Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-149-2
13x19.5 cm, 176 s.
Liste fiyatı: 18,50 TL
İndirimli fiyatı: 14,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Daniel Pennac diğer kitapları
Daniel Pennac, 4 Kitap Takım,
Roman Gibi, 1998
Silahlı Peri, 1999
Küçük Yazı Satıcısı, 2000
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Gulyabaniler Cenneti
Özgün adı: Au Bonheur des Ogres
Çeviri: Selda Arkan
Yayına Hazırlayan: Beril Eyüboğlu, Türker Armaner
Yayın Yönetmeni: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kapak İllüstrasyonu: Tardi
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Temmuz 1997
2 Basım: Eylül 2007

Daniel Pennac bizim için özel bir yazar; okumaya bir görev değil, keyif işi olarak bakıyor. Metis Edebiyat'ta Gulyabaniler Cenneti ile başlayarak Silahlı Peri, Küçük Yazı Satıcısı kitapları ile tam da okumayı konu ettiği denemeler kitabı Roman Gibi'yi yayımladık. Fransa'da kitapları her zaman yüksek satış rakamlarına yerleşen Pennac'ın başkahramanı Benjamin Malaussène'in maceralarını siz de seveceksiniz. Elbette başlangıç kitabı Gulyabaniler Cenneti...

"Aile Cephesi: Annem yine veletlerini bırakıp gitmiş, ufaklık rüyalarında hâlâ Noel Gulyabanileri görüyor.

Gönül Cephesi: Julia Teyze günah keçisi tabiatımın cazibesine kapılmış.

Maişet Cephesi: İlk bomba oyuncak reyonunda patladı, ben geçtikten yalnızca beş dakika sonra. İkincisi, on beş gün sonra, gözlerimin önünde. Eh, üçüncü de yanı başımda patladığına göre, bu işte bir iş var gibi geliyor bana. Neden ben? Marifet bende galiba..."

OKUMA PARÇASI

Açılış bölümü, s. 7-11

Hoparlördeki kadın sesi, açılan bir gelin duvağı gibi indi; hafif ve davetkâr.

"Bay Malaussène, şikâyet bürosunda bekleniyorsunuz."

Buğulu bir ses; Hamilton'un fotoğrafları birden konuşmaya başlamış sanki. Yine de Miss Hamilton sisinin ardında hafif bir gülümseme hissediyorum. Hiç de öyle yumuşak bir gülümseme değil. Tamam, gidiyorum. Belki gelecek haftaya kadar orada olurum. Bugün 24 Aralık, Noel arifesi, saat on altı on beş, mağaza ağzına kadar dolu. Hediye paketlerinin altında ezilmiş müşteri kalabalığı yolları tıkıyor. Sinirli bir karamsarlık içinde, belirsizce akıp giden bir buzul. Gergin gülümsemeler, parlayan terler, boğuk küfürler, nefret dolu bakışlar, hidrofil pamuk emiciliğindeki Noel Babalar tarafından yakalanan çocukların korku dolu çığlıkları.

"Korkma şekerim, bak bu Noel Baba!"

Flaşlar.

Aslında Noel Baba denince, benim gözümde, bu donuk karmaşanın üstünde görkemli yamyam siluetiyle dikilen, dev gibi ve yarı saydam bir Noel Baba canlanıyor. Kiraz gibi dudakları, beyaz bir sakalı ve tatlı bir gülümsemesi var. Dudaklarının arasından çocuk bacakları sarkıyor. Ufaklığın dün okulda yaptığı son resim. Öğretmenin yüzündeki ifade: "Bu yaşta bir çocuğun böyle bir Noel Baba çizmesini siz normal buluyor musunuz?"

"Ya Noel Baba," diye yanıtladım ben de. "Siz onu çok mu normal buluyorsunuz?"

Ufaklığı kucağıma aldım, ateşler içinde yanıyordu. O kadar sıcaktı ki gözlükleri buğulanmıştı. Bu da onun daha fazla şaşı bakmasına neden oluyordu.

"Bay Malaussène, şikâyet bürosunda bekleniyorsunuz."

Bay Malaussène duydu, kahrolası! Hatta tam büyük yürüyen merdivenin önünde. Ve yivli bir namlunun kara ağzı onu bulunduğu yere çivilemiş olmasaydı merdivene adım atmış bile olurdu. Çünkü, bu pisliğin beni nişanladığına hiç kuşku yok. Tankın kulesi kendi etrafında döndü, bulunduğum yöne gelince durdu, sonra namlusunu kaldırarak iki kaşımın arasında sabitlendi. Kule ve namlu, keyifle kıkırdayan bir kırk boyundaki bir ihtiyar tarafından uzaktan kontrol edilen bir AMX 30 tankına ait. Bu, Théo'nun sayısız ihtiyarcıklarından biri. Gerçekten çok ufak, çok yaşlı, Théo'nun onları gözden kaybetmemek için giydirdiği gri gömlekler sayesinde seçilebiliyor.

"Size son defa söylüyorum Büyük baba, bu oyuncağı yerine götürün!"

Oyuncak bölümünün ardındaki tezgâhtar kadın bıkkın bir halde homurdanıp duruyor. Suratı, yanaklarına fındık doldurmuş bir sincap kadar sevimli. Başparmağını hâlâ ateşleme düğmesinin üzerinde tutan ihtiyar adamdan çocukça bir itiraz yükseliyor. Ben kusursuz bir hazırola geçip:

"AMX 30 eskidi Albayım," diyorum, "Artık ancak hurdaya çıkarılabilir ya da Latin Amerika'ya yarar."

Ufak ihtiyar oyuncağına tasayla bakıp, kaderine razı bir hareketle geçmemi işaret ediyor. Tezgâhtarın gülümsemesi bana bir geriatri diploması sunuyor. Yerden biten kat güvenlik görevlisi Cazeneuve, sinirli bir şekilde tankı kaldırıyor.

"Gerçekten her seferinde ortalığı karıştırman şart mı Malaussène?"

"Kapa çeneni Cazeneuve."

Ne ortam ama...

İhtiyar, tankı elinden alındıktan sonra omuzları düşmüş öylece kalıyor. Sanki yukarılarda daha fazla hava bulacakmışım gibi, belli bir rahatlama ile kendimi yürüyen merdivene bırakıyorum.

Yukarıda Théo'yla karşılaşıyorum. Flamingo pembesi bir takım içinde ve her zaman olduğu gibi otomatik fotoğraf kabini önünde sıra bekliyor. Sevimli bir şekilde bana gülümsüyor.

"Senin yavrularından biri oyuncak reyonunun altını üstüne getiriyor Théo."

"İyi iyi, hiç olmazsa bu süre içinde okul çıkışlarında üstünü başını açmaz."

Karşılıklı gülümsemeler. Sonra Théo göz ucuyla cam kafesi, şikâyet bürosunu işaret ediyor.

"İçerde senden bahsediyorlar galiba."

Gerçekten de, Lehmann'ın sıkı bir çalışma içinde olduğunu anlamak için bir saniye bana yetiyor. Müşteriye bunun tamamen benim kabahatim olduğunu anlatmakla meşgul. Hanımın gözlerinden kısa aralıklarla yaşlar fışkırıyor. Kırık dökük bir pusetin içine zorla sıkıştırdığı şişko bebeğini bir köşeye yerleştirmiş. Kapıyı açıyorum, Lehmann'ın en içten dayanışma tonu ile şunları dediğini duyuyorum:

"Sizinle tamamen aynı fikirdeyim, bayan. Kaldı ki, bu hiçbir biçimde kabul edilemez..."

Beni gördü.

"Zaten kendisi de geldi, şimdi bize bu konuda ne düşündüğünü söyleyecek."

Sesi ton değiştirdi. Anlayışlı olmaktan, zehirli bir ifadeye kaydı. İş çok basit. Lehmann bir ipnotizmacı sükûneti ile durumu bana anlatıyor. Şişko bebek ise, dünyalar kadar neşeli bir bakış fırlatıyor yüzüme. İşte, üç gün önce benim bölümümdekiler, bu bayana bir buzdolabı satmışlar; dolabın boyutları, mezeler ve tatlılar da dahil olmak üzere yirmi beş kişilik bir Noel yemeğinin içine tıkıştırılabileceği büyüklükteymiş. Burada "tıkıştırmak" derken doğru kelimeyi kullanmış oluyoruz; zira o gece, Lehmann'ın benden nedenini açıklamamı istediği gibi, sözkonusu buzdolabı bir fırına dönüşmüş. Bu sabah kapısını açan bayanın diri diri yanmaması bir mucizeymiş. Müşteriye şöyle bir göz atıyorum. Gerçekten kaşları yanmış. Kızgınlığının ardındaki üzüntü, acınacak bir tavır takınmama yardımcı oluyor. Bebek, sanki her şeyin sorumlusu benmişim gibi bakıyor. Benim gözlerim ise, kollarını kavuşturarak bürosunun kenarına dayanan Lehmann'a doğru korkuyla dönüyor:

"Bekliyorum."

Sessizlik.

"Kalite kontrol sizin sorumluluğunuzda değil mi?"

Kafamı sallayarak onaylıyorum ve olan biteni gerçekten anlamadığımı, kontrol testlerinin yapılmış olduğunu mırıldanıyorum... Aynen geçen haftaki gaz sobasında veya Boëry avukatlık bürosunun elektrik süpürgesinde olduğu gibi!

Küçük çocuğun bakışlarından, yavru fok katliamından da benim sorumlu olduğumu açıkça okuyorum. Lehmann yeniden müşteriye dönüyor. Sanki ben orada yokmuşum gibi konuşuyor. Israrla şikâyet etmekten kaçınmadığı için hanıma teşekkür ediyor. (Dışarıda Théo hâlâ otomatik foto makinesinin kapısında bekliyor. Bizim ufaklığın albümüne koymak için fotoğrafından bir tane istemeyi unutmamalıyım.) Lehmann, ticaret hayatının çeki düzene sokulmasında müşterinin de bir görevi olduğu kanısında. Garantinin işleyeceğini ve mağazanın hemen başka bir buzdolabı teslim edeceğini söylemeye gerek bile yok.

"Sizin ve sizinkilerin maruz kaldığı diğer maddi zararlara gelince..." (İşte eski astsubay Lehmann böyle konuşuyor, sesinin gerisinde –hani şu Riesling şarabı ile hayat bulan– leyleğin onu bırakmış olduğu o eski, güzel Alsace'ın anısı canlanıyor) "Bay Malaussène onları severek ödeyecektir. Tabii ki kendi cebinden."

Ve, "Mutlu Noeller Malaussène," diye ekliyor.

Lehmann'ın şirketteki kariyerimi anlattığı ve bu şikâyet nedeniyle meslek hayatımın son bulacağını bildirdiği şu anda, artık müşterinin yorgun gözlerinde kızgınlık görmüyorum, sıkıntı var, sonra acıma ve gözyaşları saldırıya geçip kirpiklerinin ucunda titremeye başlıyorlar.

Tamam artık benim kendi gözyaşı pompamı çalıştırma vaktim geldi. Gözlerimi başka yere çevirerek bu işi yapıyorum. Bakışımı camdan dışarı mağazanın akıntısına bırakıyorum. Acımasız bir kalp tıkalı damarlara fazladan yuvarlar yolluyor. Bütün insanlık dev bir hediye paketinin altında sürünüyor gibi geliyor bana. Güzel yarı-saydam balonlar, sürekli olarak oyuncak reyonundan yukarı doğru çıkıp donuk camda birikiyorlar. Gün ışığı bu çok renkli salkımların arasından süzülüyor. Çok güzel. Müşteri, Lehmann'ın sözünü kesmek için boşuna çalışıyor, o ise acımasızca benim gelecekteki hayatımı anlatmayı sürdürüyor. Hiç de parlak değil. Perspektifte iki üç ufak-tefek iş, yeni kovulmalar, sürekli işsizlik, düşkünler yurdu ve fukara mezarlığı var. Müşterinin gözleri bana döndüğünde ağlıyorum. Lehmann sesini yükseltmiyor. Metodik olarak yarayı deşiyor.

Müşterinin gözlerinde gördüğüm şey artık beni şaşırtmıyor. O artık tava gelmiş durumda. Ağlamaya başlamam, onun kendini benim yerime koymasına yetti. Acıma. Sonunda bir soluk aralığında Lehmann'ın sözünü kesmeyi başarıyor. Her şey geriye çark. Şikâyetinden vazgeçiyor. Buzdolabının garantisi işleme konulsun başka bir şey istemiyor. Yirmi beş kişinin Noel yemeğini benim ödememe de gerek yok. (Bir ara Lehmann maaşımdan söz etmiş olmalı). Bir bayram arifesinde işimi kaybetmeme neden olursa kendisini affetmeyecek. (Lehmann "Noel" kelimesini en az yirmi kere söyledi.) Herkes hata yapabilir, kendisi de bundan kısa bir süre önce, işinde...

Beş dakika sonra elinde yeni bir buzdolabı için sipariş kâğıdı ile şikâyet bürosundan çıkıyor. Bebek ve puseti bir saniye kapıya sıkışıyorlar. Sinirli bir hıçkırıkla itiyor.

Lehmann ve ben baş başa kalıyoruz. Bir an makaraları koyverişine bakıyorum sonra –yorgunluktan mı ne?– "Ne pislik bir ekibiz değil mi?" diye mırıldanıyorum.

Havlayan ağzı bana cevap vermek için kocaman açılıyor. Fakat bir şey çenesini kapatıyor.

O şey mağazanın içinden geliyor.

Sağırlaştırıcı bir patlama. Ardından haykırışlar.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Burçin Kimmet, “Profesyonel bir günah keçisi”, Virgül, Sayı 5, Şubat 1998

Polisiye, gülünç, tuhaf ama gerçeğin çok yakınında dolaşan bir öykü. Pennac'ın mizah yönü (Malausséne'in iç konuşmaları!) kitabın başından sonuna kadar hissetttiriyor kendisini. Bunda titiz çevirinin payı da çok büyük. Ama her şeyden önce, Pennac'ın "elimizde kalan yegâne ve en temel değer" olarak nitelediği içtenlik, okurun hemen olan biten tüm bu tuhaflıklara ısınmasını sağlıyor.

Gül Dirican, “Gulyabaniler Cenneti”, Gazete Pazar, 31 Ağustos 1997

Pennac 1983'ten beri Fransa'da çok ünlü. Hatta bu polisiyelerdeki yaşam biçimini taklit eden birkaç apartman sakini, toplu yaşamaya başlamış, Pennac'ın esprilerini yapmaya ve her gün iki Pennac aforizmasını tekrarlamaya adamışlar kendilerini. (Ah şu inanç, dışarıdan seyredildiğinde insanı ne kadar utandırır.) Pennac "stil ile anlatı arasında tercih yapmamayı" seçiyor. Geçen zamanın öyküsünü yazıyor. "Şiir ve mizah dolu sagalar yazarak, ortada gülmek için hiçbir neden olmamasına rağmen" okurunu çok güldürüyor. Böylece Fransa'da Pennac fenomeni başlıyor. Ödüller alıyor, televizyonlarda, radyolarda sesi duyuluyor. Paris'in Arap, Türk mahallesi Belleville'de yaşıyor. Oradaki insanların, karmaşanın hayranı. Oradaki çocuklar sokakta oynuyor, esnaf bağırışıyor, en çok müezzinin sesi duyuluyor. Herkes kuskus yiyor. Sabaha karşı sokakta iki sarhoş biri Hırvat biri Sırp, birbirine sarılarak "sonsuza kadar dost olacakları"nı söyleyerek ağlıyor… Pennac "yıllarca kulaklarını doldurmuş olan hiçbir teraneyi kitaplarımda kullanmak istemedim," diyor. Önce yazmak istediği öyküyü dostlarına anlatıyor, uzun uzun. Çevresindeki herkes romanlarında yer alıyor. Artık öykü sağlamlaştığında geriye sadece yazmak kalıyor. Siyasal temalı kitaplar yazmayı terk edip çocuk kitaplarına yöneliyor. (Uzun süre öğretmenlik yaptığı için "otuz tane yumurcaktan daha gerçek hiçbir şey olamaz," diyor.) Sonra polisiyelere başlıyor.

Gulyabaniler Cenneti iç içe geçmiş yapısı, espri dozu, iyi ayarlanmış gerilimi, zekice hazırlanmış polisiye kurgusu ile polisiye severlere "Allah'tan daha ne istiyorsunuz?" dedirtiyor.

Benjamin Malaussene, bir polisiye kahramanı. Fransa'nın en çok satan yazarlarından Daniel Pennac'ın seri romanlarının kahramanı. İlginç bir ailesi var. Kalabalıklar. Benjamin'in annesi rahat duran bir kadın değil. Habire uzaklara gidiyor, gittiği gibi oralarda birilerine aşık olup habire çocuk doğuruyor. İşte Benjamin'in ailesi bu çocuklardan oluşuyor. Hepsinin abisi ama daha çok babası. Beş kişiler, bir de köpekleri Julius var. Hepsinin gereğinden fazla gelişmiş duyguları, farklı ve garip alışkanlıkları, evi zamandışı bir boyuta taşıyor. Clara karşılaştığı kötü şeylerin fotoğrafını çekiyor. Bunun nedeni, küçükken tabağına sevmediği bir şey koyulması ile oldukça alakalı. Sevmediği şeyi neden sevmediğini anladıktan sonra yiyebiliyor çünkü. Fotoğrafları da onun için çekiyor. (Pennac kahramanlarını çevresindeki insanlardan oluşturuyor; bir trende küçük bir kızı doyurmak zorunda kalmış, "Çocuklar sevmediği yiyeceği ağızlarına aldıklarında yutar, sonra da kusarlar. Bu kıza gelince, büyük bir dikkatle onları tadıyor, neden sevmediğini anlayınca 'yemesi daha kolay oluyor' diyordu." İşte Clara da bu anının bir ürünü olarak kitaptaki yerini almış.) Henüz reşit olmayan Therese astroloji ile uğraşıyor. Onun için olayların tek nedeni yıldızların hareketi. Jeremy, okulla ev arasındaki kısacık yolu çok uzun bir sürede katedebiliyor. Çünkü "seyrediyor"; en küçükleri rüyasında Noel Gulyabanileri görüyor; köpekleri sinir krizi geçiriyor...

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.