Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-120-1
13x19.5 cm, 136 s.
Liste fiyatı: 15,00 TL
İndirimli fiyatı: 12,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ursula K. Le Guin diğer kitapları
Yerdeniz, 6 Cilt Takım,
Yerdeniz Büyücüsü, 1994
Rocannon'un Dünyası, 1995
Balıkçıl Gözü, 1997
Mülksüzler, 1999
Kadınlar Rüyalar Ejderhalar, 1999
En Uzak Sahil, 1999
Atuan Mezarları, 1999
Tehanu, 2000
Yerdeniz Öyküleri, 2001
Bağışlanmanın Dört Yolu, 2001
Öteki Rüzgâr, 2004
Uçuştan Uçuşa, 2004
Dünyanın Doğum Günü, 2005
Marifetler, 2006
İçdeniz Balıkçısı, 2007
Sesler, 2008
Güçler, 2009
Lavinia, 2009
Rüyanın Öte Yakası, 2011
Aya Tırmanmak, 2012
Yerdeniz, 2012
Malafrena, 2013
Zihinde Bir Dalga, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Dünyaya Orman Denir
Özgün adı: The Word for World is Forest
Çeviri: Özlem Dinçkal
Yayın Yönetmeni: Bülent Somay
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kapak İllüstrasyonu: Tim White
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Eylül 1996
6. Basım: Nisan 2017

Ağaçlarda kardeş gibi yaşayan ve düşleri en az bizim gündelik yaşamımız kadar gerçek olan bir ırk, kendini "gerçekçi" Arzlılara karşı nasıl savunabilir?

1970'lerin başlarında yazdığı Dünyaya Orman Denir'de Le Guin ABD'nin Vietnam savaşı politikasına doğrudan göndermeler yapar. Arz, Athshe'ye uygarlık götürüyordu. Silahlar, sanayi, şehirler ve fahişeler. Tüm bunlara yer açmak için Athshe'nin yüzeyini kaplayan ormanları kesmek gerekecekti; zaten Arz'ın da ahşaba ihtiyacı vardı. Herşey yolundaydı yani. Ancak Athshe'nin yerli halkı olan ufak tefek tüylü yaratıkların dilinde "Orman" ve "Dünya" eşanlamlı kelimelerdi; ikisi de "Athshe" demekti. O güne kadar şiddeti,savaşmayı ve öldürmeyi tanımamış olan Athshe insanları dünyalarını -ormanlarını- yok olmaktan korumak için savaşmayı ve öldürmeyi öğrenmek zorunda kalacaklardı artık. Dünya kurtulsa bile aynı dünya olabilecek miydi peki?

LeGuin, Dünyaya Orman Denir için şunları söylüyor:

"Yazmak çoğunlukla zor ama keyifli bir iştir benim için; bu öyküyü yazması kolaydı ama pek keyifli değildi. Bana hiç seçenek bırakmadı. Ülserli bir patronun sekreterine mektup yazdırması gibi yazdırdı kendini bana. Ben orman ve düş üzerine yazmak istiyordum; yani belirli bir ekolojiyi içeriden bir bakışla betimlemek, biraz da Hadfield'in ve Dement'in uyku düşlerinin işlevleri ve düşün yararları üzerine görüşleriyle oynamak istiyordum. Ama patron ekolojik dengenin tahrip edilmesinden ve duygusal dengenin reddedilmesinden bahsetmek istiyordu. Oyun oynamak istemiyordu. Ahlak dersi vermek istiyordu. Ahlak dersi veren öyküleri pek sevmem, çoğunlukla iyilik duygusundan yoksun olurlar. Umarım bu öykü öyle değildir. Madem bir kere ahlak dersi vermek zorunda kaldım, şunu söyleyebilirim bir tek. Don Davidson olmak Raj Lyubov olmaktan daha da acı vericidir." – Ursula K. Le Guin

OKUMA PARÇASI

Açılış Bölümü, s. 5-9

Aklında bir gün evvelinden kalma iki şeyle uyandı Yüzbaşı Davidson; karanlıkta uzanırken bir süre onları seyretti. İyi olan: yeni kadın yüklü gemi gelmişti. İnanılır gibi değil. Burada, Centralville'delerdi, NAFAL'a göre Arz'dan yirmi yedi ışıkyılı, kopterle Smith Kampı'ndan dört saat uzaklıkta, Yeni Tahiti Kolonisi için ikinci çiftleşgen kadın grubu, hepsi sağlam ve temiz, 212 baş kullanıma hazır insan stoku. Ya da, en azından, yeteri kadar kullanılabilir. Kötü olan: Çöplük Adası'ndan gelen mahsul kaybı ve erozyonla ilgili rapor; tam bir bozgun. 212 baş yatağa atılabilir memeli vücudun görüntüsü Yüzbaşı Davidson'un zihninde, yağmurun sürülmüş toprağı çamura çevirip kırmızı bulanık bir çorba gibi incelterek kayalardan aşağı, hızla dövdüğü denize döktüğünü gördüğünde belirsizleşti. Erozyon, Smith Kampı'nı yönetmek üzere Çöplük Adası'ndan ayrılmasından önce başlamıştı, tanrı vergisi olan olağanüstü görsel hafızası sayesinde herşeyi çok net olarak hatırlıyordu. Görünüşe bakılırsa Kocakafa Kees haklıydı, işlenmesi planlanan arazide bir sürü ağacı ayakta bırakmak gerekliydi. Yine de, toprağın bilimsel olarak işlendiği bir soya fasulyesi tarlasında, ağaçlar yüzünden niçin bu kadar çok yer harcamak gerektiğini anlamış değildi. Ohio'da böyle değildi; mısır istedin mi mısır ekersin ve de ağaç gibi şeyler için hiç mi hiç yer kaybetmezsin. Fakat o zamanlar Arz ehlileştirilmiş bir gezegendi, oysa Yeni Tahiti için aynı şey söylenemezdi. Zaten burada olma nedeni de buydu: ehlileştirmek. Madem Çöplük Adası sırf kaya ve çukurlardan oluşuyor, bırakın onu; başka bir adada yeniden başlayın ve daha iyisini yaratın. Bize boyun eğdiremezsin, biz İnsanoğlu'yuz. Bunun ne demek olduğunu çok yakında öğreneceksin, kahrolası lanet gezegen, diye düşündü Davidson ve barakasının karanlığında meydan okurcasına dişlerini gıcırdattı. İnsanoğlunu düşünürken aklına Kadın geldi ve gülümseyen, kırıtan küçük vücutlar yine zihninde dolaşmaya başladı.

"Ben," diye bağırdı, doğrulup çıplak ayaklarını soğuk zemine sallandırırken. "Sıcak su hazırla, acele-et-çabuk!" Gürültüsünden iyice uyandı. Bir dizi rahat hareketle gerindi, göğsünü kaşıdı, şortunu çekti ve barakadan güneşin aydınlattığı meydana çıktı. İriyarı, sert kaslı bir adamdı, iyi geliştirdiği vücudundan hoşnuttu. Yaratıkçığı Ben, her zamanki gibi ateş üzerinde dumanlar çıkan sıcak suyunu hazırlamış, boşluğa bakmaktaydı. Yaratıkçıklar hiç uyumazlar, sadece oturur ve bakarlar. "Kahvaltı. Acele-et-çabuk!" dedi Davidson, yaratıkçığın havlu ve ayna ile beraber hazır ettiği jiletini kaba tahta masadan alırken.

Kalkmadan önce son anda Merkez'e uçup kendisine yeni kadınlar bakmaya karar vermiş olduğundan bu gün yapacağı çok iş vardı. İki binden fazla erkek arasında 212 çok uzun dayanmazdı, ve ilk grup gibi muhtemelen bunların da çoğunluğu Koloni Gelini'ydi, sadece yirmi ya da otuzu Eğlence Personeli olarak gelmişti; ama o bebekler gerçekten çok arzulu kızlardı ve bu sefer en azından birini ilk olarak kapmaya kararlıydı. Sağ yanağını vızıldayan jilete doğru gergin tutarken, sol tarafıyla sırıttı.

Yaşlı yaratıkçık sallanıyor, aşevinden kahvaltıyı getirmesi bir saat alıyordu. "Acele-et-çabuk!" diye bağırdı Davidson, Ben uğraşarak kemiksiz bedenin başıboş hareketlerini bir yürüyüşe çevirdi. Aşağı yukarı bir metre boyundaydı ve sırtındaki tüyler yeşilden çok beyazdı; yaşlıydı ve bir yaratıkçık için bile fazla kafasızdı, ancak Davidson onu nasıl idare edeceğini bilirdi. Adamların birçoğu bu beş para etmez yaratıkları idare edemiyorlardı ama Davidson'un hiç böyle bir problemi olmamıştı; eğer emeğine değecek olsa, hepsini evcilleştirebilirdi. Değmezdi gerçi. Getirin buraya yeteri kadar insan, yapın makinalarla robotları, kurun çiftliklerle şehirleri, bir daha kimsenin de yaratıkçıklara ihtiyacı kalmazdı. Ayrıca iyi de olurdu. Çünkü bu dünya, Yeni Tahiti, gerçek anlamıyla insanoğlu içindi. Temizlenip boşaltıldığı, karanlık ormanın hububat tarlalarına yer açmak üzere kesildiği, ilkel kasvet, yabanilik ve cehalet silinip süpürüldüğü zaman burası cennet, gerçek bir Aden olurdu. Yıpranmış Arz'dan daha iyi bir dünya. Ve bu onun dünyası olurdu. Çünkü Davidson'un içinde, çok derinlerinde bu vardı: dünya-terbiyecisi. Palavracı bir adam değildi, ölçüsünü bilirdi. Sadece bunun için yaratılmıştı. Ne istediğini biliyordu, nasıl elde edeceğini de. Ve istediğini her zaman elde etmişti.

Gözleri mavi golf topları gibi dışarı fırlamış Kees Van Sten'in şişko, beyaz ve endişeli görüntüsünün yaklaştığını görmek bile keyfini kaçıramadı.

"Don," dedi Kees selamlamadan, "ağaç kesimcileri Arazi' de yine kırmızı geyik avlamışlar. Salonun arka odasında on sekiz çift boynuz var".

"Hiç kimse yasak avlananları yasak avlanmaktan alıkoyamamıştır, Kees."

"Sen onları durdurabilirsin. Bunun için sıkıyönetim altında yaşıyoruz, bunun için bu Koloni'yi Ordu yönetiyor. Kurallar'ı uygulamak için".

Şişko Kocakafa'dan cephe taarruzu! Bu neredeyse komikti. "Peki," dedi Davidson anlayışlı bir şekilde. "Onları durdurabilirdim. Ama bak, benim ilgilendiğim insanlar; benim işim onlar, senin de dediğin gibi. Ve önemli olan da onlar. Hayvanlar değil. Eğer küçük bir gayri resmi av partisi bu kahrolası hayata tahammül edebilmelerine yardım ediyorsa, o zaman görmezlikten gelirim. Biraz eğlenmeleri gerek".

"Oyunları, sporları, hobileri, filmleri, geçen yüzyılın tüm önemli spor olaylarının teleteypleri, içkileri, marihuanaları, düşgördürücüleri ve Ordu'nun pek yaratıcı olmayan hijyenik eşcinsellik düzenlemelerinden memnun olmayanlar için Merkez'de bir sürü taze kadın var. Senin şımarık, kötü ahlaklı sınır kahramanlarının nadir bulunan yerli bir canlı türünü 'eğlence için' yok etmelerine gerek yok. Eğer harekete geçmezsen Yüzbaşı Gosse'ye bir Ekoloji İhlal Tutanağı rapor etmem gerekecek".

"Eğer uygun görüyorsan yapabilirsin Kees," dedi sinirini hiç bozmayan Davidson. Kees gibi bir Avrupalı'nın duygularının kontrolünü kaybettiğinde yüzünün kıpkırmızı olması biraz dokunaklıydı. "Bu senin işin ne de olsa. Sana karşı koymayacağım; tartışmayı Merkez'de yapıp kimin haklı olduğuna karar verebilirler. Görüyor musun Kees, sen burayı, aslında nasılsa öyle korumak istiyorsun. Büyük bir Ulusal Orman gibi. Bakmak ve incelemek için. Harika, sen bir uz'sun. Fakat bak, işleri bitiren biz sıradan adamlarız. Arz'ın oduna ihtiyacı var, hem de feci şekilde. Odunu Yeni Tahiti'de buluyoruz. Bu yüzden ağaç kesimcisiyiz. Bak, ayrıldığımız nokta şu ki, senin için Arz önce gelmiyor aslında. Benim için ise önemli olan o."

Kees o mavi golf-topu gözleriyle yan yan baktı. "Öyle mi? Bu dünyayı Arz'a mı benzetmek istiyorsun, ha? Beton çölüne?"

"Arz dediğimde, Kees, insanları kastediyorum. İnsanoğlunu. Sen geyikler, ağaçlar ve fiberotu için endişeleniyorsun, çok güzel, senin bileceğin iş. Fakat ben olayları önem derecelerine göre görmek isterim, yukarıdan aşağıya, ve yukarıda, şimdiye kadar hep insan oldu. Şu anda buradayız, o zaman bu dünya bizim istediğimiz şekilde dönecek. İster beğen ister beğenme, bu yüzleşmen gereken bir gerçek; işler böyle yürüyor. Dinle Kees, Merkez'e inip kolonimizin yeni üyelerine bir göz atacağım. Gelmek ister misin?"

"Hayır, sağolun Yüzbaşı Davidson," dedi uz laboratuvar barakasına doğru ilerlerken. Gerçekten deliydi. O kahrolası geyikler için üzüntü içindeydi. Gerçekten muhteşem hayvanlardı doğrusu. Davidson'un canlı hafızası ilk gördüğünü hatırladı, burada Smith Toprağı'nda, büyük kırmızı bir gölge, yerden omuza kadar iki metre, dar altın boynuz tacı, çevik, cesur bir hayvan, hayal edilebilecek en iyi av hayvanı. Arz'dayken, Yüksek Kayalık Dağlar'da ve Himalaya Parkları'nda bile robot geyikler kullanılıyordu, gerçekleri neredeyse yok olmuştu. Bunlar bir avcının rüyasıydılar. Bu yüzden de avlanılacaklardı. Hay kör şeytan, yabani yaratıkçıklar bile o iğrenç oklarıyla avlıyorlardı onları. Geyikler avlanılacaktı çünkü onların burada olma nedeni buydu. Fakat zavallı yufka yürekli Kees bunu göremiyordu. Aslında akıllı bir adamdı, ama gerçekçi değildi, yeteri kadar sert değildi. Kazanan tarafta oynamak gerektiğini, aksi takdirde kaybedeceğini görmüyordu. Ve kazanan her zaman İnsanoğlu'ydu. Fatih.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Elif Akgül, "Dünyaya Orman Denir!", Bianet, 16 Kasım 2013

Gezi direnişinde Mehmet Ali Alabora’nın o ünlü “Mesele sadece ağaç değil, anlamadın mı” tweeti sanatçının başına dert olduğu kadar, direnişin belki de en çok paylaşılan sloganı haline geldi.

Çünkü Gezi, yaşam tarzına müdahale, işsizlik, polis şiddeti, kentsel dönüşüm, soylulaştırma, yerinden etme, muhafazakarlaşma, gözaltı ve tutuklamalar, üçüncü köprüye verilen Yavuz Sultan Selim ismiydi.

Gerçekten de mesele “sadece ağaç” değildi, keza, üçüncü köprü yapımında, Yavuz döneminde öldürülen binlerce Alevi kadar ağaç da öldürüldü, yüzlerce hayvan yurdundan edildi, ne var ki “insan olmayan”ın yaşam hakkı yine tali kalmıştı.

Oysa direniş tam olarak bu insan olmayanların varlığını savunanların, ekolojistlerin, hayvan özgürlüğü ve yaşam alanı savunucularının başlattığı bir direnişti. Amiyane tabirle, ilk sopayı onlar yemişti.

Belki de bu yüzden meselenin sadece ağaç olmadığı kadar ağacı da “sadece”liğe indirgemek Gezi direnişine talihsiz bir yaklaşım aynı zamanda. Çünkü 15 gün boyunca Gezi Parkı ve parkın sakinleri Türkiye tarihinde belki de ilk defa birey olmaktan çıktılar.

Neden mi?

Bundan dört yüz yıl önce René Descartes Cogito argümanıyla, hani o hep bildiğimiz “Düşünüyorum öyleyse varım” sözüyle varlığı kanıtladı. Kanıtladı ancak aynı zamanda bizi solipsizmin talihsiz yalnızlığına, birey denen hapishanelere kapatmanın da yolunu açtı.

Bu dört yüz yıl boyunca dünyayı insan merkezli örgütlemenin bir yolunu bulduk. İnsanın bildiği “var”dı, bilmediği “yok”tu. Dağlar, okyanuslar, bulutlar, hayvanlar, ağaçlar, otlar, amipler hep insan için “yaratılmıştı”.

Varlığımızın evrenin merkezini oluşturduğu algısıyla dağları deldik, fabrikalar diktik, suların önünü kestik ve dev kanallar açtık. Ve ancak kendi türümüzün soyunun tükenmesi tehlikesiyle karşı karşıya kaldığımızda diğer türlere ve evrene verdiğimiz zararın farkına vardık.

Oysa bunca zamandır tam da buna itiraz eden, tam da bu tehlike için bizi uyaranlar vardı.

Pek tabii Otostopçu’nun Galaksi Rehberi’ndeki yunuslardan bahsetmiyorum. Keza onlarla ilişkimiz yunus gösteri parklarıyla sınırlı kaldı.

Ama mesela J.R.R. Tolkien’i dinleyebilirdik. Hani şu izlemek için sinema kapılarında uzun sıralar oluşturduğumuz Yüzüklerin Efendisi’nin yazarı olan Tolkien.

Keza kadim halklardan olan entlerin (ağaçların çobanları), kendileri kadar kadim hatıraları olduğunu, türdaşları ve çocukları olan ağaçlara insanların muamelesine şahit olan kardeşlerinin nasıl da dillerini kaybettiklerini ve yaşama küstüklerini yazmıştı. Bir de öfkelerinin nasıl da dizginsiz olduğunu…

Ya da Gülten Dayıoğlu’na kulak verebilirdik. Çünkü o da Mo’nun Gizemi’nde Tufan’dan kaçan unutulmuş bir halkın evrenle kurduğu farklı iletişimi yazmış, Işın Çağı Çocukları’nda evreni ele geçirme güdüsüyle insanoğlunun tam da nasıl bir yıkıma sebep olabileceğini göstermişti.

Ama en güzel sözü yine Ursula K. Le Guin söylemişti:

Dünyaya orman denir!

Le Guin’in “Dünyaya Orman Denir” kitabı aslında, “Gezi direnişinin provası” olarak nitelendirilen Mi Minör’den tam 41 yıl önce yazılmış bir direniş destanı. Ve bu direnişin özneleri “insan olmayan” Yaratıkçıklar, aynı bizim Gezimizdeki gibi egemenlerine benzemeyenlerdi.

Le Guin, “Medenileştirilmek” ve artık betondan bir küreye dönen Arz’a çevrilmek istenen evrenin derinliklerindeki Yeni Tahiti Kolonisi’nin barışçıl halkının, kolonici İnsanoğlu’na karşı verdiği mücadeleyi anlatıyor.

Kitabın ilk sayfaları kolonicilerin, kısa boylu, tüylü, “duyusuz”, “evrimini tamamlayamamış” Yaratıkçıklar olarak adlandırılan yerli halkı ve ormanlarla çevrili gezegeni betonlaştırarak “Medenileştirme” çabalarıyla başlıyor. Le Guin, neredeyse tüm kitaplarında işlediği sınıf ve toplumsal cinsiyet meselesine bu kitabında türcülüğü ve asıl olarak da hümanizmi ekliyor.

Yerli halkın dilinde Atshe olarak anılan Yeni Tahiti Kolonisi aslında gezegenle iletişim kuran türlerin varoluş algılarını ortaya koyuyor. Atshe, yerlilerin dilinde içinde yaşadıkları ağaç evlerin yurdu olan “Orman” ile gezegenleri olan “Dünya”ya verdikleri ortak isim. Kolonici insanlarsa gezegene Yeni Tahiti diyor, aynı Arz’da bulunan eski Tahiti gibi fethedilmesi, faydalanılması gereken bir toz kütlesi.

Atshe ile Yeni Tahiti arasındaki fark kolonici insanoğlunun toplumu ile yerli toplulukların yapısına da yansıyor. Yeni Tahiti’de kadınlar Margeret Atwood’ın “damızlık kızı” statüsündeyken Atshe’de yerli halk anaerkil topluluklar olarak yaşıyor.

Hikaye bir Yaratıkçığın, kolonicilerin hiç beklemediği bir şekilde isyan etmesiyle, medenileştirilmiş koloni kampını havaya uçurmasıyla başlıyor. Öyle ki medenileştirme misyonuyla görevlendirilmiş Yüzbaşı Davidson bu duyusuz, aptal, insan olamayacak kadar geri türün nasıl olup da silah kullandığını, kendisini esir aldığını ve canını bağışladığını anlayamıyor.

Erkek insan Davidson kadınlaştırdığı ve yaratıklaştırdığı bu varlıklar tarafından tam da onları kadınlaştırdığı ve yaratıklaştırdığı için aşağılanmış hissederek, hümanizmin insan merkeziyetçiliğinin aslında erkek insan temelli yapısını ifşa ediyor.

Dünyaya Orman Denir, insan merkeziyetçi, fatih ve egemen hümanizme en yumuşak karnından vuruyor. İnsan olmayan dolayısıyla tüm egemenlik ilişkilerinin dışında kalmış görünmez ve sessiz varlıklar, ilk defa kendilerini zapturapt altına almaya çalışan egemenleriyle, onların araçlarıyla mücadele ediyor.

Bu mücadele “silahlı direniş” tartışmasını da beraberinde getiriyor. Atshe’nin yerli halkı mücadelenin “fitilini yakan” Selver’i silah kullandığı için yadırgayarak ona, dillerinde “insan öldüren” anlamına gelen Tanrı lakabını veriyor.

Tanrılığı bir yük ve bir misyon olarak kabul eden Selver kendi varlıkları için misyonunu yerine getiriyor. Ancak bu misyon asla kolonici insanoğlunun sahip olamayacağı bir melankoliye sürükleniyor.

Le Guin’in 130 sayfalık kitabı, 16 günlük Gezi direnişinin bir alegorisi gibi.

Gezi Parkı'nda kurulan halk meclisinde ise bir hayvan özgürlüğü savunucusu şunları söylemişti:

"Biz burda bu parkta yeni bir hayatı inşa ediyoruz. İktidarın olmasını istemediği bir hayatı inşa ediyoruz. Bu hayatı inşa ederken nasıl olması gerektiğine hep beraber karar veriyoruz. Sizden ufak bir sorgulama yapmanızı istiyorum. Acaba biz burda ağaçlar kesilmesin derken hayvanların kesilmesine onay mı vermeliyiz? Yoksa bu köfte ekmek stantlarını, balık ekmek stantlarını bu alandan çıkartmalı mıyız? Ben çıkartmamız gerektiğini düşünüyorum. Kuracağımız hayat hayvan sömürüsünü de dışlayan bir hayat olmalı."

Gezi Parkı'nda köfte ekmek stantları kaldı ama bu veganın sözleri belki de ilk defa hayvanların duyulmayan seslerini kulaklarda çınlattı.

Türkiye'nin görülmeyen, duyulmayan halkları ve türleri ilk defa böylesi bir dayanışmayla egemene karşı çıktı. Yıllarca "taş atan" elleri kınayanlar, solculardan baş çevirenler, "taş atmayı", "barikat kurmayı", "devrim marketi"ni birlikte öğrendi.

Pek çok kişi gündelik hayatlarının ortasındaki “Gezi Parkı” ormanına ilk defa ayak bastı. Vali Hüseyin Avni Mutlu ilk defa Gezi Parkı’nın ıhlamur ağaçlarını andı.

Bu yüzden Gezi Parkı ormandı ve Ursula K. Le Guin’in dediği gibi:

“Dünyaya Orman Denir”.

http://www.bianet.org/biamag/diger/151348-dunyaya-orman-denir

Devamını görmek için bkz.

Pelin Ergül Kurt, "Bir Ursula Le Guin romanı", Gezite.org, 27 Eylül 2015

"Arzlı insan çamur, kırmızı tozdu. Athsheli insan dal ve köktü" [1]

Dünya’nın içinde, dünya kadardık başladığımızda ayrıntıları fark etmeye. Evreni düşündüğümüzde, giderek farklı dünyaların olabileceğini düşlemeye başladık. Düşledikçe insana verilmiş o en büyük hediyeyi fark ettik . Hayal gücümüzü...

Acemice sarıldık başlarda. Tedirgin, korku dolu gözlerle… Dehlizlerine girdik, karanlıklarından ışıklar yarattık. Çeşit çeşit biçimlere, renklere, varlıklara bulamaya başladık, elimizdeki o düş fırçasıyla aklımızın bize düş kurmak için ayrılan sınırsız yerine. Bizi her yanımızdan saran, körleştiren, köleleştiren düzene inat sıkı sıkıya kenetlendik o yere. Giderek özgürleştik o vahada. Daha da genişletmek için yeni keşiflere çıkmaya başladık. İşte Ursula Le Guin o vahaları genişleten fantastik bilim kurgu alanında ilah olmuş bir yazar.

Onun kitapları insanın doğa içindeki devinimine yepyeni eleştirel bir bakış açısıyla bakmanıza, toplumsal durumları sorgulamanıza neden olur. Bunu naifçe, okuru rahatsız etmeden, sözcükleri cümlelerin arasına sıkıştırarak yapar kitaplarında Ursula Le Guin. Onun kitaplarıyla aklınızın sınırları genişler. Bir evrenden başka bir evrene yolculuğa çıkarsınız. Ufkunuz açılır. Artık bizim için sıradanlaşmış durumları öyle bir anlatır ki sonunda bu durumların aslında sizi rahatsız edebilecek olan taraflarını fark etmeyen gözünüz açılır. Bir nebze ucundan yakaladığınız o ışıkla görmenin tadına varınca, içinde bulunduğunuz o kapkaranlık dünyadan ışığa doğru yol alırsınız. Yol boyunca rastlaştığınız yıkık, boyası dökük bir ev, hasat edilmiş bir tarla, biçimsiz, canlılığını yitirdi yitirecek bir ağaç, yırtık pantolonlu bir çocuk, belki kimbilir dönüp bir daha bakmanızı sağlayacak bir albenisi olmayan varlıklara daha dikkatle bakmaya başlarsınız.

Aslında oralarda bir yerlerde olan, çoğu zaman yaşamımız boyunca biçimsel güzelliğini algıladığımız durumların dışında, pek de fark etmediğimiz, biçimi bozuk durumların, absürd taraflarındaki derinliği, insan zihnini bulandırırken sahip oldukları, yaşama ışık tutan ayrıntılarını görmenin hazzını yaşarsınız. Dünyaya Orman Denir, o muazzam kitaplardan biridir, işte!

İki farklı gezegen, iki farklı insan topluluğu… Biri istilacı, diğeri yerleşik… Biri egemen, diğeri halk… Biri için diğeri öteki, yaratık. Biri istila edilen, diğeri istilacı iki halk… Athshe ve Arz. Athshe için yaşadıkları dünya, kocaman, içinde varlıklarını sürdürdükleri bir orman. Sıradışı, gökyüzünü kapatacak sıklıkta ağaçları, güneşin sarı sıcak ışığının ağaç yapraklarına çarparak değişik renklerle hayat bulan yansımasının altında, toprağın nemli yüzeyini kaplayan yaprakların üzerinde, kırmızıya çalan ormanı oluşturan ağaç kovuklarından girişini yaptıkları yeraltı topraktan evlerinde doğayla bütünleşmiş anaerkil topluluklar halinde yaşayan bir halk Athsheliler. Orman onların bütünleştikleri, korunaklı hissettikleri, yaşamlarına mesken ettikleri dünyaları. Kendi dillerinde Athshe, orman ve dünya kelimelerine verdikleri ortak bir sözcük.

Arz… Bir başka halkın varlığını sürdürdüğü gezegene gelip talan eden, kendi medeniyetlerini (savaş, makineleşme, binalaşma vs.) inşa etmek için Athshe ormanlarına zarar veren, oradaki halkı köleleştiren, onların toplumlarında önemli yer edinen ağaçları yok eden bir halk… Arzlılara göre Athsheliler yaşamsal ihtiyaçlarını gidermenin dışında duyguları olmayan, doğru düzgün (!) iletişim kuramayan, düşünemeyen, kendi gezegenin ihtiyaçlarını karşılamak için gerekli olan itaatkâr çalışma gücü.

Peki itaat nereye kadar? Yaşam alanlarına müdahale edilmiş, kimlikleri yok sayılmış, köleleştirilmeye çalışılmış bir halk, ne zamana kadar bu düzenin sürmesine dayanak olur? Topraklarında savaşmayı bilmeyen, özgürce barış içinde yaşayan Athsheliler, dünyalarını (ormanlarını) korumak için canla başla savaşmayı ve öldürmeyi öğreniler mi? Başka bir gezegen tarafından koloniler kurularak yok edilmeye çalışılan yurtları ve köleleştirilen halkı için boyunlarına geçirilen o medeniyet ilmeğini (!) bir kenara atıp, canlı doğasının o en ilkel duygusu olan öldürme ve yok etme gücünü keşfedecekler mi peki?

Romanın ilerleyen bölümlerinde, Arzlıların küçümsediği, yaratıkçık dediği Athshe halkından Selver‘ın koloniyi patlatmasıyla isyan başlar. İstilacı halkın , bu durum karşısında şaşkınlık duymaması iyimser bir bakış açısı olacak sanırım. Böylelikle egemenin halk üzerinde kurduğu baskı ve başardığını zannettiği korku, yerini bir halk isyanına bırakır.

Belki de kitabın bütününü en iyi anlatan ve üzerinde uzun uzun düşünmemizi gerektirecek olan , bir Arz’ lının şu sorusudur;

"Siz insan türünün ilkel, zararsız ve barışsever olduğunu mu düşünüyorsunuz, Albay?" [2]

Notlar


[1] Dünyaya Orman Denir, Ursula Le Guin Metne dön.
[2] Dünyaya Orman Denir, Ursula Le Guin Metne dön.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.