Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-347-2
16.5x22.5 cm, 1015 s.
Liste fiyatı: 110,00 TL
İndirimli fiyatı: 88,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
J. R. R. Tolkien diğer kitapları
Yüzüklerin Efendisi, 3 Cilt Takım,
Yüzük Kardeşliği, 1997
İki Kule, 1998
Kralın Dönüşü, 1998
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Yüzüklerin Efendisi
Tek Cilt Özel Basım
Yüzüklerin Kardeşliği / İki Kule / Kralın Dönüşü
Özgün adı: The Lord of The Rings
Çeviri: Çiğdem Erkal
Yayına Hazırlayan: Bülent Somay, Müge Gürsoy Sökmen, Deniz Erksan
Yayın Yönetmeni: Müge Gürsoy Sökmen
Şiir Çevirileri: Bülent Somay
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen, Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Aralık 2001
8. Basım: Şubat 2016

Üç kısımı bir araya getiren özel, tek cilt edisyon. Hem hâlâ okumamış, "okuyacak olanlar" için, hem de bu güzel kitabın kütüphanenizde gelecek kuşaklara devrolacak kadar kalıcı olması için...

ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Sevin Okyay, “Orta Dünya'nın ortak lisanı”, Virgül, Sayı 3, Aralık 1997

Tolkien Hobbit'i gerçekten de çocukları için yazmıştır belki, zaten onları masallarla oyalamak gibi bir huyu vardı. Ama Hobbit'in masalsı, nispeten hafif üslubuyla başlamasına rağmen Yüzüklerin Efendisi gitgide daha esrarengiz, karanlık, karmaşık hale gelen havasıyla fantezinin ayrı bir grubunda yer alır. Fevkalade zengin tarihi, coğrafyası, ve hepsinden önemlisi göz kamaştırıcı lisan çalışmasıyla düpedüz eşi menendi olmayan bir kitaptır.

Aslında, kişiliğinin parçalarını toplayıp bir araya getirircesine yazdığı Yüzüklerin Efendisi'ni onun bütünlenmesi, doruğa varması, kendini resmetmesi olarak görsek de, John Ronald Reuel Orta Ülke'de yaşamadı. 3 Ocak 1892'de, Güney Afrika'da, Bloemfontein'de doğdu. Annesi de, babası da Birminghamlıydı ama yeni bir hayat arayarak yurtlarını bırakıp Güney Afrika'ya gitmişlerdi. Babası banka müdürüydü. Üç yıl sonra anne Mabel, iki oğlu Ronald ve Hilary'yle İngiltere'deyken, kocasının öldüğü haberini aldı. Zaten Bloemfontein'ı sevmezdi, oğullarıyla birlikte küçük Sarehole köyüne yerleşti. Tolkien, gelişim ve oluşum dönemini burada geçirdi ve Sarehole'u hobbitler diyarı Shire'a model olarak aldı. Köyde en fazla ilgisini çeken şey, Cole Bank Road, şu anda da ayakta olan değirmendi. Ronald ve Hilary, saatler geçirdikleri değirmende sadece, onları kovalayıp durduğu için "Beyaz Ogr" adını taktıkları değirmencinin oğlundan şikayetçiydiler.

Ronald Birmingham'daki King Edward's Okulu'na yazılınca aile taşınmak zorunda kaldı. Böylece J. R. R.'nin kır sefası da bitmiş oldu ama anıları, ileride yazdıklarına paha biçilmez renkler kattı. Daha sonra uygarlığın kırdaki eski evine el uzatmasından yakınacaktı. Ancak, uygarlığın es geçtiği bir yer de vardı: Moseley Bataklığı. Mucizevi şekilde korunmuş bu esrarengiz yabanıl hayat sığınağı, Tolkien'in Yaşlı Orman'ına, doğanın ruhu Tom Bombadil'in yaşadığı ormana da esin kaynağı oldu.

Civardaki bir başka bina ise, genç Tolkien'i etkilemiş olmalı. Burası, Perrott's Folly adı verilen 29 metrelik olağanüstü bir kuleydi. 1758 yılında John Perrott tarafından yapılmıştı ve şehrin en garip mimariye sahip yapısı olarak "Perrott'nun divaneliği" adını kendince hak ediyordu. Hemen yakınlarda geç Victoria devrinden kalma bir başka kule vardı. Bu ikisi, Yüzüklerin Efendisi'nin ikinci cildine adını veren Minas Morgul ve Minas Tirith'e esin kaynağı oldu. J. R. R, Birmingham'daki yıllarında Gamgee adıyla da karşılaştı. Tolkien, yerel sıhhî pamuk markasını Yüzüklerin Efendisi'nin esas kahramanı Frodo'nun sadık refakatçisi ve yüzük taşıyıcılarının sonuncusu olan Sam (Samwise) Gamgee'ye uygun buldu.
(...)

Benzersiz bir dünyanın yaratıcısı Tolkien'i çevirmenin zorluğundan söz etmiştik. Bu zorluk, başka diller için de geçerli. Nedeni ise, yazarın en güçlü özelliği olan ve Yüzüklerin Efendisi'nin her katmanında ve hatta her kelimesinde kendini gösteren lisan sevgisi ve bilgisiyle açıklanabilir. Ortak Lisan isimlerinin nasıl İngilizleştirildiği üzerine notlar, Yüzüklerin Efendisi'ndeki "İsimler Kılavuzu", Tolkien'in çevirmenlere talimatını da içerir. Bu rehberde, indeksteki isim listesini tarar ve hangilerinin çevrilebileceğini, hangilerinin olduğu gibi bırakılması gerektiğini belirtir. Aslında buraya kadarki bölüm bile usta bir çevirmen gerektirir ama bu işin sadece başlangıcı. Diğer dilsel incelikler, işi neredeyse imkânsızlık düzeyine çıkarır. Örneğin Rohirrimlerin lehçesinin çevrilen dille olan ilişkisi, Anglo-Sakson dili ile modern İngilizcenin ilişkisiyle aynı olan bir dile dönüştürülmelidir. Ki, Çiğdem Erkal İpek çevirisinde tam da bunu yapıyor ve Rohirrimler'in lehçesini, bir Orta Asya lehçesiyle karşılıyor.

Öte yandan, Tolkien arkaik tadı olan bir dil kullandığı halde, Anglo-Sakson ya da Ortaçağ dilini tam olarak yeniden yaratmamış. Bir yandan onu özgün haline en yakın biçime getirirken, bir yandan da modern okuyucunun anlamayacağı bir dil kullanmaktan kaçınmış. Sonuçta ortaya kasten ve özenle tasarlanmış bir dil çıkmış. Ortak Lisan bile bir aynılık arzetmiyor. Farklı artyetişimleri olan karakterler (İngilizce olarak "temsil edilen") Ortak Lisan'ı farklı üsluplarda konuşuyor (İkinci kitabın -yani Birinci Kısım'ın ikinci kitabının) ikinci bölümü olan Elrond'un Divanı'nda (The Council of Elrond) olduğu gibi. Farklı zamanlarda tek tek karakterler değişik üsluplarla konuşuyor. Tolkien Ek F'nin II'nci bölümünde bunu da açıklıyor. Örneğin, hobbitler arasındaki farklı konuşmalardan söz ederken, bunu, onların bir kısmının Shire'da dendiği gibi "kitap dili"ne aşina olmaları sayesinde, karşılaştıkları kişilerin üslubunu hemen fark edip benimsemelerine yoruyor. Bir de, Aragorn (ya da Yolgezer/Strider) gibi, kökenini ya da işini saklamak için ayrıca özen gösterenler var. Üstadın şiirleri ise, sık sık "çevrilemez" sınırında dolaşıyor. En aşırı örneği ise, beş ayrı vezni içeren Many Meetings'de (Nice Buluşmalar) Bilbo'nun söylediği Earendil'in şarkısı..
(...)

İyi ama, bilmediğimiz, yüzyıl dursak kendi kendimize hayal edemeyeceğimiz bir dünya bizi neden bu kadar etkiliyor? Alimane katkılarla, kendimce şöyle bir cevap buldum:

J. R. R. Tolkien, On Fairy-stories'da (Masallar Üzerine), ikincil yaratım fikrini ortaya atıyor, yani bir yazarın bir İkincil Dünya yaratmasını. Yazar bu İkincil Dünya'yı (Orta-Dünya) gerçek bir şey olarak görüyor. Maddî olmadığı için tanımlanmaya muhtaç bir dünya. Çünkü maddi nesneler gibi, aktif olarak tanımlanmadan varlığını bizatihi kanıtlama gücünden yoksun.

İnsanların bilgisi, bilinen şeylerle başlar ve dış dünyayı duyularımızla kavrarız. İnsan zihni, bir şeyi, fiilen o şeyin kendisi haline gelmeden de bilme yetisine sahiptir. Sonuçta o bilinen şey, bilme işini yapan bilinçli zihine kendini yeniden sunar. Bilen kişi de bu aşamada bilinen şeye bir ad koyabilir. Sonuç olarak, bilgi maddeten varolan şeyle başlar, bilinen şey de bir işaret ya da simgeyle temsil edilebilir. Bu işaret ya da tanım, fiziksel olarak varolan şeyin yerine geçer. İkincil Dünya da, eğer zihin nezdinde mevcutsa, bilinen şeyler toplamının bir parçası demektir. Tolkien (ya da, herhangi bir yazar), yaratıcı hayal gücünü harekete geçirip, okurun zihniyle girebileceği ve gerçekmiş muamelesi edeceği bir dünya yaratmışsa, ikincil yaratıcı unvanını hakeder.

İkincil Dünya (Orta Dünya) var, çünkü yazar onu düşünmek suretiyle hayata geçirmiş. Yazarak, hayal ederek onu bizim için varolan bir dünya yapmış. Artık bu dünya sadece bir kişi tarafından değil, birçok kişi tarafından var sayılmakta. Tolkien'in bu İkincil Dünya'yı yaratmak için sunduğu imgelerle bilgiler, onu bizim için var ediyor. Tanımlarında kullandığı işaretlerle, kelime-simgeler de, anlamı bir zihinden diğerine geçiriyor. İşaretleri verenle alan, bu dünyayı paylaşıyor. Bu dünya aynı zamanda kendi mantığı olan, güvenilir ve istikrarlı bir dünya. Ayrıca, simgelerine hayat veriyor. İyi bir yazar sıfatıyla kelimelerini iyi seçiyor, fikrini aktarıyor, yok yere okurunun kafasını karıştırmıyor. O bir müzisyen, enstrümanı da bizim hayalgücümüz. Dünyasını hayal etmiş, düzene sokmuş, inanılır karakterlerle donatmış, kendi yasalarına uyan bir dünya haline getirmiş. Evet, bizimki gibi bir dünya değil ama, yüksek dozda inanılırlığa sahip. O dünyaya inanan yazarı, bizi de inandırıyor. İkincil Dünyası, artık bizim zihnimiz açısından bir gerçek sayılır, orda özerkçe varoluyor çünkü.

Gerçek şu ki, bu dünyayı paylaşma şansına sahip olduğumuz için çok mutluyuz. Şahsen ben, yıllar önce okuduğum orijinal kitabı, onun ve Hobbit'in (yeni) Türkçesiyle birlikte bir hafta içinde hatmetme durumunda kalmış biri olarak, yarısı orda yarısı burda ikili bir hayat sürdürmeye başladığımı söyleyebilirim. Öte yandan, Smillarion'u okumadığım için kendimi biraz aldatılmış hissediyorum. Son yıllarda yazdıklarıyla bu kadar hayatıma giren, kahramanlarını (iyisiyle-kötüsüyle) aile efradı yerine koymaya başladığım tek yazar, eşsiz üçlemesiyle William Gibson'du. Tolkien hayatımıza cepheden girdi. Hobbit'le Yüzüklerin Efendisi'ni, orijinallerini okumuş olsanız da, gene alıp okuyun derim. Okuyun ve Orta-Dünya'ya adım atın. Kendinize, nevi şahsına münhasır bir yaratıma katılma şansı verin. Bu fevkalade gerçek dünyadan tam anlamıyla çıkma şansınız ise, ne iyi, pek olmayacak.

Devamını görmek için bkz.

Zeki Bulduk, “Orta Dünya’dan Kalbe Doğru…”, Kitap Zamanı, 25 Eylül 1998

Romanlarında alegori –benzeşim– yapmadığını, alegorinin sanata yapılacak en çirkin saldırı olacağını belirten J.R.R. Tolkien yazdıklarının gerçekliğine inanmaktadır. Yazarın inandıklarını tartışmak değil niyetim. Fakat teşbih hususunda kendisini yanılttığı kanaatindeyim. Gerçi bu konu Avrupa'da alegori-masal tartışmalarının merkezinde yer aldı ve Tolkien kendisini bu iki grubun yorumlarından da uzak tuttu.
(…)

Popülarizmin başını alıp gittiği zamanımızda Yüzüklerin Efendisi'ne olan teveccühün fazlalığı (Türkiye şartlarında) elbette güzeldir. Fakat kitaptaki remizlerin sağlıklı okunması için iktidar, irade, ihtiyat, işbirliği, cesaret, sorgulama gibi kavramların altının doldurulması gerektiği kanaatindeyim. Yoksa Tolkien okuyanlar ya da okumayanlardan olmanın hiçbir anlamı yoktur.

Arayış ya da kaçış edebiyatına göre de tavsif edilen Yüzüklerin Efendisi, yok ettiğimiz dünyayı imar etmemiz için fırsatımız olduğunu da ima eder. Gözümüzü tabiata çeviren yazar; kartalları, ağaçları, atlarıyla bir dünyanın boş yere seferber olmadığını anlatır.

Ve topyekûn kurtuluşa giren yol yine insanın kalbinden geçmektedir. İhtirassa kalbin en büyük düşmanıdır. Çinliler "Büyük yol kolaydır; ama insanlar yan yolları yeğler" der. Şimdi, yan yollara kaymadan Orta Dünya'ya dalabilirsiniz...

Devamını görmek için bkz.

Bülent Somay, “Bir Kült Kitap: Yüzüklerin Efendisi”, Cumhuriyet Kitap, 20 Kasım 1997

Soğuk, protokol düşkünü, heyecansız, mesafeli, tepkileri ölçülü, resmi, ateş hattında bile beş çayını ihmal etmeyen İngiliz ulusu, hiçbir şeyden kendi yazarlarından çektiği kadar çekmedi. Eşcinseller mi istemezsiniz (Oscar Wilde), roman yazıyorum diye hela maceralarını anlatanlar mı (Jame Joyce)? Zaten zamanında Swift şu İrlanda meselesini karıştırıp saygıdeğer İngilizlerin başını epeyce ağrıtmıştı. D. H. Lawrence soyluların dünyasına cinselliği soktu. Virginia Woolf "İngiliz kibarlığı" maskesi ardında gizlenen "erkek egemen" toplum değerlerini az mı aşındırdı? Bunlara bir de saygıdeğer bir İngiliz dili profesörünün (hiç utanmadan!) peri masallarını roman diye yutturmaya kalkışmasını ekleyin...

J. R. R. Tolkien 1937'de Hobbiti yazdığında o kadar da ciddiye alınacak bir durum yok gibiydi. Alt tarafı, üstad çocuklarına anlattığı masalları yayımlamıştı; bu kadar şirinlik bir İngiliz centilmeni için bile hoş görülebilir. Ancak o tuttu, on yedi yıl sonra koskoca üç cilt daha yayımladı: Yüzüklerin Efendisi. Artık bu kadarı bir "hoşluk" olarak görülemezdi. Saygıdeğer profesör bin beş yüz sayfaya yakın bu kitapta hiç üşenmeden karakterler yaratmış, neredeyse eksiksiz "dil"ler oluşturmuş, koskoca bir dünya ve uçsuz bucaksız bir tarih tasvir etmişti. Belli ki kendini ciddiye alıyor, ciddiye alınmayı bekliyordu.

"Edebiyat eleştirisi" kurmayları bu kadarını hoş göremezlerdi. Hemen yaylım ateşi başladı: "Orta Dünya" da neresiydi? Ayrıca bu hobbitler, cüceler ve elfler kimdi? Hiç gören olmuş muydu onları? Çocuklarımızın kafalarını hurafelerle doldurmaya çalışıyordu bu adam! Üstelik bu bir tür "kaçış edebiyatı"ydı. "Gerçek"lerle uğraşmak varken, birtakım bodur yaratıkların "mutlak" bir kötülükle boğuşmasının öyküsünü anlatmanın âlemi var mıydı yani?

Kimileri düşünüp taşındı ve Tolkien'ın bir kurnazlık yaptığını, aslında anlattığının hiç de hobbitlerin ve elflerin, orkların ve gulyabanilerin öyküsü olmadığını, kitabın bal gibi de bir II. Dünya Savaşı alegorisi olduğunu "keşfetti". Sauron "Hitler"di. Orklar "Naziler"di. Karanlıkların Efendisi Sauron'a karşı birleşen Orta Dünya halkları (insanlar, cüceler, elfler ve hobbitler) Müttefik Kuvvetler oluyordu tabii. İşler Gandalf'ı Churchill'e, Frodo'yu (ya da Aragorn'u) DeGaulle'e benzetmeye kadar vardı mı bilmiyorum (Gandalf ve Churchill göbek bakımından, Frodo ve DeGaulle ise boy bakımından hiç uyuşmuyorlar); ama bu alegori kâşiflerinin açıklayamadıkları birkaç şey kaldı: "Yüzük"ün ne olduğu, Gollum'un kim ya da ne olduğu gibi. Ama o kadar kusur kadı kızında da olur!

LeGuin, "Alegorilerden nefret ederim," der; "A 'aslında' B'dir, atmaca aslında el testeresidir – laf. Martaval. Eti ve canı olan, birinci ya da ikinci düzeyden her yaratı, 'aslında' kahvaltıdan önce bir düzine birbirine benzemeyen şey olabilir." Tolkien'ın da bu "alegori sevmezlik" konusunda LeGuin'den aşağı kalmadığı, özellikle Yüzüklerin Efendisi'ne yapılan alegori yakıştırmalarına şiddetle öfkelendiği bilinir. Haklıdır da bu öfke: Gandalf ya da Sauron, elfler ya da orklar "aslında" hiçbir şey değildirler, kendilerinden başka. Sorun "kendilerinin" ne olduğunu bulmakta.

Her roman, birkaç karakterin (eğer karakter yaratabilecek kadar başarılı bir romansa tabii) maceralarının içinde geçtiği geri planı adım adım oluşturur. Bu geri plan bizim bildiğimiz ve tanıdığımız, içinde yaşadığımız dünyaya çok benzeyebilir, ya da ilgisi bile olmayabilir. En nihayet, Madam Bovary de, Prens Mişkin de, en az Frodo ve Aragorn kadar "hayali" karakterlerdir. Ancak Madam Bovary bizim "tanıdığımız" 19. Yüzyıl Fransası'nda yaşar; Frodo ise "Orta Dünya"da. Sorun, hangi dünya'nın "daha gerçek" olduğunu saptamakta.

Madam Bovary'nin "Fransa'sı", bizim bildiğimiz dünyaya, bizim "bugün ve burada"mıza çok benzer benzemesine, ama gene de "gerçekliğin", Flaubert'in algı ve kurgu süzgecinden geçmiş bir versiyonudur; geri plan, yazarın psikolojik gelişimi tarafından belirlenmiş algılarına, değerlendirmelerine, kanaatlerine, ideolojik önyargılarına bağlı olarak kurulur. Biz bu "kurulmuş" dünyayı tanıdığımızı zannederiz yalnızca.

Orta Dünya'da ise böyle bir yanılsamamız yoktur. Orta Dünya, Tolkien'ın muhayyelesinden çıkıp geldiği biçimiyle vardır yalnızca. Orada da Flaubert'in (ya da Tolstoy'un, Balzac'ın, Brontë'nin) kurguladığı dünyada olanlar olur: Vicdan ve hırs, sevgi ve saplantı, bağlılık ve ihanet, özgürlük ve iktidar durmadan savaşırlar; kâh biri, kâh öteki galebe çalar. Hiçbir karakter (her iyi romanda olması gerektiği gibi) yalnızca iyi değildir: Frodo'nun ve Boromir'in hırsları, Aragorn'un küskünlüğü, onları karmaşık karakterler haline getirir; tıpkı "kötü" Saruman'ın en bilge olması, "kötü" Gollum'un tüm romanı "mutlu son"a ulaştıran eylemin faili olması gibi.

Yüzüklerin Efendisi'nin teması ve üzerine kurulu olduğu ahlaki soru oldukça sadedir: Kötülüğe karşı savaşıyoruz ve elimizde bir silah var; bir yüzük:

Hepsine hükmedecek Bir Yüzük, hepsini o bulacak

Hepsini bir araya getirip karanlıkta birbirine bağlayacak

Bu silahı kullanmalı mıyız? İyiler ve kötülerden, bir de bu ikisinin de kullanabileceği, nötr, yansız silahlardan mı oluşuyor dünya? Yoksa kullanılan silah, kullananın kimliğini de belirliyor mu? Güç, iktidar ("Güç Yüzüğü") iyilerin elinde iyi, kötülerin elinde de kötü sonuç mu verir? Yoksa o "Yüzük"ün kendisi de iradesi ve "yanı" olan, kendisini parmağına geçireni kaçınılmaz yollara yönelten bir fail midir?

Kuşkusuz Tolkien koca üç cildi "İktidar ahlak bozar" gibi liberal bir özlü sözü desteklemek için yazmamış. Tersine, roman karakterlerinin iktidarla ve ahlakla ilişkileri çok yönlü. Ne iktidar ahlakı tam olarak bozabiliyor, ne de ahlak iktidarı. Üç cilt boyunca iktidar ve ahlakın, bağlılık ve ihanetin, iyilik ve hırsın dur durak bilmez "karşılıklı oyununu" izliyoruz. Belki bir tek Karanlıklar Efendisi Sauron gerçekten, yalnızca "kötü", ama o da romanın bir karakteri değil zaten. Diğer kötüler ise daima ikircikli, belirsiz. Ak Saruman, zorunluluğa boyun eğen, iktidarla uzlaşan bilgeliği, ama bir yandan da bu uzlaşmada iktidarı kendi kontrolü altına alabileceğini sanan saflığı simgelemiyor mu? Ufacık tefecik, "kıymetli"si yüzüğü benzersiz bir aşkla seven Gollum'un hırsı, "benim, benim!" diye tepinen çocuğun bebeksi hırsını andırmıyor mu?

Bana kalırsa Yüzüklerin Efendisi bir yolculuk öyküsü; her yolculuk öyküsü gibi de aslında bir büyüme, olgunlaşma, kendini tanıma ve bilme öyküsü. Her büyüme ve kendini tanıma öyküsü gibi de kendi gücüyle, "yapabilecekleri" ile "yapmak istedikleri" arasındaki gerilimle hesaplaşma öyküsü; kendi karanlık yanıyla tanışma ve onunla savaşma/anlaşma/bir arada yaşamayı öğrenme öyküsü.

Son sözü fantezi, mitoloji ve arketipler hakkında benden çok fazla şey bilen birine, Ursula K. Le Guin'e bırakayım isterseniz: "Eleştirmenler Tolkien'ı 'basitleştirmeciliğinden', Orta Dünya'nın sakinlerini iyiler ve kötüler diye ikiye ayırmasından ötürü çok suçladılar. Tolkien gerçekten de bunu yapıyor, iyileri, sevimli zaafları olsa da tamamen iyi, Ork'ları ve diğer hainleri ise hepten berbat. Ama bütün bunlar günışığı etiğiyle, geleneksel erdem ve kötülük standartlarıyla verilen yargılar. Öyküye ruhsal bir yolculuk olarak baktığımızda ise çok daha farklı ve tuhaf bir şeyle karşılaşıyorsunuz. O zaman karşınıza çıkan, her birinin kara bir gölgesi olan parlak bir figürler topluluğu. Elf'lere karşı Ork'lar. Aragorn'a karşı Kara Süvari. Gandalf'a karşı Saruman. Ve hepsinden öte, Frodo'ya karşı Gollum. Ona karşı ve onunla birlikte...

"…Yüzüklerin Efendisi'ne basit bir öykü diyebilir miyiz? Bence diyebiliriz. Kral Oedipus da oldukça basit bir öyküdür. Ama basitleştirici değildir. Ancak dönüp gölgesiyle yüzleşmiş, karanlığa bakmış birinin anlatabileceği türden bir öyküdür."

Haritalar ve Sözlükler

Savaş ve Barış'ın içinde geçtiği mekânı merak ediyorsanız, bir Avrupa haritasına bakarsınız. Ya da bir tarih atlasına. Ulysses'i okurken bir Dublin şehir haritası faydalı olabilir. Kemal Tahir kendi "Mike Hammer"larını yazarken bir New York şehir haritası kullanırmış – ama New York'u hiç görmemişmiş o zamanlar. Nihal Atsız'ın romanları için bir Orta Asya haritasına ihtiyaç vardır; ama daha burada bile tarih ve efsane birbirine karışmaya başlar: Bize ilkokulda okutulan resmi tarihin haritaları ne kadar gerçektir? İlyada ve Odysseia için kullanacağımız haritalar, zaten büyük ölçüde bu iki destandan faydalanarak yapıldı: İşte kurgu ve gerçek birbirine tamamen karışıyor burada.

Kurgu ya da gerçek, tarih ya da efsane, haritalara ihtiyacımız var. LeGuin Yerdeniz öykülerinin geçtiği Ea'nın haritasını verir bize kitapların en başında. Daha yeni bir fantezi yazarı olan David Eddings, iki beşleme ve iki üçlemeden oluşan on altı ciltlik eserinde, her kitapta ayrı bir haritayla karşımıza çıkar. Öyle ki ilk beşleme olan Belgariad'ın ilk kitabının sonlarına doğru, dünyayı avucumuzun içi gibi biliriz artık. Harita, bizi dünyayla tanıştırır, dünyayı "gerçek gibi" yapar.

Burada bir açmaz var tabii: Tolstoy için, Balzac için, Sartre ya da Joyce için kullanacağımız haritalar, bizi doğru ya da yanlış, sadık ya da değil, "gerçek" bir dünyaya gönderirler; "gerçek" bir toprak parçasını temsil ederler. Oysa fantezi üserlerine eşlik eden haritalarda, harita ve yaratılan fantezi dünyası özdeştir; gösterge ve gönderge aynı şey olmuştur. Bu yüzden de Tolkien'ın Orta Dünya'sı, Tolkien'ın oğlu Christopher Tolkien'ın çizdiği Orta Dünya haritalarıyla özdeştir en başta.

Ancak roman ilerleyip de roman karakterleri mekânlarla ilişkiler kurmaya başlayınca, biz de mekânları, harita üzerinde bir işaretten daha fazla anlam yükü olan imgeler olarak kurmaya başlarız kafamızda. Shire, harita üzerinde bir isimken, eti ve canı olan, içinde fiziksel olarak bize benzemeseler de bize benzer arzu ve korkuları, erdem ve zaafları olan canlıların yaşadığı bir yere dönüşür. Kimileri için "ev"dir Shire. Bizim için de "ev" olur giderek. Öte yandan Mordor, dağlarla çevrili bir yayladan ibaretken, tüm korku ve kötülüklerimizi tıkıştırdığımız bir tavanarasına dönüşür; bilinçdışımıza, gölgemize.

Tolkien yarattığı dünyanın haritasını çizmenin bir adım ötesine geçmiştir Yüzüklerin Efendisi'nde. Kahramanlarının konuştuğu dillerin de haritasını çıkarmış, sözlükler ve alfabeler yaratmıştır. Elfler şarkı söylerler:

A Elbereth Gilthoniel,

Silivren penna miriel

O menel aglar elenath!

Elfçe'dir bu şarkı. Anlamayız, ama insandan farklı, çok uzun ve çoğu kez de hüzünlü bir tarihi yaşayıp o güne gelmiş varlıkların acı ve sevinçlerini anlattığını biliriz. Öte yandan, "Güç Yüzüğü"nün içinde şunlar yazılıdır:

"Ash nazg durbatulûk, ash nazg gimbatul,

ash nazg thrakutulûk, agh burzum-ishi krimpatul."

Sözlerin ne anlama geldiğini biliriz ("Hepsine hükmedecek bir yüzük…"), ama bu sözler Elrond'un Divanı'nda yüksek sesle söylendiğinde herkes donup kalır; çünkü Orta Dünya'nın o yöresinde, Imladris'te, hiç kimse o lisanın, kötülük dolu Mordor lisanının "kelimelerini sarf etmeye cüret etmemiştir" o güne kadar. Oysa yazının meali, ne dediği defalarca tekrarlanmıştır daha önce. Demek ki önemli olan yalnızca içerik değil, lisanın kendisidir de. LeGuin Yerdeniz'de Yaradılış Dili'nden bazı sözler söyler, ama kendisinin de söylediği gibi, yaptığı Tolkien'ın "dil kuruculuğunun" yanında çok sınırlıdır: "…Tolkien'den biraz farklı bir yol tuttum yani; o Yüzüklerin Efendisi'ni bir bakıma icat ettiği dilleri konuşacak birileri olsun diye yazmıştı. Harika bir şey bu, hiç gem vurulmamış Yaratıcı Ruh – dili ete kemiğe büründürüyor. Ama ne de olsa Tolkien büyük bir yaratıcı olduğu kadar bir dilbilim uzmanıydı da."

Gerçekçi bir romancı yalnızca karakterler yaratır (becerebilirse). Karakterlerin içinde varolduğu coğrafi ve dilsel mekân verilidir, bunları bildiğimizi varsayar. O yüzden haritalarla ve sözlüklerle uğraşmaz hiç. Bir fantezi yazarı ise yalnızca karakterler değil, bir tarih, bir coğrafya ve bir ya da birkaç dil de yaratmalıdır (becerebilirse).

Fantezi karakterinin sahiciliği, inanılırlığı, konuştuğu dile, üzerinde hareket ettiği coğrafyaya da bağlıdır. Yaratılan dil ve dünya, "ilişikte verilen" sözlük ve haritalarla desteklenir. Çünkü ancak o zaman yaratılan karakterlerin bizim için ne anlamı olduğu ortaya çıkar. Tam da bizim bilmediğimiz bir dili konuşup, bizim ayak basmadığımız topraklarda gezindikleri için, Frodo, Aragorn, Ged ya da Tenar, hayatımız hakkında en az Raskolnikov ya da Baba Grandet kadar, Heathcliff ya da Meursault kadar önemli, sahici şeyler söylerler.

Devamını görmek için bkz.

Bülent Somay (Metis Yayınları Bilimkurgu ve Fantezi Editörü)

"Kendi kuralları olan, bambaşka bir tarihi, tanrılar sistemi ve ahlak kuralları olan dünyada gezen fantastik romanlar Tolkien'la başlıyor. Yazarın yarattığı dünyanın temellerini attığı Hobbit'le Yüzüklerin Efendisi arasında 15 seneye yakın bir zaman var. Tolkien, aslında bir dilbilimci, yani işi dille. O yüzden, eski İskandinav dillerini, eski İngilizce'yi gayet iyi biliyor. Artı, bu dillere ait destanları biliyor, kendi dillerinde okuyabiliyor onları. Fantastik bir dünya yaratıp, kendi anlatmak istediği öyküyü o dünyanın sınırlarına koymak fikri, Tolkien'a çok cazip geliyor ve Hobbitle yaşadığı dünyayı, Yüzüklerin Efendisi için oturup baştan yaratıyor. Bu açıdan bakacak olursak Yüzüklerin Efendisi, bir tarihsel romana da benziyor, bir macera romanına da. Tolkien, oturuyor ve romanda bildiğimiz tipleri yaratıyor; Hobbitler, cüceler, Elfler... Bunların dillerini eritiyor arkasından; çünkü adam dilbilimci. Hatta Tolkien için söylenmiş çok güzel bir şey vardır: "Tolkien, Yüzüklerin Efendisi'ni, yarattığı dilleri konuşacak birileri olsun diye yazdı..." Adamın derdi diller aslında, roman ardından geliyor. Önce sözlüklerini, alfabelerini yapmış; arkasından o dillerde küçük şiirler yazmış; arkasından o dilleri konuşan karakterleri yazmış. Tolkien, bunu yaparak çok önemli bir dilbilimsel gerçeği söylüyor; "Sizin kimliğiniz konuştuğunuz dil tarafından belirlenir" demiş oluyor. Dil ortaya çıktıktan sonra bunun üzerine eklediği ne var Tolkien'ın? Bir harita var, ki fantezi edebiyatında harita neredeyse her şeydir.

Yüzüklerin Efendisi'nde ayrıca bir de büyü var. Aslında çok abartacak bir şey yok, büyü her zaman fantezide bilimin metaforudur. Büyü var diye fantezide her şey mübah değildir. Sınırsız büyü olmaz. Büyünün sınırı olmazsa hikâye olmaz. Fantezinin yaptığı, bilimkurgudan daha dürüst davranıp, olmayacak şeylerin adına büyü demek. O yüzden okurundan şunu rica eder: İnanmama duygunuzu bir süre için, şu roman bitene kadar askıya alın. Çünkü askıya almazsanız, romandan zevk alamazsınız.

Devamını görmek için bkz.

Sevin Okyay, “Gerçek gibi hikâye: Yüzüklerin Efendisi”, Radikal Kitap Eki, 21 Aralık 2001

Hayal gücünün has çocuğu fantezinin yükseldiği bir dönemdeyiz. Bu dönemin en parlak yıldızlarından biri Harry Potter'ın yaratıcısı Joanne Kathleen Rowling'se, bir diğeri de fanteziye hâkimiyetini ilk kez Hobbit'le kanıtlamış olan John Ronald Reuel Tolkien'dir: Her haliyle Victoria devrine has niteliklere sahip, münzevi sayılmasa da şan şöhretten kaçmış, mazbut bir dilbilim profesörü.

J.R.R., Hobbitten on yedi yıl sonra yayımlamaya başladığı Yüzüklerin Efendisi'yle benzersiz bir efsanenin de yaratıcısı oldu. Rowling onun yanında her anlamda yeniyetme sayılır. Tolkien, hayranlarına göre, saygın bir dilbilimci ve yazar, özellikle 1960'lı yıllarda ona karşı çıkanlara göre ise, yolunu şaşırıp 'kaçış edebiyatı'ndan bir örnek sunmuş bir akademisyendi. Aynı yılların beat kuşağı ise, 'Gandalflar ölmez', 'Frodolar ölmez',

'Başkan adayımız Gandalf' yazılı tişörtlerle dolaşıyor, Orta Dünya'yı mekân edinmiş bu müthiş arayış hikâyesiyle kendinden geçiyordu.

Yüzüklerin Efendisi'nin anlattığı hikâye, mekândan mekâna sıçrar, sayısız karakteri ve ayrıntıları sayesinde son derece inandırıcılık kazanan bir hayal dünyası vardır. Daha da önemlisi, aralarında köprü kurulmuş mitolojisi ve icat edilmiş dilleriyle, bir dilbilim şaheseridir. Bu yeni mitolojinin yazarının kelimelere duyduğu ilgi çocukluğunda başladı, annesinin dizi dibinde Latince öğrendi. "Sonra diller icat etmeye başladım, ama çok geçmeden bu dillerin bir kültür içinde var olmaları gerektiğini fark ettim. Onları konuşacak insanlara ihtiyacım vardı."

J.R.R. Tolkien 3 Ocak 1892'de doğdu. Babası öldüğünde üç, annesi öldüğünde 12 yaşındaydı. Birmingham kırlarında, mutlu bir çocukluk geçirdi. Kırlık bölgeye sevgisi yazdıklarında da, çizdiklerinde de açıkça görülür. Annesinin ölümünden sonra küçük kardeşi Hilary'yle J.R.R.'ı bir Katolik rahip yetiştirdi. Tolkien klasik dillerle ilgilendi, derken Anglosakson ve orta

İngilizce'yi keşfetti. Bu aralarda dilbilim yeteneklerini geliştirerek, peri ya da Elflere uygun bulduğu diller de icat etmeye başlamıştı. Oxford'a İngiliz dili ve edebiyatı okumaya gitti, savaşa gönderilince okulda tanıştığı, hayatının aşkı Edith Bratt'la evlendi. Üç arkadaşını kaybettiği savaştan sonra New English Dictionary'de çalışmaya başladı, bir yandan da The Lost Tales / Kayıp Hikâyeler'i yazıyordu, bunlar daha sonra Silmarilliona dönüştü. Leeds Üniversitesi'ne okutman olarak girdi, 1925'te ise Oxford'da Anglosakson dilleri profesörüydü.

Bu arada ailesi için de mitolojik hayal gücünü kullanıyordu. Onlar için önce The Father Christmas Letters / Noel Baba Mektupları'nı yazıp resimledi, sonra da Hobbit'in hikâyesini anlattı. Hobbit 1937'de yayımlandı. Popülerliğiyle onu şaşırtan Yüzüklerin Efendisi'nin tamamlanıp basılması ise 1954'ü buldu. Tolkien emekliye ayrıldıktan sonra Oxford kentine yerleşti, 1973'te öldüğünde, oğlu Christopher'ın editörlüğünü üstlendiği Silmarillion'u geride bırakmıştı. Kendi de uzun yaşamıştı ama, kitapları ondan çok daha uzun süre yaşayacak. Üslubundan hoşlanmayanlara hayret etmese de, Yüzüklerin Efendisinin yüzyılın kitabı seçildiğini duysa büsbütün şaşardı herhalde.

Tolkien'in şaheseri; kitabın başında yer alan şiirdeki yüzüklerden bir tanesi, Hükmeden Yüzük, hepsine hükmedecek olan Tek Yüzük üzerinedir. Karanlıkların Efendisi Sauron'un bizzat döktüğü, sonra da kaybettiği Yüzük. Sauron'un asırlar önceki bu kaybı, gücünün de büyük ölçüde kaybolmasına yol açar. İnsan ve Elflere karşı yenildikten sonra ruhunu koruyan Sauron (henüz kapaksız bir göz halindedir), binlerce yıl sonra yeniden güçlenmeye başlar. Doğu'daki Gölge olur ve yeraltının pespaye yaratığı Gollum sayesinde Yüzük'ün kaybolmadığını öğrenir (Biz zaten hikâyenin bu kısmını Hobbitten biliriz). Neyse ki, Suauron'un planlarını boşa çıkarmak için herkesten çok uğraşan büyücü Gri Gandalf da durumu başından beri bilir ve yüzüğü bulan Bilbo'nun genç kuzeni Frodo'yu (arzusu hilafına Taşıyıcı olmuştur), onu götürüp Ateş Dağı'nın derinliklerindeki Kıyamet Çatlakları'na atmakla görevlendirir.

Elrond'un sarayında toplanan Divan'da, sekiz varlığın Frodo'ya eşlik etmesine karar verilir: 'Yüzük Kardeşliği', böylece dokuz kişiden oluşur. Karanlıklar'ın kara küheylanlı Dokuz Süvarisi'ne karşı, Dokuz Piyade: Bilbo Baggins'in kitapta kuzeni, filmde yeğeni ve mirasçısı olan Frodo Baggins, sadık hizmetkârı Samwise Gamgee, genç Hobbit arkadaşları Merry (Meriadoc Brandybuck) ve Pippin (Peregrin Took); Hobbitteki Thorin Meşekalkan'ın 12 arkadaşından Glóin'in oğlu Cüce Gimli, Gondor'dan Denethor'un vârisi insanoğlu Boromir, Kuzey Kuytuorman Elflerinin kralı Thranduil'in oğlu Legolas, Sauorn'un yüzüğünü parmağıyla birlikte kesip alan

İsildur'un soyundan Arathorn oğlu Aragorn, nam - ı diğer Yolgezer (bir insan daha). Ve elbette, büyücülerin en güçlülerinden Gandalf. Tolkien'in hikâyeleri kelimelerden doğardı. 'Diyelim ki bana sıradan bir kelime söylediniz,' derdi. 'Mesela, 'cellar door (sellır dor) / kiler kapısı'. Ben bunu duyunca aklıma Selador diye bir isim gelir, buradan bir karakter çıkarırım, o karakter de bir macera yaşar.' Hobbit, sınav kâğıtlarını okurken aklına gelmişti, henüz ne olduğunu bilmeden boş bir kâğıda bir kelime yazmıştı. Sonra Hobbitler ortaya çıktı: onun çocukluğunun kırlarını hatırlatan Shire'da yaşayan neşeli ama dayanıklı Buçukluklar / Halflings. "Bütün mitlerin Gal, İskoç, İrlanda, Fransız ya da Alman miti olması beni üzüyordu. Bir İngiliz efsanesi yaratayım dedim." Dizgi hataları yüzünden onu bir türlü tatmin etmeyen kitapta en son belli başlı tashihleri 1966 yazında yaptı. Sonraki tashihler üç oğlunun

en küçüğü, dört çocuğunun üçüncüsü ve eserleriyle ilgili her şeyden sorumlu kıldığı, babası gibi dilbilimci, Oxford'da öğretim görevlisi Christopher Tolkien'e ait.

1930'ların sonundan 1950'lerin ortasına kadar üzerinde çalıştığı Yüzüklerin Efendisi, tek kitap olsa da, zaman zaman üç cilt halinde yayımlanıyor. Metis'ten çıkan Türkçesi de üç cilt. Kitap, filmin altyazılarını da çeviren Çiğdem Erkal İpek'in imzasını taşıyor. Kitabın editörü ve şiir/şarkıların çevirmeniyse, Bülent Somay. Keşke Hobbiti de onlar yapsaymış. Somay, kitabın başındaki 'Yayıncının Notu'nda, Orta Dünya halklarının farklı lehçelerine de değiniyor: "Örneğin Elfler oldukça resmi ve ağdalı, büyük ölçüde 'Shakespeare dönemi' İngilizcesi ile konuşurken, Rohirrimler daha da eski bir İngilizceye sahipler. Türkçede Elf lehçesini daha ziyade 'Lisan - ı Osmani' ile karşılarken, göçebe, at sırtında yaşayan Rohirrimlerin lehçesini daha bir 'Orta Asya' Türkçesi ile karşılamayı seçtik."

Evet, Yüzüklerin Efendisi üç bölümlü bir kitaptı, yani Victoria devrinden beri duyulmamış bir şey. Savaş ve Barış'tan uzundu. Sadece bir tarihi kitap değildi, dünyanın hayali bir çağında icat edilmiş tarihi naklediyordu. İçinde sihir, konuşan ağaçlar, tuhaf kahramanlar vardı, hiç seks yoktu. Şarkı şeklinde şiirlerle doluydu, oysa her yayıncı şiirin felaket anlamına geldiğini bilir. Üstelik yedi tane bilgi saçan eki vardı. Lafın kısası, bir yayıncı kâbusuydu, çılgınlıktı ve dünyanın en popüler kitabı oldu. Ama, aksine akıl yürütmelere karşın, bir alegori olmadı, asla. Yazarı alegori konusunda şöyle diyordu: "Varlığını sezecek kadar yaşlanıp bezdiğimden bu yana, alegorinin her türlü tezahüründen bütün kalbimle nefret ederim." Onun için de, okur üzerinde yazarın hâkimiyet kurduğu bu yöntemden kaçınmış, bir tarih hikâyesi yazmıştı.

Tolkien önce mitolojisini ve efsanelerini kurdu. Hikâyesini Yüzük Savaşı'yla sona eren Üçüncü Dönem'de tamamladı. Zaten notlarını almaya daha Birinci Dünya Savaşı sırasında başlamıştı. Yazarı ömür boyu Katolik olduğu halde, Yüzüklerin Efendisi'nde örgütlü dinden eser yoktur (rahip de, tapınak da) ama insanlar gene de düzgün davranır.

İlahiyatçıların doğal ahlak, doğal görevler ve nezaket dediği şeyi kollar Tolkien: Düşen bir düşmana vurmamak gibi. Yüzüklerin Efendisi temelde bir iyiyle kötü savaşıdır, bir ruhsal olgunluk arayışıdır. Elflerle büyücüler yüzünden ona çocuk yazarı etiketi vurulması J.R.R'ı kızdırıyordu. Haklıydı da, çünkü Yüzüklerin Efendisi yer yer çok karanlıktır. Tolkien, gücün insanları, başka varlıkları ve yaratıkları nasıl yozlaştırdığını anlatır. Altın da gücün bir göstergesidir. Elf ecesi Galadriel, cüce Gimli'ye, 'Elleriniz altınla dolup taşacak, yine de altın sizin üzerinizde hüküm süremeyecek' der. Gandalf ise bir şiirle sıradan görünümlü Yolgezer'i över: 'Altın olan her şey parlamaz / Her gezgin yitirmemiştir yolunu...' Kötünün gücünün etkisinden uzak durmak için, adı söylenmez (Bkz.: Potter kitapları). Bilgili ve tecrübeli olanlar, gafil kahramanları bu konuda uyarır durur. İster hayır için olsun ister şer, düşmanın sanatlarını derinlemesine araştırmak tehlikelidir. Belki de kitabın bunca yıl etkili kalış nedenlerinden biri, insanın bu zaafının ezeli ve ebedi olmasıdır.

Belki de esas neden, Deniz Erksan'ın Yüzüklerin Efendisi'nin 'Sunuş'unu oluşturan yazısının başına aldığı dizede gizli. Kitabın Tek Yüzük'ü özetleyen esas şiirinin bir dizesinin değiştirilmiş hali: 'Hepsini büyüleyecek ve mutlulukla birbirine bağlayacak...'

J.R.R Tolkien operaya gitmekten pek hazzetmezdi, ama Wagner'in Yüzük çevriminin metnini gençliğinde adamakıllı incelemişti. Zaten Yüzüklerin Efendisi'nin ilk esin kaynağı da Wagner'in müzik / dramaları oldu. Tolkien'in yüzüğü de, Wagner'in yüzüğü de suda kaybolur. İkisini de pespaye birer yaratık bulup alır. Bu yüzüklerin gücü, daha üst düzey yaratık ve varlıklar arasında yankılar uyandırır. Öte yandan, mazbut, temkinli, biraz tutucu Tolkien'in Nazilere zerre kadar sempatisi yoktu. Kimi yorumcu, onun itirazlarına aldırmadan, Sauron'u Hitler'e benzetmiştir. Tolkien savaşın acılarını, Birinci Dünya Savaşı'nda yaşamıştı. Somme muharebesinde, biri hariç, en yakın arkadaşlarının hepsi ölmüştü. Kendisi genç yaşta, yeni evlendiği karısından ayrılıp savaşa gidişini, neredeyse mutlak bir ölüme gidiş gibi görüyordu. Döneceğini pek düşünmemiş. Ender söyleşilerinden birinde, Bill Cater'a gümbürdeyen bir sesle (heyecanlanınca ya da çok hoşuna giden bir kelime kullanınca, sesi değişip coşkulu bir tona bürünebiliyordu) bir şeyler okumuş.

'Hangi dil?' diye sormuş ve kendi cevap vermiş: 'Eski Gotik dilinde İsa'nın duası. Bunun bütün Avrupa'da konuşulan dil haline gelebileceğinin farkında mısınız?' Başka etkiler de var, tabii. Entler'in esin kaynağı, The Wizard of Oz / Oz Büyücüsü'ndeki konuşan ağaçlar olabilir ya da Dante'nin 'Cehennem'inde ağaçlara dönüşmüş intiharlar.

Devamını görmek için bkz.

Sabri Çuha, "Yüzüklerin Efendisi", kara mecmuA, 2002

"Güzel bir kitap okudum" veya "güzel bir film izledim" demek için kullandığnız kriterler nelerdir? O kitabın ya da filmin sizi içine alıp bambaşka bir gerçeklik içinde bir süre dolaştırıp sonra da "keşke bitmeseydi" duygusuyla koltuğunuza geri bırakması mı? Eğer kriteriniz bu ise, doğrudur, Yüzüklerin Efendisi kitabı ve filmi güzeldir. Ama bence kriter olarak bundan daha fazlasına ihtiyacımız var; çünkü bir eserin "başarısı" ardında büyük kötülükler barınabilir.

Özellikle fantastik edebiyatın kilometre taşı olarak kabul edilen Yüzüklerin Efendisi kitabı ve yıllar sonra onun sinemaya uyarlanması bu açıdan incelenmeye değer. Bu inceleme, eleştirel yaklaşımı fantastik edebiyatın, fantastik çizgi romanların ve fantastik sinemanın diğer örneklerine de uygulamak üzere bize bir yöntem sunabilir.

Ben kitabı Metis Yayınları tarafından ilk yayınlandığı zaman okudum. … Hakkını vermek gerekir ki, J.R.R. Tolkien usta bir yazardır (toprağı bol olsun). Ortaya çıkardığı yapıt görkemli ve inceliklidir.

Görkemli ve incelikli yapıtlar bize nüfuz ederler; daha doğrusu nüfuz edebildikleri ölçüde görkemli ve incelikli olurlar. Bu yapıtların içimizde bıraktıkları/yarattıkları hislerin nitelikleri ise ayrı bir şeydir. Bir eseri güzel kılan onun sadece nüfuz etme başarısı mıdır?

Bence hayır; içimizde bıraktıkları şeylerin niteliği de önemlidir. Bir sanat eseri hakkında fikir oluştururken bu subjektif kriteri gözden uzak tutamayız. Yüzüklerin Efendisi kitabının ana temalarını hatırlamaya çalışalım. Önce bizi olumlanan bir sosyal ortam karışıyor: Hobbit ülkesi. Bu ülke barış, huzur dolu bir yerdir. Yeşil çayırları, küçük ama hayatın tüm zevklerini sunan barınakları, sevimli kısa boylu neşe dolu sakinleri ile bir "cennet ülke". Burda bir şeye dikkatinizi çekmek istiyorum. Fantastik edebiyatın taşıyıcı sütunlarından biri olan ve kitabın devamında da tutarlı bir şekilde yer alacak bir "denklik" kurmuştur Tolkien: her ülkenin farklı bir sosyal ortamı vardır ve her ülkenin sakinleri de buna uyumlu şekilde fizyolojik olarak farklıdır; hatta diyebiliriz ki farklı türlerdir. Birbirinden tamamen farklı türlerin tümüyle "insansı" temellerini korumaları, fantastik sanatın çok kullandığı bir özellik olmuştur. Ama işte bu denklik şunu söylüyor: aynı dünyayı paylaşarak farklı değerleri temsil eden bu varlıklar hem insan hem farklı türlerdir. Bu bana bir şeyi hatırlatıyor: Irkların fizyonomik farklılıklarını sahip oldukları değerlerdeki farklılıkla, hatta yalınkat iyilik ve kötülükle bağdaştırmak yani ırkçılık. Tolkien bence daha da ileri gidiyor: bu farklı ırkların herbirini sınırları belli ülkelere paylaştırıyor: buna da en koyusundan milliyetçilik demeyeceğiz de ne diyeceğiz? Ortaya Nasyonal Rasist gibi enteresan bir kombinasyon çıkıyor.

Oysa kitabın tümüne bakınca, bir çok eleştirmenle aynı kanıyı paylaşmamak mümkün değil: Yüzüklerin Efendisi bir II. Dünya Savaşı eğretilemesi gibidir ve bu eğretilemede Naziler (Nasyonal Sosyalistler) kötülerle özdeşleştirilmiştir. Bu durum yukardaki analizi çökertir mi? Hayır. Bir insan hem nasyonalist, hem ırkçı hem de Nazilere karşı olabilir; eğer Alman değilse. Tolkien de Alman değildir; II. Dünya Savaşı sırasında İngiltere'dedir ve aslen Güney Afrika'lıdır. Elbette ki Güney Afrikalı olması bizi Tolkienleştirmesin, yani buna dayanarak onun bir ırkçı olduğunu iddia edemeyiz ama ırkçılığın gündelik hayatın bu derece içine sinmiş olduğu bir ülkede yaşamak, insanı ırkçılık konusunda olumlu veya olumsuz bir saf tutmaya itecektir kuşkusuz. Tolkien'nin ırkçılık karşısında bir tutum takındığı yönünde hiç bir emare bulamadım Yüzüklerin Efendisi'nde. Devam edelim; hatırladığım ikinci tema Frodo'nun üstlendiği önemli görev. Diyebiliriz ki o dünyanın kaderi Frodo'nun elindedir. Yani Frodo bir "misyon" sahibidir. Dünyayı kurtarma misyonu sahibi kahramanlar, fantastik edebiyatta çok rastlanılan başka bir öğedir. Ama sadece orda değil, başka yerlerde de bu öğeye sık rastlarız: militarizmde. Zaten kitap, hem hacimsel hem vurgu anlamında bir macera kitabı olduğu kadar –belki de daha fazla– bir savaş kitabıdır. Yüzüklerin Efendisi'nin en yoğun teması savaştır. Tolkien savaşa nasıl yaklaşır? Bir kere bu bir misyon savaşıdır, yani gerekli, meşru, kaçınılmaz ve bu bağlamda da olumlu. Kitapta savaşlar teknik, taktik, stratejik detaylarıyla, kahramanlık öyküleriyle, kitlesel coşkusuyla soluk soluğa okunacak şekilde anlatılmıştır. Neredeyse bizi o savaşa katılmaya davet etmektedir. Üstelik bu öyle bir savaştır ki, "iyi" ve "kötü" en yoğun halleriyle karşı karşıya gelirler. "iyi ordu" en küçük rütbelisine kadar iyi, "kötü ordu" tabir caizse "tırnaklarının ucuna kadar kötü"dür. Bu ne manaya geliyor? Ne yazık ki korkunç bir manaya: GENOSİT. Düşünün ki iki ulus savaşıyor; bir taraf yayılmacı yani kötü, diğer taraf da meşru müdafa halinde yani iyi. Örnek olarak Vietnamlıları ve Amerikalıları alalım. Tolkien'in eseri bu durumu şöyle yorumluyor: Eğer Vietnamlılar iyi ise, kötü Amerikalıları beşikteki bebeklerine kadar öldürme hakkına hatta misyonuna sahiptir. Yani tıpkı Mordor gibi, Amerikalı deniz piyadelerini o topraklara sürükleyen şey merkezi iktidar değil, her Amerikalının kanındaki alyuvarlara bile sinmiş olan katıksız kötülüktür. Bu nedenle Tolkien'in savaşı, kötülerin yalnızca liderinin iktidardan düşürülmesi ile değil, ne kadar Mordorlu varsa hepsinin yokedilmesi ile kazanılabilir.

Tolkien'e fazla yüklendiğimi düşünüyorsanız, sabredin; daha bitmedi. Yüzüklerin Efendisi'nde kaç tane kadın hatırlıyorsunuz? Ben bir Elf Kraliçesi, bir de erkek gibi savaşan soylu bir kadın hatırlıyorum. Yani bu kitabın kapıları sadece erkeklere denk bir güce sahip olan kadınlara açılıyor; kontenjanı da çok sınırlı. Üstelik bunca farklı "tür" insansı yaratık ince ince tasvir edilip anlatılıyor ama bunların nasıl ürediğine dair en ufak bir anlatı bulamıyoruz. Tolkien kadın olarak davranan kadınları bu erkek dünyaya layık görmediği için olsa gerek, seksten bahsetmeyi hiç sevmiyor. Bence bu kitabın yazarı gerçek bir seksisttir. Bu ve daha bahsetmediğimiz diğer nedenlerle (gücü yüceltme, sadakat vb.) ben, Yüzüklerin Efendisi kitabının ve ne kadar ustalıkla yapılmış olursa olsun aynı isimli filminin, "kötü" olduğunu düşünüyorum.

Sanıyorum sanat eserlerine bu tür bir yaklaşım gereklidir ve sanatı herşeyden kopuk apayrı bir kategori olarak niteleyen kapitalist sisteme karşı yürütülmesi gereken mücadelenin bir metodudur; hele hele sinemanın en büyük manipülasyon araçlarından biri haline getirildiği bu çağda.

Devamını görmek için bkz.

A. Ömer Türkeş, ''Fantazyalar politiktir'', Birgün Kitap Eki, 2 Mart- 15 Mart 2013

Fantastik edebiyat çok uzun yıllar boyunca Türkiyeli yazar ve okuyucular için çekici olmadı. Sadece fantastik anlatıların değil korku, bilim-kurgu edebiyatının, ütopya ve kara ütopyaların, yani insanın hayal gücünü özgürleştirecek anlatıların zayıflığından söz etmek gerekir.

Türün ustalarından Ursula K. L. Guin'in ifadesiyle “hayal gücünü özgürleştirecek anlatılar”ın, özellikle de masallardan, efsanelerden, hurafelerden çıkıp gelmiş cin, melek, şeytan, peri, ejderha gibi olağanüstü varlıkların Türk romanında neden işlenmediği sorusunu yanıtlamak başlı başına bir yazı konusu. Özetle söyleyelim; bunun nedeni romana yüklenen rol ya da biçilen değerle ilgili. Biraz daha açalım; Osmanlıya “Osmanlı nasıl kurtulur?” meselesinin bir parçası olarak ithal edilen roman sanatına toplumu eğitici/öğretici bir rol yüklenmişti. İlk romanların yazarları, roman ile ilgili yazılarında Avrupa edebiyatını ve romanını ileri bir uygarlığın işareti, kendi edebiyatlarını ve özellikle -Leyla ile Mecnun gibi- folklorik anlatıları geriliğin bir işareti saydılar; Namık Kemal, Ahmet Mithat, Şemsettin Sami gibi yazarlara göre eski hikâye türünden romana geçiş, hayalcilikten akılcılığa, çocukluktan olgunluğa, kısacası ilkellikten uygarlığa geçiş manasını taşımıştır. Batı'dan uygar bir edebi form olarak ithal edilen roman türü, aynı zamanda Osmanlıyı uygarlığa götürecek eğitici, ilerletici bir araç olarak kullanılacaktır.

Hayal ve hakikat

Cumhuriyet döneminde bu rol daha abartılır. Cumhuriyet’in ilanından sonra, edebiyatı da kapsayacak biçimde, her alanda yürütülen yeniden inşa seferberliği, belki de aydınlanmaya yapılan şiddetli vurgu, en çok mistik, folklorik, kısacası irrasyonel kaynaklardan beslenen fantastik anlatıları iyice cılızlaştırdı. Roman sanatının edebiyat dışı görevlerle donatılması sonraki dönemlerde de sürmüş, uzun yıllar romanlar siyasi düşüncelerin ve sosyal teorinin taşıyıcısı olmuştur. İşte böyle bir konjonktür içinde, romanı büyük meselelere açılan bir kapı olarak gören Türkiyeli yazar ve okuyucular için fantastik hikayeler elbette çekici olmayacaktır.

Oysa geçtiğimiz haftalarda yine bu dergi sayfalarında üzerinde durduğum gibi, Türk romanı gerçeklikle yüzleşmek bahsinde hiç de başarılı olmamış, gerçek gibi görünen ama aslında gerçeklikten kaçan, fantastik denebilecek kadar hayali bir kurmaca evren yaratmıştı.

Gerçeklikle gerçeklikten kaçış arasındaki diyalektik ilişki, fantastik edebiyata adım atmak açısından iyi bir açılım noktası. Çünkü insan türü resim ve yazıyla ilk tanışıklık anlarında başlamışlardı dünyayı fantastik biçimde yorumlamaya. Aslında buradaki fantastik ögeler o zamanın insanı için bir gerçeklik algısıydı. İnsanoğlunun kolektif ve somut çaresizlikleri, korku ve endişeleriydi önce söze, ardından duvar resimlerine ve yazıya dökülenler. En büyük korku nedeni ise hiç kuşkusuz “ölüm”dü...

Fantastik anlatıların başlangıçta iki yüzü vardı; hem en ürkütücü nesne, olay ve düşüncelerin açığa çıkmasını sağlıyor, hem de hikâye boyunca bu karanlık dünya ile savaşan kahramanı aracılığı ile dinleyiciye/okuyucuya bu korkularla yüzleşme ve böylelikle bir arınma fırsatı veriyordu.

Sonrasında efsane, mitoloji ve masallar, hatta kutsal kitaplar yüzlerce yıldır bir kültürden ötekine, bir coğrafyadan diğerine taşınırken, evrensel diyebileceğimiz bir genişlikte ortak bir bellek yarattı. Dünyanın hemen her köşesinden fışkırdığına göre insanoğlunun zihniyet dünyasının o karmaşık yapısının sırlarını çözmemiz için sağlam ipuçları barındıran bu fantastik anlatılar modern romanlar için de ilham vericiydi. Nitekim dünya edebiyatının pek çok büyük yazarı bu ilhamla yazdılar romanlarını; Swift’in “Gulliver”i, Mary Shelley’in “Frenkeinstein”ı, E.A.Poe'nun hikâyeleri sonraki kuşaklar için çığır açıcıydı.

Türün büyük ustası; Ursula K. L. Guin

Fantastik edebiyat genel başlığı altında sıralayabileceğimiz pek çok alt tür bulunuyor. Fantastik kurgu da bunlardan biri ve belki de en yenisi. Sinema, roman, çizgi kitap ve bilgisayar oyunlarıyla 20.yüzyılın sonlarında yükselişe geçen fantastik kurguların ilk ayırt edici özelliği zaman ve mekândan kopuştur. Bambaşka bir evrenin başlangıç koordinatları bilinmeyen bir zamanına gönderilir okuyucu. Yazar verili dünyadan olabildiğince uzaklaşır; gerçek dünyaya fantastik öğeler katmak yerine, tamamen hayal gücüne dayanan bir dünyaya göç eder. Aklınıza gelebilecek her şeyiyle; mitolojisi, coğrafyası, tarihi, ırkları ile her detayıyla yazara ait yeni bir dünyadır bu. İçinde yaşadığımız gerçeklikle kurulan yegâne bağ dil aracılığıyladır. Ancak türün ustaları burada bile kendi terminolojilerini, kendi kelimelerini, dillerini kurmaya, dilin taşıdığı önsel anlamlardan, hatıralardan, ideolojik yüklemelerden olabildiğince kaçınmaya çalışırlar. Yeni bir dünya tasarlarken içinde yaşadığımız dünyadan büsbütün kopmak elbette mümkün olmaz. Bu dünyanın değerleri başka dünyalarda yeniden tesis edilirken murad edilen insanlık adına genel doğruları bulup çıkartmaktır. Mesela türün nerdeyse “gerek ve yeter şartı” kabul edilen özelliklerinden kahramanlık, dostluk, fedakârlık, iyi-kötü çatışması gibi temalar, duygu ve düşünce sahibi evrensel bir canlı tasarımının yansıması olarak düşünülmeli.

Türün kaliteli örneklerine bakarak yaptığımız bu değerlendirme fantastik kurgu içinde mütalaa edilebilecek bütün romanları kapsamıyor. Çok renkli kapaklarında ellerinde kılıç, kalkan ve mızraklarıyla şövalyeler, tanımlanması güç yaratıklar, devler, cüceler, kaleler, savaş tasvirleri çizilmiş, birbirinden ayırt edilemeyen pek çok fantastik kurgu edebiyatı ürünü satılıyor kitapçılarda. Ama fantastik öğeler barındıran her roman fantastik kurgu sayılamayacağı gibi, fantastik kurgu türündeki her romanda aynı tadı ve derinliği vermez. Derinliğin çıtasını çeken yazarsa hiç kuşkusuz Ursula K. L. Guin’dir.

Guin gibi yazarları türlerle, kategorilerle değerlendirmek doğru olmaz. İyi yazar kendi türünü, kendi kurmaca dünyasıyla birlikte yaratandır. Tür dediğimiz o yazarın kalıpları taklit edildikçe son halini alır. Guin’se fantastik türe bağlanmışlıkla yazmıyor. Başka dünyalara, başka varlıklara, başka yaşam formlarına dair hikâyeler üretiyorsa eğer, bu başka bir dünyanın mümkün olabileceği inancından. İster karanlık olsun tasarımları (distopyalar), ister iyimser (ütopyalar), Ursula K. L. Guin'in derdi şimdiki zamanla, verili olan dünyayla, bu dünyanın gidişatıyla. Yarattığı yepyeni dünyalarla yaş, cinsiyet, dil, din, ırk engellerini kolaylıkla aşmakla kalmıyor romanlarında, ortaya koyduğu anarşist ütopyalar aracılığıyla kapitalizmin cehennem çevirdiği bu dünyanın saçmalığını da koyuyor ortaya.

Son olarak bu türün Türkçe edebiyata yansımasına değinmek istiyorum. Türkiye’deki tanınırlığına biraz da ''Yüzüklerin Efendisi'' sayesinde kavuşan, belli bir kuşağın roman kültürüne neredeyse hiç sızmamış fantastik edebiyat örnekleri yakın zamana kadar yalnızca çeviri ürünlerle katılmışlardı zihin dünyamıza. Son birkaç yıldır bu akımdan etkilenen, belki de çocukluğunu Conan dergileri ile geçirmiş genç bir kuşağın gelişimini izliyoruz. Ve son yıllarda Türkçe yazılan roman sayısındaki artış ve roman türlerindeki çeşitlenme, özellikle de romanımızda çok az rastlanılan korku, bilim kurgu ve fantastik türlere de yansıyor. Ancak -yazar, yayımcı ve çevirmenleriyle- gençlerin hayat verdikleri bu türlerde bir gelişme kaydedilmişse bile Murathan Mungan’ın "Şairin Romanı" dışında ses getiren bir roman örneği sayamıyoruz. Fantastik ya da gerçekçi, Türkçe edebiyatın hakikatle bağı bir türlü kurulamıyor.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.