Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-019-8
13x19.5 cm, 160 s.
Liste fiyatı: 17,00 TL
İndirimli fiyatı: 13,60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Karanlık Thomas
Yeni Versiyon
Özgün adı: Thomas L'Obscur, Nouvelle Version
Çeviri: Sosi Dolanoğlu
Yayın Yönetmeni: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mart 1993
3. Basım: Temmuz 2015

Önceden tanımlanmış ve sınırları çizilmiş bildik bir dünyanın içine birtakım kişileri ve olayları yerleştirerek kurulan bir dünya değil bu kitaptaki. Karanlık Thomas, "gerçek dünyanın ters çevrilmişi, inkârı" olan bir başka dünyanın içinde, kendi deneyimini ve kendi evrenini yaratan, saf hayal gücünün eseri bir roman...

Derin sularda yüzmeyi, uzağa, öte'ye gitmeyi, Blanchot'un düşüncesinin dehlizlerinde dolaşmayı ve kaybolarak başka bir ben bulmayı göze alan okurlar için...

OKUMA PARÇASI

Açılış Bölümü, s. 7-10

Thomas oturdu ve denize baktı. Bir süre, sanki oraya diğer yüzücülerin hareketlerini izlemeye gelmişçesine, kımıldamadan durdu ve uzakları görmesini engelleyen sise rağmen, gözlerini suyun üzerinde güçlükle duran vücutlara dikip inatla orada kaldı. Sonra, daha güçlü bir dalga onu ıslattığında, o da kum tepeciğine indi ve onu anında yutan çalkantılı suların içine süzülüverdi. Deniz sakindi ve Thomas yorulmadan uzun süre yüzmeye alışkındı. Ama bugün yeni bir güzergâh seçmişti. Sis kıyıyı örtüyordu. Denizin üzerine bir bulut inmişti ve su yüzeyi, sahiden gerçek olan tek şeymiş gibi görünen bir parıltının içinde kayboluyordu. Çalkantılı sular Thomas'yı sarsıyor, ama ona dalgaların ortasında olma ve bildik unsurlar içinde yuvarlanma duygusunu vermiyorlardı. Suyun olmadığını kesin olarak bilmesi, yüzmek için harcadığı çabaya bile lüzumsuz bir egzersiz niteliği veriyor ve bu da ona yılgınlıktan başka bir şey getirmiyordu. Kendine hâkim olabilse bu tür düşünceleri kafasından kovabilirdi belki, ama bakışları hiçbir şeye tutunamadığından, boşluğu, orada yardım bulmak niyetiyle seyrediyormuş gibi geliyordu ona. Tam o sırada, rüzgârla kabaran deniz kudurup köpürdü. Fırtına denizi bulandırıyor, erişilmez bölgelere dağıtıyordu; sert rüzgârlar göğü darmadağın ediyordu, ama aynı zamanda, her şeyin çoktan yok olduğunu düşündüren bir sessizlik ve sükûnet vardı. Thomas her yerini saran donuk sulardan kurtulmaya çalıştı. Keskin bir soğuk kollarını uyuşturuyordu. Su döne döne girdaplar oluşturuyordu. Gerçekten su muydu bu? Kâh gözlerinin önünde beyazımsı yumaklar gibi köpükler uçuşuyor, kâh suyun yokluğu vücudunu yakalayıp onu şiddetle sürüklüyordu. Daha yavaş nefes aldı, sert rüzgârların başından aşırdığı sıvıyı bir süre ağzında tuttu: ılık bir hoşluk, tat duygusundan yoksun adamın acayip içeceği. Sonra, ya yorgunluk yüzünden, ya da bilinmeyen bir nedenle, kol ve bacakları ona, içinde yuvarlandıkları suyun hissettirdiğine benzer bir acayiplik hissettirdiler. Önce bu his ona neredeyse hoş bir şeymiş gibi göründü. Yüzerken bir tür hülyaya dalıyor ve orada denize karışıyordu. Kendinden çıkıp boşluğa süzülüvermenin, su düşüncesi içinde dağılmanın verdiği sarhoşluk, her türlü rahatsızlığı unutturuyordu ona. Ve giderek daha samimi bir şekilde dönüşmekte olduğu bu ideal deniz, içinde boğulur gibi olduğu gerçek denize dönüştüğünde bile, heyecanlanması gerektiği kadar heyecanlanmadı: Sadece yüzdüğünü düşünmesine yarayan bir vücutla böyle gelişigüzel yüzmek şüphesiz katlanılır şey değildi, ama bir rahatlama da hissediyordu, sanki nihayet durumun çözümünü keşfetmiş de, onun için her şey, namevcut bir denizde namevcut bir organizmayla bitmez tükenmez yolculuğunu sürdürmekle sınırlıymış gibi. Yanılsama uzun sürmedi. Ona yüzmesi için bir vücut veren suyun içinde, akıntıya kapılan bir gemi gibi bir kıyıdan ötekine yalpalaması gerekti. Çıkış yolu neydi? Kolu olan dalga tarafından sürüklenmemek için mücadele etmek mi? Sulara gömülmek mi? Kendi içinde acı acı boğulmak mı? Durma vaktinin geldiği kesindi, ama bir umudu daha vardı; yeniden canlanan derinliğinin bağrında yeni bir imkân bulmuşçasına yeniden yüzdü. Yüzgeçlerden yoksun canavar, yüzüyordu. Dev mikroskobun altında, girişken bir tüy ve titreşim yığınına dönüşüyordu. Su damlasından çıkıp, bulanık olmakla birlikte alabildiğine belirgin bir bölgeye süzülmeye çalıştığında, dürtüsü adamakıllı tuhaf bir nitelik kazandı; burası kutsal bir yer gibiydi, ona öylesine uygundu ki var olması için orada olması yetecekti; içine gömüldüğü hayali bir oyuk gibiydi; daha kendisi varmadan izi oraya çıkmıştı çünkü. Tamamen içeri girmek için son bir çaba harcadı. Kolay oldu bu; hiçbir engelle karşılaşmıyor, kendisiyle buluşuyor, başka hiç kimsenin giremeyeceği bu yere yerleşerek benliğiyle iç içe geçiyordu.

Sonunda geri dönmesi gerekti. Dönüş yolunu kolayca buldu ve bazı yüzücülerin suya dalmak için kullandıkları bir yerde ayağı dibe değdi. Yorgunluğu kaybolmuştu. Kulaklarında bir çeşit uğultu, gözlerinde de yanma vardı hâlâ; tuzlu suda fazla kalındığında bekleneceği gibi. Dönüp güneşin yansıdığı uçsuz bucaksız su örtüsüne bakarak hangi yönde uzaklaştığını kestirmeye çalışırken, bunun farkına varıyordu. O anda gözlerinin önünde hakiki bir sis vardı ve bakışlarının hararetle deldiği o bulanık boşlukta olur olmaz her şeyi ayırt ediyordu. Dikkatle izleye izleye, çok uzakta yüzen, ufkun altında yarı yarıya kaybolmuş bir adam gördü. Bu mesafeden, yüzücü görüş alanından sürekli çıkıyordu. Onu görüyor, görmez oluyor, ama yaptığı tüm hareketleri de izliyormuş duygusuna kapılıyordu: Onu çok iyi algılamanın ötesinde, ona son derece samimi, hem de başka hiçbir temasta olamayacağı kadar samimi bir şekilde yakınlaştığı duygusuna kapılıyordu. Uzun süre öylece bakıp bekledi. Bu seyirde, çok büyük bir özgürlüğün, tüm bağların kopmasıyla elde edilen bir özgürlüğün ortaya çıkışını andıran acılı bir şey vardı. Yüzü allak bullak oldu ve yadırgatıcı bir ifadeye büründü.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Irmak Zileli, "Derin sularda yüzebilmek", Radikal Kitap Eki, 2 Kasım 2007

Maurice Blanchot'nun Karanlık Thomas adlı 'anlatı'sını okuduktan sonra, bu yazıyı yazmak üzere masaya geçtiğimde eser üzerine hiçbir açıklama yapamayacağımı fark ettim. Yapmayı istemedim, dersem daha doğru olur. Bu noktada kitabın sonunda yer alan Jean Starobinski'nin 'Karanlık Thomas'yı Okuma Denemesi' başlıklı yazısı, eser hakkında ayrıntılı çözümlemeler içeriyor zaten. Kaldı ki Starobinski'nin de dediği gibi 'Sonuçta, bir açıklamanın başarısızlığı, bir eserin indirgenemezliği ve istisnai durumu hakkında çok şey ifade eder." O nedenle bu yazı, Karanlık Thomas hakkında bir tanıtım yazısı olarak düşünülmüş de olsa, Blanchot üzerine kısacık bir 'değinme'nin ötesine geçmeyecek.

"Dünyaya somut bir müdahale olan eylem ile, dünya yüzeyinde pasif bir gösteri olacak yazılı söz karşı karşıya getirilir; eylemden yana olanlar harekete geçmeyen edebiyatı reddederler, tutkuyu arayanlar ise harekete geçmemek için yazar olurlar." Maurice Blanchot, 1947'de yazdığı 'Edebiyat ve Ölüm Hakkı' başlıklı yazısında 'eylem' ile 'yazarlık' karşıtlığını böyle ifade ediyor. Blanchot, 'tutkuyu arayanlar'dan olduğu için olsa gerek, yaşamı boyunca hiçbir toplumsal eyleme katılmamıştır. Hatta toplum içinde, insanlar arasında görünmemiştir bile. İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa edebiyatının önemli edebiyatçıları arasında sayılan Fransız yazarın, yaşadığı dönemde ve sonrasındada bilinen tek kare fotoğrafı dahi yok. Toplumla arasına bu tür bir mesafe koymayı yeğleyen Blanchot'nun bu tavrı, onun yapıtlarıyla da anlamlı bir bütünlük oluşturur. Çünkü o bir 'yeraltı edebiyatçısı'dır.

'Tembel okuru kabul etmem'

1907'de Fransa'da doğan Maurice Blanchot, roman, anlatı ve deneme yazarı olarak anılır. Ancak bu türler onun yazın dünyasında iç içedir. İsmi Georges Bataille'in kurduğu Critique dergisinde, Marcel Arland, Raymond Aron, Fernand Braudel, Rene Char, Michel Deguy, Michel Foucault gibi yazarlarla yan yana gelmiştir. Türkçe de basılan Hayalimdeki Michel Foucault/Maurice Blanchot: Dışarının Düşüncesi isimli, iki yazar ve düşünürün birbirleri hakkında yazdıkları iki denemeyi bir araya getiren bir kitap yayımlanmıştı. Bu kitapta Foucault'nun Blanchot hakkında yazdığı denemenin başlığı boşuna 'Dışarının Düşüncesi' değildir. Blanchot'nun toplumdan kendini uzak tutmasıyla edebi üslubu arasında bir bağ olduğunu yazının başında ifade etmiştim. İşte bu 'dışarının düşüncesi' ifadesi de tam olarak bunun yansımasıdır. Blanchot'nun eserlerinde anlatıcı son derece uzak bir mesafeden dokunur okura. Hatta belki de dokunmaz. Tam da bu noktada Blanchot'nun dil ve edebiyat arasında kurduğu ilişkiyi görürüz. Blanchot'ya göre dil, dış dünyayı, gerçekliği yansıtmanın bir aracı değildir. O dilin doğrudan bir anlatım aracı olduğunu reddeder ve böylece dille sürekli oynar. Metinlerde, bir olay örgüsünü takip etmez okur.

Çevirmen Nami Başer'in, Blanchot hakkındaki sözleri, Blanchot'nun okurla kurduğu ilişkiyi son derece iyi özetliyor. Bu sözler, Blanchot'nun eserlerinin 'tembel okuru' kabul etmediğini de anlatıyor: "Yazar vardır, söyleyeceklerini, anlatacaklarını hemen gözümüzün önüne serer. Düşündüklerini sergiledikçe, okur olarak biz de ona alışırız; sadece ona özgü birtakım deyişlerin, kendi çabasıyla kurduğu bir dil anıtının yadırgayıcılığını bir süre sonra aşar, artık ona belki de beklentilerimiz doğrultusunda yaklaşırız. Gitgide kendimizden bir şeyler buluruz onda. Belirli bir zaman sonunda da sadece onun dünyasını benimsemekle kalmayız, aynı zamanda onunla suç ortaklığına hazırlanırız. Bir yolculuğa çıkmışızdır, o da bize eşlik etmektedir."

Blanchot, yayımlanan ilk kitabı olan Karanlık Thomas'da da okuru bir deniz kenarında başlayıp, yine aynı deniz kenarında son bulan bir yolculuğa çıkarıyor. İlk basımı 1993, ikinci baskısı 2007'de yapılan Karanlık Thomas'nın sonunda iki de ek yer alıyor. Bu eklerden birisi Blanchot'nun 'Edebiyat ve Ölüm Hakkı' başlıklı yazısı. Bu yazı, Blanchot'nun edebiyat ve yazarlık üzerine düşüncelerini anlamak için iyi bir fırsat. İkinci ek ise Jean Starobinski'nin 'Karanlık Thomas'yı Okuma Denemesi' başlıklı yazısı. Bu yazı da okura Karanlık Thomas'yı derinlemesine ve emek vererek okumak isteyenlere iyi bir pusula.

Devamını görmek için bkz.

Emek Erez, "Blanchot’nun yazı deneyimi üzerine kısa bir deneme", Edebiyat Haber, 11 Mayıs 2016

Blanchot denince aklımıza “açıklanamayan” bir yazı üslubu gelir. Bu nedenle onun metinleri ve karakterleri üzerine yapılacak yorum her zaman sınırlı olacaktır. Çünkü onun metinleri öznesiz metinlerdir. Ne okur o metne özne olabilir ne de bildiğimiz klasik yazımlardaki gibi arkadan dikte eden bir yazar vardır.

Blanchot metinlerinde kendini yok eder ve okur da yok olur. Karakterlerini bir boşluğa bırakır, varlığın ve yokluğun boşluğuna. Örneğin; Karanlık Thomas [1] karakterini düşünelim, Thomas vardır okurken bilirsiniz ama o ne bu dünyadadır ne de başka dünyada yani hem bu dünyada olduğunu hissedersiniz hem de bilmediğiniz başka bir yerde olduğunu, bir kesinliği yoktur. Yazar onun boşluğunda okuru da kaybeder. Onunla birlikte hem varlığı hem yokluğu duyumsarsınız bir yandan “hiç” olduğunuzu kabul eder, diğer yandan o karakter boşluktan çıkış yakaladığında ve varolduğunu hissettiğinde siz de onunla birlikte varolursunuz. Aslında insani olan yani bazen “hiç” olduğunu hisseden, bazen de varlığını hisseden bir duruma karşılıktır bu, insandır. Blanchot sizi varolma durumuna hem yaklaştırır, hem uzaklaştırır böylece o metnin bir yerindesinizdir ama bunu cümlelere dökmek zordur çünkü ne yazar size bunu açıkça söyler ne de siz böyle bir sonuca varacak yetkinliğe sahip olabilirsiniz.

Blanchot’ya göre her eserin bir zamanı vardır o bu konuda şöyle der ; “Her eser durum ve koşulların eseridir: Bu demektir ki bu eserin bir başlangıcı vardır, zaman içerisinde başlamıştır ve zamanın o ânı eserin bir parçasıdır, çünkü o olmasaydı eser aşılmaz bir sorundan, yazmanın olanaksızlığında başka bir şey olmayacaktı.” [2] Zamanın bir ânı o eserin varoluşuna sebep olur ve o an eserin de bir parçasıdır. Yazar o ânı eseriyle var ederken aslında kendisini de var eder yani yazar, belirleyici olan an ve metin arasında bir var ediş ilişkisi vardır. Ama Blanchot açısından duruma baktığımızda onun metinlerinde kesin bir yer ve zaman olmadığını da görürüz. Örneğin; “İdil” [3] adlı anlatısında bir düşkünler yurduna sürgün edilen “yabancı” karakterini ele aldığımızda, bu düşkünler yurdunun nerede olduğuna, yabancının nereden, ne zaman sürüldüğüne dair bilgi yok gibidir. Ancak “yabancılık” durumu, bir düşkünler yurdunda ıslah edilmenin disiplinel boyutu ve bir sürgünün hislerinin ne olabileceğine dair pek çok ayrıntıyı sezersiniz. Bu anlamda bu metin yersiz, yurtsuz, zamansız bir yerde durur. Zamanın bir ânında kaybolmuştur ama şunu hissedersiniz dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir sürgün “yabancı” olmanın anlamını benzer hissedecektir. Yani Blanchot aslında bir zaman ânı almıştır bu zaman dünya tarihinin ve insanın herhangi bir zamanı olabilir. Böylece yazar o ânı zamanın dışına çıkarmış, kesinlikten uzaklaştırmış ve bizi sezgilerimizle baş başa bırakmıştır. Onu tarihte bir yere yerleştirebiliriz ama okur açısından da bu durum kesin olmayacaktır çünkü burada okurun kişisel belleği belirleyici olacaktır.

"Yabancı" anlatısı benim gibi metni ilk okuyanın aklına Aushwitz’i getirecektir belki ama Blanchot kitabın sonunda bu metnin Auswitz öncesi bir anlatı olduğunu belirtiyor. Ve şöyle diyor; “Ölümle son bulmayan ve bu ölümün karanlıklaştıramayacağı bir göçebeliğin anlatısıdır bu; çünkü anlatı yabancıya yabancı olan ‘olağanüstü ve zafer dolu gökyüzünün’ olumlanmasıyla sonuçlanır. Ve anlatı, söylenilen şeylerin ışığının, en mutsuz sözde bile, yıldızsız geceyi, karanlık gecenin her zaman şeklini değiştiren şu hafif ve havamsı ışıma şeklinde aydınlatmaktan geri kalmayacağını söyler.” [4] Burada yazarın anlatılarının bir özelliğini de keşfediyoruz aslında, buna “anlamın tersine çevrilmesi” veya “olumsuzluğun olumlanması” diyebiliriz. Burada gecenin gücünü, aslında ölümün bir sonsuzluk olmadığını en karanlık gece de bile bir ışık olabileceğini, en mutsuz cümlede bile bir mutluluk bulunabileceğini yani yazarın metinlerinde hislerin bildiğimizin dışında tersi bir durumu ifade edebileceğini görürüz ve bu bir şekilde verili anlamın dışına çıkmaya sebep olur. Böylece öğrendiklerimizi “unutuşa” bırakırız ölümün ve karanlığın başka bir şeyin göstergesi olabileceğini sessizce duyarız.

Blanchot’nun okur ve yazar hakkında söyledikleri de önemli bana kalırsa. Ona göre; “okur içinde bilinmeyen bir şey, farklı bir gerçeklik, onu dönüştürebilecek ve onun da kendi içinde dönüştürebileceği ayrı bir ruh bulacağı bir yabancı ister. Bir okur kitlesi için yazan yazar aslında yazmaz: Yazan o kitledir ve bu nedenle de bu kitle okur olamaz artık; okuma görünüşten başka bir şey değildir, gerçekte bir hiçtir.” [5] Böyle bir okurluk ve yazarlık durumunu düşündüğümüzde aslında ortaya şöyle bir “hiçlik” durumu çıkıyor gerçekten de kendisini kimin okuyacağını bilerek yazan yazarın eseri kendisi tarafından değil, hitap ettiği kitle tarafından belirleniyor, kendisini bir kitleye dâhil eden okur ise kendisi tarafından değil kitlenin düşünüş biçimi tarafından yönlendiriliyor. Bu şekilde ortaya çıkan eser bir kitlenin belirlenimine kapatılmış oluyor. Eser “hiçleşiyor” çünkü duyulan ses ne yazarın, ne de okurun sesi oluyor. Bireysel bir edim olmasının ötesinde kitlesel bir ses, kitlesel bir hakikat, rahatsız etmeyen, bağıran, konuşan ve ne diyeceği belli olan bir yapıt.

Blanchot’nun yazı deneyimi üzerinde durulması ve konuşulması gereken bir yerde duruyor bana kalırsa. Çünkü onun sessiz, açıklamayan, anlamı tersine çeviren üslubunda gizemli ve etkileyici bir yan var. Sizi “aydınlatmayan”, “bilgilendirmeyen”, etkilendiği yazarları dilin sessizliğinde gizleyen, geceyi olumlayan, gün’ü karartan bir yazı etkinliği, tanıdıkça daha çok büyüsüne kapılıp gideceğiniz, “hiç”in ve boşluğun arasından sızan ışığı görebileceğiniz ama sonuca ya da kesinliğe varamayacağınız ucu açık bir etkinlik bu.

Notlar


[1] Blanchot, M. (1993), Karanlık Thomas Metne dön.
[2] Age. S. 100 Metne dön.
[3] Blanchot, M. (1999), Sonradan Sonsuz Yineleme, "İdil", s. 5-53, Kabalcı Yayınları. Metne dön.
[4] Sonradan Sonsuz Yineleme, s. 91 Metne dön.
[5] Karanlık Thomas, "Edebiyat ve Ölüm Hakkı", s. 101. Metne dön.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.