Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-761-6
13x19.5 cm, 96 s.
Liste fiyatı: 13,00 TL
İndirimli fiyatı: 10,40 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Fatih Özgüven diğer kitapları
Bir Şey Oldu, 2006
Hiç Niyetim Yoktu, 2007
Küçükburun, 2015
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Hep Yazmak İsteyenlerin Hikâyeleri
Yayına Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Resmi: İlhan Sayın
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Şubat 2010

Sel, genç yaşta kelimelerin altında kalmak üzerine; heyelan.../ Açık Görüşme'de "sevdiğimiz yazarın sayfalarından başımızı kaldırıp, onun orada, yanıbaşımızda olmamasının verdiği derin hüzne rağmen yaşayıp gittiğimiz" yerdeyiz./ Ev telefonlarına hâlâ inananlar için bir hikâye: Yanlış Numara/ Yaz Günü Tango: Sıcak yaz öğledensonrası, gölge, hamak, yazamamak... ve tango!/ Cumartesi, babaya mektup - ayrıca, gözlerini kısıp bakınca görülen bir manzara./ Diken'de hayatın ortasında "elini acımayan bir yaraya sokan" bir hikâye kahramanı var./ Can Dostu'nda bindokuzyüzaltmışların ortasındayız, kulağımızda hep dönüp duran bir Ses.../ Nedir Aramızdaki Hava - derinlik mi "elişi kâğıdı üzerine elişi kâğıdı" mı?/ Aşk Kölesi'ndekiler yazılıyor ama yazamıyorlar./ Beyaz Oda'dakiler yazıyorlar, yazdıklarını yaşıyorlar, ama hayatın akışında iş olacağına varıyor./ Son Hikâye'nin adı üstünde. Son hikâye...

İÇİNDEKİLER
Sel
Açık Görüşme
Yanlış Numara
Yaz Günü Tango
Cumartesi
Diken
Can Dostu
Aramızdaki Hava
Aşk Kölesi
Beyaz Oda
Son Hikâye
OKUMA PARÇASI

DİKEN, s. 39-53.

Sırtüstü yatmış, yastıklardan birini yüzünün üzerine kapamıştı. Temiz, ama hafifçe eskilik, kapalı kalmış oda kokan bir yazlık ev yastığıydı. Çocukluğundakiler gibi.

Başının arkası, boynu, ensesi yatağın üzerindeydi. Rahattı. Belki yatmanın en iyi yolu buydu. Vücudu aşağıya doğru dümdüz iniyordu. İyice uzamış bedenini hissetti; karnının çukurluğunu, bedeninin bittiği yerde yatağa sığmayıp dışarı çıkan ayaklarını. Tabanlarını bile.

Uyuyordu, daha doğrusu uyur gibi yapıyordu. Uyuyormuş oyunu oynuyordu. Çocukluğundaki gibi.

Yarı açık oda kapısının önünde tıkırtılar duydu. Topuk sesleri, bilezik gibi birbirine çarpan madeni şeylerin tıkırtısı, etek hışırtısı.

"Uyuyor," diye fısıldadı bir kadın sesi alçak, biraz da teatral bir sesle.

"Evet," dedi başka bir kadın sesi. "Yastığı yüzüne kapamış."

"Kestirirken bazen öyle yapar."

Karısı ve başka birisi. Anne şefkati. Sesler, tıkırtılar, hışırtılar çekildi. İkindi uykusuna saygı, uyuyana sevgi. Etrafı yeniden evin sessizliği doldurdu.

Birden yerinden kalksa, yastığı yüzünden atıp yerinde doğrulsa, yatağın kenarına oturup, biraz mahmur, "Yok uyumuyorum, kestiriyordum öyle, ne var, nereye gidiyorsunuz?" diye sorsa her şey başka olabilir, hayata karışabilir.

"Bak sen, uyuyor taklidi de yaparmış," dedi annesi yastığın altındaki karanlıkta, kulağına. Sonra odada belirdi, yatağın yanına gelip avucunu alnına koydu. "Ateşin mi var senin?" Yok. Küçük bir çocuk olduğu için ses çıkarmadı. "Yok, ateşin yok." Annesi geriye çekildi, ılık duygu kaldı geriye.

Bu yaz artık yapacaktı. Yüzüne kapalı yastığın kokusunu, onun altındaki karanlığı, evin içini ve başka şeyleri yazacaktı. Hayatta yapılacak en önemli şeyin bu olduğunu hissediyordu. Her zaman öyle hissetmişti. Yazmanın tersi olan her şeyden, başarılardan, kadınların şefkatinden, hayat dedikleri şeyi yolundan çevirip kendi işine yaratmaktan farklı, çok daha derinde duran, "asıl hayat"la ilgili olan şeyi yapacaktı.

Ev sessizdi. Sadece kendi soluk alıp verişini duyuyordu.

Ses çıkarmadan kalktı, önde, oturma odasında hâlâ birileri vardır belki, herkes gitmemiştir; arkaya, mutfak kapısına yöneldi.

En çok korktuğu önde, oturma odasında, yazlık evin derme çatma kütüphanesinde bulduğu bir kitaba dalmış okuyan bir çocukla, bir misafir çocukla karşılaşmaktı.

"Ne okuyorsun?"

Misafir çocuk elindeki kitabı isteksizce kaldırıp kapağını gösterecekti.

"Onu ben de okumuştum, onu ben de okumuştum."

Artık bir kitabı okumuş olmanın yetmediğini, onu yazmış olmak isteğinin katlanılmazlığını nasıl anlatacaktı? Misafir çocuğun gözleriyle kendine baktı. Saçları dağınık, uykulu, iri yarı bir yetişkin. Gelip kitabı alıp kapağına bakar. Korkunç. Mutfak kapısından çıktı, hiç kimseye, en çok da kitap okuyan misafir çocuğa görünmemeyi başararak.

Dışarısı güneşle ve cırcırböceklerinin sesiyle doluydu, gözleri kamaştı. Geriden, dalgaların hışırtısı, bir düdük sesi, çocukların tiz, vahşice uzatılmış haz çığlıkları geliyordu. Evin arkasına, önünde uzanan koruluğa doğru yürüdü. Yürüdükçe arkasından gelen sesler kesildi, çocukları, denizi iyice geride bıraktı. Cırcırböceklerinin sesi yükseldi.

Tabiat ona her zaman bir yazı odası gibi gelmişti. Gizlice çağıran bir yazı odası. Ayaklarının altında ezilen çam iğnelerinin sesine uyarak bir süre yürüdü. Sonunda bir açıklığa geldi. Durdu. Burası. Bol pantolonunun arka cebindeki not defteriyle tükenmezkalemi yokladı.

Oturup yazacaktı, emin gibiydi.

Her şey olmuştu. Olgunlaşmıştı. Oradaydı. Bir daha hiç geri gitmese, insanların arasına dönmese fark etmezdi. Yazacaktı. Belki buradan en yakın köye giderdi. Herkes birbirine soracaktı "ne oldu ona?", "nerde o?", "araba da burada, arabayı da almamış." Birisi kayıtsızca "gelir, gelir" diyecekti. İçi cız etti.

Bir ağacın dibine oturdu, dizlerini göğsüne çekti. En rahat bulduğu pozisyon buydu yazmak için.

Defteriyle kalemini çıkardı. Dizinin üzerine koydu. Dizi, küçük bir yazı alanı oluşturacak kadar yer sağlıyordu ona. Her şey hazırdı, her şey tamamdı.

Küçük not defterine, biraz da rahatsız pozisyonundan ileri gelen kargacık burgacık elyazısıyla yazdı:

"Sırtüstü yatmış, yastıklardan birini yüzünün üzerine kapamıştı. Temiz ama hafifçe eskilik, kapalı kalmış oda kokan bir yazlık ev yastığıydı. Çocukluğundakiler gibi."

"Çocukluğundakiler gibi"den sonra durdu.

Bu "çocukluğundakiler gibi" bir sürü "çocukluğundakiler gibi" gibiydi, hele sayfada. Düz, yassı, sıradan. Bu "çocukluğundakiler gibi"nin ona, sadece, sadece ona ait bir "çocukluğundakiler gibi" olması için başka bir şey daha gerekiyordu, hissediyordu. Ama neydi o? "Nedir o, bil bakalım nedir o?"

Karşısında duvar gibi duran ağaçlara baktı. "Çocukluğundakiler gibi"–yastığın–evin–sessizliğin–odanın–ikindi uykusunun kırışıksız uzanıp giden yüzeyinin altında bir şey olmalıydı... bir çıkıntı... bir... diken... batan bir şey. Vardı, biliyordu.

Neydi o, neydi o? Gözlerini yumdu.

Onu bulmalıydı. O şey belirmiyordu. Yüzeye çıkmıyordu, yakınlaşmıyordu bile. Cümleyi kendisinin yapacak ne ise, onun derinde bir yerde, orada durduğunu biliyordu ama elini ne kadar aşağılara daldırsa da bulamıyordu. Acımayan bir yaraya parmağını sokmak gibiydi.

Gözlerini açtı. Her şey, öğle vakti, bedenini saran sıcaklık, karşısındaki yapraklar, kulaklarını dolduran cırcırböcekleri durmuş onu seyrediyorlardı: "Neyin var? Neyin var?"

Sonra anladı. Mutluydu. Doymuş bir hayvan gibi mutluydu.

Her şeyin üzerini bu sefil, doygun, şahane mutluluk alışkanlığı kaplamıştı.

...

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Elif Tanrıyar, “Yazma isteklilerinin tedirgin öyküleri”, Milliyet Kitap Eki, 17 Mart 2010

Türkiye’de edebiyat ve sinemayla birazcık bile ilgilenen hemen herkesin aşina olduğu bir isim Fatih Özgüven. Sırf çevirisinde onun imzası olduğu için neredeyse yazarının kim olduğuna pek de dikkat etmeden kitap alanlar, onun haftalık sinema yazılarını okumadan film izlemeye gitmeyenler var. Özgüven’in ayrıca bir deneme kitabı, bir romanı ve iki de öykü kitabı yayımlandı bugüne dek. Onun işlerine baktığınızda ilginç bir şekilde şunu fark ediyorsunuz; gerek sinema eleştirileri gerek denemeleri ne kadar özgüvenli bir söyleme sahipse, öykülerindeki hakim ton ve kahramanlarının ruh hali de tamamen zıt bir şekilde tedirginlikler içeriyor.

Alttan alta tedirginlik

Özgüven’in ‘tedirgin’ hikayeleriyle ilk olarak, ismi de kendi gibi nefis olan Bir Şey Oldu adlı öykü kitabıyla tanışmıştık. İkinci öykü kitabı olan Hiç Niyetim Yoktu, tedirginliği bu kez bir parça pop kültür ve hayalet hikayeleriyle harmanlamıştı. Son öykü kitabı olan Hep Yazmak İsteyenlerin Hikâyeleri ise bizi yine o artık alışkın olduğumuz, belki bir parça hafiflemiş olsa da yine alttan alta bir tedirginlik duygusunun kol gezdiği dünyaya döndürüyor.

Öykülerin ortak sırrı, kitabın başında Franz Kafka’dan alıntılanan epigrafta saklı: “Menziller ve yollar yoktur; yol dediğimiz şey, tereddütlerdir.”

Kitapta, tedirginlik hissiyle tereddütlü durumların kol kola verdiği 11 öykü yer alıyor. Kahramanların hiçbiri belki büyük, sarsıcı olaylar yaşamıyor ama bu sıradan görünüşlü kişilerin her birinin yaşama değdiği o kısa anlar, Özgüven’in kalemiyle olağanüstüleşiyor. Üstlerine ince bir tül atılmış hissi veren öyküler; aniden büyük bir hızla netleşebildiği gibi, yine büyük bir hızla, bir anda flulaşabiliyor.

Açılış öyküsü olan “Sel”; bizi kitabın başında, okuduğu kitabın kusursuz sözcükler kuran yazarından etkilenip neredeyse büyük bir acıyla “...ben de böyle bir şey yazmak istiyorum,” diye haykıran bir ‘yazma isteklisi’yle tanıştırıyor. Hiçbir zaman okuduğu öykü kadar güzel bir şey yazamayacağını anlayan yazarın kederini yansıtırken, yine de yazdıklarıyla avuntu bulmasını aktarıyor.

“Yaz Günü Tango” ve “Diken” adlı öykülerde yazmak istemelerine rağmen, türlü bahanelerin ardına saklanan, aslında düpedüz tembel ‘yazma isteklileri’yle karşılaşıyoruz. Bir diğer istekli yazar adayımız ise bizi son öykü olan “Son Hikâye”de bekliyor. Yazarımız artık ölmüştür ve hep beklediği ama türlü bahanelerle ertelediği yazma eylemi için önünde hiçbir engel kalmamıştır artık. Ama gene yazamaz çünkü nasıl olsa önünde çok zamanı vardır!

Diğer öykülere göre nispeten biraz daha uzun olan “Can Dostu”nda yine bir hayranlık ilişkisiyle karşılaşıyoruz. Bu nefis öyküde, her hali ve geçmişiyle Cahide Sonku’yu anımsatan Sabiha Doruk’un, bakıcılığını ve yardımcılığını üstlenen pavyon şarkıcısı bir erkeğin öyküsünü, yazması için görünmeyen bir yazara anlatmasını okurken, hüzün ve ince bir mizah iç içe geçiyor.

Özgüven’in şiir kıvraklığındaki dili...

Nostalji, eski fotoğraflar, eski İstanbul pek çok yerde karşımıza çıkarken, hüzün ve ince tonda bir mizah hafif hafif beliriyor satır aralarında. Aşk ve tutkuyla karşılaşıyoruz birkaç öyküde. Tuhaf tesadüfler, düşlerden kopup gelmiş sahneler, uykuyla uyanıklık arası haller ise öyküleri belli belirsiz bir tül gibi sarmalıyor.

Ama her şeyden öte, bütün bu hikayeleri ve yaşamın içinde ilk bakışta dikkat çekmeyen detayları olağanüstüleştiren, Özgüven’in şiir kıvraklığındaki dili... Çünkü her şeyi okuyup bitirdikten sonra aklınızda kalanlar “Yarı açık oda kapısının önünde tıkırtılar duydu. Topuk sesleri, bilezik gibi birbirine çarpan madeni şeylerin tıkırtısı, etek hışırtısı” ya da “Sırtüstü yatmış, yastıklardan birini yüzünün üzerine kapamıştı. Temiz, ama hafifçe eskilik, kapalı kalmış oda kokan bir yazlık ev yastığıydı” gibi, sesleri ve kokuları yanı başınıza taşıyan cümleler oluyor.

Devamını görmek için bkz.

Tülin Er, “Bu kitabın sayfalarında rüzgâr esiyor”, Radikal Kitap Eki, 19 Mart 2010

Bazı kitapları okumaya kapağından başlarsınız. Kapak resminin kitabın adıyla birleşerek kazandığı yeni anlam, uzanıp raftan aldığınız andan itibaren bir şeyler söylemeye başlar. Hep Yazmak İsteyenlerin Hikâyeleri’nin kapağında yer alan, hareket halindeki bir otomobilde, otobüste ya da trende olduğunu tahmin ettiğimiz düşünceli genç de kitaptaki öykülerin ruh halinin girizgâhı olmuş. (Kapak deseni İlhan Sayın’a ait.) Öyküleri okurken, hepsinden aynı esintinin geçtiğini hissediyorsunuz. İşte o da kapak resminde yer alan genç figürün, yol alırken içinden geçtiği rüzgâr sanki.

Fatih Özgüven’in Hep Yazmak İsteyenlerin Hikâyeleri’nde bir araya getirdiği on bir öykünün genel atmosferinden değil de satırların arasında dolaşan rüzgârdan söz etmemin bir nedeni, çift satır aralıklarıyla bölünmüş paragrafların oluşturduğu, dar kent sokaklarını çağrıştıran aralar (ya da tüneller –belki bir labirent?–). Bir diğer nedeni ise öykülerin, on bir kompartımana ayrılmış büyük bir sahnenin bölümlerinde eşzamanlı yaşandığı hissi. (Lars von Trier’in Dogville’i geliyor burada aklıma. ‘Sahne kompartımana ayrılır mı hiç?’ diye sorabilirsiniz haklı olarak. Hem tiyatro gerçekçiliğinde hem de film akıcılığındaysa, ‘kompartıman’ sözcüğü daha yerinde geldi bana.) Özgüven’in üslubunun özgünlüğü, öykülerin mekânı ve teması ne olursa olsun, işte bu rüzgârın bütün öykülerde hız kesmeden ya da hızını artırmadan, aynı şiddette esmesinden kaynaklanıyor. Yazar böylece okuruyla başka bir paylaşımda bulunuyor: Bir tabiat olayının doğallığında gerçekleşen ama yazarın kendine has iklimini yansıtan, artık imzasını görmeden bir öykünün onun olduğunu söyleyebilme yetkinliğini okura kazandıran bir rüzgâr bu.

Hep Yazmak İsteyenlerin Hikâyeleri manidar bir başlık. Sinema eleştirmenliği ve eğitmenliğinin yanı sıra uzun yıllar editörlük ve çevirmenlik de yapan, başarılı çevirileriyle pek çoğumuzun edebiyat birikimine katkıda bulunmuş bir isim Fatih Özgüven. Kitaplarla bu kadar içli dışlı olduktan sonra yazmanın cazibesine karşı koymak zor olmakla birlikte, çevirmen/editör çevresinden çok fazla yazar çıkmaz. Ama aklınıza takılan, içinizi kemiren, yazmak istediğiniz kitaplar, yazılar bir köşede hep durur. Ya not defterlerinin bir köşesinde ya da hafızanızın çıkmaz sokaklarında kaybolup gider bu fikirler çoğunlukla. Profesyonel olarak yaptığınız işinizden kendinizi uzaklaştırıp masanın başına geçmek, sadece kendi zihninize ait bir üretimi kâğıda dökmek, bu sektördekiler için aslında daha zordur. Ne de olsa beyninizin aynı kıvrımlarını kullanır, aynı masaya oturursunuz. Yazarken kendinizin hem editörü, hem düzeltmeni olursunuz. Her ne kadar avantaj gibi görünse de yazma sürecini daha çetrefilli bir hale sokan bir durumdur bu. Çünkü madenin hem yatağı, hem madencisi, hem de onu işleyen ustası olmak gerekir. Bir editör ya da çevirmen “hep yazmak isteği”ni yerine getirip bir kitap ortaya koymayı başardığında ise sonuç çoğunlukla berrak bir dere kadar haz vericidir.

Yazma sıkıntısı

Fatih Özgüven’in üçüncü öykü kitabı Hep Yazmak İsteyenlerin Hikâyeleri de işte, yayıncı olmanın yazarlığa getirdiği dezavantajların başarıyla üstesinden gelmiş bir kalemin ürünü. Kitabın ilk öyküsü ‘Sel’in kahramanı okuduğu kitaptan başını kaldırıp kendi kendine “...ben de böyle bir şey yazmak istiyorum” dediğinde, çoğumuzun hislerine tercüman olur. Bu kısacık öykü, paragrafların arasında esen rüzgârıyla, ciltlerce kitap okumuş ama boş bir sayfa karşısında ilk cümlenin sıkıntısına düşen ruhun nirengi noktalarını çok doğru yerlere koyarak resmi tamamlamamızı sağlıyor.

Yayıncılığın yazarlığa getirdiği en büyük handikaplardan biri belki de o iflah olmaz ‘mükemmeliyetçilik’ halidir. Bir başkasının yazdığı ya da çevirdiği bir kitap üzerinde çalışırken, ürünün daha ‘hatasız’ bir hale dönüşmesinde editörün müdahaleleri çok önemlidir. ‘Yanlış Numara’ öyküsünde, yayınevinde çalışan ve yıllardır yazmakta olduğu romanına geri dönen anlatıcı, “Başkalarının yazdıklarını düzeltirken onlardan nefret etmekten, bir-iki tanesine de hayran olmaktan yorgun”dur. Kendi yazacağı romanın onların yazdıklarından çok daha olağanüstü olacağını hisseder ama akşamları işten eve döndüğünde, “ancak televizyonda dizi seyredip” kendini yatağa atacak enerjisi kalmış olur. Yayıncılık yapmanın ağırlığı başka türlü olsa da genel olarak başka bir işte çalışmak yazmaya düşmandır. Yaratıcılık gerektiren çoğu iş için böyledir aslında...

Hep Yazmak İsteyenlerin Hikâyeleri’nin başlığını ve kitabın özünü en çıplak haliyle betimleyen belki de ‘Diken’ öyküsündeki şu cümle: “Artık bir kitabı okumuş olmanın yetmediğini, onu yazmış olmak isteğinin katlanılmazlığını nasıl açıklayacaktı?”

Bir edebiyatsever için yazma sıkıntısı nasıl bir belaysa, bazen yazarla tanışmak da öyledir. Odanızda kendinizle baş başa bir kitabı okurken, hele kitaba hayran olmuşsanız, kafanızda hemen bir yazar imgesi çizersiniz. O şahane kitabı ancak şahane biri yazmış olmalıdır; neredeyse insanüstü, kusursuz bir varlık. Bir süre sonra yazar kafanızda öyle imkânsız bir biçim alır ki tanıştığınızda hayal kırıklığı yaşamanız neredeyse kaçınılmaz olur. Ne de olsa sizin gibi bir insan vardır karşınızda, hataları ve zaaflarıyla, etten kemikten bir beşer. Kitabın ikinci öyküsü ‘Açık Görüşme’de, hayran olduğu yazarla tanışmaya giden anlatıcının yaşadığı da budur. Yazarın evindeyken, okuduğu öykülerin “hiç olmazsa hayaletini görmeyi” bekler. Heyecanla, nefes nefese bahsettiği sahneler karşısında yazarın tek söylediği, “Hatırladım şimdi. Aklımdan çıkmış” olur. Edebiyatsever okurun bir zaafıdır bu: Kurgu bir eserin yaratıcısının, o eserle bire bir örtüşen biri olduğunu sanmak. Zaman içinde belki biraz alışırsınız ama hiçbir zaman tam anlamıyla ayıramazsınız kitapla yazarını birbirinden.

Sinema sahnelerini andıran betimlemeler

Kitabın bütün öykülerine hâkim olan rüzgâr, ‘Can Dostu’ öyküsünde biraz farklı bir yönden esiyor. Bir zamanların gözde yıldızı Sabiha Doruk (siyah-beyaz Türk filmlerinde parlayıp, renkli zamanlarda tutunamamış bir aktris?) ile beşinci sınıf bir pavyonda, sütanne hatırına çalıştırılan Ragıp’ın (kıymetinin bilinmediğine inanan bir yeteneksiz?) yollarının kesişmesi üzerine kurulmuş olan bu öykünün odağında, hem sınıf hem kişilik bakımından taban tabana zıt iki yalnız var. Sinema sahnelerini andıran betimlemeleriyle ‘Can Dostu’, klasik öykü anlatımına yaklaşıyor; bu biraz da geçtiği dönemden (1960’ların ortası), yoğun olarak hissedilen nostaljiden kaynaklanıyor belki. Ama üslup bakımından, kitabın diğer öyküleriyle özdeş bir duruluğa sahip.

Kitaptaki öykülerin durgun tonu içinde alttan alta hissedilen bir gerginlik, tedirginlik hali de söz konusu. ‘Aşk Kölesi’, ‘Beyaz Oda’, ‘Cumartesi’ ve ‘Yaz Günü Tango’ başta olmak üzere öykülerin tümünde, söylenmeyenlerin ağırlığı söylenenlerden daha fazla hissediliyor. Ya birinin kafasından geçenleri başkasına anlatmamasından, ya da herkesin bildiğinin dillendirilmemesinden kaynaklanan, insanın içine yuvalanan bir tedirginlik, zaman zaman sayfalardan taşıp okura da bulaşıyor.

Hep Yazmak İsteyenlerin Hikâyeleri’nde, neredeyse şiire yaklaşan, rafine bir anlatım benimsenmiş. Fatih Özgüven, bütün cümlelerin fazlalıklarını ince ince budayıp, az konuşan ama çok anlatan öyküler yazmış. Kitaptaki dil işçiliği, ince bir elişi gibi... Okuduğu sahnelerin detaylı bir şekilde betimlenmesine alışkın okur, bu üslubu başta yadırgayabilir. O zaman size tavsiyem, öyküleri bir kez daha okuyun. Nasıl ki bir şiirin gerçek tadına birkaç kez okuduktan sonra varılır, Hep Yazmak İsteyenlerin Hikâyeleri’nden esen rüzgâr da her okuyuşta içinize daha iyi işleyecek.

Devamını görmek için bkz.

Özlem Ertan, “Hep yazmak isteyenler”, Taraf Gazetesi, 19 Nisan 2010

Her insan, aklında minik toz zerrecikleri gibi uçuşan düşünceleri ifade etmek ister. Bazıları konuşarak, bazıları ise yazarak yapar bunu. Ancak kimilerine düşüncelerini ifade etmek yetmez. Onların zihinlerindeki odalarda hikâyeler birikmiştir ve bunlar ağırlık yapar üzerlerinde. Onlar, ancak hikâyelerini kâğıda döktükleri zaman bu ağırlıktan kurtulabilirler.

Yazar, sinema eleştirmeni ve çevirmen Fatih Özgüven, son öykü kitabı Hep Yazmak İsteyenlerin Hikâyeleri’nde, akıllarında öykü depoları olan, bu depoları dolduran kelimeleri kâğıda dökmek isteyen ancak bunu bir türlü başaramayan insanları anlatıyor. Çoğu insanın Radikal gazetesindeki yazılarından tanıdığı Fatih Özgüven’le son öykü kitabı üzerine konuştuk. Kitabında yazmak isteyip de yazamayanların yanında, yaptığı işin aslında yazmak olduğunu fark etmeyen karakterler de olduğunu söylüyor Fatih Özgüven.

Yazmak isteyip de yazamama halini en iyi ifade eden öykü Sel. Kitabın ilk öyküsü olan Sel’in karakteri, elindeki kitaptan başını kaldırıp, “Hiçbir zaman böyle bir şey yazamayacağım” diyor. Sel ’in kitaptaki anahtar hikâye olduğunu söyleyen Fatih Özgüven’e göre, bu karakterin sarfettiği cümlede ifade bulan duygu, kitaplarla iç içe olan hiç kimseye yabancı değil. “Orada asıl anlatmak istediğim, insanın hayran olduğu bir kitabı okuduğunda, vücudunda hissettiği ürperti. Benim asıl çekici bulduğum nokta bu” diyen Özgüven, kendisini de böyle ürperten kitaplar olduğunu ve bunlar arasında aklına ilk olarak Nabokov’un Solgun Ateş’inin geldiğini söylüyor. Diken adlı öykünün karakteri de, artık okumanın kendisine yetmediğini, yazmak istediğini söylüyor. Kitabın son hikâyesine Son Hikâye adını vermiş yazar. Burada da aynı duyguyu hisseden bir karakter var. Fatih Özgüven’in de belirttiği gibi bu üç öykü, kitabın omurgasını teşkil ediyor: “Bir insanın ilk gençlik, orta yaş ve yaşlılık dönemleri gibidir bu üç hikâye. Yazma arzusunun insan hayatında sabahtan akşama nasıl tezahür ettiğini gösterir.”Yanlış Numara’da başkalarının yazdıkları üzerinde çalışmaktan kendi hikâyelerini yazmaya vakit bulamayan bir editör var. Yıllar evvel editörlük yapan ve bu duruma çok da yabancı olmayan Özgüven, editörlüğü, “başkasının yazısına ebelik yapmak” ifadesiyle tanımlıyor. Kitabın ikinci hikâyesi Açık Görüş ise yazmayla ilgili başka bir pozisyona işaret ediyor. Öykülerini okuyup hayran olduğu yazarla tanışma olanağı bulan kahraman, onun hiç de hayal ettiği gibi biri olmadığını görünce hayal kırıklığı yaşar. Bu da yazarın yabancı olmadığı bir durummuş: “Benim de tanıştıktan sonra kafamda canlandırdığım kişiye hiç benzemediğini gördüğüm yazarlar oldu. Benimle tanışıp aynı duyguyu yaşayanlar olduğunu da biliyorum.” Özgüven, Can Dostum hikâyesini hayran olduğu ve tanıştıktan sonra tıpkı zihninde canlandırdığı gibi biri olduğunu gördüğü Tomris Uyar’a adamış. Yazar, Can Dostum’un tarz olarak da Tomris Uyar’ın hikâyelerine benzediğini söylüyor.

Can Dostum’da bir zamanlar şaşaalı bir hayat süren ama sonra uçurumlara sürüklenen bir aktris var. Öyküyü okur okumaz aklınıza Cahide Sonku geliyor. Özgüven, bu karakteri gerçekten de Sonku’dan esinlenerek yarattığını ama başka hayatların da bu karakterin biçimlenmesinde etkili olduğunu söylüyor. Bazen bir film karesi Fatih Özgüven’in zihninde yer ediyor ve bir hikâyeye dönüşüveriyormuş. Cahide Sonku’nun rol aldığı Beklenen Şarkı’dan da Can Dostum çıkmış. “Cahide Sonku’yu hayatımda bir kere gördüm. Taksim’de yürüyordu, üzerinde bir şal vardı. O görüntü yıllarca aklımda kaldı. Sonra başka şeylerle birleşip Can Dostum’la hayata döndü.”

Fatih Özgüven’in su gibi akan ve hep yazmak isteyenleri anlatan hikâyeleri okunmaya değer.

Devamını görmek için bkz.

Gökhan Gençay, “Yazarın yazıyla imtihanı”, Halkbank Kültür Sanat, Mayıs 2010

Fatih Özgüven, Hep Yazmak İsteyenlerin Hikâyeleri’nde yazmanın, yazma isteğinin bünyede yarattığı gerginliğin bin bir türü hâlini tasvir ediyor, daha doğrusu malum hissiyatı yazı vasıtasıyla ete kemiğe büründürüyor. Yükte hafif, kıymette ağır hikâyeler toplamıyla Hep Yazmak İsteyenlerin Hikâyeleri, öncelikle hayatlarında yazma eylemine ve yazarlara ayrıcalıklı bir alan bahşedenler olmak üzere her çeşit okurun hissiyat âlemini zenginleştirecek değerli bir kitap.

Fatih Özgüven’i daha çok Radikal gazetesindeki haftalık sinema yazılarından hatırlar okur. Oradan çıkaramayanlar Bilgi Üniversitesi Sinema-Televizyon Bölümü’nde verdiği edebiyat ve sinema derslerinin ününü duymuştur mutlaka. Bu mecralardan da anımsamayanlar hemen evlerindeki kütüphanelerde yer alan Borges’ten Nabokov’a, Henry James’ten Virginia Woolf’a Türkçeye çevrilmiş edebiyat eserlerinin giriş sayfalarına bir baksın; oradaki künyelerde çevirmen olarak Fatih Özgüven’in imzasını görecekler. Edebiyata yaratım safhasından vâkıf bir çevirmen olarak, Paul Auster, Brett Easton Ellis, Özgüven’in akıcı, kılçıksız çevirisiyle yaşadığımız topraklardaki okuyucuya ulaştı, o dolayım üzerinden sevildi.

Esasında, Fatih Özgüven tüm bu çalışmalarının dışında kendini roman, deneme ve öyküleriyle de ifade eden yaratıcı bir yazar. 1990 yılında yayımlanan romanı Esrarengiz Bay Kartaloğlu, 2001 yılında yayımlanan denemeler derlemesi Yerüstünden Notlar, 2006’da basılan Bir Şey Oldu ve 2007’de yayımlanan Hiç Niyetim Yoktu hikâye kitaplarıyla kendi dilini oluşturmuş, edebi güzergâhını netleştirmiş bir isim Özgüven. Velhasıl, gazete yazılarından alışık olduğumuz, az sözcükle çok şey ifade edebilme yeteneğini ve yetkinliğini –ki çok az bulunur bir kabiliyete denk düşer– hikâyelerine de azami özenle taşıyabilmeyi beceren bir edebiyatçı kendisi.

Kalem erbaplığını, kurgusal olana hâkimiyetini detaylara özen gösteren bir dil emekçiliğiyle görünür kılan Fatih Özgüven, yeni hikâye kitabı Hep Yazmak İsteyenlerin Hikâyeleri ile bizatihi akıllarının bir köşesinde benliğini, derdini yazıyla dillendirme arzularını tutan insanların öykülerini anlatıyor. Kitapta yer alan on bir hikâyenin her biri yaşamın üzerlerinde bıraktığı tortuyu yazıya dökme kararı alan, ama bir türlü bu konuda somut adımlar atamayan karakterlerle dolu. Bu karakterlerden bazıları “Sel” adlı hikâyede olduğu gibi, “eriyen düşünceleri kızgın cam gibi beynine akarken” hayran olduğu yazarların eserlerine bakarak içten içe “Ben de böyle bir şey yazmak istiyorum.” diye kıvranırlar, ama sonunda çaresizlik içinde “Hiçbir zaman böyle bir şey yazamayacağım.” cümlesinin bağrında taşıdığı kasvetle oturdukları yerden kımıldanamazlar. Bazıları ise, “Yanlış Numara” öyküsünün, artık başkalarının yazılarının mühendisliğini yapmaktansa kendi yazısını, sesini bulmayı amaçlayan editör kahramanı gibi eve gittiği anda masaya oturup yazma planları kurarlar. Ama o hevesle beklenen yazmanın vakti bir türlü gelmez; çeşitli gündelik mazeretler, hatta “telefon sapığı” yazma eyleminin önüne geçer.

Yazmak denen eylem, yazının hakikaten sıkıntılı, meşakkatli bir sürecin sonucu insanın içinden fışkırmasına denk düşer zaten (Mecazı aşan bir fışkırma söz konusudur genellikle). Kendinizle girdiğiniz yoğun bir hesaplaşma sürecinin ardından mücadeleye girişilen boş sayfayı cümlelerle, kelimelerle doldurma çabasının yüksek tansiyonu hiçbir zaman eksik olmaz. Yani, bisiklete binme alışkanlığına denk bir yazma alışkanlığı, kolaylığı yoktur ne yazık ki. Ayrıca, her cümlenizin hatasını kollayıp kendinizi hırpaladığınızı, dolayısıyla metninizin düzeltisini, eleştirisini de ilk olarak bizzat kendinizin yaptığı hesaba katıldığında, herhangi bir metni kamuya açmanın, başkalarıyla paylaşmanın, gazeteye veya dergiye teslim etmenin cidden stresli bir mesaiyi öngereklilik olarak dayattığı anlaşılacaktır. Bunlara ek olarak, herhangi bir kısa metinden daha fazla yaratıcılık, yetenek ve emek yatırımı isteyen edebiyat alanında yazı üretmenin zorluklarını tahayyül etmek bile, eli az buçuk kalem tutanlar için, enselerden aşağıya soğuk terler damlatmaya yeter.

Dolayısıyla, yazıya dökme, yazma meselesini tema olarak hikâyelerin temeli hâline getirmek de zorlu bir uğraş. O içsel cebelleşmeyi sürekli yaşamak, kafanızdakini kâğıda bir türlü istediğiniz gibi, hayal ettiğiniz gibi aktaramamak, hep bir şeylerin eksik kaldığı hissiyatı... Veya “Yazacağım.” diye karar verdiğinizde bile kendi kararınızı kendiniz esnetmek, karar verdiğiniz tarihi ileri almak için türlü türlü bahaneler icat etmek suretiyle bilinçaltından yükselen geri vites girişimleri... Bir cümleden diğerine metnin içsel ritmini, dokusunu oluşturmak için çekilen sıkıntılar, kelimelerle girilen gölge boksu aşamaları... Kısacası yazma sıkıntısı ve yazıya oturma ritüelleri başlı başına üzerine yazılacak bir sürü ayrıntıyı barındırır içinde.

İşte Fatih Özgüven, Hep Yazmak İsteyenlerin Hikâyeleri’nde yazmanın, yazma isteğinin bünyede yarattığı gerginliğin bin bir türü hâlini tasvir ediyor, daha doğrusu malum hissiyatı yazı vasıtasıyla ete kemiğe büründürüyor. Hikâyelerin tümü ebat olarak kısa tutulmuş; öyle ki, cümlelerde bile ciddi bir ekonomik tasarrufa gitmiş Özgüven. Bu durum kitaptaki her cümlenin, her ifadenin ekstra disiplinle, ince elenip sık dokunarak üretildiğinin de göstergesi oluyor aslında; çok şey dillendirmeden çok şeyi duyumsatabilme becerisi takdire şayan. Özgüven, bir kez daha, incelikli diliyle kendi üslubunu inşa etmeye muvaffak olmuş bir yazarın içsel derinliğinin izdüşümlerini sunuyor okuyucuya.

Yükte hafif, kıymette ağır hikâyeler toplamıyla Hep Yazmak İsteyenlerin Hikâyeleri, öncelikle hayatlarında yazma eylemine ve yazarlara ayrıcalıklı bir alan bahşedenler olmak üzere her çeşit okurun hissiyat âlemini zenginleştirecek değerli bir kitap.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.