Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-133-1
13x19.5 cm, 160 s.
Liste fiyatı: 17,00 TL
İndirimli fiyatı: 13,60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
John Berger diğer kitapları
Görme Biçimleri, 1978
G., 1984
Ve Yüzlerimiz, Kalbim,
Fotoğraflar Kadar Kısa Ömürlü
, 1987
O Ana Adanmış, 1988
Picasso'nun Başarısı ve Başarısızlığı, 1989
Fotokopiler, 1997
2000 Yılında 25 Yaşına Basacak Olan Yunus, 1997
Görünüre Dair Küçük Bir Teoriye Doğru Adımlar, 1999
Kral, 2001
Buluştuğumuz Yer Burası, 2006
A'dan X'e, 2008
Kıymetini Bil Herşeyin, 2009
Bento’nun Eskiz Defteri, 2012
Uçuşan Etekler, 2014
Bir Fotoğrafı Anlamak, 2015
İstanbul'dan Gelen Telefon, 2016
Hoşbeş, 2016
Sanatla Direniş, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Düğüne
Özgün adı: To The Wedding
Çeviri: Cevat Çapan
Yayına Hazırlayan: Yıldırım Türker
Yayın Yönetmeni: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Resmi: Marc Chagal
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 1996
5. Basım: Aralık 2017

Ancak 20. yüzyılın sonunda olabilecek bir düğünün, aşk ölüm demek olduğu halde gerçekleştirilen bir düğünün davetlileri etrafında örülen bir roman.

"Müzik kanına karışıyor Ninon'un, lenfositlerin, NK'lerin, Beta 2'lerin sayılarına başkaldırarak. Müzik Gino için dizlerimde, diyor vücudu, müzik kürek kemiklerimin altında, kalça kemiğimin arasında... Gino için müzik, parmaklarımın küçük kemiklerinde, pankreasımda ve beni öldürecek olan virüsümde, yapamayacağım her siktirik şeyde ve gözlerimin sorduğu karşılıksız sorularda senin müziğinle birlikte çalınan müzik var Gino.

Müzik duruyor, Gino, Ninon'a bakıyor ve: Mutluluk üstüne tek söz söylemeden bunu gerçekleştirebiliriz, değil mi? diyor.

Ninon duraksıyor, sonra gözleri mutluluktan yaşla dolu, Gino'yu dudaklarından öpüyor. Sonsuzluktan önce ne yapacağız? Acele etmeyeceğiz."

OKUMA PARÇASI

Açılış Bölümü, s. 5-8

Yazın sıcağından yananların ağzına

bir avuç dolusu kar ne güzel

Yelkenleri fora etmeyi özleyen

denizcilere bahar rüzgârları ne güzel

Bir yatakta yatan iki sevgilinin üzerine

tek çarşaf daha da güzel.

Yeri geldikçe eçmişten şiirler okumak hoşuma gider. Duyduklarımın çoğunu hatırlarım, bütün gün de çevremdeki sesleri dinlerim ama her şeyi nasıl bir araya getireceğimi bazen bilemem. Böyle durumlarda kulağıma en doğru gelen kelimelerle cümleler neyse, onlara bağlı kalırım.

Plaka yakınında, yüzyıl önce bir bataklık olup da şimdi pazar kurulan mahallede Çobanakos derler bana. Koyun güden adam anlamına. Dağdan gelme bir adam. Bir türkü yüzünden taktılar bana bu adı.

Her sabah, çarşıya gitmeden önce siyah ayakkabılarımı parlatır, geniş kenarlı fötr şapkamın tozunu alırım. Şehrin tozu, hava kirliliği korkunç. Güneş daha beter yapıyor bu durumu. Kravatımı da eksik etmem. En beğendiğim gösterişli, mavi-beyaz bir kravat. Kör bir adam giyim kuşamına hiçbir zaman aldırmazlık etmemeli. Etti mi, bundan olmadık anlamlar çıkaranlar olur. Onun için bir kuyumcu gibi giyinir, çarşıda tamata denilen adak takıları satarım.

Dokunarak hangisi olduğunu anlayabildiğin için tam bir körün satabileceği şeylerdir bu adak takıları. Bazıları tenekeden yapılmıştır bunların, bazıları gümüşten, bazıları da altından. Ama hepsi de çarşaf gibi incedir; her biri de bir kredi kartı büyüklüğündedir. Tama Elence adamak anlamına gelen tazo fiilinden gelir. İnsanlar olmasını istedikleri bir şey ya da kurtulmak istedikleri bir derde çare için adak adarlar. Delikanlılar askere gitmeden önce kılıç biçiminde bir adak takısı alırlar. Bu onların askerliklerini kazasız belasız bitirmeleri için bir çeşit dilektir.

Ya da birinin başına bir şey gelir. Bir hastalık ya da kaza. Başı dertte olan kişiyi sevenler, sevdikleri insan o dertten kurtulursa, bir iyilik yapacakları konusunda Tanrı'ya bir adak adarlar. Dünyada kiminiz kimseniz yoksa, kendiniz için bile bir adak adayabilirsiniz.

Benim müşterilerim de kilisede dua etmeye gitmeden önce benden bir adak takısı alırlar, deliğinden bir kurdele geçirip kilisede bir ikonun önündeki demire bağlarlar. Böylece Tanrı'nın onların dualarını kabul edeceğini umarlar.

Adak takılarının her birinin yumuşak madeni üzerine vücudun iyileşmesi gereken parçasının bir işareti basılı olur. Bir kol ya da bacak, mide ya da kalp, eller ya da benim durumumda olanlar için bir çift göz. Bir keresinde üstüne bir köpek hakkedilmiş bir adak takım vardı, ama bizim papaz karşı çıkıp bunun günah olduğunu iddia etti. Bir şeyden anladığı yok bu papazın. Ömrü boyunca Atina'dan çıkmamış, bu yüzden bir köpeğin dağlarda bir elden daha önemli, daha yararlı olabileceğini düşünemiyor. İnsanın katırını kaybetmesinin yaralı bacağının iyileşmemesinden daha kötü olabileceğini aklı almıyor. Kendisine İncil'den şu sözleri hatırlattım: Kuzgunları düşün: onlar ne ekerler, ne biçerler, ne ambarları vardır, ne samanlıkları. Gene de aç bırakmaz onları Tanrı... Ben ona bunu söyleyince, sakalını sıvazladı, sonra da Şeytanı görmüş gibi bana sırtını döndü.

Buzuki çalanlar bile erkeklerle kadınlara neyin gerektiği konusunda papazlardan daha çok şey bilirler.

Kör olmadan önce ne yaptığımı size anlatacak değilim. Size üç hak tanısam, üçünde de ne yaptığımı bilemezsiniz.

Hikâye geçen Paskalya'da başlıyor. Pazar günü. Kuşluk vaktiydi ve havada kavrulmuş kahve kokusu vardı. Hava güneşliyse, kahve kokusu daha çok yayılır. Adamın biri kızı için alabileceği bir şey var mı diye sordu. Bozuk bir İngilizce'yle konuşuyordu.

Bebek mi? diye sordum.

Artık kadın sayılır.

Neresi ağrıyor? diye sordum.

Her yeri, dedi.

Belki de bir kalp almak uygun olur, dedim önümdeki tepsiden parmaklarımla bir adak takısı bulup ona uzatarak.

Teneke mi bu? Aksanından Fransız ya da İtalyanmış gibi geldi bana. Herhalde benim yaşımda, belki de biraz daha büyük.

İsterseniz bir tane altından da var, dedim Fransızca.

İyileşecek gibi değil, dedi.

Önemli olan sizin adak adamanız, bazen elden başka bir şey gelmez.

Ben demiryolcuyum, dedi, büyücü değil. Siz bana en ucuzunu, şu tenekeden olanı verin.

Cebinden cüzdanını çıkarırken elbiselerinin hışırtısını duydum. Üstünde deri bir ceketle deri pantolon vardı.

Tanrı'nın gözünde tenekeyle altının ne farkı var? Sizce de öyle değil mi?

Buraya motosikletle mi geldiniz?

Evet, kızımla. Dört günlüğüne. Dün Poseidon'un tapınağını görmeye gittik.

Sunion'a mı?

Siz de gördünüz mü? Yani oraya gittiniz mi? Özür dilerim.

Elimle kara gözlüğüme dokundum ve tapınağı bu olmadan önce gördüm, dedim.

Bu teneke kalp ne kadar?

Yunanlı gibi pazarlık etmeden parayı verdi.

Kızınızın adı ne?

Ninon.

Ninon ha?

N I N O N. Harfleri tek tek saydı.

Onu aklımdan çıkarmayacağım, dedim parayı yerine yerleştirerek. Tam bunu söylerken bir ses duydum. Kızı herhalde çarşının başka bir yerindeydi, şimdi babasının yanına gelmişti.

Bak, yeni sandallarım! El işi. Kimse anlayamaz daha yeni aldığımı. Yıllardır giyiyorum, sanırlar. Belki de düğünüm için aldım, bir türlü yapılmayan düğünüm için.

Parmakların arasındaki kayış acıtmıyor ya? diye sordu demiryolcu.

Gino görseydi, beğenirdi, dedi kız. Sandaldan anlar o.

Bileğin üstündeki bağcıklar çok şık.

Kırık cam üstünde bile yürüyebilirsin bunlarla, dedi kız.

Gel bakayım. Evet, yumuşak, derisi de güzel.

Hatırlıyor musun, baba, hani ben küçükken yıkandıktan sonra beni havluya sarıp dizinin üstünde oturtur, ayak parmaklarımın birer saksağan olduğunu, şunu şunu şunu nasıl çaldıklarını, sonra da uçup gittiklerini anlatırdın...

Telaşsız bir sesle, bazı heceleri yutar gibi bir ritimle konuşuyordu. Hiçbir heceyi gereğinden fazla uzatmadan ve birbirine karıştırmadan.

Sesler, gürültüler, kokular birer nimettir benim gözlerime. Onları dinler ya da içime çeker, sonra bir düşteymişçesine seyrederim. Kızın sesini dinlerken bir tabağa özenle dizilmiş kavun dilimleri gördüm. Ve biliyordum ki, Ninon'un sesini bir daha duyacak olsam, hemen tanırdım.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Alpay Asar, “Uçurumun Ucunda”, Kitap Zamanı, 25 Eylül 1998

Her aşk öyküsünün üzerinde nasıl biteceğine dair bilinmez ve en az o kadar korkunç bir düşünce bulutu gezinir. En sağlıklı ve dinç olduğumuz bir sırada ölümümüzü düşlemek gibi bir şeydir bu; ama bir aşkın sonuyla bir yaşamın sonu arasındaki fark, en azından ikincisinde nasılsa ölümden sonra bir şey hissetmeyeceğimizin yatıştırıcı bilinci vardır. Âşığın böyle bir rahatlığı yoktur, bir ilişkinin sonunun aşkının sonu olmayabileceğini bilir o ve bu sondan sonra yaşamının süreceği neredeyse kesindir. Bu sırtlanması ağır bir yüktür. Hele nasıl ve ne zaman öleceği kesin biriyle, hastalıklı biriyle hayatını birleştirmek çok büyük bir yüreğin eseridir. Berger, tüm insanlığa Düğüne ile yürek daraltıcı prangalardan kurtulma adına büyük ve ustalıklı bir ders veriyor...

Türey Köse, "AIDS’li Zamanların Lanetlenmiş Sürgünleri", Cumhuriyet Kitap Eki, 5 Şubat 1998

İngiliz yazar John Berger Düğüne adlı kitabında, vücudu AIDS istilasına uğramış gencecik bir kadınla ona tutkun bir erkeğin öyküsünü anlatıyor. Berger'in kitabında, mutlu aşk öykülerinin "mutlu son"u düğün ritüeli, ölüme geçiş ritüeline dönüşüyor. Berger, modern zamanların bu illetine bir ağıt yazmış. Kitapta, 24 yaşında bir kadınla sevgilisinin düğünden ölüme uzanan öyküsü ve bu hayata veda sürecinde yakınlarının "zor" tanıklığı anlatılıyor...

Ninon AIDS'li bir genç kadın ve Gino kendisine tutkun olan erkek. Dudakta uçukla gelen bir ölüm fermanı. Sevdiği kadını ölüme "düğün"le uğurlayan bir erkek… "Düğün"lerinden vazgeçmeyen, ancak mahkûmiyetin sarsıcı bilgisini de unutamayan bir kadınla bir erkek...

Kitapta Ninon'un yakınları hastalığı aralarında "SIDA" (AIDS'in Fransızcası) yerine "Stella" diye anıyorlar. Ninon, bedenini tüketen, eriten "Stella"ya isyan ediyor:

"Kendimi verme hüneri alındı elimden. Kendimi birine sunacak olsam, ölüm sunarım ona. Sokakta yürürken delikanlıların bana baktıklarını görünce, hep ölüm olduğumu hatırlıyorum. Bana bir kere, iki kere ya da yüz kere yaklaşacak olsan, ben de seni sevsem ölürsün. Ama kaput kullanınca bir şey olmaz, diyorlar. Kaput olunca, kauçuktan bir zar giriyor seninle ölümün arasına, seninle benim arama da kauçuktan bir zar. Kauçuk yalnızlık. Sonsuza kadar kauçuk yalnızlık. Hiçbir şey birbirine değmiyor artık."

Devamını görmek için bkz.

Turhan Günay, "Ölümü 'Düğüne' Dönüştürmek", Cumhuriyet Kitap Eki, 9 Kasım 2000

John Berger, Düğüne'nin başlarında üstü kapalı bir dille anlatıyor anlatacaklarını: "Hikâye geçen Paskalya'da başlıyor. Pazar günü. Kuşluk vaktiydi ve havada kavrulmuş kahve kokusu vardı. Hava güneşliyse, kahve kokusu daha çok yayılır. Adamın biri kızı için alabileceği bir şey var mı diye sordu. Bozuk bir İngilizceyle konuşuyor." Çarşıda tamata denilen adak takıları satan "kör bir adam". "Kör" soruyor adama: "Bebek mi?" Adamın cevabı: "Artık kadın sayılır." Kör, gene soruyor: "Neresi ağrıyor?" Adam, "Her yeri" diyor. Kör, altından bir takı satmak istiyor, Adam'ın cevabı: "İyileşecek gibi değil." Gene de bir takı alıyor: "Siz bana en ucuzunu, şu tenekeden olanı verin." Kör'ün sorusu üzerine dört günlüğüne, kızıyla geldiğini söylüyor. "Kızınızın adı ne?" "Ninon". Kör, kızın babasına söylediklerini dinler: "Bak, yeni sandallarım! El işi. Kimse anlayamaz daha yeni aldığımı. Yıllardır giyiyorum, sanırlar." Ve ekler: "Gino görseydi, beğenirdi, sandaldan anlar o." (Gino, Ninon'un sevgilisi.) Kör: "Sesler, gürültüler, kokular birer nimettir benim gözlerime. Onları dinler ya da içime çeker, sonra bir düşteymişçesine seyrederim. Kızın sesini dinlerken bir tabağa özenle dizilmiş kavun dilimleri gördüm."

Ninon'un demiryolcu babası konuşuyor: "Bak, Federico, unutayım deme, şampanyalar benden. Parayı ben veriyorum. Onun için üç, dört kasa ısmarla! Ne kadar uygun görürsen. Ninon benim tek kızım. Üstelik evleniyor." (s. 11)

Ninon'un annesini 13. sayfada tanıyoruz: "Adı, Zdena. Yirmi beş yıl önce Prag'da öğrenciymiş. 20 Ağustos 1968 gecesi Kızıl Ordu tanklarıyla şehre giren Rus askerleriyle uzlaşmaya çalışmış. Ertesi yıl, tankların geldiği gecenin yıldönümünde, (...) bir kalabalığa katılmış. Aralarından bin kişiyi polis araçlara bindirip götürmüş, beş kişi de öldürülmüş. Birkaç ay sonra birçok yakın arkadaşı tutuklanmış, Zdena da 1969 Noel günü sınırı aşıp Viyana'ya ulaşmış, oradan da Paris'e geçmiş." / "Jean Ferrero (Ninon'un demiryolcu babası) ile Grenoble'da Çek sığınmacıları için düzenlenen bir gecede tanışmış. (...) Sevgili olmuşlar." Sonra Zdena, bir akşam radyoda Çek yurttaşlarının insan ve yurttaşlık hakları için bir dilekçe imzaladıklarını duyuyor. Sekiz yıldır yurdundan uzakta olan Zdena, Jean'ın isteklendirmesiyle ülkesine dönüyor.

Kör'ün saptaması: "(Ninon) Artık çocuk değildi, ama tam bir kadın da sayılmazdı."

Ninon, babasının yardımıyla annesinin yanına gidiyor. Annesinin soruları... Ninon'un öğrendikleri: Annesinin iki kızı varmış. Annesi bir kitap yazıyor: "1947'den Günümüze Siyasal Terimler ve Kullanımları Sözlüğü".

Jean, "Birden elini suya sokup yüzüne bir avuç buz gibi su çarpıyor. Soğuğun irkiltisi gözyaşlarını dindiriyor." (s. 24) Niçin ağlıyor?

Ninon, "söylediğine göre aşçı" olan bir gençle tanışıyor: "Omuzlarına kayışla asılı ve dizlerine kadar gelen iki tahta levha taşıyordu. Bu levhaların ön ve arka yüzlerinde bir balık lokantasının yemek listesi asılıydı. (...) Beni gördü. Yemek listesine güldüğümü gördü ve eğilerek selam verdi."

"Bratislava'da, koridor odadaki dar karyolada uzanan Zdena iç geçiriyor -az önce hıçkırmış gibi." Niçin hıçkırmış?

Gündüz balık lokantasının fiyat listesini sokaklarda dolaştıran gençle, akşam üstü karşılaşıyor. (s. 29) İki sayfa sonra: "Seviştikten sonra; ..." 36. sayfada üzerinde durmadan yazılmış gibi iki cümle: (Ninon'un sözleri) "Damağım şişmiş gibi. Ağzımın dışı, yanıp kararan yeri kuru." John Berger, en önemli cümleleri hiç önemleri yokmuş gibi yazıyor. Ninon, limanda o genci arıyor, bulamıyor. Lokanta sahibi ile konuşuyor. Adamın anlattıkları: "Üç yıldır aranıyormuş sizin aşçı. Yedi kişi kaçmaya çalışmış hapisten. Yalnız o başarmış kaçmayı." Sonra bir rastlantı sonucu yakalanmış.

Ninon, Luigi ile tanışıyor: "Herkes bana Gino der." (s. 39) "Sonunda seviştik." (s. 44) "Gino bana âşık. (...) Ne kadar güzelleşiyorum Gino için." (s. 53)

"Düğün" sözcüğü ilk defa 54. sayfada geçiyor: "Bu akşam bir partiye mi gidiyorsunuz?" diye soran Linda'ya Ninon'un annesi "Bir düğüne gidiyorum." cevabını veriyor; "Öbür gün. İtalya'da."

Ninon'un kendine bakışı: "İğrenç görünüyorum. Kim bilir Gino görse ne der? Tıpkı ilkbaharda kilerden çıkarılmış çürük bir patates. Haşlandığında ağıza gelen o tiksindirici tat. Yer yer şişmiş bir deri. Uçuklamış dudaklar, gözlerin altında halkalar. Hele saçlarım, ne kadar kötü..." (s. 56)

59. sayfada kopuyor kıyamet!

Dr. Gastaldi, ölümcül gerçeği açıklıyor: "Bak kızım, kan tahlilinin sonucu irkiltici ama sana gerçeği söylemek zorundayım. Seropozitifin ne olduğunu biliyor musun? HIV." (...) HIV bulaşmış sana." Ninon, "Bir yanlışlık olacak." diye diretir ama doktor aldırmaz.

Ninon'un yıkılışı: "Daha yirmi dört yaşındayım ve öleceğim." (s. 59)

Ninon: "Tekerlekli bir sedyenin üzerindeyim, baba. Beyaz gömlekli iki adam bir koridordan geçiriyor beni. (...) Beni nereye götürüyorsunuz? diye soruyorum. Endokrinoloji Birimi'ne, diyor adamlardan biri sevecen bir sesle." (s. 61)

"Marella telefon ediyor. Artık o ağlamadığı için, ben de ağlamıyorum. Aramızda, diyor, yalnız kendi aramızda buna SIDA (AIDS'in Fransızcası - Çevirmenin notu) değil STELLA diyelim."

Sayfalar boyunca: "Motosikleti üzerinde giden demiryolcu. Çok hızlı sürüyor motosikletini." Kızı ölmeden "düğün"üne yetişmek için olsa gerek...

Ninon: "Kendimi verme hüneri alındı elimden. Kendimi birine sunacak olsam, ölüm sunarım ona." (s. 63)

"Sorumlu oydu (fiyat listesini sokaklarda dolaştıran genç. - F.N.), ben de onun beni, hayatını söndürdüğü insanı görmesini istiyordum. (...) Sonra öldüreceğim onu." (s. 65)

Ninon, "fiyat listesini dolaştıran genç"i arıyor, bir hapishanede buluyor: "Seni gebertmeye geldim." diyor. O ilişkiden bu yana üç yıl geçmiş. O genç, "Yalnızca zayıflamamış, iskelete dönmüş. (...) Bir, iki, üç, ya da dört yıl içinde ben de öyle olacağım. - son rakam doğru değil, yakında, çok yakında böyle olacağım ben."

Ninon: "Hastanenin asansöründe insanlar bana bakıyorlar. Ziyaretçiler, temizlikçiler, hastalar, öğrenciler. Hepsi biliyor. (...) Aralarından kendime yol açarak on beşinci katta inmeye çalışırken erkek bir öğrenci 'Orospu!' diye homurdanıyor." (s. 69)

Ninon'un babası Jean Ferrero: "Kızım ölmekte. Her gün biraz daha kötüleşerek. Korkunç bir ölüm. Savunmasız. Başka hastalıklara benzemeyen bir hastalık bu. (...) Onu hasta eden, ama ölümünü bir süre geciktiren ilaçlar veriyorlar ona. Bu süre içinde acı var, bekleyiş var, ama umut yok."

Ninon'un sevgilisi Gino, "Tahlil negatif çıktı, temizmişim." diyor. "Ben ne istiyorum? Ne istediğimi bile bilmememde, kendimin bile ne istediğini bilmemesinde başlıyor yalnızlık." (s. 71)

"Gino evlenmemizi istiyor. Kendisine yüz kere, Olmaz, demiştim. Geçen hafta, Peki, dedim./ Ben biliyorum nerde evlenmek istediğini. Po nehrinin denize döküldüğü yerde!/ El ele tutuşuruz. O kadar. Başka bir şey istemez./ Haziranın yedisinde."

Bir adam Ninon'a sarkıntılık ediyor. "Çek arabanı!" diyor Ninon. Adam, "Ama neden?" diye soruyor. Ninon'un cevabı: "Git başımdan. AIDS'liyim ben./ Beni öyle hızla yere itti ki, şaşkınlıktan başım mozaiklere çarptı. Sanırım kendimi kaybettim, babacağım. Kendime geldiğimde, adam tepemde dikilmiş duruyordu. (...) İmdat! diye bağırdım, ne olur yardım edin!"/ "Bu nedir, biliyor musunuz? diye bağırdı köpekli adam, AIDS'li bir orospu, hastalığı yaymak, bulaştırmak istiyor. İstediği bu. (...) en kötüsü söyledikleri değildi.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.