Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-072-3
13x19.5 cm, 272 s.
Liste fiyatı: 27,00 TL
İndirimli fiyatı: 21,60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Charles Bukowski diğer kitapları
Kasabanın En Güzel Kızı, 1992
Büyük Zen Düğünü, 1993
Factotum, 1994
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Ekmek Arası
Özgün adı: Ham on Rye
Çeviri: Avi Pardo
Yayın Yönetmeni: Müge Gürsoy Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Nisan 1995
10. Basım: Mart 2017

"İlgi duymuyordum. Hiçbir şeye ilgi duymuyordum. Nasıl kaçabileceğime dair hiç fikrim yoktu. Diğerleri yaşamdan tat alıyorlardı hiç olmazsa. Benim anlamadığım bir şeyi anlamışlardı sanki. Bende bir eksiklik vardı belki de. Mümkündü. Sık sık aşağılık duygusuna kapılırdım. Onlardan uzak olmak istiyordum. Gidecek yerim yoktu ama. İntihar? Tanrım, çaba gerektiriyordu. Beş yıl uyumak istiyordum ama izin vermezlerdi." – Charles Bukowski

Bukowski'den ailesine, çoculuğuna, lise yıllarına, vesaire dair 58 epizodluk bir anlatı... Henüz Bukowski okumadıysanız, tarzı için kitabın en başındaki ilk beş epizoda bakabilirsiniz.

OKUMA PARÇASI

İlk bölümler, 1-5, s. 5-18

1

İlk anımsadığım, bir şeyin altında olduğum. Bir masanın altındaydım, bir masa ayağı gördüm, insanların bacaklarını ve masa örtüsünün sarkan bir parçasını. Karanlıktı orası, orda olmaktan hoşnuttum. Almanya olmalıydı. Bir veya iki yaşındaydım. 1922 senesi. İyi hissediyordum kendimi masanın altında. Halıya ve insan bacaklarına güneş ışığı vurmuştu. Güneş ışığını seviyordum. İnsan bacakları ilginç değildi, sarkan masa örtüsü, masa ayağı, güneş ışığı daha ilginçti.

Sonra hiç… sonra bir Noel ağacı. Mumlar. Kuş süslemeleri: gagalarından küçük böğürtlen dalları sarkan kuşlar. Bir yıldız. Kavga eden iki iri insan. Yemek yiyen insanlar, sürekli yiyen insanlar. Ben de yiyordum. Kaşığım öyle bükülmüştü ki, yemek yemek istediğimde sağ elimle tutmak zorundaydım. Sol elimle tutarsam kaşığın dış kısmı ağzıma bakıyordu. Kaşığı sol elimle tutmak istiyordum.

İki insan: biri daha iri ve kıvırcık saçlı, iri bir burnu var, büyük bir ağzı, gür kaşları; iri olan sürekli öfkeli, bağırıyor bazen; daha ufak olan sessiz, yuvarlak yüzlü, solgun, gözleri iri. İkisinden de korkuyordum. Bazen bir üçüncü kişi olurdu, boyun kısmı dantelli elbiseler giyen şişman biri. İri bir broş takıyor, yüzü üstünden kıllar çıkan siğillerle kaplı. "Emily" diyorlar ona. Mutlu değildiler bu insanlar bir arada. Emily babaannemdi. Babamın adı "Henry" idi. Annemin adı "Katherine". Adlarıyla hitap etmiyordum onlara. Ben "Henry Junior" idim. Genellikle Almanca konuşuyordu bu insanlar, başlarda ben de Almanca konuşuyordum.

Babaannemin ilk anımsadığım sözü şudur: "Hepinizi gömeceğim!" İlk söylediğinde yemeğe başlamak üzereydik, daha sonraları da bu cümleyi tam yemek öncesi söylemeyi sürdürdü. Yemek yemek çok önemliydi. Patates püresi ve et suyu, özellikle pazarları. Rosto, Alman sosisi, ravent, tuzlama lahana, bezelye, havuç, ıspanak, çalı fasulye, tavuk, köfte, spagetti ve ravioli. Soğan yahnisi, kuşkonmaz ve her pazar vanilya dondurmalı çilek pastası. Kahvaltıda yumurta, kızarmış ekmek ve sosis. Bazen çörek ve pastırmalı yumurta. Kahve sürekli vardı. Ama en iyi patates püresini, et suyunu ve babaannemin "hepinizi gömeceğim!" deyişini anımsıyorum. Amerika'ya geldikten sonra, Los Angeles Pasadena'dan kırmızı tramvaya binip sık sık ziyaretimize gelirdi. Biz T-Model Ford'umuzla seyrek giderdik onu görmeye.

Babaannemin evini severdim. Biber ağaçlarının altında küçük bir evdi. Emily'nin kanaryalarının her biri ayrı bir kafesteydi. Bir ziyaretimizi özellikle anımsıyorum. Babaannem kuşların uyuyabilmesi için kuş kafeslerine beyaz kılıflar geçiriyordu. İnsanlar iskemlelerine oturmuş laflıyorlardı. Odada bir piyano vardı, piyanoya oturup tuşlara vurdum, insanlar konuşurken piyanodan çıkan sesleri dinledim. Neredeyse ses vermeyen son tuşlara bastığımda çıkan sesleri seviyordum en çok. Birbirlerine çarpan buz parçacıklarının çıkardıkları sesleri çağrıştırıyorlardı.

"Keser misin şunu!" dedi babam yüksek sesle.

"Bırak çalsın çocuk," dedi babaannem.

Annem gülümsedi.

"Bu çocuk," dedi babaannem, "onu beşiğinden alıp öpmek istediğimde burnuma bir yumruk attı."

Onlar konuşmayı, ben de piyanonun tuşlarına basmayı sürdürmüştüm.

"Neden akort ettirmiyorsun şunu?" diye sordu babam.

Sonra, büyükbabamı görmeye gideceğimiz söylendi bana. Babaannemle büyükbabam ayrı yaşıyorlardı. Büyükbabamın kötü biri olduğu, nefesinin kötü koktuğu söyleniyordu.

"Nefesi neden kokuyor?"

Cevap vermediler.

"Nefesi neden kokuyor?"

"İçer."

T-Model arabamıza binip Leonard büyükbabayı ziyarete gittik. Eve geldiğimizde terastaydı büyükbaba. Yaşlı ama dimdik. Almanya'da subayken Amerika sokaklarının altın olduğunu duymuş, göç etmişti. Altın değildi sokaklar, o da bir inşaat şirketine müdür olmuştu.

Diğerleri arabadan inmediler. Büyükbaba parmak salladı bana. Biri kapıyı açtı, inip ona doğru yürüdüm. Saçları tamamen beyaz ve uzundu, sakalı da öyle. Yakınlaşınca gözlerinin parladığını gördüm, bana bakan iki mavi ışıktılar. Bir mesafe bırakıp durdum.

"Henry," dedi büyükbaba, "sen ve ben, birbirimizi tanıyoruz. İçeri gel."

Elini uzattı. Yanına gidince nefesindeki kokuyu aldım. Çok kesifti koku, gördüğüm en güzel adamdı ama, ve beni korkutmuyordu.

Evine girdim. Bir iskemleye doğru götürdü beni.

"Otur, lütfen. Sevindim seni gördüğüme."

Başka bir odaya gitti. Sonra bir teneke kutuyla döndü.

"Bu sana. Aç."

Kutunun kapağını kurcalamaya başladım, açamıyordum.

"Dur," dedi, "bana ver."

Kapağını gevşetip kutuyu bana geri verdi. Kapağı çektim ve kutunun içinde bir haç duruyordu. Kurdeleli bir Alman haçı.

"İstemem," dedim, "sende kalsın."

"Senin," dedi, "yapışkanlı bir rozet."

"Teşekkür ederim."

"Gitsen iyi olacak. Seni merak ederler."

"Peki, alasmarladık."

"Güle güle, Henry. Dur, bekle…"

Durdum. İki parmağını pantolonunun küçük cebine sokup öbür eliyle uzun bir altın zinciri çekmeye başladı. Sonra da altın cep saatini hediye etti bana, zinciriyle.

"Teşekkürler, büyükbaba."

Dışarda bekliyorlardı, T-Model'e bindim ve uzaklaştık. Yol boyunca birçok şeyden söz ettiler. Sürekli konuşurlardı. Babaannemin evine dönerken de durmadan konuşmuşlar, ama büyükbabamdan bir kez bile söz etmemişlerdi.

2

T-Model arabamızı anımsıyorum. Yüksek bir arabaydı, yan taraflardaki ahşap kaplamaların dostça bir görünümleri vardı. Soğuk günlerde, sabahları ve genellikle başka zamanlarda da marş basmaz, babam motoru manivela ile önden çalıştırmak zorunda kalırdı, defalarca çevirirdi kolu motor çalışana dek.

"Bunu yaparken kolunu kırabilir insan. At gibi tepiyor."

Anneannemin bizi ziyaret etmediği pazarlar arabamızla gezintiye çıkardık. Bizimkiler portakal bahçelerini severlerdi, kilometrelerce portakal ağaçları, çiçek açmak üzere ya da portakal dolu. Bir piknik sepetimiz, bir de metal kutumuz vardı. Metal kutuda buz, üstünde de dondurulmuş meyve konserveleri, sepette ise salamlı sandöviçler, cips ve meşrubat olurdu. Meşrubatlar sürekli kutuyla sepet arasında mekik dokurlardı, çabuk dondukları için sık sık çözülmeleri gerekiyordu.

Babam Camel sigarası içer, sigara paketiyle birçok numara gösterirdi bize. Kaç piramit var bu resimde? Sayın. Sayardık ve bize başka piramitler gösterirdi.

Develerin hörgüçleri ve paketin üstündeki yazılarla ilgili numaralar da biliyordu. Camel sigarası sihirliydi.

Belleğimde yer etmiş özel bir pazar var. Piknik sepeti boştu. Ama portakal bahçeleri boyunca yol alıp yaşadığımız yerden uzaklaşıyorduk.

"Baba," dedi annem, "benzinimiz biter mi?"

"Hayır, yeterince allahın cezası benzin var."

"Nereye gidiyoruz?"

"Kendime allahın cezası portakallardan toplayacağım!"

Annem hiç kımıldamadı ve yola devam ettik. Babam arabayı yolun kenarına çekip tel örgünün yanına park etti ve orda oturup dinlendik. Sonra babam kapıyı açıp dışarı çıktı.

"Sepeti getir."

Tel örgünün üstünden atladık.

"Beni izleyin," dedi babam.

Derken iki sıra portakal ağacının arasındaydık, dalların ve yaprakların gölgesinin altında. Babam durup uzandı ve en yakın ağacın alt dallarından portakal koparmaya başladı. Portakalları ağaçtan koparırken öfkeli görünüyordu, bir aşağı bir yukarı sallanan dallar da öyle. Portakalları annemin tuttuğu sepetin içine atıyordu. Bazen ıskalıyordu, o zaman da ben portakalın peşine düşüp sepete koyuyordum. Babam bir ağaçtan öbürüne gidiyordu, alt dallardan kopardığı portakalları sepete atarak.

"Baba, yeter bu kadar," dedi annem.

"Yetmez."

Koparmayı sürdürdü.

Sonra bir adam geldi yanımıza, çok uzun boylu biri. Elinde tüfek vardı.

"Hey ahbap, ne yaptığını sanıyorsun?"

"Portakal topluyorum. Bol miktarda var burda."

"Bunlar benim portakallarım. Dinle beni şimdi, kadınına portakalları yere dökmesini söyle."

"Yeterince allahın cezası portakal var burda. Birkaçı eksilse ne olur?"

"Bir tek portakalım bile eksilmeyecek! Kadınına onları yere dökmesini söyle!"

Adam silahını babama doğrulttu.

"Dök onları," dedi babam anneme.

Portakallar yerde yuvarlandılar.

"Şimdi," dedi adam, "bahçemden çıkın."

"Bu portakalların hepsine ihtiyacın yok."

"Ben neye ihtiyacım olduğunu biliyorum. Çıkın."

"Senin gibileri asmalı!"

"Burda kanun benim. Yaylan!"

Adam tüfeğini doğrulttu tekrar. Babam dönüp geriye doğru yürümeye başladı. Biz onu izledik, adam da bizi. Sonra arabaya bindik ama çalışmayacağı tuttu yine. Babam elle çalıştırmak için arabadan indi. İki kez denedi ama çalışmadı. Babam terlemeye başlamıştı. Adam yol kenarında duruyordu.

"Şu allahın cezası şeyi çalıştır!" dedi.

Babam manivelayı tekrar çevirmeye hazırlandı. "Senin toprağında değiliz! İstediğimiz kadar kalırız burda!"

"Boşversene! Şu aleti burdan çıkar, hemen!"

Babam kolu tekrar çevirdi. Motor tekleyip stop etti. Annem kucağında boş piknik sepeti, oturuyordu. Adama bakmaya korkuyordum. Babam bir kez daha çevirdi kolu ve motor çalıştı. Arabaya atlayıp vitese taktı.

"Geri gelme," dedi adam, "bir dahaki sefere bu kadar şanslı olamazsın."

Babam arabayı yola çıkarıp sürdü. Adam hâlâ yol kenarındaydı. Babam çok hızlı sürüyordu. Sonra arabayı yavaşlatıp U-dönüşü yaptı. Adamın durduğu yere doğru sürdü. Adam gitmişti. Dönüş yoluna koyulduk.

"Bir gün geri dönüp o orospu çocuğuna gününü göstereceğim," dedi babam.

"Baba, güzel bir yemek yiyelim bu akşam. Ne istersin?" diye sordu annem.

"Domuz pirzolası," dedi babam.

Arabayı bu kadar hızlı sürdüğünü görmemiştim daha önce.

3

Babamın iki erkek kardeşi vardı. Küçüğünün adı Ben, büyüğünün John'du. Alkolik ve başarısızdılar ikisi de. Annemle babam sık sık söz ederlerdi onlardan.

"İkisi de bir baltaya sap olamadı," dedi babam.

"Kötü bir aileden geliyorsun," dedi annem.

"Senin kardeşin de bir bok değil!"

Dayım Almanya'daydı. Babam hep kötü konuşurdu onun hakkında.

Bir de eniştem vardı. Jack, halam Elinore'un kocası. Jack enişte ile Elinore halamı hiç görmemiştim, çünkü babamın onlarla arası yoktu.

"Elimdeki şu yara izini görüyor musun?" diye sordu babam. "Elinore ben çok küçükken elindeki sivri kalemi batırdığında oldu bu. Hiç kaybolmadı bu iz."

Babam insanlardan hoşlanmazdı. Benden de hoşlanmıyordu. "Çocuklar görünmeli, ama sesleri çıkmamalı," derdi bana.

Emily büyükannenin gelmediği bir pazar sabahıydı.

"Gidip Ben'i görmeliyiz," dedi annem, "ölüyor."

"Emily'den dünyanın parasını ödünç aldı. Kumar, kadın ve içkiye gitti paralar."

"Biliyorum," dedi annem.

"Emily öldüğünde hiç para bırakmayacak."

"Yine de gidip Ben'i görmeliyiz. Sadece iki haftası kalmış diyorlar."

"Peki, peki, gideriz."

T-Model'e binip yola çıktık. Yol uzundu, annem yolda inip çiçek aldı. Dağlara doğru gidiyorduk. Dağın eteğine vardık ve tırmanmaya başladık. Yol kavisliydi. Ben Amca tepedeki sanatoryumda kalıyordu, veremdi.

"Ben'i burda tutmak Emily'ye pahalıya patlıyordur," dedi babam.

"Leonard yardım ediyordur belki."

"Metelik yok onda. Sarhoş olup dağıttı hepsini."

"Leonard büyükbabayı seviyorum ben."

"Çocuklar görünmeli, ama sesleri çıkmamalı," dedi babam. Sonra, "Ah, o Leonard, çocuklarına sadece sarhoş olduğu zaman iyi davranırdı. Bizimle şakalaşıp para verirdi. Ama ertesi gün ayıldığında dünyanın en kötü adamıydı tekrar," diye devam etti.

Güzel tırmanıyordu T-Model dağ yolunu. Hava açık ve güneşliydi.

"İşte geldik," dedi babam. Arabayı sanatoryumun park yerine doğru yöneltti ve arabadan indik. Annemle babamın peşinden binaya girdim. Odasına girdiğimizde Ben Amca yatağında oturmuş pencereden dışarı bakıyordu. Biz içeri girerken başını çevirip bize baktı. Çok yakışıklı bir adamdı. İnceydi, siyah saçları, parıldayan koyu renk gözleri vardı. Parlak bir ışık saçıyordu gözleri.

"Merhaba Ben," dedi annem.

"Merhaba Katy." Sonra bana baktı. "Henry mi bu?"

"Evet."

"Oturun."

Babam ve ben oturduk.

Annem ayakta duruyordu. "Bu çiçekler için bir vazo yok mu, Ben?"

"Çok güzel çiçekler, teşekkür ederim, Katy. Hayır, odada vazo yok."

"Ben bir vazo bulayım," dedi annem.

Elinde çiçeklerle odadan çıktı.

"Sevgililerin nerde şimdi, Ben?"

"Arada sırada uğruyorlar."

"Eminim."

"Uğruyorlar."

"Katherine seni görmek istediği için burdayız."

"Biliyorum."

"Ben de istedim seni görmeyi Ben Amca. Çok güzel adamsın bence."

"Kıçım gibi güzel," dedi babam.

Annem döndü, çiçekleri bir vazoya koymuştu.

"Pencerenin yanındaki şu masaya koyayım."

"Çok güzel çiçekler, Katy."

Annem oturdu.

"Fazla kalamayacağız," dedi babam.

Ben Amca elini şiltenin altına sokup bir paket sigara çıkardı, bir tane çekti ve bir kibrit çakıp yaktı. Derin bir nefes çekip dumanı saldı.

"Sigara içmenin yasak olduğunu biliyorsun," dedi babam. "O sigaraları nerden bulduğunu da biliyorum. Orospular getiriyorlar. Doktora söyleyeceğim, o orospuların buraya girmesine izin vermesin."

"Bi bok yiyemezsin," dedi amcam.

"Şu sigarayı ağzından çekip almak geliyor içimden!"

"İçinden doğru dürüst bir şey gelmez senin zaten," dedi amcam.

"Ben," dedi annem, "sigara içmemelisin, öldürecek seni."

"İyi bir hayatım oldu," dedi amcam.

"Hiçbir zaman iyi bir hayatın olmadı," dedi babam. "Yalan, içki, borç, orospular. Ömründe bir gün bile çalışmadın! Şimdi de ölüyorsun, 24 yaşında!"

"İyiydi," dedi amcam. Camel sigarasından derin bir nefes daha çekip dumanı üfledi.

"Çıkalım burdan," dedi babam, "bu adam delirmiş."

Babam ayağa kalktı. Sonra annem kalktı. Sonra ben.

"Güle güle, Katy," dedi amcam, "ve güle güle Henry." Hangi Henry'yi kastettiğini belirtmek için bana bakmıştı.

Babamın peşinden sanatoryumdan çıkıp park yerindeki arabamıza doğru yürüdük. Bindik, çalıştı ve kavisli dağ yolundan aşağı inmeye başladık.

"Daha uzun kalmalıydık," dedi annem.

"Tüberkülozun bulaşıcı olduğunu bilmiyor musun?" diye sordu babam.

"Güzel adam bence," dedim.

"Hastalıktan," dedi babam, "öyle bir görünüm verir onlara. Tüberküloz dışında çok şey daha kapmıştır."

"Ne gibi şeyler?" diye sordum.

"Sana söyleyemem," diye yanıtladı babam. Ben ne olabileceklerini merak ederken, babam kavisli yolda direksiyon sallıyordu.

4

Başka bir pazar yine T-Model'e binip John amcamı aramaya çıkmıştık.

"Azmi yok," dedi babam. "Hangi cesaretle allahın cezası yüzünü kaldırıp insanların gözlerine bakıyor anlamıyorum."

"Tütün çiğnemese keşke," dedi annem, "her yere tükürüyor."

"Bu ülkenin tüm insanları onun gibi olsaydı Çin istilasına uğramıştık, çamaşırları biz yıkıyor olurduk."

"John'un hiç şansı olmadı," dedi annem. "Küçük yaşta evi terk etti. Sen lise bitirdin hiç olmazsa."

"Kolej," dedi babam.

"Nerde?" diye sordu annem.

"Indiana Üniversitesi."

"Jack sadece lise okuduğunu söylemişti."

"Sadece lise okuyan Jack. Bu yüzden zenginlerin bahçıvanlığını yapıyor."

"Jack eniştemi hiç görebilecek miyim?" diye sordum.

"Bakalım John amcanı bulabilecek miyiz önce," dedi babam.

"Çinliler gerçekten bu ülkeyi istila etmek istiyorlar mı?" diye sordum.

"Asırlardır pusudalar o sarı şeytanlar. Japonlar'la savaşmak zorunda kalmaları engelledi onları."

"Kim daha iyi savaşır, Çinliler mi yoksa Japonlar mı?"

"Japonlar. Sorun Çinliler'in çok fazla olmalarında. Bir Çinli'yi öldürdüğün zaman ortadan ikiye bölünüp iki Çinli olur."

"Tenleri neden sarı?"

"Su içeceklerine kendi çişlerini içerler de ondan."

"Baba, böyle konuşma çocukla!"

"Öyleyse soru sormayı kesmesini söyle."

Bir başka sıcak Los Angeles gününde yol alıyorduk. Annemin üstünde güzel bir elbise, başında şık bir şapka vardı. Annem böyle giyindiğinde dimdik oturur, boynu kasılırdı.

"Keşke yeterli paramız olsa da John ve ailesine yardımcı olabilsek," dedi annem.

"İçine işeyebilecekleri bir taslarının bile olmaması benim suçum değil," diye cevap verdi babam.

"Baba, John da senin gibi savaşa katıldı. Bir şeyleri hak ettiğine inanmıyor musun?"

"Hiç yükselemedi. Ben başçavuş oldum."

"Kardeşlerinin hepsi senin gibi olamazlar ki Henry."

"Allahın cezası bir dürtüleri yok! Topraktan geçinebileceklerini sanıyorlar!"

Bir süre daha yol aldık. John Amca ile ailesi küçük bir binada yaşıyorlardı. Çatlak kaldırımda yürüyüp eğri büğrü bir terasa çıktık ve babam zile bastı. Zil çalmadı. Kapıyı vurdu, sert.

Uzun gibi gelen bir süreden sonra kapı aralandı. Sonra biraz daha açıldı. Anna yengem göründü. Çok inceydi, avurtları çökmüştü ve göz altlarında halkalar vardı, mor halkalar. Sesi de inceydi.

"Oh, Henry… Katherine… içeri girin, lütfen…"

Peşinden içeri girdik. Çok az eşya vardı. Bir kahvaltı masası, dört iskemle ve iki yatak. Annemle babam iskemlelere oturdular. İki kız, Katherine ve Betsy (isimlerini sonradan öğrendim) lavabonun başında durmuş neredeyse boş bir fıstık ezmesi kavanozundan fıstık ezmesi kazımakla meşguldüler.

"Öğle yemeği yiyorduk," dedi Anna yenge.

Kızlar kuru ekmek parçalarına azıcık fıstık ezmesi sürmüşlerdi. Kavanozun içine bakıp bıçakla kazıyorlardı.

"John nerde?" diye sordu babam.

Yılgın bir şekilde oturdu yengem. Çok güçsüz görünüyordu, çok solgun. Elbisesi kirliydi, saçları taranmamış, yorgun, hüzünlü.

"Onu bekliyoruz. Bir süredir görmedik."

"Nereye gitti?"

"Bilmiyorum. Motosiklete atlayıp gitti."

"Tek düşündüğü motosikleti," dedi babam.

"Küçük Henry mi bu?"

"Evet."

"Sadece bakıyor. Çok sessiz."

"Böyle istiyoruz onu."

"Durgun sular derin olur."

"Bu öyle değil. Tek derin yanı kulaklarındaki delikler."

Kızlar ekmek parçalarını alıp dışarı çıktılar, eşiğe oturup yemeye başladılar. Bizimle konuşmamışlardı. Çok hoş bulmuştum onları. Anneleri gibi inceydiler ama yine de çok hoştular.

"Nasılsın Anna?" diye sordu annem.

"İyiyim."

"İyi görünmüyorsun Anna. Gıdaya ihtiyacın var sanıyorum."

"Senin oğlan niye oturmuyor? Otur Henry."

"Ayakta durmayı sever," dedi babam. "Güçlenmesini sağlar, Çinliler'le dövüşmeye hazırlanıyor."

"Çinliler'i sevmiyor musun?" diye sordu yengem.

"Hayır," dedim.

"Durumunuz nasıl Anna?" diye sordu babam.

"Çok kötü aslında… Evsahibi kira için sıkıştırıp duruyor. Çok da çirkinleşebiliyor. Korkutuyor beni. Ne yapacağımı bilmiyorum."

"Polislerin John'un peşinde olduklarını duydum," dedi babam.

"Fazla bir şey yapmadı."

"Ne yaptı?"

"Sahte on sentlik bastı."

"On sentlik mi? Tanrım, nasıl bir gaye bu?"

"Aslında kötü olmak istemiyor John."

"Hiçbir şey olmak istemiyor bana sorarsan."

"Eline bir fırsat geçse bir şeyler olur."

"Kurbağanın kanatları olsaydı hoplaya hoplaya kıçını eskitmezdi!"

Sessizlik oldu, öylece oturdular. Dönüp dışarı baktım. Kızlar terastan ayrılmışlar, bir yerlere gitmişlerdi.

"Gel otur Henry," dedi Anna yenge.

Kımıldamadım. "Teşekkür ederim. İyiyim böyle."

"Anna," diye sordu annem, "John'un geleceğinden emin misin?"

"Piliçlerden bıkınca döner," dedi babam.

"John çocuklarını çok sever…" dedi Anna.

"Polisler başka bir iş yüzünden peşindelermiş diye duydum."

"Ne?"

"Tecavüz."

"Tecavüz mü?"

"Evet Anna. Öyle duydum. Motosikleti ile gidiyormuş bir gün, genç bir kız otostop yapmış. Motorunun arkasına binmiş ve John yolda boş bir garaj görmüş. Garaja girip kapıyı kapamış ve kıza tecavüz etmiş."

"Nasıl öğrendin bunu?"

"Öğrenmek mi? Polisler gelip bana söylediler, nerde olduğunu sordular."

"Söyledin mi?"

"Niçin söyleyeyim? Hapse girip sorumluluklarından kaçsın diye mi? İstediği bu zaten."

"Hiç böyle düşünmemiştim."

"Tecavüzü hoş gördüğümden değil…"

"Bir erkek ne yaptığının farkında olmaz bazen."

"Ne?"

"Çocuklar bir yandan, yaşam sıkıntısı ve üzüntü bir yandan… Pek çekici değilim artık. Genç bir kız gördü, hoşuna gitti… Kız motosikletine bindi, kollarını beline dolamıştır filan…"

"Ne?" diye sordu babam, "Sana tecavüz etseler hoşuna gider miydi?"

"Gitmezdi sanırım."

"O kızın da hoşuna gitmemiştir eminim."

Bir sinek belirdi ve masanın etrafında daireler çizmeye başladı. İzledik.

"Yiyecek hiçbir şey yok burda," dedi babam. "Bu sinek yanlış yere gelmiş."

Sinek daha cüretkâr uçmaya, giderek bize daha yakın daireler çizip vızıldamaya başladı. Daireler küçüldükçe vızıltısı artıyordu.

"Polislere John'un eve gelebileceğini söylemezsin değil mi?" diye sordu yengem babama.

"Bu kadar kolay kurtulmasına izin veremem," dedi babam.

Annem eli ile çabuk bir hareket yaptı. Elini kapattı ve masanın üstüne koydu.

"Yakaladım," dedi.

"Neyi yakaladın?" diye sordu babam.

"Sineği," dedi annem tebessüm ederek.

"Sana inanmıyorum…"

"Sineği görebiliyor musun? Sinek yok oldu."

"Uçup gitti."

"Hayır, avucumda."

"Kimse bu kadar hızlı olamaz."

"Ama avucumda."

"Palavra."

"Bana inanmıyor musun?"

"Hayır."

"Aç ağzını öyleyse."

"Peki."

Babam ağzını açtı ve annem elini ağzına dayadı. Babam birden sıçrayıp boğazını tuttu.

"AMAN TANRIM!"

Sinek ağzından çıkıp tekrar daireler çizmeye başladı.

"Bu kadar yeter," dedi babam, "eve gidiyoruz!"

Ayağa kalkıp dışarı çıktı, yürüyüp arabaya bindi ve kaskatı oturdu, tehlikeli görünüyordu.

"Birkaç kutu konserve getirdik size," dedi annem yengeme. "Para veremediğimiz için kusura bakma ama Henry para verirsek John'un içkiye veya motosikleti için benzine yatıracağını düşünüyor. Fazla bir şey değil, biraz çorba, biraz et, bezelye…"

"Oh, Katherine, teşekkür ederim, ikinize de…"

Annem kalktı ve onu izledim. Arabada iki koli konserve vardı. Babamın dimdik oturduğunu gördüm, kızgındı hâlâ.

Annem kolilerden küçük olanı bana verip büyüğünü kendi aldı ve peşinden eve yürüdüm. Kolileri masanın üstüne koyduk. Anna yenge gelip konservelerden birini eline aldı. Bezelye konservesiydi, kutunun üstündeki etikette küçük ve yuvarlak yeşil bezelyeler vardı.

"Bu harika," dedi yengem.

"Anna, gitmemiz gerekiyor. Henry'nin gururu kırıldı."

Yengem kollarını anneme doladı. "Her şey o kadar kötü gitti ki. Ama bu bir rüya gibi. Hele kızlar eve bir gelsinler. Konserveleri görünce delirecekler!"

Annem yengeme bir kez daha sarıldı ve ayrıldılar.

"John kötü biri değil," dedi yengem.

"Biliyorum," dedi annem. "Allahaısmarladık Anna."

"Güle güle Katherine. Güle güle Henry."

Annem dönüp kapıya doğru yürüdü. Onu takip ettim. Arabaya yürüyüp bindik. Babam arabayı çalıştırdı.

Uzaklaşırken yengemin kapının önünde durup el salladığını gördüm. Babam karşılık vermedi. Ben de vermedim.

5

Babamı sevmemeye başlamıştım. Sürekli bir şeylere kızıyor, gittiğimiz her yerde insanlarla tartışıyordu. Ama pek korkutamıyordu onları; genellikle sakin bir şekilde ona bakıyorlardı ve bu onu daha da öfkelendiriyordu. Ender olarak dışarda yediğimizde yemekleri beğenmiyor, ödemeyi reddediyordu. "Bu kremada sinek boku var! Ne biçim yer burası?"

"Kusura bakmayın efendim, ödemeyebilirsiniz. Yeter ki gidin."

"Gideceğim tabii ki! Ama geri geleceğim! Ateşe vereceğim bu allahın cezası yeri!"

Bir keresinde eczaneye girmiştik, annemle ben başka bir taraftayken babam tezgâhtar adama bağırmaya başlamıştı. Başka bir tezgâhtar anneme, "Kim bu korkunç adam? Buraya her geldiğinde mesele çıkartıyor," diye sormuştu.

"O benim kocam," diye cevap vermişti annem.

Başka bir olay anımsıyorum. Babam süt dağıtıcısı olarak çalışıyor, sabahın erken saatlerinde süt dağıtmaya çıkıyordu. Bir sabah beni uyandırmıştı. "Gel, sana bir şey göstermek istiyorum." Onunla dışarı çıktım. Üstümde pijamalarım, ayağımda terliklerim vardı. Bir atın çektiği süt arabasına doğru yürüdük. At hareketsiz duruyordu. "İzle," dedi babam. Bir kesme şeker çıkarıp avucuna koydu ve atın ağzına doğru tuttu. At elinden şekeri yedi. "Şimdi sen dene…" Elime bir kesme şeker koydu. Çok iri bir attı. "Biraz daha yaklaş! Elini uzat!" Atın elimi ısıracağından korkuyordum. At başını eğdi; burun deliklerini gördüm, dudakları geri çekilmişti, sonra dilini ve dişlerini gördüm, şeker gitmişti. "İşte. Bir daha dene…" Tekrar denedim. At şekeri alıp başını salladı. "Şimdi," dedi babam, "at üstüne sıçmadan seni içeri götüreyim."

Başka çocuklarla oynamama izin yoktu. "Kötü çocuklar onlar," derdi babam, "fakir ailelerin çocukları." "Evet," diye katılırdı annem. Annemle babam zengin olmayı arzuladıklarından kendilerini öyle görüyorlardı.

Yaşıtlarımla arkadaşlık kurmaya yuvada başlamıştım. Tuhaftılar, gülüyor, konuşuyor, mutlu görünüyorlardı. Onlardan hoşlanmamıştım. Sürekli hastalanacak, kusacakmış gibi hissediyordum kendimi, hava da durgun ve beyazdı hep. Suluboya resim yapıyorduk. Bahçedeki turpların resmini yapmış, bir hafta sonra da turpları tuzlayıp yemiştik. Yuvadaki öğretmenimi seviyordum, annemden babamdan çok seviyordum onu. Problemlerden biri tuvalete gitmekti. Sürekli tuvalete gitme ihtiyacı duyuyordum, ama diğerlerinin bunu bilmesini istemediğim için tutuyordum. Çok zordu tutmak. Ve hava beyazdı, midem bulanırdı, işemek ve sıçmak isterdim ama tek kelime etmezdim. Başka biri tuvaletten döndüğünde "pissin sen, orda bir şey yaptın," diye düşünürdüm…

Küçük kızlar, kısa elbiseleri, uzun saçları ve güzel gözleri ile çok hoştular ama, belli etmemelerine rağmen onlar da orda bir şeyler yapıyorlar diye düşünürdüm.

Yuvadan en çok aklımda kalan havanın beyazlığı olmuştu…

İlkokul farklıydı, birinci sınıftan altıncı sınıfa. Çocukların bazıları on iki yaşındaydılar ve hepimiz yoksul semtlerden geliyorduk. Tuvalete gitmeye başlamıştım ama sadece işemek için. Bir keresinde tuvaletten çıkarken küçük çocuklardan birinin su fıskiyesinden su içtiğini gördüm. Ondan daha iri bir çocuk arkadan gelip çocuğun başını fıskiyenin musluğuna çarpmıştı. Küçük çocuk yüzünü kaldırdığında birkaç dişi kırılmıştı, ağzından kan geliyordu. Fıskiyeye kan bulaşmıştı. "Bundan kimseye söz edersen gerçekten okurum canına," dedi iri olan ona. Çocuk mendilini çıkarıp ağzına götürdü. Ben sınıfa döndüm, öğretmenimiz George Washington ve Forge Vadisi'ni anlatıyordu bize.

Her akşamüstü, okul çıkışında, üst sınıflardan iki çocuk arasında dövüş olurdu mutlaka. Öğretmenlerin hiç uğramadığı arka taraftaki tel örgülerin orda. Ve dövüş hiçbir zaman adil değildi; iri çocuklardan biri kendinden daha ufak çocuklardan birini yumruklaya yumruklaya tel örgülere dayardı. Daha ufak olan karşılık vermeye çalışırdı ama faydasızdı. Kısa bir süre sonra yüzü ve gömleği kana bulanırdı. Daha ufak olan sesini çıkarmadan, merhamet dilenmeden yerdi dayağı. Nihayet iri olan geri çekilir ve dövüş biterdi. Diğer çocuklar kazananla beraber eve yürürlerdi. Ben dersler ve dövüş boyunca bokumu tuttuktan sonra tek başıma eve dönerdim. Genellikle eve vardığımda rahatlama ihtiyacım geçmiş olurdu. Canımı sıkardı bu.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Ömer Özgüner, “Ekmek Arası: Koca Bukowski’nin nefis özeti”, Vatan Kitap Eki, 9 Temmuz 2011

Aşkla sevdiğin kitap deyince Türk okurunun önemli bir kısmının en hafif bulacağı bir kitap çıktı ağzımdan: Ekmek Arası. Bukowski’nin ışıltıyla parlayan Ekmek Arası romanı, çoğu kulağa tanıdık gelen hikayelerinin, şiirlerinin ve romanlarının en temel iki özelliğini içinde barındırır: İnsanlara duyduğu nefret ve berbat bir hayattan çıkan ironi.

İnsanın hayatta kendisine sorulmasından korktuğu sorular vardır. Onlardan birini Buket Aşçı sorup, üstelik bunu okurla paylaşmamı söylediğinde gözüne fener tutulmuş tavşana benzettim kendimi. Ne var bunda; herkesin vazgeçemediği bir roman vardır, diyebilirsiniz. Ama keşke bu kadar basit olsa. Neye göre en favori roman? Edebi değerse “Gecenin Sonuna Yolculuk” (Celine), “Suç ve Ceza” (Dostovyeski), “Saatler” (Virginia Woolf), “Katıksız Mutluluk” (Katherine Mansfield), “Ulysses” (James Joyce), “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” ( Ahmet Hamdi Tanpınar), “Cevdet Bey ve Oğulları” (Orhan Pamuk)... Devam etmemeyim, lise yıllarında Samsun kütüphanesindeki kitapların önemli bir bölümünü, sonra da eline geçirdiği her romanı bitirmeyi zevk edinen biri için tercih yapmak zor, bunu anlatmak daha da zor. Birinin üslubu, birinin derinliği, birinin karamsarlığı, birinin klasikliği, modernliği, post-modernliği filan...

Ama Buket’in sorusunu aşkla sevdiğin kitap diye anladığımdan ve bu konu yalan kaldırmayacağından, bütün o enlerin içinde, Türk okurunun önemli bir kısmının en hafif bulacağı bir kitap çıktı ağzımdan: Ekmek Arası. Charles Bukowski’nin yazdığı bütün eserlerin (sonrasında ve hatta öncesinde) bütün ışıklarının parladığı o kitap. Benim de ilk baskısını bundan on altı yıl önce okuyup, arkadaşlarıma bir miras gibi verdiğim, hiçbir zaman geri gelmeyen bu mirasın raflarımdaki boşluğunu tekrar tekrar hissettiğim (galiba altıncı okuyuşumdan bahsediyoruz) Ekmek Arası. Charles Bukowski’nin adını çağrıştıran gölgesi Henry Chinaski ya da çocukların bir mükafat olarak ona taktıkları harbi Amerikan adıyla Hank’in 1922 yılında Almanya’da daha iki yaşındayken başlayan hikayesi, Amerika’nın katıldığı ikinci dünya savaşıyla son bulduğunda, Mona Lisa gibi yarısının gülümsediği yarısının ağladığı bir duruş yapışır yüzünüze; “İlk anımsadığım, bir şeyin altında olduğumdu. Bir masanın altındaydım, bir masa ayağı gördüm, insanların bacaklarını ve masa örtüsünün sarkan bir parçasını. Karanlıktı orası, orda olmaktan hoşnuttum. Almanya olmalıydı. Bir ya da iki yaşındaydım. 1922 senesi. İyi hissediyordum kendimi masanın altında. Halıya ve insan bacaklarına gün ışığı vurmuştu. Güneş ışığını seviyordum. İnsan bacakları ilginç değildi, sarkan masa örtüsü, masa ayağı, güneş ışığı daha ilginçti.”

Daha iki yaşındayken geleceği belli olan zor bir çocukluk, belalı bir baba, tedavisi imkansız izler bırakan ergenlik sivilceleri, umutsuzluk, işsizlik, sertlik, kavgalar, orospular ve neredeyse sıfır çeken “arkadaşlar”. Bukowski’nin ışıltıyla parlayan dediğim Ekmek Arası, çoğu kulağa tanıdık gelen hikâyelerinin, şiirlerinin ve romanlarının en temel iki özelliğini barındırır: İnsanlara duyduğu nefret ve berbat bir hayattan çıkan ironi. Rutin bir işte çalışmak, etrafındaki insanlar, sıradan bir hayat delilik ölçüsünde korkusudur Hank’in. Ekmek Arası’nın her satırına sinen ve çok sıradan cümlelerle insanı karamsarlığa hapseden o korku: “Bir şey olma düşüncesi beni korkutmakla kalmıyor hasta ediyordu. Avukat, danışman, mühendis veya benzer bir şeyi olmayı düşünmek bile imkansızdı benim için. Evlenmek, çocuk sahibi olmak, aile kurumunun kafesine girmek. Her sabah anı işe gidip, akşam dönmek. Olanaksızdı. Aile pikniklerine katılmak, Noel, 4 Temmuz, İşçi Bayramı, anneler günü... Bu tür şeylere katlanmak için mi dünyaya geliyorduk? Bulaşıkçılık yapmayı, akşamları küçük odamda içki içip sızmayı tercih ederdim.”

Hakkı geç teslim edildi

Bu Bukowski, neyse ki bizde küçümsendiği dönemleri geride bıraktı. Bir zamanlar Bukowski demek kadınları cinsel meta gibi görmek, sürekli içmek, hır çıkarmak, bütün siyasal düşüncelerden arınmak, argo ve hatta kaba küfür demekti. Çünkü bizdeki şöhretini muzır neşriyatın en unutulmaz sansürlerinden birine imza atmış olan Kasabanın En Güzel Kızı’na borçluydu. Kabul, Genet ve Sartre’nin onun için “dünyanın en iyi şairi” dedikleri iddiası bir türlü kanıtlanamadı. Hatta zaman içinde bu lafı ortaya Bukowski’nin attığı bile iddia edildi. Ama Sean Penn’in (haliyle o yıllardaki sevgilisi Madonna’nın) sıkı bir hayranı olduğu, U2’nun solisti Bono’nun bir konseri kendisine ithaf ettiği kanıtlanmış gerçeklerdi. Sadece onu takip edenler değil, kütüphanelere kapanıp okuduğu yazarlar da onun için sırlar veriyordu elimize. Hayatının son döneminde tanıştığı John Fante, D. H. Lawrence, Gorki, Turgenyev ve elbette Hemingway... Bunları bakın ne kadar entelektüeldi demek için yazmadım. Daha ilk öykülerini yolladığı andan son kitabı “Hollywood”u yazana kadar geçen hikayesinde hep hakkı sonradan teslim edilmiş biriydi Bukowski. Kedileri, at yarışları, klasik müziği, daktilosu, kadınları (özellikle Linda Lee tabi), yayıncısı John Martin gerçek hayattaki sayılı şanslarından ve mutluluklarındandı. Bir gün gelip düzenli işlerini bırakarak yazarlığa başladığında, ömrünün önemli bir bölümünü geride bırakmıştı. Yine de daha kısa olan bölüme nefis kitapları sıkıştırmayı başararak. Herkesten ve her şeyden kaçmak isterken üstelik; “Kadınlar para sahibi erkekler istiyordu, başarılı erkekler. Sefillerle beraber olan kaç klas kadın vardı? Neyse, bir kadın da değildi istediğim. Beraber yaşamak için istemiyordum en azından. Bir erkek bir kadınla nasıl yaşardı? Ne anlama geliyordu bu? Colorado’da üç yıllık yemek ve içki ikmali yapılmış bir mağaraydı istediğim. Kumla silecektim kıçımı. Her şeyi, bu basit, korkakça ve sıkıcı yaşantının içinde boğulmayı tercih ederdim.”

Onun da sık sık dediği gibi “neyse”...

İsterseniz Charles Bukowski’yi özetleyen Ekmek Arası’ndan sonra hakkında hemen her şeyi bilerek kapatabilirsiniz kapıyı. Ya da isterseniz her birinin adı şaheser olan kitaplarını (muhakkak Avi Pardo çevirisiyle) okumaya devam edebilirsiniz: İlham Perisi’ne Oynamak, Sevimli Bir Aşk Hikâyesi, Kendimize Açtığımız Yaralar, Bir Tek Ben miyim Böyle Yaşayan?, Kimse Bilmez Ne Çektiğimi, Postane, Kadınlar, Pulp, Factotum...

Ben ikici yolu seçtim. Bu sayede, altılı için formüller aradım. Benzin istasyonu sahibi olamadığı için benzin istasyonlarını yakmaya kalkanlardan kaçtım. Günlerin vahşi atlar misali tepelerden aşağı koştuğunu gözlerimle gördüm. Altılı paketlerin içinden bira çektim. Zenginliğin ve yoksulluğun, güzelliğin ve çirkinliğin, hüznün ve sevincin, müziğin ve daktilonun, kavganın ve sertliğin, arıza kadınların ve klas kadınların her şeyden önemlisi kalabalıklara karşı bir başına, tek başına, taamüden bir yalnızlığın ne kadar güzel, ne kadar kahredeci ve ne kadar zor olduğunu, hiç böyle bir misyona kendini uygun görmediğini bildiğim halde, itiraf etmeliyim ki ondan öğrendim.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.