Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-716-6
13x19.5 cm, 64 s.
SARI ETİKET
ÖZEL İNDİRİMLİ
Liste fiyatı: 7,00 TL
İndirimli fiyatı: 3,75 TL
İndirim oranı: %46,43
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Taşa Bağlarım Zamanı
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mayıs 2009

Taşa Bağlarım Zamanı, Ahmet Ada'nın yeni şiir kitabı. "Yeter bana mezar taşı olmak Anadolu'da", "Annem açılan üstümü örtüyor / Karlı gecelerde / Oysa denizin çarşafları üstümüzde" ve "Alnı akıtmalı at" başlıklarını taşıyan üç bölümde toplam 32 şiir yer alıyor.

İÇİNDEKİLER
Yeter bana mezar taşı olmak
Anadolu'da

Bugün
Yağmurdan sonra
Önce boşluk
İçdeniz
Yelve
Kıyıda
Yine deniz
Çok eski zaman
Varoluş
Değişmeler denizi
Göçüm ol ey ölüm
Değişimin boyutu

Annem açılan üstümü örtüyor
Karlı gecelerde
Oysa denizin çarşafları üstümüzde

Derinde
Derinde II
Derinde III
Derinde IV
Geyik
Belirtiler
Belirtiler II

Alnı akıtmalı at

Alnı akıtmalı at
Taşa bağlarım zamanı
İlk zaman
İkinci zaman
Üçüncü zaman
Dördüncü zaman
Beşinci zaman
Altıncı zaman
Yedinci zaman
Sekizinci zaman
Dokuzuncu zaman
Onuncu zaman
Parçalanmış zaman
OKUMA PARÇASI

s. 35.36.

TAŞA BAĞLARIM ZAMANI

"Bizim yüreğimiz göçük dönerken

Kentlerin varoşlarına. Sandallarını buluta

Bağlayan göçmen balıkçılara döndük.

Sonbahar kokan odalarına döndü

Kadınlar uzun yolculuklardan. Bu sefer

Uzun sürdü çapalamak şafağı."

Sarıasma kuşu Gözne bağlarını dolandığında

Mersin uyuyan denizi uyandırmıştı.

"Hadi şimşeği verin bize" diyordu

Yaşlı bir adam gözlerini kısarak

Dağ yolunda değişmeler içindeyken taşlar.

"Akdeniz'de taşa bağlarım zamanı,

Çamlar gecenin çobanı" diyordu

En çılgınımız elinde ayçiçeği kalpağı.

Köpekler yakındı, hissediyorduk

Serçeler yorgunluğumuzun ikinci, üçüncü yoldaşı

Beraber döndük kentin yıkıntılarına

Kitaplarımızın yakıldığı
(O da başka bir ölümdü)

Ağır sessizlik ânları ayaklar altında

Ağır yükü onurun ağrılı sanrı.

Tabaklar bardaklar kaşık sesleri

Bütün zamanlar boyunca kulaklarımda.

Ne zamandı? Yemek yiyenler kimdi?

Ağlayanlar isli gök altında.

Sonunda denize baktık, öylesine incelikle,

Kimsenin farkında olmadığı denize

Hadi dedi bunları yaz, şimdi anlattıklarımı

Bu insanlar ne ister? Kendileri kanatsız

Kuşken. Hangi erinç doldurabilir

Kalan günlerini. Bize de kalmaz tek

Bir ağaç, tek bir kuş, tek bir rüzgâr.

Kürekler elimizdeyken açılalım denize,

Enginler bilge kaygılarımızın erinci.

Kim alıkoyabilir bizi? Bulabilseydik sevgiyi

İnsan yüzlerinde kucaklardık direkleri.

Eyvah! Geçen her ân bir buğu,

Kim karşılayabilir "başka bir ölümü?"

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Gültekin Emre, “Taşa Bağlarım Zamanı”, Akatalpa dergisi, Sayı:115, Temmuz 2009

Taş, suskunluğun dili; kunt duruşun düşü; öteye geçiş. Ya deniz? Tarihe, taşa, hayata kına yakan, geline durup dururken arka çıkan; iz sürenin yanında olan… Ölümle dirim arasında bir yol var işte oradan yürüyor Ahmet Ada yeni şiir kitabı Taşa Bağlarım Zamanı’nda. “Büyük yanılgı”lara dur diyor “Bir çocuğun yüzündeki uyuyan su” olup. “Rüzgârın fırıldağı”dır ve bu, bütün zorlukları yener “kendinde biri olmak” için. “Yağmurun” da “fırıldağı” olur kendinden çıkıp ve “Bir kaleme bir kâğıda” dönüşerek. Yazmanın özü bu işte; bir kaleme ve bir kâğıda indirgemek yaşamı. Bir de deniz var elbette girilip çıkılması gereken, düşlere katık edilecek. Yani deniz, “o büyük sözdizimi”ne döner yüzünü, yanında Pars’la. Pars, ölümlün kardeşidir. Yani ölüm yanı başındadır hep. Kim unutabilir ki o büyük yokoluşu? Yağmur, bir doğa olayıdır hayatın bir parçası olarak ve şiirde dış mekânın vazgeçilmezlerindendir yaşamı beslediğinden. Hayatı dirilten, emziren, sesleyen, kösnül duygularla büyütendir yağmur. Hayat bütün halleriyle, girintisi-çıkıntısıyla imgelem düzeyine gelip yerleşiyor dizelerin, şiirlerin… Rüzgâra bağlanan at, “Kuşun uyuduğu saat”, kırlangıçlarını çağıran “akasyalı sokak”, kendinde “saklı denize” yürüyen şair; “Delik deşik bir sessizlik”te başkalarının göremediğini gören, ruhuna dolan “denizin ormanı” ve yabancılaşmaktan bunalan insanı gören şair Ahmet Ada…Yabancılaşan insanın dünyasına da eğiliyor Ahmet Ada dizeleriyle. Yaşanan kırılmalardan geçiriyor şiirini. Doğayla, nesnelerle, zamanla bütünleşerek, yer değiştirerek, –özdeşleşerek hayatın kırgınlıklarıyla– oluşturuyor şiirlerini. Ölüm ve dirim sorununu sağar dizelerine, imgelerine. Yaşanan çalkantıları, fırtınaları… bilgece, derinliğine ele alıyor. Ritim ve lirizmi şiirlerinden eksik etmeden yol alıyor tarihsel zamanı alt üst ederek. O sonsuz geçmişe de girip çıkıyor, bugüne kulaç atarak yarına bakmaya çalışıyor yapyalın, dupduru bir biçimde. Şiirindeki bilgelik daha da öne çıkmaya başladı bu yeni kitabındaki şiirlerle: “Yeter bana mezar taşı olmak / Anadolu’da”. Kentte bunalan bireyin hal ve gidişinin şiiri “Geyik”, günlük dile yüklenen yıpranmamış tertemiz deyiş değişikliği. Çiçeğin “tılsımı” doğayla iç içe varoluşun özgün özü. Giden gün değildir her gün, yalnızca “bir mırıltıdır” bir daha geri gelecek. “varoluşun sıkıntısı” kocaman bir ağızdır sesi soluğu çıksın diye uğraşılan. Bir konuşsa “çok eski zaman” oluverecektir bugünün halesinde. “dilsiz orak” işleyecek, “su gömüsü” bulunacaktır bir kurtuluşa adım atar gibi. “yalnızlığın eşiğine” gelmiş bir göç sevinci yüreğinde hep kendini anımsatacaktır. Onun için emzirir “yeryüzü ağrıları”nı “Taşları, arzuyla parlayan yıldızları” Ahmet Ada. Onun bu sonsuz evrende “yol arkadaşları” ise “Böcekler, atlar”dır oraya buraya dağılıp gitmiş görüntü ve sesleri toplayan. Onun tarihi derleyen sonsuz sesi titriyordur “her taşın içinde”ki hazdan, bir de “Göçüm ol ey ölüm” derken kendine. Yaşam sevinciyle doludur oysa kök olurken “dünya toprağına”. İçindeki dışındaki bin bir rüzgârla uyanır hayata, acılara ve denenmemiş hazlara. Derine, derinliği olana eğilir durmadan Taşa Bağlarım Zamanı’nda: “Bir ırmağın kayboluşuyum denizde”. Hayatı farklı kavrama, yorumlama ve şiirlerinde dolaşıma sokma büyük bir tutkudur aşka yakın, belki ondan da öte. Unuttum dese de pek çok şeyi, pek öyle değil, çünkü “Bir ağaç soyundanım giyinmiş / Yapraklarını baştan aşağı”, bu onu olmayan zamana ve olan denize, engine götürür bilinçaltının dehlizlerini de alıp yanına. Onun için “Ağrıyan bir yanı” “deniz”dir “hâlâ” “Ölü suları bırakıp da” geldiği. Soruyor işte kendine ve bize, şiirine de “İnsan ne arar derinde ta dipte” diye. Bulduklarını ise hiç gizlemez: “Kör bir makas, eski dillerden / Tılsımlı sözcükler” ötelerden, derinlerden, kayaların yüreğinden. Toplumsal sorumluluklar ve bilinçlenmeye de mim koyar şu iki dizeyle geçmişle bugün arasında yolunu arayıp dururken bir başına ustalaşa ustalaşa. “İnsan neye yarar onarmazsa / Başkalarının kaygılarını doğduğunda”. “parçalanmış ben”in peşindedir amansız. “Ölüm tek yayasıdır yol”un bu uğurda, “Bir düşten uyanması insanın” hiç de kolay değildir onca imge, görüntü arasında. “Gitmeyen bir yol yoktur elbette, ama gidilir “hüzünden anılar bırakarak” “varoluşun acısına yaklaşa yaklaşa. “koca denizde” ne aradığımızı kim söyleyebilir? Oysa “ Ruhumuz / değişerek geziniyor dünyada”, denizde biz farkında olmasak da. Bir yandan da “Kocaman gözlerle bakıyoruz renklerini / Yitiren dünyaya, mühürlü ağızlara”. “İnsanlar / Anlamını yitirmiş sözcüklerle konuş”salar da, şiir günlük dil de taşır sırtında. Oysa “Gün batıyor” ve biz “aynanın içinde kalıyoruz” bürünüp karanlıkların aydınlığına. “Kılıç yarası öyküler” de hiç eksik olmaz yaşamın iniş-çıkışlarında. “Acısına kapanmış insanlar” da, ki onların “Kılıçla kapanmış yolları”. Günümüz toplumlarına ustaca bir gönderme şu üç dize, can alıcı saptama, taş gibi eleştiri: “Eski dillerin konuşulduğu kentte / Akıp gidiyor bugünden geleceğe / Kollar bacaklar ölü gözler”. İşte Ortadoğu, işte savaşlar, işte dökülen kanlar ve yitip giden kültürler, diller, düşler… Her şair çocukluğunun “imgesini” arar günü gelince. O da kolları sıvar gençliğine doğru şiirlerinde: “Gençliğimi geleceğimi bir düzlemde / Buluşturan bir taş, bir eşya, / Gök gürültüsü, şimşekten bir kılıç.” Onun için yurdu bilir “dili” en “yalın, içten / Evrenin anası olan”.

Ahmet Ada, Taşa Bağlarım Zamanı kitabında yer alan şiirlerinde ustalık, biraz daha ileri gidelim, bilgelik sınavı veriyor. Hayattan derlediklerini, elbette denek taşında denediklerini, şiirsel iç ve dış monologlara taşıyor, dönüştürüyor. Gündelik yaşamın ekonomik / siyasal… acımasız baskısından, basıncından, insafsızlığından… bunalan bireyin kurtuluşuna arka çıkıyor, onların ütopya arayışlarına –ütopyalarına- yol açıyor, öncülük ediyor. Bütün bir hayatla, ama her şeyiyle ve de nesnesiyle arası açılan bireyi nesneleriyle yeniden buluşturarak, bir araya getirerek, yeniden doğayla barışmasının önünü de açıyor sessiz sedasız. Kutuplaşmaların, zıtlaşmaların, farklılaşmaların, ayrışmaların, darlaşmaların, yozlaşmaların… başladığı, (olduğu) yer(ler)de doğayla büsbütün bütünleşme, nesnelerle yüz yüze gelme haline de olanak sağlıyor böylece. Felsefenin de kafa yorduğu şeylere, şiir diliyle, sözdizimlerinin derinliğiyle boğuşarak yeni biçimselliklere yelken açtırıyor dizelerini, şiirlerini. Ölü zamanlardan şiir sağarak bugünün yaşamına eklemleniyor ustalık kemerini kuşanarak.

Dış ve iç sesle geziniyor şiirlerinin, dizelerinin arasında, Ahmet Ada. Ölüm ve yaşam arasında çözüm arayışları üretmek istiyor şiirleri üstünden hayata sımsıkı tutunarak. Çağdaş yaşamın getirip önümüze koyduğu çalkantıları, fırtınaları, dalgaları, yarılmaları kırılmaları, yaraları… benliğinde depderin duyumsaması ve imgesel dile dönüştürmek için çaba harcadığı gün gibi ortada. Varoluş sorunları da kitabın ana ekseninde dönüp duruyor kendini belli etmek için. Onun için bir “Köşeyi dönünce birdenbire Pessoa’yla karşılaşır ve sarsılır. “Asma kütüklerinin rüzgârıyla söyleşir / Fenike’yi İskenderiye’yi Mersin’i Kudüs’ü düşünden gerçeğe taşır. “Wittgenstein’ı Heidegger’i Kavafis’i / Sözgelimi tersinden okur” bağbozumunun ruhuna girmek için. Bozgunları, derine kazınmış tarihleri, ölümle yakın duran duruşları…önemser ve belirsiz bir haritayı imgeye dönüştürür gibi önüne serer. Ritsos, Seferis, Elitis… çizgisine adım atıyor, onlardan el alıyor upuzun ömürlü şiirlerin şairi olmak için. Kendi şiiri için yepyeni bir yapıyı, can alıcı sözdizimini, yalınlığın dehşet sakinliğini ustaca, bilgece şiirinin omurgasına ağdırıyor.

Unutulmaz şu iki dizenin hüznüne yeniden kaptırıp kendimi “Yeter bana mezar taşı olmak / Anadolu’da”, taşa bağlamak için zamanı kitabın kapağını bir daha açıyorum ve “Bugün”e adım atıyorum.

Devamını görmek için bkz.

Mustafa Günay, “Varlık, Zaman ve Şiir: Taşa Bağlarım Zamanı”, Radikal Kitap Eki, 31 Temmuz 2009

“Başlangıçta şiir vardı.” Ya da “Önce şiir vardı” gibi sözleri sıkça duyarız. Uygarlık tarihinin bugüne kadar uzanan kültür birikimi içinde şiir ve felsefe en önemli unsurlar arasında yer alır. Felsefenin, felsefi düşünme tarzının şiire kazandırabileceği boyutlar kadar, şiirin felsefeye ve aynı zamanda sanata kazandırabileceği olanaklar da söz konusudur. Bunun yanı sıra özellikle şairlerimizin yapıtlarının felsefe açısından yorumlanması ve değerlendirilmesi önümüze yeni yollar ve ufuklar açabilecektir. Bu bağlamda Ahmet Ada’nın Taşa Bağlarım Zamanı adlı yeni şiir kitabının bazı yönlerine değinmek amacındayım.

Varlığa ve varoluşa yönelik soruların felsefi düşüncenin doğuşunda belirleyici bir rol oynadığını söyleyebiliriz. Ancak ontolojik sorular yalnızca felsefenin değil, aynı zamanda edebiyatın ve şiirin de önemli temaları arasında yer alır. Felsefe ve şiirin yapı ve söylem bakımından bütün farklılıklarına karşın, insanın varlık ve zaman karşısındaki hallerini dile getirme ve yorumlama bakımından birbirine yakınlaştıklarını, birbirini beslediklerini görebiliriz. Ahmet Ada’nın Taşa Bağlarım Zamanı adlı kitabı da, varlık, zaman, hiçlik, varoluş, değişme, ölüm, kaygı, sıkıntı gibi ontolojik ve varoluşsal kavram ve temaların felsefi bir zeminde karşımıza çıktığı bir şiirler toplamı. Ada’nın kitabı varlık, yokluk, hiçlik sorunlarının şiirle yoklanmasının, araştırılmasının örneklerini bir araya getirmektedir. Ama bunu yaparken şiiri ve felsefeyi bir diğerine indirgeme tuzağına düşmediği açıktır.

Ölümlü olduğunun bilinciyle, her an ölüme ve yokluğa doğru sürüklendiğini gören insan, bu durum karşısında derin bir varoluşsal kaygı /sıkıntı duyar. Bu durumu Sartre bulantı, Heidegger kaygı, Camus ise saçma olarak adlandırmışlardır. Ada’nın şiirlerinde dile gelen özne de, bazen monolog bazen de diyaloglarla, söz konusu varoluşsal kaygı ve sıkıntıyı metafizik bir deneyim olarak yaşamakta ve bu deneyimlerin yorumunu şiirsel söyleme taşımaktadır. Heidegger’in de söylediği gibi, “dil varlığın evidir.” Şairler de şiirlerinde bir varolma mekanı inşa etme çabasına girişirler. Bu mekan ölümlü, gelip geçici bir varolan olarak insanın aynı zamanda varoluşunu anlama ve anlamlandırma uğraşısında kaygı ve sıkıntılarını giderme yolunda sonu gelmez çabalarının da temel bir göstergesidir.

Mevcut dünyanın şiir dilinin yapısı içinde dönüştürülmüş betimi ve eleştirisiyle birlikte Ada, arzuladığı, umut ettiği dünyanın özlemini de ifade eder. Verili gerçekliğin /dünyanın ötesine işaret eden yönleriyle, ütopik bir boyutu da içeren şiirleriyle Ada, şiiri bir “umut ilkesi” olarak görür. Bu nedenle Ada’nın şiirlerinde ontik-estetik ve gizil bir politik perspektiften, yaşanan zamanın ötesinde ütopik bir zamana, geleceğe vurgu yaptığını da saptamak mümkündür. Özellikle “Alnı Akıtmalı At” ve “Belirtiler” şiirlerinde ütopik unsurlar belirgindir: “İnsan ne arar derinde ta dipte /Kör bir makas, eski dillerden /Tılsımlı sözcükler.(…) İnsan iyi şeyler arar denizde/Para geçerli değil.” (Belirtiler, s. 28) Başka bir ülke ve yaşam arayışını ortaya koyan şu dizeler de, tüketim kültürünün egemenliğindeki günümüz kentlerine ve yaşama tarzına yönelik bir eleştiri, başkaldırı ve bir arayışı ifade eder: “Bulabilseydik keşke sedir ağaçlı bir ülke,/Çözülürdü sıkıntılarımız bir demet başak gibi /Gösterişsiz, kibirsiz yol alırdık yine / İnsanın ta içine, kardeşlik ormanına./Abartılı sahte görkemli /Paranın üretildiği kentlere/Kentlere döndük yine.”(Alnı Akıtmalı At, s. 34)

Ada’nın denize ve diğer doğal mekanlara olumlu, kent vb. kültürel-toplumsal mekanlara ise daha çok olumsuz baktığını saptamak mümkündür. Elbette bunda insanın kendine ve başkalarına yabancılaşmasının ve temel insani değerleri kaybetmesinin ve söz konusu değerlere duyarsızlaşmasının, yani tarihsel-sosyal mekanlarda varoluşun anlamını kaybetmiş olmasının önemli bir rolü bulunduğunu da unutmamak gerekir. Bu bağlamda kentlerden ve kente yabancılaşmış, bunalmış, bir çıkış yolu ve umudu bulamayan insanlardan söz ederken, şairin yanı başında bazı hayvanların yer alması dikkat çeker. “Bize ne oldu? Biz kara halkı neden kaçtık/İçinde varolmadığımız kentten?” (s. 33) diye sorarken, “Takılıverdi peşimize bozkırdan / Kurtardığımız alnı akıtmalı at”tan söz eder. Ada’nın bu kitabındaki şiirlerinde en sık karşılaştığımız diğer hayvanlar ise geyik ve pars’tır. Ölümü simgeleyen Pars'ın dolaştığı pek çok şiiri vardı Ada’nın son yıllardaki kitaplarında. Ama Taşa Bağlarım Zamanı kitabında "geyik"ler de dikkati çekmeye başlar. Geyik, Türk kültür tarihi içinde taşıdığı anlamlar ve işaret ettiği değerler/kavramlar bakımından da önemlidir. Pars ve temsil ettikleri ile bir karşıtlık halindeki geyik imgesinin insanın varoluşuna yeni anlamlar ve değerler kazandırma bakımından da önemli olduğunu söyleyebiliriz. “Yıllardır, yollar açılır yollar kapanır/Pars izimi sürer. Bir yolu tamamlarım /durmadan.” (Altıncı Zaman, s. 48) “Zamanın tefeciliğiyle” ve “açgözlü parayla” yırtılmış insan yüzleriyle dolu kente yönelen şair şöyle der: “Kente doğru yavaş yavaş yürüdüğümde / Caddelerde bulvarlarda geyikler görüyorum.” (Yedinci Zaman, s. 49) “Geyik” adlı şiirinde de şairin kente bakışı ve şaşkınlığı ortaya konulur: “Toprak sahipleri topraklarındaydı hâlâ/Kente lodos kapısından girdim/Yanımda beyaz bir geyik/Kimse bir geyikle geldiğime inanmadı/Ne patlak gözlü bankerler/Ne karanlık koridorların mübaşirleri” (…) Bütün gün caddelerde yürüdüm,/Bakıp geçtiler kayıtsız biçimde/Savaşlardan kurtardığım geyiğe.” (Geyik, s. 27) Kendine ve insani değerlere yabancılaşmış, duyarlığını yitirmiş insanın, yeni bir başlangıca ve değişime işaret eden simgelere ve değerlere ne ölçüde kayıtsız kalabildiğini dile getiren bu şiir, bir bakıma varlığın ve varoluşun anlamı hakkında sorular sormayan, ezbere yaşayan, tüketim kültürünün akıntısında sürüklenen kitle insanının da bir eleştirisi ve şiirce değerlendirilmesidir.

Ahmet Ada’nın şiirlerinde geçen hayvanların ve bazı mitolojik simgelerin aslında insana bazı değerler ve anlamlar konusunda yol gösterici bir işlev taşıdıkları söylenebilir. Başka bir deyişle insanlığın ya da belli bir topluluğun/ulusun kolektif belleğinde derin kökleri ve izleri bulunan kimi simgeler (at, geyik vb.) Ada’nın şiirlerinde insanın varoluşsal kaygılarını ve toplumsal-tarihsel sorunlarını aşmada etik bir dayanak olarak da ortaya çıkarlar. Bir bakıma söz konusu simgeler şiirlerdeki ütopik arayışlarla da bağıntılıdır. Geçmişten süregelen kimi simgeler ve değerler, bu bağlamda, insanlığın yeni bir geleceğe yönelmesinde ve onu inşa etmesinde de vazgeçilmez unsurlar durumundadır. Ada’nın şiiri yalnızca hayatın kendisinden ve felsefi-yazınsal metinlerden değil, aynı zamanda kültür tarihinden de beslenir. Onun şiirinin kaynakları çok çeşitli ve zengindir. İlk bakışta göze çarpmasa da Ada’nın şiirinin kökleri kültür tarihinin derin topraklarına uzanır. “Geyik” şiirinde olduğu gibi, tarihsellik ve güncelliğin buluşması söz konusudur. Varlığa ve zamana yönelik soruların şiirle yoklanması ve dile getirilmesi, tarihsellik temelinde gerçekleşir.

Ada’nın şiirinde doğanın da önemli bir yeri vardır. Ancak onun şiirindeki doğa, yaratıcı imgelemden süzülüp geçmiş, poetik bir biçime bürünmüş doğadır. İçinde yaşadığı coğrafyanın büyük ölçüde Ada’nın şiirlerine yansıdığını görebiliriz. Dünya’ya Mersinden, Akdeniz’in kıyısından bakan şair, kendi yaşama çevresinin koşullarından ve kendine özgü renklerinden yola çıkar ve giderek Akdeniz’in diğer bütün kıyılarına/uçlarına ve dünyaya uzanır. Akdeniz’in havasını taşıyan şiirleri, bütün yeryüzünü kucaklayan bir yönelimi de barındırır içinde. “Denizin şamdanları yanar bir bir/Akşam akşam kentin ışıkları da./Çarşıyı geçer bir uçtan bir uca/Balkonları dolduran sardunya kokusu,/Köşeyi dönünce birdenbire Pessoa/İstersen bırak anlatsın leylak/Ortadoğu’yu, ölü doğmuş yıldızları,/Akşam. Denize giren aydır/Bunalmış insana yabancılaşmaktan/(…) İstersen bırak konuşsun leylak/Gündoğusunu, başdöndürücü denizi./ ‘Gazze’de yine çocukları öldürmüşler’/Kana bulanmış sesiyle konuşsun leylak.” (Yine Deniz, s. 15). Şairin geniş bir dünya ilgisi içinde yaşadığı zamanda tanıklık ettiği vahşete ve barbarlığa karşı estetik bir duruşu ortaya koyduğunu görür ve artık leylaklara başka bir gözle bakmaya başlarız.

Ada’nın şiirlerinde insanın varlık ve zamanla ilişkisini şiirin olanaklarıyla dile getirirken, sıkça “deniz” metaforuna başvurduğunu görürüz. “Gün boyu ölçtüm biçtim denizi/Ne kadar yanımdaydı kuşun zamanı?/Gölgenin zamanı ağaçtaydı/Uçup gitti nar giyimli gökyüzü” (Yağmurdan Sonra, s. 10) Zamanın anlamını sorgulayan insan, çevresindeki nesnelerin zamanla ilişkisini de yorumlar. Bir bakıma zamanı düşünen, sorular soran yalnızca insan olmakla birlikte, zaman varolan her şeyin üzerinde hüküm sürer: “Günebakanlar zamanı mırıldanıyor/Köpekse taşı, deniz küstüğü maviyi/Ben içimdeki boşluğu mırıldanıyorum/Cenaze törenlerindeki yokluğu/Belki hiçlik bu denizden çektiğim balık/Belki de hiçlik salyangozun kabuğundan çıkması/Ama hepsi varlığıma dokunuyor/Önce o büyük sonsuzluk duygusu”. (Önce Boşluk, s.11)

Zaman varlığın değişim sürecidir, değişimler zamanı kavrama ve yorumlama konusunda insan için en önemli ipuçları ve göstergelerdir. “Zaman rahvan atı gök çatının” diyen şair, varlık ve yokluk arasında insanın varoluşunu söz konusu değişmeler bağlamında anlamaya ve anlamlandırmaya çalışır: “Denizin eşiğine oturuyorum/Demek ki yalnızlığın eşiğine/Elimi uzatsam varlığımın hiçliği/Çok eski bir boşluğu dolduruyor/İçim dışım kumun zamanı/Vakti sormuyor kuşlar”. (Değişmeler Denizi, s.18)

Varlık ve yokluk arasındaki değişme süreçlerinde insanın dünya içindeki durumuna bakarken, Ada deniz kadar topraktan da söz eder.”Bir ayağım toprağa gitmekte/Bir ayağım denizde hâlâ”. (Parçalanmış Zaman, s. 58) Bireyin yalnızlığı kadar başkalarına karşı duyduğu dayanışma, paylaşım ve kurulabilecek beraberlikler de önemlidir. Varoluşsal kaygılar/sıkıntılar ve aynı zamanda toplumsal sorunların ağırlığı ve acısı her insan için geçerlidir. Bu bağlamda Ada’nın şiirlerindeki özne, yalnızlığın duvarları arasına kapanmaktan çok başkalarına yönelmekten yana bir tavır sergiler: “Deniz, o kocaman tanıdık bahçe/Onaramaz varoluşumun kaygılarını/İnsan neye yarar onaramazsa/Başkalarının kaygılarını doğduğunda/Kim verdi bana bilinci - /Nereye ait bu parçalanmış ben/Kuşlar bile birlikte uçarken”. (Belirtiler II, s. 29) Bir başka şiirde de kuşlar, insanın anlamsızlaşan varoluş durumlarına işaret ederler: “Bu insanlar ne ister? Kendileri kanatsız / Kuşken. Hangi erinç doldurabilir/Kalan günlerini”. (Taşa Bağlarım Zamanı, s. 36)

Ahmet Ada’nın varlık, hiçlik ve zamana yönelik yaptığı dokunmaların ve yönelimlerin felsefi derinliği kadar psikolojik boyutu da önemlidir. Varlığı sorgulayan akıl ve onu şiirleştiren imgelemin dayandığı duyarlık da aynı gerçeklikten beslenir. “Gitmeyen yol var mı? Büyük/Olsun isterse varoluşun acısı. Gidiyorum /Hüzünden anıtlar bırakarak.” (İkinci Zaman, s. 40) Elbette varoluş yalnızca acı ve hüzün değil, kimi zaman sevinç demektir. Varlık, hiçlik, yaşam ve ölümün birbirine dönüşmesi gibi, acı ve sevinçler de birbirine dönüşmektedir. “Benim yokluğa yürüyüşüm,/Hiçliğe kanışım onlardan. Denizin kapısını/Arayışım yıllardır. Sevinci çekici,/Üzüncün nacağı arasında çözülsem de/Yıllardır, yollar açılır yollar kapanır/Pars izimi sürer. Bir yolu tamamlarım/durmadan”. (Altıncı Zaman, s. 48)

Ahmet Ada, bu kitabında yer alan şiirlerinde insanın varoluş hallerine ve varlık karşısındaki duruşuna, ontolojik ve etik boyutları birlikte ele alarak yöneliyor ve içinde yaşadığımız tarihsel zamanın ağırlığı ve yol açtığı kaygılarla imgelemimizin ufuklarını otantik bir şiirin deniz kokan rüzgarıyla devindiriyor. “Deniz dedim o büyük sözdizimi/O büyük sözlük derine indirdi ruhumu”. (Bugün, s.9)

Devamını görmek için bkz.

Mahmut Temizyürek, “Ahmet Ada’nın Geyik’i”, sabitfikir.com. Kasım 2009

Ada’nın Geyik’i ile İonesco’nun Gergedan’ı arasında bir benzerlik kurulabilir mi? Gergedan; kısa bacağının üstündeki tonton gövdesiyle, kalın derili çirkin yüzündeki küçücük gözleriyle, o kalın gövdeden beklenmeyecek bir “hassasiyetle” her an nedensiz bir heyheylenmeyle boynuzlu burnunun dikine koşturan, sonra da ansızın yanılmış gibi duran bu gülünç hayvan ile, Geyik; ince uzun bacakları üzerinde zarif gövdesiyle doğaya uyumun, kimseye zarar vermeden yaşamanın örneği bu barışçıl hayvanın, avcıların avladıktan sonra bin pişman oldukları bu eşsiz güzelliğin ne benzerliği olabilir? Birbirine tam zıt iki hayvan arasında benzerlik bulmak kuşkusuz tuhaf, ama çağrıştırdıkları aynı evrenin iki kutbu gibi. İonescu’nun oyunlaştırdığı haliyle, sokaklarda görüldüğünde, mantıkçının “olasılıksız” saydığı, bürokrasinin inkardan geldiği ama her geçen gün sokak vukuatlarıyla giderek çoğalan bu yaratık, milli hassasiyeti yüksek orta sınıfın bir temsilcisi olmuştu. “Gergedanlaşma” bir sosyoloji terimine dönüştü zamanla, faşist toplumsal karakter betimlemelerinde. Bugün de devam ediyor ve Türkiye’nin taşrasından metropollerine doğru yayılıyor Gergedanlaşma. Buna karşın Geyik de toplumsallaşıyor. Bazen metropollerden taşraya, bazen de taşradan metropollere doğru bir barış umudu, barış olasılığı olarak beliriyor sokaklarda, meydanlarda. 2009’un Mayıs ayında yayımlanan kitabında Geyik dağdan kente iniyordu Ahmet Ada’nın şiirinde.

Kuşkusuz, Geyik imgesini geçmişte de görmüş olmalıyız. Anadolu’nun Kibele’sinden dönüşen tanrıça Artemis’in simgesiydi Geyik. Ardından Anadoluya “dirlik” kazandıran Hacı Bektaş Veli’nin sol yanından belirdi, sağındaki aslan ile. Şair Gaybi, Alageyik destanını yaşattı pîri Abdal Musa’ya yazdığı güzellemede; pîrini Geyik bedenine dönüşen Buda gibi düşünmekteydi. Geyikli Baba, Bursa’da Anadolu yoksullarını Bizans zulmüne karşı halkların kardeşliği ve barış için savaş amacıyla örgütlerken Geyik üstünde dolaşıyordu bir lokma bir hırka ile. Pir Sultan Abdal, “kırk yıl dağda gezdim geyikler ile” demişti o Celali ruhuyla. Jöntürk Celali Resneli Niyazi’nin “Rehber-i Hürriyet” adını verdiği geyiğinin İstanbul’da bakımsızlıktan öldüğünü de unutmadık kuşkusuz. Melih Cevdet Anday “Geyik akarsuları özlediğinde / Hem su hem geyiktir akan” dizeleriyle güzelledi, “barış”ın, uyumun, saflığın, yabancılaşmamışlığın simgesi olan geyiği. Ya Turgut Uyar’ın “Geyikli Gece” adlı o unutulmaz yankılar taşıyan şiirine ne demeli?

Ada, bu mirası taçlandırıyor “Geyik” şiiriyle. Ada’nın baştan beri gözettiği poetik özelliğinin bir örneği bu şiir. “Etkilenme endişesi”nden sıyrılıp endişeyi şiirsel bir yüceltimle dönüştürüyor Ada. Hayatın en ışıltılı vadisinde, şiir vadisinde yaşayan bir şair Ada. Bu vadinin esinlediği rüzgârı cömertçe karşıladı bağrında. Yumuşattı, yoğurdu, lirik bir duygu kazandırdı her etkilendiği şiire. Nazire geleneğini yaşattı modern şiirde. Örneğin, “Yeter bana mezar taşı olmak /Anadolu’da” diyordu son kitabı Taşa Bağlarım Zamanı’nın girişinde; Nâzım’a selam verirken. Göndermeleriyle şiirlerarasılığı son derece zengin bir şiir kurdu. Yazdıkları “zamanın ruhu”ndan, şiirinden, politik ve toplumsal dalgalarından asla bağımsız olmadı. İkinci Yeni şairleri kadar olmasa bile hemen bütün şiir akımlarıyla denemeler yaptı. Son yıllarda en çok sohbet ettiği şair Melih Cevdet Anday olsa gerek. Anday’daki, doğa- birey- tarih-bugün-yer- gök-iç-dış-hayvan-insan bütünlüğünü derinden anladığını düşündürüyor son şiirleri.

Şiir şiire bakarak yazılır; Ada’nın bu ısrarlı çabasıdır ki, ona kendi sesini, sözünü, biçemini kazandırdı. Şiirinin özelliklerini Celal Soycan’ın kusursuz tanımıyla söylersek: “Okurla her zaman ‘geçirgen’ bir ilişkisi” vardı şiirlerinin. “Trajiği verirken bile korunan munis söyleyiş, özenle korunan düşük hız, netliği gözetilen mekan kurgusu, gündelik nesnelerle kurulan imgesel çevren okuru hep rahatlatmıştır. Sorular askıda bırakılmadan, soluk ıslıklarla çıkışı imler. Gerçeklik dondurulmaz ama her hamlede dilden kaçan bir kayganlığı da izin verilmez. (…) Türk şiirinde Ahmet Ada sesi diyebileceğimiz sakin, tartımlı, okura şefkat aşılayan ama kaygılı bir ses, insan trajiğine daha acı ve olabildiğince sentetik bir ‘dil’ içinden sokulmaya çalışır.”

Ahmet Ada yayımladığı 19 kitabında Soycan’ın betimlediği bu poetikayı özenle güttü; ama özellikle son kitabı Taşa Bağlarım Zamanı’da eşsiz bir doruğa eriştirdi serüvenini.

Devamını görmek için bkz.

Mustafa Şerif Onaran, “Ahmet Ada’nın şiirinde zamanı yorumlayan anlam katmanları”, Varlık, Şubat 2010

Şiirde anlam aramak, anlamın aydınlığında şiirin tadına varmak, anlamsız bir çaba, şiirde “belagat”ı özleyenlerin yalınkat bir şiirle yetinmeleridir.

Alışılmış bir gerçeği yinelemek yerine, gerçeğin öte yüzünde imge derinliği aramak, o derinlikte bilmediğimiz bir gerçeği sezdirmek insana görmeyi öğretebilir. Yani bir imge gerçeğe değişik bir boyut kazandırabilir. Şiirin gerçeğinde öykü gerçeğini arayanlar o imge yoğunluğunu anlayamazlar.

Zaman geçip gidiyor da ayrımında değil miyiz? Zaman duruyor da, bir ayrımına varmadığımız bir dağınıklık içinde miyiz? Daha zamanın gizlerini çözebilmiş değiliz.

Melih Cevdet Anday anılarına Akan Zaman Duran Zaman adını koymuştu. Demek, akıp giden bir aldırmazlık içindeyken, yoruluyor mu ne, şöyle bir durup dinlenmek istiyor zaman. Zaman durmalı ki biz, biraz daha çekidüzen verelim kendimize. Yola yeniden koyulmanın gücünü toplayalım. Gerilerde kalmışsak öne geçmeye çalışalım.

Zamanı Taşa Bağlamak

Zaman nedir? Durup durmadığını, geçip gitmediğini bilmiyoruz. Sanıyoruz ki zaman durursa daha çok yaşamış olacağız. Duran zamanın içinde dilediğimiz gibi yaşayacak, ölüme karşı duracağız.

Belki de zaman durursa bu denge bozulacak. Kelebek etkisi gibi bir dokunuşla evren yıkılacak. Belki de zamanın durması evrenin sonu olacak.

Böyle bir değişim insanı ilgilendirmiyor. Hele Ahmet Ada gibi bir ozan önemli bir ameliyat geçirdikten sonra dünyaya yeniden gelmiş gibi olursa, zamanı taşa bağlayıp, yaşanmamış bir geçmişin tadını çıkarmak isteyebilir.

Zamanlar insanı şaşırtabilir. Melih Cevdet Anday “çok eskiden yaşadığı bir anı” anımsayabilir. Kuşların, taşın, denizin zamanını ölçebilir. Nesneler yavaşça zamanlaşınca, çoğalan zaman içinde insan, kendini yeniden keşfedebilir.

Ahmet Ada’nın zamana bakışında Melih Cevdet’in zamanıyla örtüşen bir gizem var:

“Gün boyu ölçüp biçtim denizi/ Ne kadar yanımdaydı kuşun zamanı?/ Gölgenin zamanı ağaçtaydı/ Uçup gitti nar giyimli gökyüzü.”

Bir kez daha anlaşılıyor ki zaman görecedir. “Taşa bağlanmış zaman” geçip gitmeyen, duran zamandır.

O göreceliği Sâbit’in beyitinde buluruz:

Şeb-i yeldayı müneccimle muvakkıt ne bilir/ Müptela-yı gama sor kim geceler kaç saat.”

Yıldız falcıları da, zamanı ölçerler de en uzun geceyi kendilerine göre tanımlayabilir. Ama asıl, acı çeken insan bilir gecelerin kaç saat sürdüğünü.

Soyut bir zaman anlayışının dışında zamanı bir nesneye bağlayınca daha belirgin bir zaman anlayışı doğuyor. Her canlının kendine göre bir zamanı varsa, zamanı sınırlamak daha kolay olabilir. Kelebeğin zamanı ile kaplumbağanın zamanı aynı değildir. Belki bir anlık zamana akıl almaz serüvenler sığabilir. Belki uzun süren tekdüze bir zaman yaşanmamış sayılır.

Zamanın Boyutları

Çocukluğumda okuduğum bir resimli romanda küçülen uzay aracı bir paranın içine girer. Nice serüvenlerden sonra geri dönünce bir anlık süre geçmiştir.

Bir Anadolu ereni çevresindekilerle söyleşmektedir:

“Tanrı öyle bir Tanrı’dır ki, zaman içinde zaman, yer içinde yer yaratır.”

Dinleyenler arasında bir delikanlının içinden geçer:

“Atma erenler atma!”

O sessiz söz erenin içinde yankılanarak genişler. Erenin gülümsemesinde, bilinmeyen bir zamanda, delikanlı, kendini bir balıkçı köyünde, deniz kıyısında çamaşır yıkayan bir kadın olarak görür. Bir balıkçıyla evlenmiş, yedi yılda beş çocuk doğurmuştur.

Anadolu ereni aynı sözü yinelemektedir:

“Tanrı öyle bir Tanrı’dır ki, zaman içinde zaman, yer içinde yer yaratır.”

Delikanlı ayağa fırlar:

“Haklısın erenler haklısın!” demek gereksinimi duyar.

“A oğlum,” der Anadolu ereni, “yedi yıl bir balıkçıya eşlik edip beş çocuk doğurunca mı bu gerçeği anladın?”

Zamanın görece olduğunu anlatan böyle Anadolu söylenceleri de var.

Zamansızlığa Doğru

Zaman belki de bir boşluktur; insanda sonsuzluk duygusu uyandıran bir boşluk.

Ahmet Ada, o boşluğu yorumluyor:

“Günebakanlar zamanı mırıldanıyor/ Köpekse taşı, deniz küstüğü maviyi/ Ben içimdeki boşluğu mırıldanıyorum/ Cenaze törenindeki yokluğu.”

Kuş uykusu hafif bir zamanı anımsatmalı; uyur uyanık diyebileceğimiz bir zamanı. Yelve kuşu, yıldızlı bir gökyüzünü sürükler gibi zamanı da götürebilir mi?

Anlamın ötesine geçmeden zamanı yorumlamak kolay değildir. Ahmet Ada, iyileşme döneminin dalgınlığından zamana bakarken, o belirsizliği öykülemenin, bir başka belirsizlikle yorumlanabileceğini anladı. Çünkü zamanın akışı değişkendir.

“Zaman rahvan atı gök çatının…”

O hızlı akışın gerisinde gövde, “ölümlü bir kabuk”tur artık.

Ahmet Ada bir imge yoğunluğundan bakıyor zamana. O imgeleri anlamak kolay değildir. Leylak, “Ortadoğu’yu, ölü doğmuş yıldızları” nasıl anlatır? Leylak, kana bulanmış Ortadoğu’da, öldürülen çocukların tanığıdır.

Bir kayanın yarığından fışkırıp dünyaya bakan bir çiçek varsa, o çiçeğin tılsımını da taşa bağlamak gerekir. Zaman nasıl duruyorsa, çiçeğin tılsımı da durmalı. Bulutun ağaca bağlanması da duran bir zamana uymalı.

Bir denizin değişimiyle oluşan imgeler: Denizin çiçek açması, koynundaki taşı yontması, soluğunun orman olması…

Ölüme göçmek, bir sokağın ucundan denize bakmak gibi bir şey. Boşlukta derine inmek. Denizin belleğindeki kalıntılarından biri olmak. Deniz basamaklarından inerken içimizdeki çölü aramak.

Hayali Bey’in beyitinde, denize kavuşan ırmakların dinginliğinde, bir halden bir hale geçen tasavvuf ehlinin ruh yeteneğini araması vardır:

“Hakkı biz bulduk deyu zann etmesün ashâb-ı kaal/ Cûylar çün erdiler deryaya hâmûş oldlar.”

Ahmet Ada bir başka dalgınlık içindedir:

“Bir ırmağın kayboluşuyum denizde/ Evimi unuttum var mıydı evim?”

Zamansız bir aralıktan içindeki uzaklara bakar o yitik insan. Bir deniz dibi ülkesidir belki de ölüm. Yosunların ayak sesi duyulur. Bulutlar geçer içinde soluk soluğa.

Ölümün Zamansızlığı

Bir deniz dibi ülkesinden, imge yoğunluğunun bulanıklığı içinde, yaşamanın anlamsızlığına bakmak, umutsuzluğa düşmek diye yorumlanabilir:

“Bize verilenle yetinmemizi istediler/ Ölüm tek yasasıydı yolun.”

Ahmet Ada, kendinden kurtulamayan insanın yazgısına bakıyor. Ölümü tek yasa sayan yazgısına. Ama “alnı akıtmalı bir at” gibi kendinden kurtulan insan, bir bilge kimlik kazanmış, kendini yeniden yaratmış olacaktır.

Behçet Necatigil, çağdaş bilgeyi, asfalt ovalarda yürüyen abdal olarak niteledi. Böyle bir kişilik edinmek için ölümcül bir deneyimden geçmek, yaşamanın gizlerine varmak gerekecektir.

Ahmet Ada belki de ölümün ötesindeki bir ülkenin özlemini çekiyor:

“Bulabilseydik keşke sedir ağaçlı bir ülke/ Çözülürdü sıkıntılarımız bir demet başak gibi/ Gösterişsiz, kibirsiz yol alırdık yine/ İnsanın ta içine, kardeşlik ormanına/ Abartılı sahte görkemli/ Paranın üretildiği kentlere/ Kentlere döndük yine/ Yaslı asfaltlara/ Zarif abdal/ Takılıverdi peşimize bozkırdan/ Kurtardığımız alnı akıtmalı at.”

Sözcükler arasındaki gizli ilişkiyi çözerek imge oluşturmak yeterli değildir. Yaşama deneyiminden geçerken ölümlü bir dönemeçte zamanı taşa bağlamasını bilmek gerekecektir. Zaman durunca, belki o akışta sürüklenen her şey duracak, belki evrenin dengesi bozularak yeni bir düzen kurulacaktır.

Ama “göçük bir yürek”in zamanı durmuştur. Ahmet Ada “Taşa Bağlarım Zamanı” demişse, artık o duran zamanda, yaşama serüveni dediğimiz “büyülü düzen” de anlamını yitirmiştir. (Taşa Bağlarım Zamanı, Metis Yayınları, 2009)

Gölgelerimizin bile suyla dolduğu bir sualtı dünyasıdır ölüm. Enginlere doğru açılıyorsak, “bilge kaygılarımızın erinci” için değil, sevgileri yitirdiğimiz içindir.

Zamanın Tanıklığı

Zaman, donmuş, anlamsız bir kalıp mıdır, yoksa herkesin kendine özgü bir zamanı mı vardır? Belki de herhangi bir insanın bile değişik zamanları vardır. Yer yer silinen, yer yer sımsıcak duran zaman parçaları…

Melih Cevdet Anday; taşın, denizin, kuşların, göğün zamanını yorumlarken insanın zamanına uzak duruyor. Ahmet Ada, çocuğun zamanından bakıyor zamanlara. Yaşamaya açılan zamanın eşiğinde, bir çocuk “çiçeğe dört adım kala”, yaralarımızın iyileştiği bir deniz eşiğine çağırıyor bizi.

Artık zaman yoktur, anıların aydınlığında parlayıp sönen zaman parçacıkları vardır; ölen bir annenin anısıyla gelen zaman. Başlangıcı kuğu olan bir küçük kıza söyledikleri:

“Varoluşun anlamını kavramadan/ Geçip gider parlak günler. Kendini hazırla/ Çiçeğini açan, yaprağını döken göğe.”

“Sayrı olanları iyileştirmek için”, şifalı bitkiler toplayan bir babanın da zamanı vardır. Oysa o, içinde büyüyen ölüme aldırmadan hüzünlü türküler söylerdi:

Bir babanın ölümü de yitik zamanlara karışıyor:

“Ne zamandı? Yoklukların göğüne/ Gömdük onu. Eskidir babam/ Göğü dolduran bütün yıldızlardan./ Şimdi düşünüyorum, çözülmüş bir/ Yıldız kümesi miydi duygularımın karmaşası/ Ölüm karşısında?”

Ahmet Ada, geçen zamanları anımsarken bir çeşit ödeşme içinde görünüyor. Bir zamanlar yaşamış mıydı? Otlar mı tanık, bir kâğıttaki çözülmüş harfler mi? Bizden çok uzaklarda, kendi dalgınlığı içinde duran bir balıkçı bile yaşadığımız zamanı etkilemiş olabilir.

“Yaşadım” diyebilmek için bir sevi ilişkisinden geçmek mi gerekiyor? Sevi yalnızlığında kalınca varlığımızın ne anlamı var?

“Aşk halinde geçemeden öte yakaya/ Kocaman gözlerle bakıyoruz renklerini/ Yitiren dünyaya, mühürlü ağızlarla.”

Varlığımız ölüm denizinde dinlenedursun, ruh tedirgin, başıboş dolaşıyor. Ahmet Ada soruyor:

“Ruhun demirlendiği bir liman yok mu?”

Yoksul Zamanlar

Yenildik, hakkımız yendi, küçük düşürüldük. Oysa yolun başlarındayız daha. Ama sınırda yaşayanlar yoksulluğun zamanı içindedir. Belki deniz altındaki ülke düşlem gücümüzde yaşıyor:

“Tarihin kara taşındayız. Bize/ Yok öyle bir ülke, diyorlar/ Deniz altında.”

Yoksul zamanlar bile, iri gözleri belleğimize yerleşen bir sevgiliye bağlanmamıza engel değil. Tam tersine yoksulluğu aşan bir gücü var sevi ilişkisinin.

Ne diyordu Cemal Süreya:

“Yoksuluz gecelerimiz çok kısa/ Dörtnala sevişmek lazım.”

Taşa bağlanmış zaman, sevi ilişkilerinin yaşanmadığı ölü zamandır. Nice kırgınlıkların gerisinden üzgün bir gülümsemeyle bakılır o yitik zamana.

Taşa bağlanmış zaman, geçip gidivermesin de, bizi yalnızlığımızla baş başa bırakmasın diye kaygılandığımız, parçalanmış zamandır.

Ahmet Ada, yaşamanın neresinde olduğunu anlamaya çalışırken, kendini yitik zamanların acımasızlığıyla sınıyor. Duran bir zaman da olsa, artık o yitik zamanı ele geçirmek olanaksızdır.

Yaşanmayan zamanlara dalıp gitmekten başka yapacak bir şey de yoktur. Çünkü “gölgenin zamanı”nı anlatıyor Ahmet Ada: Bir sanrıyı sayıklar gibi, belirsizliğin zamanını.

Böyle belirsiz, böyle parçalanmış zamanları alışılmış bir anlam içinde yorumlamak olanağı var mı? “İçinde güneşli bir ikindiyi taşıyan testi gibi” alışmadığımız imgelerle zamana bakarken, duran bir zamanın bizi nasıl etkileyeceğini bilir miyiz?

Bilinmezi anlatmak anlama yeni boyutlar kazandırmaktır.

Ahmet Ada, parçalanmış bir zaman içinde yitip giden insanın yalnızlığını, ölümün kıyısındaki onulmazlığını anlatıyor.

Şaşırtıcı imgelerle örülmüş bu incelikli şiirlerde, insan kendini de sınayabilir.

Devamını görmek için bkz.

Uluer Aydoğdu, Nihayet Şiir: Taşa Bağlarım Zamanı”, denizsuyukâsesi, sayı 41, ocak-şubat, 2010

Taşa Bağlarım Zamanı, her şeyden önce, Ahmet Ada’nın olağanüstü imgelemini daldırdığı hayattan –içinde aşklar yaşadığı, yolculuklar yaptığı, gökyüzüne baktığı– çıkarıp önümüze koyduğu bir uzay-zaman düzenlemesi. Tam da şiirin göz hizasında. Ne güzel, şiir hâlâ bizimle, daha bizi terk etmemiş. Öyle ki, Ahmet Ada, şiir hızında, kıvrak olduğu kadar varlığı/ varoluşu da sorgulayan imge ve söyleyişlerle hareket ederek doğum, ölüm, hüzün, zaman, büyü bazlı muazzam bir enerjiye ulaşmış bu kitapta. Daha ilk baştan, kitabın adıyla okuyucuya “duygusal bir büyü” vaat ediyor. Kapak resminin kitap adıyla oluşturduğu zıtlık ise zamanın asıl karakterini söylemek için düzenlenmiş gibidir: Geleceğe doğru akış. Bu akış içinde kitapta yer alan şiirler ise “zamanın” şimdi-burada “uzaylaşması”ndan başka bir şey değil. Valery’nin “zaman inşadır” sözünden hareketle kitapta yer alan şiirler için inşa olduğu kadar akışkanlığı da içeren bir süreç şiiri de diyebiliriz. Varlık (being) ile varoluş (becoming) arasındaki ezeli ve ebedi çatışma ise ana motif olarak bütün şiirlerde yer alır.

Kitap “Yeter bana mezar taşı olmak/ Anadolu’da” dizeleriyle açılır. İçten içe bir serzeniş de diyebiliriz bu dizelere. Şairin, taşa bağlayarak tutmak istediği zaman acımasızdır.

Duygusal Büyü

James G. Frazer’ın, Altın Dal (Payel Yayınları, İstanbul, 1991) adlı muhteşem kitabında kimi eski toplumların doğayı “… kendi istekleri önünde eğmeye” çalıştıklarını görürüz. Yağmur yağdırmak için “gök gürültüsünü taklit etmekten” tutun da “ağızdan su fışkırtmaya” ya da güneş tutulması sırasında “birilerinin güneşi söndürdüğüne” inanan bazı toplulukların “havaya ucu ateşli oklar atmalarına” ya da “güneşin batmasını önlemek için birkaç kamışın tepesini bir araya getirip bağlayan” kabile üyelerine ya da “rüzgârsızlıktan limandan çıkamayan balıkçıların güneşin hareketi yönünde şapelin çevresinde yürümelerine” kadar sayısız örnek verir Frazer. Bir çeşit “duygusal büyü”dür bu. Bu doğrultuda, kitabın adının beni o eski toplumlara/zamanlara gönderdiğini söylemeden edemeyeceğim.

İlk bölüm (Ahmet Ada, sistematik olarak I. Bölüm, II. Bölüm şeklinde ayırmamış şiirleri, ama her biri bir ya da birkaç dizeyle başlayan üç bölüm şeklinde düzenlemiş) yukarıda da söz ettiğim “Yeter bana mezar taşı olmak/ Anadolu’da” adlı dizeleriyle başlıyor. Kimi zaman varlıktan kimi zaman ise varoluştan yana döner Ahmet Ada. Bu doğrultuda sürekli kayıt koyar:

“Belki hiçlik bu denizden çektiğim

Belki de hiçlik salyangozun kabuğundan çıkması

Ama hepsi varlığıma dokunuyor

Önce o büyük sonsuzluk duygusu” (s., 11.)

Herkes, her şey ‘var olamayacağı yere kadar vardır’, sonrası “hiçlik”tir ve bu durum, şairin varlığına dokunur. Ahmet Ada’nın bütün işaretlemeleri zamana gönderme yapar, zamanın akışına, varlığın bu akış önündeki aldığı hallere… Bu yüzden öncelikle zamanın tarifi gerekmiştir:

“Zaman rahvan atı gök çatının” (s., 14.)

Bu belirlemeden sonra düşünmeye, sorgulamaya başlar ve aniden soruverir:

“Nedir ki ağaçlar kuşlar yıldızlar

Gövdemin ölümlü kabuğu” (s., 14.)

“Hiçlik” değişir “yokluk” olarak karşımıza çıkar:

“Yokluğa büyüyor durmadan ayaklarım

Uzun mu uzun varoluş sıkıntısı” (s., 16.)

Hele bir de şu yapıp ettiklerine bakın varoluşun:

“Başka türlü çiçek açıyor deniz

Bulmuş kendince bir yol

Taşı yontuyor koynunda

Gökyüzünü billura çeviriyor

Orman oluyor soluğu” (s., 18.)

Sonra yeniden hiçlik, varoluşun önündeki varlığın hiçliği:

“Elimi uzatsam varlığımın hiçliği” (s., 18.)

Varlık ile varoluşun hesaplaşmasında belki de kitabın en vurucu dizelerindendir “Göçüm ol ey ölüm” (s., 19.) dizesi. Varoluştan edinilen varlığın insanın içini acıtan bir burgu ile sonsuzluğa ya da hiçliğe ya da yokluğa bükülmesi sanırım bu dizeden daha iyi anlatılamazdı. Zaten “Muştular olsun göç yakın” (s., 19.) diye de kaydını koymuştur şair. Tam da burada, berrak olduğu kadar insanı kavuran bir atılışla ölüme seslenir: “Oldum ben ey ölüm”. (s., 19.) “Oldum” ve “ölüm” sözcüklerinin bir aradalığı ise adeta bir efekt gibi –öldüm ben ey ölüm diye de okunabilir bu dize– güçlendirir şairin seslenişi. Ardından varoluşun varlığına kattığı “deniz ağaçları”nı ve “dünya toprağına kök oluşu”nu sıralar:

“Oldum ben ey ölüm

Kanıma karıştı deniz ağaçları

Kök oldum dünya toprağına

Beni konuştu parçalanmış ağız

Arı, karınca, kaplumbağa” (s., 19.)

İlk bölümün son şiiri, Değişimin Boyutu adlı şiir varlığın varoluş önündeki seslenişlerinin bir özeti gibidir ve bize şiirin isminden de anlaşılacağı üzere değişimin boyutlarını verir.

İkinci bölüm,

“Annem açılan üstümü örtüyor

Karlı gecelerde

Oysa denizin çarşafları üstümüzde”

dizeleriyle başlıyor ve bizi iyice varoluşa, o ‘her şeyi yadsıyan içkin kuvvete’ açıyor. Bu dizelerdeki vurgunun her koşulda üzerimize titreyen annelerimiz üzerinden ‘anne ötesi bir anne’ de denilebilecek varoluşa yapıldığına özellikle dikkat çekmek istiyorum. Bir ‘üst anne’ midir bu? Kesinlikle. Aynı zamanda da Ahmet Ada’nın varlıkla varoluş arasındaki sınırdan artık geçmeye hazır olduğunun da bir işaretidir:

“Bir ırmağın kayboluşuyum denizde

Evimi unuttum var mıydı evim?” (DERİNDE II/ s., 24.)

Kimi yazılarımda “şiirin, varoluşun eşiğinde konuşmak” olduğunu söylemiştim. İşte, bu bölümde yer alan Derinde I, II, III, IV adlı şiirlerde, Ahmet Ada, varoluşun eşiğinden seslenir bize. “Şiir” ya da “eşik cinleri” işe ne kadar karışmıştır bilemem, ama dize dize derinlerden gelen bir sesi işitiriz:

“Dün müydü yüzyıl öncesi mi

Buradaydım yeryüzü yokluğunda” (DERİNDE III/ s., 25.)

“Az daha unutuyordum

Yağmurun yağdığını denize” (DERİNDE IV, s., 26.)

Tam da burada ‘canlılığın ilkesi” de diyebileceğimiz entropiden söz etmeden geçemeyeceğim: Hiç bir canlı entropiden kaçamaz. Yalnızca canlılar mı? Canlılarla birlikte cansız dediğimiz –Tabii burada canlılığın tarifini yeniden yapmak gerekir. Hareket eden her şey canlıdır diyelim kabaca– şeyler de entropinin mağlubudur.

Peki, nedir entropi? Her şeyi yadsıyan bir kuvvet diyebiliriz genel olarak. Hatta, son noktada, her şeyi yadsıyanı yadsıyan bir kuvvet de denilebilir. Bu doğrultuda insan, aldığı ilk nefesten itibaren çoktan 'gelip geçmiş', çizgisel olmayan bir sürecin an ve an şimdiye izdüşümüdür. Diğer bir deyişle ilk aldığımız nefesle ölmeye başlarız. İçimize çektiğimiz her nefes başlangıçta nerdeyse mutlak da diyebileceğimiz denge halimizi bozup düzensizleştirerek bizi yavaş yavaş, hızlı hızlı dengeden uzaklaştırır. Her uzaklaşma aslında yeni bir denge arayışıdır. Yani ilk aldığımız nefesle –oksijen soluyan azot taneciği– entropimiz artmaya başlamıştır. Denge halinde bir bütünken –bütün gerçek olmayandır–, yaşa Adorno, artan entropi ile dengeden uzaklaşmaya başlar her şey. Kırılgan ya da bozulgan mutlak! Evet, çok yaşa Zizek. Ve elbette, Ahmet Ada, siz de:

“Burada dağılmakta nesneler, anıların tozu

Kolay değil dile getirmek eşiği” (s., 28.)

Üçüncü bölüm,

“Alnı akıtmalı at” dizesiyle geçmişe dair havai bir ‘imge fişeği” gibi patlar göğümüzde:

“Zarif abdal

Takılıverdi peşimize bozkırdan

Kurtardığımız alnı akıtmalı at” (s., 34.)

Kurtarılan ya da kurtarılmak istenen varlığa dair bir işarettir “alnı akıtmalı at”. Varoluşun önünde bir itiraz, var olma isteği, arzusu. İnsanların en korktukları şey, Deleuze’e göre, seldir. Bir şeyin, bir gücün gelip bizi sürükleyip götürmesi... Şimdi, entropi de zaten bu selin ta kendisidir. Sürekli aşındırır kayaları. Öyle ya da böyle; hastalanarak, bir kazada, durduk yere ölürüz. Bu kuvvete karşı var olmaya çalışmak, varoluşa karşı çıkmak gibi görünse de, aslında öyledir de, ama aynı zamanda da bütün karşı çıkışlara karşı bir karşı çıkış tarafından –entropi– yine de alaşağı edilir. Burada varlık (being) ile varoluş (becoming) arasındaki çekişmeyi görebiliriz. Ancak an ve an düzensizliği artan düzeni korumaya çalışmak da karşı entropi olarak düzensizliği engellemez. Her durumda o galiptir, yani masa. İşte, Ahmet Ada’nın, zamanı neden taşa bağladığı daha da netleşiyor, ancak zamanı bağladığı taş(lar) da değişmektedir:

“Dağ yolunda değişmeler içindeyken taşlar” (s., 35.)

Farkındadır yani, zamanı tutmak, yakalamak mümkün değildir. Buradaki atılışı Nietzsche’nin “Eğer duyularımız yeterince iyi olsaydı; uyuklayan kayalığı, dans eden kaos olarak algılayacaktık.” deyişindeki kadar güçlüdür.

Sonra da, derya içinde olup da deryadan bihaber olmak bağlamında bize varoluşumuzu hatırlatır:

“Sonunda denize baktık, öylesine incelikle

Kimsenin farkında olmadığı denize” (s., 36.)

Farkındalığın sıçraması değildir de nedir bu?

Elimizdeki yegâne fırsatın söylenmesine gelmiştir sıra:

“Kürekler elimizdeyken açılalım denize” (s., 36.)

Bu çağrı, yabana atılacak bir çağrı değildir. Tutunmaya çalıştığımız varlıklar her ne kadar bize güvenlikli birer ortam, yuva, ev sağlıyor olsa da belki de asıl risk burada kalmaktaki ısrarımız olabilir. Bireysel karar alıcılar olarak her şey elimizde olmasa bile aldığımız ve uyguladığımız kararlar anlamsızlığa mahkûm değildir. Her alanda gördüğümüz çalkantı ve kararsızlıklar, olduğumuz yerde kalmanın pek de doğru olmadığını söylüyor bize. Kaldı ki “… varlık ve oluş birbirlerine karşı olan şeyler değildir. İkisi, beraberce gerçekliğin birbiriyle ilişkili iki yanını ifade eder”.

Öyle görünüyor ki sıkı sıkıya tutunmaya çalıştığımız varlıklarımız, ‘bozulmaz’, ‘dağılmaz’ diye düşündüğümüz ne varsa, her şey kaotik bir varoluş bulamacında gelip geçici “köşeli yuvarlak”lardan başka bir şey değil:

“Ben miyim diyecekler köşeli yuvarlak” (s., 37.)

Bu dize İLK ZAMAN adlı şiirdedir. Ardından, Ahmet Ada, ‘On Zamanlık’ bir diziyle kitabın son şiiri olan PARÇALANMIŞ ZAMAN’a varır. Bu dizi boyunca kırılgan ve bozulgan bütünün düzensizleşmesini, giderek dengeden uzaklaşmasını ve parçalanıp bozuluşunu izleriz. Bu yüzden, daha İKİNCİ ZAMAN’da bizi uyarır:

“Varoluşun anlamını kavramadan

Geçip gider parlak günler. Kendini hazırla

Çiçeğini açan, yaprağını döken göğe” (s., 39.)

Ve,

“Bitmeyen bir bahçe var mı?” (s., 40.),

diye sorar. Ardından şöyle diyecektir:

“… Gidiyorum

Hüzünden anıtlar bırakarak

Yeryüzü buğu sanki

Otlar hissettirmekte bana yaşadığımı

Boş balıkçı kovaları. Çözülmüş

Harfler kâğıtta dağılmakta. Ve ışımakta

Kıyıda bir balıkçı, oltasını sarkıtan

Dünyaya” (s., 40.)

Bir yandan da, ÜÇÜNCÜ ZAMAN’da, itiraz etmeyi sürdürür:

“Ruhun demirlediği bir liman yok mu?

Hep bunu düşünüyoruz yüksek sesle,

Gün batıyor aynanın içinde kalıyoruz.” (s., 41.)

DÖRDÜNCÜ ZAMAN’da, halleşmeye girişir varoluşla:

“… Biliyoruz denizin gücü

Kadar gücümüz. Biliyoruz tarlalarda

Fabrikalarda kalacak solan

Gölgelerimiz.” (s., 43.)

BEŞİNCİ ZAMAN’da Feridüddin Attar olur, Pir Sultan Abdal:

“Düşer asfalt yola gölgeniz

Attar’sınızdır sarp yollarda

Abdalsınızdır diş fırçası cebinizde” (s., 45.)

ALTINCI ZAMAN’da,

“Pars gelir hep peşimden” (s., 48) diye ünler. Hiçlikle, yoklukla halleşmeyi sürdürür:

“Pars izimi sürer. Bir yolu tamamlarım

durmadan” (s., 48.)

YEDİNCİ ZAMAN’da, daha önce geçmişe dair bir işaret olarak aldığımız “alnı akıtmalı at” gibi geyikler çıkar bu kez karşımıza:

“Neyse ki geyikler var her köşe başında

Kulak veriyorum sessizliklerine

Kimseler görmüyor

Ölümcül Pars’tan başka” (s., 49.)

SEKİZİNCİ ZAMAN ise artık ‘enginlerin gözlendiği” bir zamandır:

“Bir adımız var mıydı unuttuk

Denizin bir parçası oldu gözlerimiz

Gözlemekten enginleri. O verecek bize

Eşimizi, oğlumuzu, ekmeğimizi, tuzumuzu” (s., 51.)

Enginleri gözlemek, doğal olarak bekleme anıdır aynı zamanda da:

“Biz burada deniz kıyısında bekliyoruz

Bilmeden neyi beklediğimizi” (s., 52.)

DOKUZUNCU ZAMAN’da, varlığın kırılgan ve bozulgan oluşu iyice belirginleşir:

“Dünya benden uzaklaşıyor,

Bulmalıyım artık bir gölgelik,

Ve abdal bir tin bedenime.” (s., 53.)

Ancak “abdal tin bedene uymamış”tır:

“Bedenime uymamış abdal tin

Alnımda yabanıl bir tabanca,

İntihar bile edememişim.” (s., 54.)

Gelir çatar ONUNCU ZAMAN:

“Ey doğu, ey beni çağıran” (s., 55.),

diye varoluşuna seslenir:

“Yüküm yonga, yo hayır pörsüyen dünya” (s., 55.)

Bu gelgitlerden sonra PARÇALANMIŞ ZAMAN’ın içinden duru, ama hüzünlü bir sesle seslenir:

“– Asfaltın yarığından fışkıran çiçek mi?

– Hayır, başlangıcı ve sonu varlığın,

Rüzgârda salınışı uzun ince bir vedanın.

Hangi deniz hangi dağ

Koruyabilir çiçek tozlarını”

Dolambaçlı yolların doruğunda?” (s., 57.)

Öyledir, karmakarışık ‘dolambaçlı’ bir oluş dinamiğidir varoluş. Varlıklarımız da aynı şekilde. Bu doğrultuda bir ‘Ahmet Ada oluş’ var ve bu oluş zamana bir şiir kaydetmektedir –şair bir kaydedicidir.

Ah, evet, nihayet şiir. Has, hakiki, hüzünlü, bilge, termodinamik bir şiir bu. Varoluşun içindeki varlığın çığlıkları da var varlığın içindeki varoluşun gülümsemeleri de.

Devamını görmek için bkz.

Harun Atak, “Taşa Bağlarım Zamanı’nda bir arayış ve sığınak izleği olarak: Deniz”, Akatalpa dergisi, Sayı: 130, Ekim 2010

Sözcüklerin anlamları yoktur, kullanımları vardır. – J.C.Giroud

Taşa Bağlarım Zamanı 18. şiir kitabı Ahmet Ada’nın. 3 bölüm, 32 şiirden oluşan Taşa Bağlarım Zamanı; varoluş-varlık-hiçlik ekseninde bir ‘Arayış’ kitabı: Varoluş sıkıntısıyla boğuşan bireyin, lirik sorgulamalarla yaşamı ve ölümü, insanı ve zamanı anlamlandırma çabası. Kısık ama mağrur, bilge bir ses tonu hâkim bu sorgulamalarda. Zamanın hiçliğe sürükleyen engellenemez akışına yapılan naif bir itiraz ve direniş omurgası da diyebiliriz. İtiraz ettiği, kabullenmek istemediği katı gerçeklikten kaçmak değil, o gerçekliği parçalayarak bir düşükle arayışı görülüyor şiirlerde.

“Zaman rahvan atı gök çatının…” derken şair, zamanın mutlak akışı varlığın bozgunudur. Bozguna direnebilmek içinse zamanı durdurabilmek adına taşa bağlayacaktır zamanı. Gel gör ki hemen sonra: ‘‘Ölüm tek yasasıydı yolun’’ diyecektir. ‘Yol’ imgesi kitap boyunca, hem zamanın akışının götürdüğü hiçlik, hem de -hiçlik karşısında- varoluştaki sıkıntı ve kaostan sıyrılıp; ‘Deniz’e ulaşabilmek için çıkılan arayış olarak okunabilir. Arayış; deniz izleği üzerinden de pekiştirilecektir yine: “Bu bir yoldur, yolun başlangıcı / Tarihin kara taşındayız. Bize / Yok öyle bir ülke, diyorlar / Deniz altında.”

Yol ve zamandaki sürükleniş, şairin yokluğa yürüyüşüdür aynı zamanda. Bu yürüyüş boyunca izini süren Pars’la ölümün soğukluğunu hissedecektir hep: “Benim yokluğa yürüyüşüm, / Hiçliğe kanışım onlardan. Denizin kapısını / Arayışım yıllardır. Sevincin çekici, / Üzüncün nacağı arasında çözülsem de / Yıllardır, yollar açılır yollar kapanır / Pars izimi sürer. Bir yolu tamamlarım / durmadan.” Yol ve zaman durursa, sürüklenişin acısı da dinecektir. Bunun içindir, –zamanı bağlamanın yanında- zamansızlığı aralayabileceği bir evrene (düşülke) sığınacaktır. Süryani bir bilgenin öğüdüne kulak vererek: “Denizin zamanı yoktur” yazıp, denizin derinliğine sarılacaktır. Hiçliğin eziciliğine karşı tek seçeneği budur şairin. Yalnız deniz bir kaçış imgesi değil; bitimliliğinin farkındalığında ve varoluşun trajik karakterini kavrayan şairin her şeye rağmen yaşamın derinliğini aktarma nesnesidir. Buradan hareketle ‘Deniz’ üzerinde biraz daha yoğunlaşacak olursak; deniz sözcüğüne kitaptaki kullanımlarıyla bir izlek, hatta ‘anaizlek’ görevi yüklenildiğini sezebiliyoruz. Sözcük sayımından ilerlersek bu savımızı daha kuvvetli dile getirebiliriz.

Taşa Bağlarım Zamanı’nda yer alan 32 şiirin 29’unda ‘Deniz’ sözcüğü 97 kez kullanılmış. Ayrıca 3 şiirin isminde( İçdeniz, Yine deniz, Değişmeler denizi) ve bir de; kitabın ikinci bölümünü ayırırken kullandığı dizelerde (1 kez) olmak üzere toplamda 101 kez yer verilmiş. Şüphesiz bu çoğul kullanımlar farklı anlam katmanları katıyor. Kitabın ilk şiirinin ilk dizesini ve bu şiirin son kıtasının ilk dizesini paylaşırsak; kullanım çeşitliliği duyumsanacaktır:

“Deniz dedim o büyük yanılgı” – ‘‘Deniz dedim o büyük sözdizimi’’

Taşa Bağlarım Zamanı’nın ikinci bölümüne baktığımızdaysa; Derinde I, II, III ve IV isimli şiirleri görürüz ki: Şairin deniz izleği üzerinden çerçevelediği, inmeye çalıştığı derinliğin şiirleridir bunlar. Bu derinlikte içindeki çöle yönelişini de okuyacağızdır: “Arıyordum denizin basamaklarında / İçimdeki çölü.” Modern kent yaşantısının kaotik ve yorucu koşuşturmalarından sıkılıp, içindeki çöle yönelen, o çölde kendi özbenliğiyle buluşmaya çalışan birey; içindeki ötekiyle yüzleşebilmek için aynalara da sığınacaktır: “Deniz kocaman bir ayna”. Ne var ki: O ölümcül Pars, yine karşısına dikilecektir onun. Ölümün dayanılmaz ağırlığıyla yüzleşecektir hep. Bu noktada, yine bitkin ama bilgece: “Ah, işte unutmak yazı, kör zamanı, / Çiçeklenen suyu, kar sesini, büyük gözleri / Hızla gelişiyor varoluşun acısı / Bir bakmışım doğumun olmuş / Yengisi ölümün” diyecektir.

Taşa Bağlarım Zamanı’nda deniz; bir anaizlek olarak şairinin varoluşuyla kopartılamaz bir bağa sahiptir. Modern kent insanının karaya hapsedilmişliğinde deniz; gizemiyle ve derinliğiyle şaire bir sığınak imgesi olarak belirir. Denizin çağrısı şairi ve tinini kendine davet etmektedir. Şair orda; kendi mutlak varlığının kalıplarını aşıp; uzamsal ve zamansal boyutların dışına sıçrayacaktır.

Devamını görmek için bkz.

Uluer Aydoğdu, "Kendi değirmisinde bir azınlık/şair oluş: Ahmet Ada", Üvercinka, Kasım 2015

Ahmet Ada’nın; Taşa Bağlarım Zamanı [1] (2009) adlı kitabından Taşın Sesi'ne [2] (2014), oradan da son kitabı, ‘düzyazı şiirler’ Yağmur Başlamadan Eve Dönelim’e [3] (2015) düz-doğrusal (linear) bir hat, bir çizgi çektiğimizde bu üç noktanın (tabii arada başka kitaplar/ noktalar da var) koordinat sistemindeki kronolojik uğrak yerleri olduğu doğrudur, ancak bu düz-doğrusal çizgiyi, bu çubuğu alıp iki ucundan bükerek birleştirirsek non-linear, yani düz-doğrusal olmayan bir ‘Ahmet Ada Çevrimsel Süreci’ elde ederiz.

Peki, güzel, ama ne işimize yarayacak bu?

Düz-doğrusal (linear) zaman algısı, bizi içinde yaşadığımız ve sevdiğimiz ve öldüğümüz dünya yerine nicelikler dünyası da diyebileceğimiz bir dünyaya koyar. Böylece bu dünya ve öteki dünya ayrımı oluşur ki 1977 Nobel Kimya Ödüllü Ilya Prigogine’nin vurguladığı üzere “iki dünya demek iki gerçek ya da hiçbir gerçek demektir.” Buradaki asıl sorun ise bir şeyin içinde olduğumuz zannıyla bir dışarının, dolayısıyla da dışarıda, her şeyin dışında bir efendi, bir otorite olduğunu sanmamız... “Bu, “evren bilmecesini çözmüş” fakat onun yerine başka bir bilmeceyi, yani kendi bilmecesini koymakla yetinmiş modern aklın trajedisidir.” Oysa düz-doğrusal olmayan (non-linear) zaman anlayışıyla içerinin ve dışarının, başlangıç ve sonun (ikiliklerin) olmadığı bir açıklığa varırız. Öyledir, Ahmet Ada, Taşın Sesi’nde, varlık (being) ile oluş (becoming) arasındaki ayrılığı ortadan kaldırıp kendisini dışarıda duran bir şair-efendi ya da şair-otorite olmaktan çıkararak taş dediği oluşa, oluş dediği taşa katılarak bütünün/bütünselliğin şiirine varır. Sanki bütün, kendi kendine, kendini dillendiriyordur.

Ahmet Ada Şiir Evreni

Evren, eğer yalnızca ‘patateslerden’, yani büyük cisimlerden, bu büyük cisimlerin kendi aralarındaki ilişki ve etkileşimlerinden oluşsaydı (Descartesçı ve Newtoncu biçimde birbirinden ayrı, birbirinden bağımsız üç boyutlu nesne ve düz-doğrusal, yani linear zaman anlayışı) kendimize kesin bir başlangıç koyup bu başlangıç koşullarından (kelebek etkisi) hareketle evreni, dünyayı ve insanı, dolayısıyla da ‘Ahmet Ada Şiir Evreni’ni açıklayabilirdik ama bu evrende yalnızca patatesler yok. Bu evren, aynı zamanda da daha küçük, belirsiz ve kararsız yapılanmaların, ‘bezelyelerin’ de evreni. Burada; koylar içinde koylar, bu koyların içinde devasa dalgalar ve gelgitler, gelmeler gitmeler var. Küçük fırtınaların büyük fırtınalar gibi davrandığını görürsünüz ‘Ahmet Ada Şiir Evreni’nde, non-linear, yani düz-doğrusal olmayan geri-dönüşsüz dalgaların -“Geri alamam damlayan hüznün mürekkebini” (Yağmur Başlamadan Eve Dönelim, s. 13)- var olan anlam, değer ve kuralların kıyılarını, sahillerini ısrarla ve inatla dövdüğünü, bu alanı durmadan ‘yapıbozumuna’ uğrattığını.

Tamam, çevrimsel süreçlerin döngüsel olduğu, döngüselliğin ise pek de yaratıcı süreçler olmadığı söylenebilir. Ancak çok iyi biliyoruz ki evren de, dünya da ve giderek çevremizde gördüğümüz her şey düz-doğrusal olmayan geri besleme ilmekleriyle birbirlerinin içine yerleşmiş geçici, ama son derece verimli ve yaratıcı konfigürasyonlardır (yapılanmalar). ‘Ahmet Ada Şiir Evreni’nde, düz-doğrusal (linear) baktığımızda başlangıç ya da son dediğimiz uğrak noktaları non-linear, yani düz-doğrusal olmayan geri dönüşümsüz bir bakışla anlam ve önemini yitirir. Öyle ki Ahmet Ada şiirinde, tıpkı çevrimsel süreçlerde olduğu gibi sürekli bir ‘ölüm-yeniden doğum’ döngüsü vardır. Bu yüzden ben ısrarla, Ahmet Ada’da ölümün hep ‘yeniden doğum’la ilgili olduğunu söyleyeceğim. Bu bağlamda Taşa Bağlarım Zamanı ve Taşın Sesi’nde ortaya çıkan ‘ölüm korkusu’ aynı zamanda da doğum korkusu ve doğum kaygısıdır. Tam da bu yüzden bu iki kitabın son derece yoğun non-linear geri besleme trafiğiyle birbirlerini var ettiğini söylemek mümkün. Hatta birbirlerinin içine birer ‘doğum kanalı’ olarak uzandıklarını da söylemek gerek. Bu nedenle ‘Ahmet Ada Şiir Evreni’ kendi kendine, kendini organize eden, kendi kendine, kendini var ettikçe var olup, var oldukça da kendi kendine, kendini var eden ve dışarıdan bir efendiye, bir otoriteye gereksinim duymayan bir ‘self-organization’ (kendi kendine yapılanma) oluşum olarak görülmelidir.

Görebilen gözler, şairin Taşa Bağlarım Zamanı adlı kitabında zamanı bağladığı taşın aslında raks eden kaos, yerinde duramayan, böylece ‘yerinde durmayarak duran’ bir dinamik oluşum olduğunu görecektir. Kitapta, varlık (being) ile varoluş (becoming) arasındaki ezeli ve ebedi çatışma ana motif olarak görünse de esas olarak asıl varlığımızın arasız ‘oluş’ olduğunu ortaya çıkarıyor Ahmet Ada. Şu dizelerdeki ‘hiçlik’ vurgusu, “Belki hiçlik bu denizden çektiğim/ Belki de hiçlik salyangozun kabuğundan çıkması” ya da “Elimi uzatsam varlığımın hiçliği”, acı da olsa evrenin ya da doğanın ‘oluşmaktan’ başka bir varlığın olmadığının anlaşılmasından başka bir şey değil. Tabii, aynı zamanda da hiç yoktan bir evrende yaşadığımızı göstermesi bakımından da önemli. Taş, uyukluyor gibi görünse de, anlam değer ve kuralların ve dilin akışının, insanın için için ve dışın dışın ağrıyışının, yerinde dur(a)mayışının, pervasızlığının ve giderek başkaldırısının, başka bir söyleyişle de o raks eden kaosun ta kendisidir. Her defasında damağımızda gelip geçmelerin, hallerden hallere savrulmaların (faz değişimleri) o kekre, o hüzünlü tadı kalır böylece. Bu geçici, ama verimli ve son derece yaratıcı döngüyle geçici olmayanın, ‘varoluşun’ farkına varırız. Öyledir, sonsuzluğun açtığı parantezdir, kapanacaktır, ama ‘Ahmet Ada Şiir Evreni’ girdiğimiz sonlu alanı, o düz-doğrusal çizgiyi, o hattı, o çubuğu iki ucundan büküp birleştirerek bu kronolojik iki uğrak yerini sonlandırır ve böylece adeta sonsuzluğun sağlamasını yapar. Başlangıç ve son birbirine bağlandığında görülecektir ki bir şeyin içinde olduğumuz zannıyla var sandığımız dışarısı kendiliğinden ortadan kalkmış ve mağlubu olduğumuz o metafizik, o aşkın sulardan uzaklaşmış ve evrene yeniden dahil olmuşuzdur. İşte evrene, dünyaya dahil oluşumuzun da şiiridir Ahmet Ada şiiri.

Hele bir uyanıp kalmaya görün

Yukarıda, Ahmet Ada Şiir Evreni’nin bir ‘self-organization’ (kendi kendine yapılanma) oluşum olduğunu söylemiştik. Bunu söylerken, çevrimsel sürecin ya da non-linear, yani düz-doğrusal olmayan geri dönüşümsüz zaman anlayışının kendi kendine kendi canına kıydıkça kendi kendine, kendini yarattığını vurguluyorduk. Burada yaratan da yaratılan da, cana kıyan da, canına kıyılan da çevrimsel süreçlerden geçen evrenin, dünyanın kendi kendine kendisidir. “Bir varoluş cini olduğundan hiç kuşku duymadığım Goethe, Faust’ta, Mephisto eliyle, “Hep yadsıyan o ruhum ben!/ Çünkü oluşan her şey,/ Yok olmayı hak eder” derken aslında her şeyin, dağların, uyuklayan kayalıkların, binaların, anlam, değer ve kuralların termodinamiğin ikinci ilkesinin mağlubu olduğunu söyler bize şiir diliyle.”. Evren ya da dünya kendi canına kıydıkça kendini yaratacağını bildiğinden kendi canına kıymakta hiçbir zorluk yaşamaz, değilse hiçtir. Öyledir, “Dağ yolunda değişmeler içindeyken taşlar” (Taşa Bağlarım Zamanı, s. 35.) Ahmet Ada da elbette ‘oluş’a doğru bükülür. Rumî’den çalarak söyleyecek olursam: “Oyun tahtasında bu oyundan başkası yoktur” çünkü.

Ben evrenin, dünyanın, insanın ve giderek etrafımızda gördüğümüz her şeyin kendinde kendi kendine, kendini var ettikçe var olup, var oldukça da kendi kendine, kendini var eden birer “güç istençi” olduğunu düşünüyorum. Bir belirip bir yok olan güç istençleri kendilerinden bekleneceği üzere birbirinden ayrı, bağımsız yapılanmalar olarak ortaya çıkarlar. Şartsızlıktan şartlı tahliyeler söz konusudur çünkü. Kuvve bütün olarak değil, sonsuz gerçekler olarak fiilleşir. Şöyle de diyebiliriz: Sonsuzluk, sonlu alanlarda var olur ya da ölümsüzlük ancak ölümle mümkündür, değilse sonsuzluktan ya da ölümsüzlükten söz edemeyiz. Fiil alanı birbirinden ayrı, birbirinden bağımsız gibi duran, öyle görünen gerçeklerin birbirleriyle karşılaşıp kapışma, birbirleriyle yeni dayanışmalara, yeni işbirliklerine girişme alanıdır. Bu da zaten şeylerin/ gerçeklerin kendi imkan ve kabiliyetlerini (şartlı tahliyedir hepsi) giderek daha büyük bütünlere açma ve böylece her seferinde yeniden yapılanıp örgütlenme bilgisiyle örtüşen bir bilgidir. Tabii, sistem dengedeyken, yani zamanın oku geleceği göstermediğinde, yani bir yarın hayali, düşüncesi yokken oyuncular, aktörler, yani madde kördür. Kördür çünkü sistem içeriden ve dışarıdan enerji akışları olmadığında var olan konumunu sürdürme eğilimindedir. Bu durumda az önce söz ettiğimiz oyuncular bir çeşit uyurgezer gibi hareket ederler ki sistem için bu durum kendi huzur ve bekası için en uygun durumdur. Ancak ne olursa olsun, uyuklayan bir kayalık bile aslında raks eden bir kaostur. Taş gibi deriz ya, eğilmez, yerinden oynamaz, ne yaparsak yapalım katılığından asla vazgeçmez, o taş bile görebilen gözler için mücadelenin, kavganın, kapışmanın sürdüğü bir alandır. Öyle ya “katı olan her şey buharlaşır”, buhar olan her şey yağmur olup, nehir olup, sel olup bir fazdan başka bir faza taşır bizi. Yani her şeyde, bir ‘burada kalmayarak burada kalma’ bilgisi vardır. Hele bir uyanıp kalmaya görün.

Dilsel bir direnç” olarak şiir

İşte, Ahmet Ada o uyanıp kalanlardandır ve bunda, politik bir bağlam vardır. Belki, Ahmet Ada için doğrudan ‘toplumcu gerçekçi’ diyemeyiz, ama şiirinin, özellikle de son kitabı, ‘düzyazı şiir’ler toplamı Yağmur Başlamadan Eve Dönelim’de “çağıyla örtüşmeyen, çağından izler taşımayan şiir”e karşı “kendi içinde dilsel bir direnç” [4] gösterdiğini söylemeliyim. Son otuz-kırk yıldır Türk şiirinde kaybedilen sınıfsal bakış açısının yeniden kazanılmaya çalışıldığını, bu bağlamda Ahmet Ada’nın mevziiye girdiğini görebiliyoruz. Her ne kadar ‘uzaktan baksa’ da şair “toplumcu gerçekliğin önemli bir deneyim olduğunun” farkında: “Ah benim gülüşüm çalımlıydı gök bitiminde duran kızlara. Sonra otobüs bekleyen kızlara. Onlar Gezi Parkı’nda da görüldü. İstiklal Caddesi’nde de. Ve onlar için ‘çapulcu’ denildi. Kırmızılı siyahlı gözüpeklikti topuklarına dek onlar. Naz, berrak, arı sularla katıldı karnavala. Ben uzaktan baktım.” Ancak bu uzaktan bakış, pek de uzakta duruyor gibi görünmüyor. Örneğin, Söylence adlı şiirde (Yağmur Başlamadan Eve Dönelim, s. 22) “insanlığın sorunsallarını içeren, yeni biçimsellikler taşıyan, izlek genişlemesi içinde olan” [5] bir tavra, ‘yarınlı’ bir şiire dönüşüyor Ahmet Ada şiiri:

“… Parklar anımsıyor özgürlük isteklerimizi. Ondan mıdır bilmem duvarlar kuşlarla dolu. Mevsimler savruluyor sökülen ağaçların yerinde. Enginlikle buluşuyor kuş seslerinin içinden geçen Aşk. Böyle değişiyor yenilgiler tarihi. Birikiyor usul usul su, bendini yıkıyor.

Sokaklar sarsılmaz değil, panzerler, ejderhalar yenilmez değil. Şaşmaz balığım yürüyor özgürlüğe. Umudun gürzü iniyor Ferhad’ın elinde. Dağ geçilmez değil.”

Kuşlu, çiçekli, insanlı ve yarınlı şiirin, yüksek edebiyat/şiir adına dışlandığı, şiirden sayılmadığı, politik olduğundan hiç kuşku duymadığım son derece baskıcı ve zorba bir dönemden geçerek geldik buralara. Yarının olmadığı, yani zamanın okunun geleceği göstermediği, yığınların bir çeşit dinsel huşuyla iç döktüğü (sanki bir içleri kalmış/varmış gibi), ortalığı, neredeyse birbirine tıpatıp benzeyen sürüyle ‘için’ kapladığı, hastalıklı sayıklamaların birbirine eklendiği, bana yükseklerden, yücelerden söz edin diye ünlüyordu Nietzsche, yükselmeyen düşer: ya terakki, ya inhitat!, diyordu Tevfik Fikret, yerine, ‘alçaklığın’, ‘düşkünlüğün’ moda olduğu…

Özgürlüğün; insanın özü olan akışı, pervasızlığı, başkaldırıyı gürleştirmek olduğunu unutmuş görünüyor şairler, biz hatırlatalım, burada kalan, oluş(a)mayan ölür.

Tabii, Ahmet Ada’nın yeterince yankı bulmamasında hem ‘killing by silence’ (sükût suikasti) denen son derece politik bir tavır var hem de uyuyup kalanlardan, uyurgezerlerden herangi bir etkileşim, yankı beklemek safdillilik olur. Yukarıda söz etmiştik, zamanın oku geleceği göstermiyorsa madde kördür ve bu ortamda ‘oyuncular’ birer sleepwalker (uyurgezer) olarak birbirlerinden habersiz, birbirlerine yabancı elemanlar olarak biyolojik yeme-içme ve çiftleşme aygıtlarına (sürü) dönüştürülmüştür.

Peki şimdi ne olacak? Hemen söyleyelim: Sistem bütün imkan ve kabiliyetlerini tüketip birörnekleşerek tekdüzeleşinceye kadar evrimleşecektir ki belki de bu sürecin sonuna çoktan geldik. Türk şiirinde toplumcu yanların tamamen ortadan kalktığını söylemek sanırım abartı olmaz. Yerine ‘yarınsız’, ‘geleceksiz’, ‘söyleyecek bir şeyi olmayan’ sürüyle iç döküş, sızlanış ve sayıklama var artık. Zamanında kısmen yeni ve ilerici bir üslup değişmesi olan İkinci Yeni’nin dili bile şimdilerde herkesin hiç de sürpriz olmayan bir şekilde içinde debelenip durduğu bir bataklığa dönüşmüş durumda. Böyledir; çünkü, yukarıda söz ettik, sözcükler, söz dizimi tekdüzeleşip birörnekleşinceye kadar evrimleşti ve gidecek bir yer kalmadı. Diğer bir deyişle zamanında yeni olan imkân ve kabiliyetler tükenip bitti. Tamam, günümüz şiirinde cambazlık, ip atlama, ip çevirme ve artistik beceri on puan ama eksik bir şey var: O da, ‘gelecek’ hayali, ‘gelecek’ düşüncesi. ‘Gelecek’ görünmüyorsa, ‘yarın’ yoksa insan yoktur, dolayısıyla şiir de.

Bu yüzden Yağmur Başlamadan Eve Dönelim’in, “dilsel bir direnç” olarak da önem ve değeri şimdi olmasa bile ileride yerine konacaktır. Öyle ya, “direnmek yaratmaktır.”

Aydınlık sandığımız bilincimiz belki de bulanıklıktır

“Kendi değirmisinde gök/ Duyabiliyor musun”?, diye soruyor ya Ahmet Ada, bu soru apaçık evrenin, dünyanın, doğanın ve insanın kendi çevrimsel sürecinde olduğunun farkındalığıdır. Descartçı ve Newtoncu algı zamanı düz-doğrusal, yani linear ve nesneleri de üç boyutlu ve birbirinden ayrı, bağımsız konfigürasyonlar şeklinde algıladığı için, böyle bir algının mağlubu olarak çağımızın bir alameti niceliğin egemenliğindedir. “Şeyleri büyüklükleri ve ömürleri açısından düşünme alışkanlığında olan bir uygarlık”tan söz ediyorum. Bu yüzden, Merleau-Ponty’den haraketle aydınlık sandığımızın bilincimizin aslında bulanıklık olduğunu söylemek mümkün. İşte, Ahmet Ada şiiri, bu bulanıklığı oradan kaldırmanın da şiiridir. Öyledir, bütün şiirlerinde ‘durmadan duran’, oluşan ve verili olmasa da bir geleceğe doğru bükülen evrenin sesini işitiriz, o raks eden kaosun sesini durulmuş, sade ve zarif Ahmet Ada diliyle. Varlığın oluş, oluşun varlık oluşunu… Şöyle de denilebilir: Taşın Sesi, nicelikler dünyasından nitelikler, başka bir ifadeyle “oluş” dünyasına sıçrayan ‘ölümcül’ olduğu gibi ‘doğumcul’ ve aynı zamanda da ‘gülümcül’ deneyimin sesidir. Bu bağlamda okuyucuyu bir bilinç gezintisine çıkardığını söylersek sanırım en doğru tarifi yapmış oluruz: “Taşın sesi suya değdi/Taze bir sesti belki yeşil/Varlığım ürperdi duyunca/Ağaçlar kadar büyük müziği”.

“Güzel kitaplar yabancı dildeymiş gibi yazılmışlardır”

Ve “kendi değirmisinde” Ahmet Ada’nın yarına, insana, ‘oluş’a, direnişe alamet geldiği ‘açıklık’, Yağmur Başlamadan Eve Dönelim, adlı son kitabı… Kitabı okurken aklımda hep Proust’un “Güzel kitaplar yabancı dildeymiş gibi yazılmışlardır” cümlesi vardı. Tıpkı fırtına gibi, tıpkı sel gibi, tıpkı volkanlar ya da kuşlar gibi…

Tabii, düzyazı şiirler bunlar, ama “Düzyazı şiiri (poème en prose), şiirli düzyazıyla karıştırmamak gerekir.” [6] Gerekir, çünkü “Şiirli düzyazı düzyazıya aittir.” [7] Bunları şu nedenle söylüyorum: “Şiirli düzyazı (prose poème) romanın, öykünün dili olabilir, olmayabilir de. Sözgelimi Yaşar Kemal’in dili şiirli düzyazıdır. Düzyazının içinde kalır”[8] ve “Seçkin şiir okuru şiirli düzyazı ile düzyazı şiirin ayrımına varır ve öyle okur.” [9] Diğer yandan, bu kitapta Ahmet Ada ‘oluş’u, akışı, akışkanlığı var edip gösteren bir üsluba ulaşmış. Gilles Deleuze ve Claire Parnet bu üslup için “… kendi ana dilinde kekelemektir. Bu çok güçtür, çünkü bu tip bir kekelemenin gerekliliği olmalıdır. Bu sözlerinde kekeme değil, kendi dilinde kekeme olmaktır. Ana dilinde yabancı gibi olmak. Bir kaçış çizgisi yapmak” [10] diyordu. Öyle görünüyor ki şair-oluş’la azınlık-oluş aynı ya da benzer şeyler ve Ahmet Ada Türk şiirine böylesine bir azınlık/şair-oluş’u katmıştır. Öyle olmasa “Yol devam edecek yol olmaya kendisi için” ya da “… çağları eskiten sokaklardan öğrendim göğün sinemasını”, der miydi hiç?

Deleuze ve Parnet’in çok güç olduğunu söylediği o kaçış çizgilerinden biri de kitaptaki Cellat çağı adlı düzyazı şiirdir (Yağmur Başlamadan Eve Dönelim, s. 40): “Ve boynumuz Emrah, sevdamız Karacaoğlan, isyanımız Pir Sultan’dı. Saçtık Anadolu’ya göz göz sevinç tohumlarını. Kovaladık kibri kale kapılarından. Usul usul düşerken gölgeler insanlık sofralarına, maviydi soluğu Yunus’un. Yağmur yeğniydi, ırmaktan alıyordu gücünü./…”

Genel olarak; 'Mekanistik Dünya Görüşünün Ötesi' diyebileceğimiz bir açıklık ve berraklıkla düz, doğrusal (linear) olmayan bir zaman ve üç boyutlu uzaya dayanmayan, yani Descartesçi/Newtoncu algının ötesinde bir zihinselliğin sahneye/bilince indirdiği şiirler bunlar. Okuduğunuzda zihin, bilinç (sahne) ve göz üçgeni de diyebileceğimiz kapalı devre sistem tamamlanacak ve böylece çok boyutlu bir dünyaya, ‘Ahmet Ada Şiir Evreni’, gireceksiniz.

Notlar


[1] Taşa Bağlarım Zamanı, Ahmet Ada, Metis Yayınları, İstanbul, 2009.Metne dön.
[2] Taşın Sesi, Ahmet Ada, Şiirden Yayıncılık, İstanbul, 2014.Metne dön.
[3] Yağmur Başlamadan Eve Dönelim, Ahmet Ada, Ve Yayınevi, İstanbul, 2015.Metne dön.
[4] Şiir Dersleri, Ahmet Ada, Artshop, İstanbul, 2011, s. 50.Metne dön.
[5] Şiir Dersleri, Ahmet Ada, Artshop, İstanbul, 2011, s. 51.Metne dön.
[6] Şiir Yazıları, Ahmet Ada, Şiirden Yayıncılık, İstanbul, 2014, s. 65.Metne dön.
[7] Şiir Yazıları, Ahmet Ada, Şiirden Yayıncılık, İstanbul, 2014, s. 65.Metne dön.
[8] Şiir Yazıları, Ahmet Ada, Şiirden Yayıncılık, İstanbul, 2014, s. 65Metne dön.
[9] Şiir Yazıları, Ahmet Ada, Şiirden Yayıncılık, İstanbul, 2014, s. 66.Metne dön.
[10] Diyaloglar, Gilles Deleuze/ Claire Parnet, Bağlam Yayınları, Türkçesi: Ali Akay, İstanbul, 1990 Metne dön.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.