekçi şiirin işlevselliğinin ve etkinliğinin yanında sesi hiç çıkmayan bir şiirdir bu. Mercanoğlu, 12 Eylül sonrasında mevcut şiirin travma altında bütünüyle sesini kıstığını, sükût ettiğini belirtir. Burada önemli olan saptama, sessiz ve benim eklememle hayat karşısında, sınıf mücadelesini toptan unutarak yorgun düşen bu şiirin, Şükrü Argın’ın deyişiyle cunta koşulları ortadan kalktığında sessizliğini ve “poetik ketumluğu”nu sürdürmesidir. (Şükrü Argın, “Salih Mercanoğlu’yla Söyleşi: Çocukluk, Masumiyet ve Şiir”, Mesele 44, Ağustos 2010, s. 21)

Siyasal baskı koşulları görece rahatladığında bile poetik düzlemde, şiirinin gücüyle var olan politik basınçla hesaplaşmayan, doğaya, doğanın içindeki sessizliğe sığınan, toplumsal-tarihsel olana doğanın sunduğu teselli bağlamında bir açıklama getiren, kendinden yorulmuş bir şair profilinden söz ediyoruz. Bu şair tipi, güncel politikadan mümkün mertebe uzakta dururken şiirinin politik-ideolojik olanın eleştirel çekim alanından kurtulmuş olacağını beyhude sanan bir kişi olsa gerektir. Çünkü: “Politika, tarihsel etkinliğin en kristalize biçimidir ve o tarihsel anda insanların birbirleriyle ilişkilerinin en kapsamlı, en yoğun, en örgütlü ifadesidir. Böylece politika, yalnızca toplumsal ilişkiler üzerinde değil, doğa ve bilinç üzerinde de bir etkinlik olarak ortaya çıkar. Yalnızca toplumun değil, doğanın ve düşüncenin de kendi eylemine karışan, kendi eylemiyle kuşatılan diyalektiğiyle ilgilenir.” (Aydın Çubukçu – Orhan Koçak Söyleşisi’nde Çubukçu’dan alıntı, Defter 12, 1990, s. 94)

Yalnız, sessiz ve yorgunluğu tercih etmiş bir şiir birikimi. Birikimin ardında etik duruşundan hiçbir zaman ödün vermeyen, 1980’den sonra estetik düzeyi zaman zaman çok güçlü şiirlere imza atmış, son yıllardaki ürünlerinde iyice doğaya sığınmış, son kitabında ise şimdi oturduğu Urla-İskele’de çocukluğunu geçirmiş büyük bir şairle koşutluk kuran, Kayıran’ın deyişini yinelersek “eski bir uygarlığın kalıntılarındaki teselliye dönüş”ü imleyen bir şair. Berfe şiiri üzerine notlar, şairin dediğini işiterek böylece sona eriyor: “Sessiz, dingin su / bir damlayla kükredi. / Denize gitti.”

Devamını görmek için bkz.

Hasan Akarsu, "Şiir çalışmaları", Cumhuriyet Kitap Eki, 8 Aralık 2011

Ozan Süreyya Berfe, 1943 İstanbul doğumlu olup ilk şiirlerini 1963’te yayımlamaya başlar. 1975’te ilk şiir kitabı Gün Ola’yı, ikinci şiir kitabı Savrulan’ı kendisinden aldığımı, üçüncü şiir kitabı olan Hayat ile Şiir’i ise ozan İlhami Bekir Tez’in bana armağan ettiğini anımsıyorum. Onun şiirlerinde kendime bir yakınlık bulmam, Berfe’yi sürekli izlememi sağladı.

1991’de Şiir Çalışmaları’nı edindiğimde de çok sevinmiştim. Berfe, şiirlerinde öz olanı, yoğun olanı kısa dizelerle anlatmayı başarıyor. Şiir Çalışmaları’nda ve sonraki yapıtlarında buna tanık oluyoruz: “Dikkatle bakıyorum fırtınaya/ kafamdaki fırtınaya yetişebilecek mi?” (s. 5), “Kimsesizliğin değerini bildiğim için/ yüreğimle konuşuyorum her yerde/ yine de elimden bir şey gelmiyor/ yalana ve boşluğa karşı susuyorum” (s. 9).

Yırtılıp atılamayan anılar

Berfe, aynı sesini ve söyleyişini yıllarca sürdürüyor. Yolunu bırakmıyor, yaşamını yıldızların çiğnemesini istiyor. Doğayı, fırtınayı, seviyi, hayvanları ve özellikle kuşları, çiçekleri, ağaçları v.b. onun kadar tanıyan, şiiriyle buluşturan bir ozan var mı diye düşünmeden edemiyorum. “Suyun kalbinin”, “yazın tüylerinin” ürpertisini, güvercinlerin uykusunda gümüş kokusunu duyumsuyor ozanımız. “Gitmiyor” adlı şiiri, kurgusu yönüyle de ilgi çekiyor: “Sen olmadan gitmiyor/ taptığım yalnızlık bile// sen olmayınca gitmiyor/ yenilerini tanıdığım acılar bile// sen olmadan gitmiyor/ bıktığım, usandığım ölümler bile” (s. 54). Ozan, anıların yırtılıp atılamayacağını biliyor, yitirilen sevilere üzülüyor. Kimi kez İlhan Berk’in sesini anımsatıyor bize: “İyi ki bitti her şey/ şimdi o/ bir yaz denizi gibidir (s. 75), “Köpekler hiç durmadan havladı/ gece iyice uzadı (s. 76), “Ne giyersen giy/ mavi ortancalar çoktan açmış” (s. 77). Sessizliği ve çiçeklerde arıların ayak izlerini gören ozan, dilin bile aşkın karşısında sustuğunu anımsatıyor. Şiirlerinde yaşamdan damıttığı deneyimlere yer veriyor: “Yeni olanlar her zaman iyidir/ anladım, anılar seyrelmiş// tensel şeyler almış aşkın yerini/ aşklar seyrelmiş// benim de annem öldü, ayrıldık/ ve sildi attı bazı acıları/ iyi ki öldü, farkındayım artık/ acılar seyrelmiş” (s. 134).

Berfe, şiir çalışmalarını yeni yapıtlarında da sürdüren bir ozan. Ruhumun (1) adlı yapıtında da ilk şiir, “Şiir Çalışmaları I.” Kimi ikilik, kimi üçlüklerle yazdığı bu şiirciklerde, sözcüklerle resim çizdiğini, kimi saptamalara yer verdiğini gözlüyoruz: “Dikeninin resmini yapamayan/ gül resmi yapamaz” (s. 9), “Baharda çiçekli hiçbir şey giymez, kullanmazdı/ asıllarıyla karıştırmaktan korkardı” (s. 10) “Git peşinden ateşböceğinin/ ışık perisi olursun/ yıldız kaydı/ duydun mu alnındaki serinliği?” (s. 11). Berfe, sonsuzluğu arayan, güneş doğarken dünyanın yıkandığını özümseyen ozan. “Su Boyu” adlı şiirindeki özgünlük ilgi çekiyor: “Sular boyunca gördüm/ duydum sular boyunca// Sular boyunca ağladım/ estim sular boyunca// Sular boyunca durdum/ yürüdüm sular boyunca/ Su oldum kaldım/ sular boyunca” (s. 32). İçi tutulup sevdiğine soracağını soramayan, “gelme gittiğin yollardan, gördüğün yerlerden” (s.49) diyerek uyarılarda bulunan ozan, yaşamını dolduran insanların azalmasından yakınıyor, ölmekten korkmuyor: “Yaşamaktan korkarım, ölmekten değil/ Nesi var ki ölmenin/ nesinden korkayım?” (s. 55). Yaşamla, ölümle dalga geçtiğine tanık oluyoruz kimi kez. “Hiçbir mülküm yok/ zamandan başka” diyerek zamanı önemsediğini anlıyoruz. Yalnızlığa sığındığını, yaşlandığı için kaygılandığını gözlüyoruz:”Ellerimden başladı yaşlılık benleri/ yüreğimden değil” (s. 106).

Yaşamı şiirine sızan ozan

Berfe, Nabiga adlı yapıtıyla da ilgi çekiyor, “nabiga” sözcüğü, ulu, onurlu kimse ve sonradan ozan olan anlamlarına geliyor. Sanırım ozan, soyunda ozan olmadığını vurgulamak için bu adı kullanıyor. Soyunda ozan olmadan, ozan olmak da kolay değil elbet. Berfe’nin yaşam anlayışı da yansıyor şiirlerine. Eğilmeyen bir ozan olduğunu, sevilere, doğaya tutkun olduğunu vurguluyor yeri geldikçe. Kırlangıçların gözlerinden nasıl etkileniyor bakalım: “Gözlerini gördüm./ Yakından çok yakından baktım/ gördüm kırlangıç yavrularının gözlerini./ hepsi birbirine benziyor./ Çok benziyor/ çok güzel benziyor./ Çocukluğumun ilk anısı/ kalbimin son sancısı/ çok benziyor/ çok renkli benziyor” (s. 20).

Karşılıklı konuşmaya yer verdiği şiirinde, şiirsel söyleyişin tadına doyamıyorsunuz: “Konuşmayalı ne var ne yok?-Seni duymak var// -Beraber yürümeyeli ne var ne yok?- Seni koşmak var.// ...-Nergis toplamayalı ne var ne yok?- Seni koklamak var...” (s. 24). Bir süre Foça’da yaşayan ozanımızın şiirlerinde, Foça duyarlılığı, Foça’dan izler olması doğal değil mi? Foça rüzgarını nasıl abartıyor bakalım: “Foça rüzgarı bu. Sinirlenmeyin/ Yeni ütülenmiş/ bütün giysileri buruşturabilir” (s. 39). Kimi şiirlerini kendisiyle konuşur gibi yazıyor ozan: “...-Bağlanmak istemiyorum/-Seni, en küçük zeytin yaprağının altını seviyorum. Bağlanma./-Sorumluluk almak istemiyorum/-Seni bir kız çocuğunun esnemesi/ ayakparmaklarını bilmesi kadar seviyorum./ -Yapma. Bu kadarını istemiyorum...” (s. 75).

Kuşkulu yalnızlıkları, ölüm düşüncesini, sevileri yazıyor ama nelere şiir yazmayacağını da belirtiyor: “Benim, senin ve onun gibi/ hem ağlayan hem giden/ hem dokunan hem içen/ hem bilmeyen hem bilen/ durduk oturduk yerde/ ‘Bir daha mı, tövbe’ diyen hırtlara/ ölsem şiir yazmam…” (s. 93). Erotik şiirler de yazıyor Berfe: “Salyangoz toplanır mı bu mevsimde?/ Bilmediği belli; etekleri yel içinde/ farkında değil, memeleri gürül gürül// Bıraktım/ eğilsin eğilebildiği kadar/ doğanın baştan çıkarıcılığı önünde” (s. 98).

Berfe, Nabiga adlı yapıtıyla 2002'da, Behçet Necatigil Şiir Ödülü’nü almıştı. Yeni yapıtı Seferis ile Üvez'e de, 2011 Melih Cevdet Anday Şiir Ödülü verilmişti. Her şiir yapıtıyla yazınımızın önemli ödüllerini kazanan ozanımızla övünüyoruz. Seferis ile Üvez'de, duru, yalın şiir söyleyişinin sürdüğüne tanık oluyoruz. Egeli, Yunanlı ozanlarla sıcak bir iletişim kuruyor Berfe ve Kavafis’i, Seferis’i anıyor yeri geldikçe. Doğayı, hayvanları gözleyip yazıyor:”Köpekler neşesiz iştahsız/ kediler tembel meraksız// Kuşlar yarı baygın/ Kırlangıçlar sıcaklara başladı// Ağustosböcekleri yazı erken karşılayacak/ Ateşböceklerinin ateşi kısık...” (s. 17).

Lozan Antlaşması sonrasında, ülkeler arasında yapılan insan değişiminin acılarını yansıtıyor, “mübadilleri” unutmuyor: “Bıraktık hayvanlarını mübadelenin/ keçiler eşekler atlar/ birkaç koyun bıraktık// Bizden önce gitmişler/ gitmek istemediğimiz yerlere…” (s. 26). Doğanın ve tarihin insanları bir yerlere savurmasının yankıları, ülkeler arasındaki çatışmaların kaygıları ozanı da etkiliyor: “Döneceğimize inanmıştık/ yanılmışız/ Derin karanlık/ bir yolculukta bulduk kendimizi// Homeros yaşadı mı// Odisseus yaptı mı o yolculuğu// Sen burada mı doğdun” (s. 43).

Üvez, meyvesi muşmulaya benzeyen bir ağaçtır. Ozan, doğayla bütünleştiği için üvezi, diğer meyveleri, kuşları, diğer hayvanları, ağaçları, çiçekleri yansıtıyor şiirlerine: “Bir çocuğum olsa/ aç-açık bıraksam// Bulut yedirsem/ rüzgar içirsem (s. 53)...Seviyorum/ Şimşeklerin aydınlığından bile/ medet umuyorum// Göçmen kuşlar göçmüyorlar/ Bizden bıkıp gidiyorlar// Çoban köpeği kuzu emziriyor// Daha ne desin/ bize bunlar” (s. 55). Ozanın gözlem ve duyumsama yetisine örnek iki dize: “Pazar bozulmuş/ Burnumun direği kırılacak” (s. 59). Ozan, doğanın kıyımına tepki gösteriyor: “Dağ tepe mi bıraktılar/ baharda/ yollarında yürünecek” (s. 65). Bu toprakları, altın arayıcı, yabancı şirketlere peşkeş çekenlere sözü olanlara ne mutlu. Ozanın çarpıcı saptamaları kimi kez gülümsetiyor bizi:”Bostan korkuluğu/ bazı insanlardan/ daha çok işe yarıyor (s. 83)...Bahçıvana iş kalmadı// Ay ve rüzgar/ çekip çevirdi bahçeyi (s.92)… Anadilini iyi bilen bir şair/ iki dil biliyor demektir (s. 111)…Fırtına din artık/ Üvezimi düşünmek istiyorum// Aşk/ pürüzsüz çapaksız/ Göğün denize bakması gibi” (s. 123).

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.