Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN 975-232-233-4
13X19.5 cm, 112 s.
LİSTE DIŞI
BASILMAYACAK
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Charles Bukowski diğer kitapları
Büyük Zen Düğünü, 1993
Factotum, 1994
Ekmek Arası, 1995
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Kasabanın En Güzel Kızı
Çeviri: Avi Pardo
Yayın Yönetmeni: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kapak ve İç Baskı Yaylacık Matbaacılık Ltd.
Mücellit Sistem Mücellithanesi
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mart 1992
6. Basım: Mart 1999

Bukowski’nin ağzından anlatmaya çalışalım onu ve kitabını:

"Geçmiş yüzyıllarda yazılanlar beni pek açmadı; aşırı ciddi buldum. Birkaç istisna dışında yapaylığa çok yakın. Bu bana devam etme gücü verdi... Yazmayı sürdürüyorum. Çoğunluk underground ve pek zengin değil. Olması gerektiği gibi. Haftada bir-iki, at yarışlarına giderim. Klasik müzik (Stravinsky ve Mahler) ve birayı severim. Romantik ve duygusalım. Boks maçlarından tad alırım ve hayatıma giren kadınlardan birkaçı beni bulutların üstüne çıkarmayı başardı.

Hakkımda yazılanlara gelince, bazı tanıtma yazıları, makaleler, bir kitap ve biyografi sayılabilir; ancak onlar bu duvarın arkasındaki dolapta bir yerdeler ve şimdi gidip ararsam terler, sıkılırım. Siz de bunu istemezsiniz biliyorum. Sağolun. Ayrıca daktilo ve imla yanlışları için özür dilerim. İkisine de hiçbir zaman fazla ilgi duyamadım."

Aşağıda kitaba da ismini verdiğimiz “Kasabanın En Güzel Kızı”nı okuyabilirsiniz.

İÇİNDEKİLER
Charles Bukowski Üzerine

Kasabanın En Güzel Kızı
15 cm.
Tecavüz! Tecavüz!
Buluşma
Hür Hayvanat Bahçesi
Baş
Kid Stardust Mezbahada
Sülük Üzerine Notlar
Pis Moruğun Notları'ndan Seçmeler
OKUMA PARÇASI

Avi Pardo, "Charles Bukowski Üzerine", s. 7-11

Amerikan şairi, romancısı ve öykü yazarı kendini şöyle anlatıyor: "Andernach, Almanya doğumluyum. Babam işgal ordusunda asker, annem Alman'dı. İki yaşımda Amerika'ya getirildim. Kısa bir süre sonra Los Angeles'a taşındık. Hayatım bu şehirde geçti. İki sene Los Angeles City College'a devam ettim ancak kendi kendimi eğittiğimi söylemek daha doğru olur. Okuldan hemen sonra ülkeyi dolaşmaya başladım. Geçimimi ikinci sınıf işler yaparak sağladım; kapıcı, benzin istasyonunda pompacı, bekçi, bulaşıkçı, yükleme memuru, fabrika işçisi, ustabaşı, park kâhyası. Ayrıca bisküvi fabrikası, floresan fabrikası, tren yolları ve mezbahada çalıştım. Şehirlerin çoğunu gördüm ve yüze yakın işe girip çıktım. Yazmaya çalışırken ölümüne açlık çektim. Günde bir çikolatayla yetinerek haftada üç dört öykü yazmaya çalışıyordum. Çoğu zaman daktilom yoktu. El yazısıyla yazdıklarımı Atlantic Monthly, Harper's ve New Yorker dergilerine postaladım. Hepsi geri geldi.

"Nihayet 24 yaşımda, bir öyküm Whit Burnett'ın çıkardığı Story dergisinde basıldı. Ardından Portfolio dergisinde bir tane daha. Her zamankinden fazla içmeye başlamıştım, sonraları yazmayı kesip sadece içtim. Bu on yıl sürdü. Benim kadar ümitsiz olan kadınlarla geçirdiğim on yıl. Şiddetli bir iç kanama sonucu kendimi Los Angeles hastanesinin düşkünler koğuşunda buldum. On iki şişe kan, on iki şişe glikoz verildi. Ameliyat olmayı reddettim. 'Ameliyat olmazsan ölürsün,' dediler. 'Bir kadeh bile seni öldürür,' dediler. Bana çifte yalan söylediler.

"Hastaneden çıkınca iş ve kalacak bir yer ayarlamayı başardım. Her akşam iş çıkışı eve dönüp tonlarla bira içip şiir yazmaya başladım. İki haftada 60 kadar şiir yazmıştım ama onları ne yapmam gerektiği konusunda hiçbir fikrim yoktu. Elime şiir dergilerinin bir listesi geçti. İçlerinden biri Wheeler, Texas bölgesindendi. Tamam, asmalar içinde bir villada yaşayan, kanarya yetiştiren yaşlı bir kadının çıkardığı o tür dergilerden biri olsa gerek, bu şiirler onun panikmetre ibresini zıplatır diye düşündüm. Şiirleri postalayıp aklımdan sildim. Dahi olduğumu ilan eden övgü dolu şişkin bir mektup aldım. İşler iyiye gidiyordu. Yanıtladım. Harlequin dergisi bir sayısını tümüyle benim şiirlerime ayırdı. Yazışmaya devam ettik. Beni ziyarete geldi. Oldukça çekici, sarışın bir kızdı. Evlendik ve Texas'a gittik. Milyoner bir ailenin kızı olduğunu orada öğrendim. Evliliğimiz iki buçuk yıl sürdü.

"Yazmaya devam ettim, şanslıydım. Tekrar öykü yazmaya bile başlamıştım. Çoğu Evergreen Review dergisinde yayımlandı. Şiir kitaplarım çıkmaya başladı, senede bir gibi. Bir yeraltı gazetesinde "Notes of a Dirty Old Man" başlığı altında yazmaya başladım. Open City gazetesinde başlayan bu yazılar daha sonra Note Express ve L.A. Free Press'te sürdü. Bu öyküler sonradan Black Sparrow ve City Lights tarafından kitap olarak basıldı. Elli yaşında çalışmayı bıraktım (başkası hesabına çalışmayı) ve ilk romanımı yazdım. Post Office. 20 şişe viski, 210 şişe bira ve 80 puro tüketerek, 20 gecede. Black Sparrow yayımladı. O günden beri yazarak geçiniyorum. Black Sparrow yayınevinden John Martin'in büyük yardımı dokundu. Hayatımın sonuna kadar tek satır yazmasam da ayda 100 dolar vaat etti. Hangi yazarın böyle bir şansı olmuştur?

"Geçmiş yüzyıllarda yazılanlar beni pek açmadı; aşırı ciddi ve resmi buldum. Birkaç istisna dışında yapaylığa çok yakın. Bu bana devam etme gücü verdi. Celine'in Gece'nin Sonuna Yolculuk kitabını severim, Hemingway'in ilk dönemi, Villon, Neruda, Salinger, Knut Hamsun'un tüm yazıları ve Fedor Dos. Bunların dışında pek bir şey yok. Yazmayı sürdürüyorum. Çoğunluk underground ve pek zengin değil. Olması gerektiği gibi. Haftada bir-iki, at yarışlarına giderim. Klasik müzik (Stravinsky ve Mahler) ve birayı severim. Romantik ve duygusalım. Boks maçlarından tat alırım ve hayatıma giren kadınlardan birkaçı beni bulutların üstüne çıkarmayı başardı.

"Hakkımda yazılanlara gelince, bazı tanıtma yazıları, makaleler, bir kitap ve bibliyografi sayılabilir; ancak onlar bu duvarın arkasındaki dolapta bir yerdeler ve şimdi gidip ararsam terler, sıkılırım. Siz de bunu istemezsiniz biliyorum. Sağolun. Ayrıca daktilo ve imla yanlışları için özür dilerim. İkisine de hiçbir zaman fazla ilgi duyamadım."

Bukowski 1960'larda yeraltı edebiyatının kahramanlarından biri olarak sivrilmeye başlar. 1964 yılında Kenneth Rexroth kendisini önemli ve marjinal bir şair olarak tanımlar. 1966 yılında New Orleans'ın Outsider (Yabancı) dergisince "yılın yabancı şairi" seçilir. Bukowski'nin sürekli aşağıladığı edebi çevreler giderek onu kabullenmeye başlarlar. Hugh Fox'ın hayranlık dolu eleştirel biyografisine de konu olmuş, Fransa'da Sartre ve Genet şiirlerini coşkuyla övmüşlerdir.

Önceleri şair olarak dikkati çeker. Dabney Stuart enerjik, sert ve insanın iç dengesini altüst eden şiirlerinin güçlü bir kendini ifade etme dürtüsünden kaynaklandığını söyler ve bu şiirleri Bukowski'nin hayatını, aklını yok olmaktan kurtarmak için savaştığı birer savaş alanına benzetir. Kelimeler, zekâ ve hüzün kullandığı silahlardır. Hugh Fox, Bukowski'nin karanlık ve olumsuz dünya görüşünden söz eder biyografisinde. Günden güne tekrarlanan, çirkini, yıkılmışı, parçalanmışı arayan, kurtuluş için hiçbir ümit (ya da istek) beslemeyen dünya görüşü. Gerçekten de ayyaşlar, kaçıklar, kumarbazlar, düzenbazlar şiirlerinde hep kutsadığı insanlardır. Eleştirmenler tarafından daha ciddiye alınan öykülerinin kahramanları da bu karakterlerdir.

İlk romanı Post Office, Los Angeles postanesindeki yorucu işini sürdürdüğü yıllarını anlatır – despot amirler, alabildiğine içmek, kolay seks, özellikle at yarışlarına yapılan kaçamaklar çok ustaca yazılmıştır. Cesur, akıcı ve katılırcasına güldüren bir kitap. Bütününü parçalarının toplamından daha iyi kılabilecek bağlantılardan yoksun olmakla birlikte bu serserinin anıları zevkle okunur. Bu kötü talihli adamın hikâyesi Factotum (1976) ile devam eder. Bu kez Bukowski, Henry Chinaski'nin kişiliğine bürünür ve kendini daha ilk cümlelerinde büyük Amerikan şehirlerinde berbat işler yaparak yaşamayı kariyer edinmiş, kafasının dikine giden, pejmürde biri olarak tanıtır. Bu duygusal, şaşırtıcı ve hareketli anlatım, edebi kalıplara ters düşen biçemiyle Bukowski'nin ilk yazılarındaki anlatımından daha başarılıdır.

Bukowski anarşist bir satir anlayışı ile, içen, küfreden, partilerde kafayı bulup kadınların ırzına geçmeye yeltenen, uçaklarda etrafına rahatsızlık veren, şiir dinletilerinde rezalet çıkaran biri olarak yazdığında formunun zirvesindedir. Yaşlı ve maço sanatçı imajına olan tüm düşkünlüğüne rağmen aslında duygusal ve yumuşak biridir. Bunun da yazılarına katkısı olumludur.

Yazarın geçirdiği sayısız basur ameliyatlarını konu alan All the Assholes in the World and Mine (Dünyanın Tüm Göt Delikleri ve Benimki) adlı bir kitabı vardır. Hugh Fox kendisini "kırık dökük, erimekte olan ve her an düşüp bayılabilecekmiş izlenimini uyandıran biri" olarak tanımlar. Ancak "düşüncelerinde mutlak bir berraklık ve kontrol" olduğunu ilave eder.

Öylesine cesur, iyi niyetli, kalender biridir ki, Donald Newlove Village Voice dergisinde onun için "Tanıdığım sevilen tek yeraltı şairi," demiştir.

Yazarın Barbara Fry ile 1955 yılında yaptığı evliliğinden Marina Louise adında bir kızı vardır.

Bu tanıtma yazısını Bukowski'nin içki üstüne düşünceleriyle kapatmak yerinde olur: "Günlük hayatın sıkıntısından biraz silkeler insanı, her şeyin aynı olmasından. Kişiyi bedenin ve aklın dışına çıkarıp duvara yapıştırır. Sanırım içmek, ertesi sabah tekrar hayata dönülebilen ve her gün tekrarlanabilen bir intihar şeklidir."

Devamını görmek için bkz.

"Kasabanın En Güzel Kızı", s. 13-19

Cass, beş kızkardeşin en genci ve güzeliydi. Kasabanın en güzel kızıydı Cass. Sağlam ve harikulade bir vücudu vardı. Kızılderili melezi. Yılan gibi kıvrımlı yılan gözlü. Sıvı halinde akan bir ateşti o. Girdiği şekle sığmayan bir ruh. Uzun, parlak ipek gibi saçları sağa sola dalgalanırdı hareket ettikçe. Ya çok şendi ya da hüzünlü. Arası yoktu Cass'ta. Deli diyenler vardı. İçi ölmüş olanlar. Onlar anlayamazlardı. Erkeklerin umurunda değildi deli olup olmadığı. Bir seks makinasıydı onlar için. Cass onlarla dans eder, flört eder ama bir iki kez hariç iş yatmaya gelince bir yolunu bulur ayrılırdı.

Kızkardeşleri onu güzelliğini yanlış kullanmakla suçlar, kafasını kullanmadığını söylerlerdi. Oysa Cass'ta hem kafa hem ruh vardı. Resim yapar, dans eder, şarkı söyler, alçıdan şeyler yapar ve biri incindiğinde ta içinden duyardı onların acısını. Pratik bir kafası yoktu işte. Kızkardeşleri önce kendi erkeklerini cezbettiği için sonra da onlardan faydalanamadığı için kızarlardı ona. Çirkin erkeklere yanaşmak gibi bir huyu vardı. Yakışıklı erkeklerden iğrenirdi. "Hayat yok onlarda," derdi. "Mükemmel kulaklarından, burunlarından başka bir bok düşünmezler. Tamamen yüzeyseldirler, içleri yoktur..." Deliliğe yakın bir hiddeti vardı; bazıları hiddetine delilik derdi.

Babası alkolden ölmüş, annesi de kızlarını terkedip kaçmıştı. Kızlar bir akrabalarının yanına gitmişler sonra bir manastıra yerleşmişlerdi. Manastır boktan bir yerdi. Özellikle Cass için. Diğer kızlar onu kıskanmış, hemen hepsi ile dövüşmüştü. Sol kolu baştan aşağı jilet izleri ile doluydu. Sol yanağında da bir iz vardı ama bu onu daha bir güzelleştiriyordu.

Manastırdan çıktığının ertesi günü Batı Yakası Barı'nda tanıdım onu. En genci olduğu için kızkardeşlerinden sonra çıkmıştı manastırdan. Tek kelime söylemeden gelip yanıma oturdu. Kasabadaki en çirkin adam bendim; belki de bunun için beni seçmişti.

"İçki?" diye sordum.

"Tabii niye olmasın?"

Konuşmalarımızda kayda değer fazla bir şey yoktu. Cass'ın öyle bir havası vardı. Beni seçmişti ve olay onun için bu kadar basitti. Rahat. İçkiyi seviyor fazlaca içiyordu. Yaşı tutmadığı halde bara girmeyi başarmıştı. Belki de sahte bir kimliği vardı, bilmiyorum. Her neyse, her tuvaletten dönüp yanıma oturduğunda erkeklik gururum kabarıyordu. Yalnız kasabanın değil hayatımda gördüğüm en güzel kadındı o. Kolumu beline dolayıp öptüm.

"Beni güzel buluyor musun?"

"Evet ama başka bir şeyler var sende... görünümünle ilgili değil."

"İnsanlar beni hep güzel olmakla suçluyorlar, gerçekten güzel miyim sence?"

"Güzel kelimesi yeterli değil."

Cass elini çantasına soktu. Mendilini alacak sandım. Uzun bir saç iğnesi çıkarttı. Davranmama fırsat vermeden iğneyi burnuna geçirdi, burun deliklerinin hemen üstünden, yanlamasına sokuvermişti iğneyi. Korku ile karışık bir bulantı hissettim. Bana bakıp güldü. "Beni hâlâ güzel buluyor musun?" İğneyi çekip mendilimi kanayan burnuna tuttum. Barmen ve çevredekiler olayı izlemişti. Barmen yanımıza geldi:

"Bana bak," dedi Cass'a, "Bir daha sapıtırsan kendini dışarıda bulursun. Senin oyunlarına ihtiyacımız yok!"

"S..tir git ulan!" dedi Cass.

"Ona hâkim ol," dedi barmen bana.

"Sorun yok," dedim.

"Burun benim, ne istersem yaparım burnumla," dedi Cass.

"Olmaz," dedim. "Benim canım yandı."

"Ben burnuma iğne sokunca senin canın mı yanıyor?"

"Evet, gerçekten."

"Peki, bir daha yapmam. Neşelen biraz."

Öptü beni gülerek. Bir eli ile mendili burnuna bastırıyordu. Bar kapanınca kaldığım eve gittik. Bira içip konuştuk. Sıcak ve sevecen biri olduğunu sezmeye başlamıştım. Kendini farkında olmadan sunuyordu. Yine de bazan aksi, anlaşılmaz bir tavır takınıyordu. Schitzi. Harikulade, manevi, kutsal bir Schitzi'ydi o. Herifin biri canına okuyacaktı günün birinde şüphesiz. Ben olmazdım inşallah.

Yatağa girdik. Işığı söndürdükten sonra sordu. "Şimdi mi istersin yoksa sabah mı?"

"Sabah," diye yanıtladım ve sırtımı döndüm.

Sabah kalkıp kahve yaptım, yatağa getirdim.

Güldü. "Geceyi pas geçen ilk erkeksin," dedi.

"Boşver," dedim. "Hiç olmasa da olur."

"Hayır, istiyorum. Bekle biraz tazeleneyim," dedi.

Cass helaya gitti. Kısa bir süre sonra döndüğünde nefesimi kesti; uzun siyah saçları, ağzı, gözleri, kendisi pırıl pırıldı... Sakin bir tavırla vücudunu açtı. İyiye alamet. Yatağa girdi.

"Hadi gel sevgilim."

Yanına uzandım.

Kesik ama tereddütsüz öpüşüyordu. Ellerimi teninde, saçlarında gezdirdim. Birleştik. Sıcak ve dardı. Uzatmak için ağır bir tempo tutturdum. Gözlerimin içine bakıyordu.

"Adın ne?" diye sordum.

"Boşver," dedi.

Güldüm ve devam ettim. Giyindikten sonra arabamla barın kapısına bıraktım onu. Unutulacak kadın değildi. İşsizdim. Öğlen ikide uyanıp gazeteleri okudum. Elinde kocaman bir yaprak ile geldiğinde küvete gömülmüştüm.

"Banyoda olacağını biliyordum," dedi. "Şeyini örtmen için bir yaprak getirdim ben de."

Yaprağını suyun üstüne bıraktı.

"Nerden bildin banyo yaptığımı?"

"Ben bilirim."

Her gün ben banyodayken geliyordu. Değişik saatlerde banyo yapmama rağmen. Yaprağı da unutmuyordu. Sonra sevişirdik.

Birkaç kez telefon etti. Sarhoşluk ve kavgadan tutuklanıyordu. Kefaletle çıkardım.

"Pis köpekler," dedi. "Sana bir içki ısmarlayıp donuna girebileceklerini sanırlar."

"İçkiyi kabullenince başına belayı sarıyorsun zaten," dedim.

"Benlen ben olduğum için ilgilenemezler mi sanki?"

"Beni hem sen hem de vücudun ilgilendiriyor. Ama çoğu erkeğin vücudunun dışındaki şeylerle ilgileneceğini sanmam."

Altı ay için şehri terkettim. Serserilik yapıp geri döndüm. Cass'ı unutamamıştım. Ufak bir tartışma geçmişti aramızda. Ayaklarım karıncalanmaya başlayınca da basıp gitmiştim. Döndüğümde onu bulamayacağımdan emindim. Batı Yakası Barı'nda yarım saat oturdum, içeri girip yanıma oturdu.

"Demek döndün it."

Ona bir içki söyledim. Sonra baktım. Boynuna kadar kapalı bir elbise giymişti. Hiç böyle giyindiğini görmemiştim. İki gözünün altında baş kısmı cam, içeri gömülmüş birer topluiğne vardı. İğnelerin sadece başları dışarıda kalmış dibe kadar girmişlerdi.

"Allah belanı versin, hâlâ kendini mahvetmeye çalışıyorsun."

"Yok canım moda bu, aptal," dedi.

"Delinin birisin."

"Özledim seni," dedi.

"Başka biri var mı?"

"Hayır, kimse yok. Bir tek sen. Ama çalışıyorum. Fiyatım on dolar. Sana parasız."

"Çıkar şu iğneleri."

"Hayır, çok moda."

"Beni üzüyorsun."

"Emin misin?"

"Allah kahretsin, eminim."

Yavaşça iğneleri çıkartıp çantasına soktu.

"Neden güzelliğinle uğraşıyorsun? Kabullensene."

"Çünkü başka bir şey gördükleri yok. Güzellik bir bok değil, uçar. Çirkin olduğun için talihlisin. Biri sana ilgi gösterirse başka bir nedeni olduğunu biliyorsun."

"Tamam," dedim. "Talihliyim."

"Çirkin olduğunu söylemek istemedim. Başkalarına göre belki. Aslında harikulade bir yüzün var."

"Sağol."

Birer içki daha yuvarladık.

"Neler yapıyorsun?" diye sordu.

"Hiç. Canım bir bok yapmak istemiyor. İstek yok."

"Ben de. Kadın olsan orospuluk yapardın."

"Bir sürü yabancı ile o denli yakın ilişkiye girmek istemezdim. Yılardım."

"Haklısın, yıldırıcı, her şey çok yıldırıcı."

Beraber çıktık. İnsanlar sokakta Cass'a hâlâ bakıyorlardı. Hâlâ çok güzel bir kadındı, belki de her zamankinden daha güzel.

Evime gittik. Bir şişe şarap açıp konuştuk. Konuşmak kolaydı onunla. O konuşur ben dinlerdim, sonra ben konuşurdum. Akıcı ve zorlamasız bir muhabbet. Sırlar yaratırdık beraber. İyi bir tane yakalayınca o eşsiz gülüşünü gülerdi. Yalnız o gülebilirdi öyle. Bir alev coşkusu. Konuşurken birbirimize yaklaşır öpüşürdük. O gece arzulandık ve yatağa girdik. Elbisesini çıkardı ve o zaman boynundaki korkunç yarayı gördüm. Geniş ve uzun.

"Allah senin canını alsın kadın," diye bağırdım yataktan. "Allah canını alsın, ne yaptın?"

"Kırık bir şişe ile denedim bir gece. Beni beğenmiyor musun artık? Güzel değil miyim?"

Yatağa çekip öptüm onu. Beni itip güldü. "Bazı müşteriler on dolar verdikten sonra yarayı görüp vazgeçiyorlar. On dolar da bende kalıyor. Amma matrak."

"Evet," dedim. "Gülmekten kırılacağım... Cass! Deli karı. Seviyorum seni... Kendini mahvetmekten vazgeç. Yaşayan kadınların en güzelisin."

Tekrar öpüştük. Sessizce ağlıyordu. Gözyaşlarını duydum. Siyah saçlarını bir ölüm bayrağı gibi yaymıştı yatağa. Ağır, hisli ve güzel bir sevişme tutturduk.

Sabah Cass kalkıp kahvaltı hazırladı. Sakin, mutlu bir görünümü vardı. Şarkı söylüyordu. Yatakta kalıp onu seyrettim. Sonra gelip sarstı beni "Kalk artık domuz. Yüzüne, s..ine biraz soğuk su serp, yemeğe gel."

Sahile götürdüm onu o gün. Yaz henüz başlamamıştı, hafta arası olduğu için ortalık nefis bir sessizlikteydi. Kıyı sefilleri paçavralar içinde kuma uzanmışlardı. Bazıları taş banklara oturmuş aynı şişeden kafa çekiyorlardı. Martılar aptal ama telaşlı uçuşlarındaydılar. Yetmişlik, seksenlik moruk karılar kocaları öldükten sonra kendilerine kalacak evleri satıp satmamayı tartışıyorlardı. Her şeye rağmen havada bir barış kokusu vardı. Kıyılara bıraktık kendimizi. Az konuştuk. Mutluyduk beraber. İki sandöviç, biraz cips ve içecek bir şeyler aldım, kumlara uzanıp atıştırdık. Sarılıp uyuduk bir süre. Sevişmekten bile güzeldi bu sanki. Gerilimsiz bir beraber akış. Uyandıktan sonra eve döndük. Yemek pişirdim. Yemekten sonra beraber oturmamızı teklif ettim. Uzun uzun baktı bana bir şey söylemedi. Sonra yumuşak bir sesle "Hayır," dedi. Bara bıraktım onu, çıkmadan önce eline bir içki verdim. Fabrikanın birinde bir ambalaj işi buldum. Bütün hafta öyle geçti. Dışarı çıkamayacak kadar yoruluyordum ama cuma akşamı Batı Yakası Barı'na gittim. Oturup Cass'ı bekledim. Saatler geçti. Barmen yanıma geldiğinde kafayı iyice bulmuştum. "Sevgilin için üzgünüm," dedi.

"Ne var ki!"

"Özür dilerim, duymadın mı?"

"Hayır."

"İntihar. Dün gömdüler."

"Gömdüler mi?" dedim. Her an kapıdan girecekmiş gibi bir his vardı içimde. İnanamıyordum.

"Kızkardeşleri gömdüler onu."

"Nasıl oldu?"

"Gırtlağını kesti."

"Anlıyorum. Şu içkiyi tazele."

Kapanış saatine dek içtim. Cass. Beş kızkardeşin en güzeli. Kasabanın en güzeli. Arabayı eve sürerken düşünüyordum. Üstelemeliydim "Hayır" dediğinde. Beni istediğine şüphe yoktu. Tembel, ilgisiz, bencil davranmıştım. İkimizin de ölümünü haketmiştim. Köpeğin biriydim. Hayır, köpeklerin ne günahı var. Evde bir şişe şarap bulup içtim. Cass, kasabanın en güzel kızı yirmisinde ölmüştü.

Dışarıda biri otomobilin kornasına basıyordu. Israrla. Şişeyi fırlatıp bağırdım. "ALLAHIN BELASI OROSPU ÇOCUĞU. KES SESİNİ!"

Gece üstüme geliyordu ve yapabileceğim tek şey yoktu.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Barış Bardakçı, “Kasabanın En Şaşkını”, Akşam, 18 Ocak 2002

Ben ve benim kuşağım asla öncekiler kadar radyoyla iç içe olmadı. 'Radyo Günleri'miz olmadı bizim. Ama şimdiki kadar da 'süper efeeem' değildik. İki programımız vardı topu topu tutuklu kaldığımız... Bir tanesi sabah ve akşam kuşağı olmak üzere günde iki kez tekrarlanan 'Okul Radyosu'ydu. Şehirlisinden köylüsüne tüm çocukları sımsıcak sarmalayan, ilkokul çağındakilere başlangıç saatini sabırsızlıkla bekleten bir programdı. Diğer favorim, hafta içi her gün saat 22.00 de yayınlanan 'Bir Roman Bir Hikaye'ydi. Her ay bir yazarın yapıtlarından biri yumuşak sesli bir sunumla okunurdu. Okuma sevgisini tetikleyen bir güç olurdu bu bende. Reşat Nuri'yi Yeşil Gece romanıyla ilk defa orada tanıdım. Açık Radyo, bundan neredeyse iki yıl önce canlı yayında okunmuş bir hikaye yüzünden 15 gün kapatıldı. Charles Bukowski'nin "Kasabanın En Güzel Kızı" RTÜK tarafından 'genel ahlak, toplum huzuru ve Türk aile yapısına' aykırı bulundu.Bilirkişi raporu hikayenin Türk aile yapısıyla bir ilgisinin olmadığını ve genel ahlaka aykırı bir durumun bulunmadığını belirtmesine rağmen RTÜK Danıştay'a gidip İdare Mahkemesi'nin kararını temyiz etti. Danıştay, ileri bir tarihte karar vermek üzere iptal istemini askıya aldı ama 'Ali kıran baş kesen' RTÜK bu kararı kendisine yontup radyoyu bu hafta içinde susturdu.

Okuduğumuz hüzünlü bir aşk hikayesini anlamayacak denli körelmişse uslarımız cahilliğe set olsun diye yurtdışından futbolcu, antrenörden önce 'aile' transfer edelim.

...Ve kim benim adıma toplum huzurunu bozucu olarak yargılıyor bir hikayeyi. Bunu edebiyattan saymayan kim? Toplum huzurunu bozuyorsa neden iki sokak ötemdeki kitapçıda Metis Yayınları'ndan yayınlanan Kasabanın En Güzel Kızı'na herkes ulaşabiliyor? Cumhuriyet tarihinin savaş dönemleri hariç gördüğü en büyük krizde 'vur patlasın çal oynasın' eğlenen filler beyaz dişleriyle beyaz camda yürürken toplum huzurunu bozmuyor! Bir dağ evine 'yarışma' adı altında kapatılan, bir hektometrenin kaç metre olduğunu bilemeyecek denli 'paralı öğretim görmüş'ler, birikimsizliği yüzünden sivri dili, patavatsızlığı başına iş açanlar, milyonlarca izleyicinin önünde elinde bira kutusu ve sigarayla bitirimlik yapanlar, delikanlılık formatında sinir krizi geçirenler toplum huzurunu bozmuyor! Birbirleriyle dalaşıp duran spor yazarları da toplum huzuruna çerez gidiyor. Bunun gibi onlarcası topluma huzur veriyor. Ama geride bıraktığımız yüzyılın en etkili kalemlerinden birinin hikayesi huzurumuzu kaçırıveriyor. Yoksa RTÜK'ün 'reyting'e boynu kıldan ince mi? Önce halk... Baksanıza yeni çıkan şu gazetenin reklamına. Orta yaşlı halktan bir mesleksiz, elinde gazete, reklamcılık harikası gibi sallıyor: 'Ben bu gasteyi oguyom'. Anlıyoruz metropol koca bir varoş artık... Ve ürünleriniz onlar için...

Edebiyat, Türk aile yapısı, genel ahlak falan dinlemez. Yeri gelir huzuru da bozar. Kaçsın biraz huzurumuz artık, kaçsın ki, film kitap yakıp yasaklayarak maskara olmayalım, bu yüzyılda da evrendeki yerimizi 'kasabanın en şaşkını' olarak almayalım...

Devamını görmek için bkz.

Oral Çalışlar, “Charles Bukowski ve Açık Radyo”, Cumhuriyet, 18 Ocak 2002

Açık Radyo, çağdaş Amerikan edebiyatının en önemli isimlerinden Charles Bukowski'nin bir öyküsünü yayımladığı için 15 gün boyunca yayın yapamayacak. Açık Radyo, yayın dünyamızın en seçkin yayın kuruluşlarından birisi. Şimdi böyle bir yayın kuruluşu, dünyaca ünlü bir şair ve yazarın, çok ünlü bir öyküsünün bedelini 15 gün susarak ödüyor.

Bukowski'nin "Kasabanın En Güzel Kızı" adlı öyküsü Açık Radyo'da yayımlanmadan önce Metis Yayınları tarafından Türkçeye kazandırılmıştı. İşte bu öykü, Radyo Televizyon Üst Kurulu'nun yetkin üyelerince ''genel ahlak, toplumun huzuru, Türk aile yapısına'' aykırı bulunmuş ve bu nedenle Açık Radyo'nun 15 gün kapatılmasına karar verilmişti.

Açık Radyo karara karşı idare mahkemesinde dava açtı ve yürütmeyi durdurma kararı alarak yayınını sürdürdü. RTÜK, bir kere bu öyküdeki tehlikeli durumu sezmişti ve peşini bırakmadı, bu cezayı ille de uygulatmak için bu kez Danıştay'a başvurdu. Danıştay ise idare mahkemesinin kararını durdurarak kapatılmanın uygulanmasını uygun gördü. RTÜK henüz yasal süreç tamamlanmadan bir intikam mantığıyla ve aceleyle kapatma kararını uyguladı. Bu kararla Açık Radyo 15 gün boyunca susacak.

***

Başbakan Bülent Ecevit ABD'de. Türkiye, demokrasi adımları atmaya çalıştığını anlatmaya gayret ediyor. Denktaş-Klerides görüşmeleri sürüyor. Türk tezleri kabul ettirilmeye çalışılıyor. Böyle bir manzara içinde Açık Radyo, bir ABD'li yazarın bir öyküsünü okuduğu için kapatılıyor. Kazara, Başkan George W. Bush , Başbakan Bülent Ecevit'e, ''Yahu bizim Charles Bukowski'den ne istiyorsunuz'' d iye sorsa Ecevit ne cevap verirdi.?

Mesela şöyle diyebilir miydi? ''Bizde bağımsız bir RTÜK var, bunun görevi Türk aile yapısını korumak. Sizin yazarınız bizim aile yapımızı yıkmayı amaçlayan bir öykü yazmış, bunu da RTÜK'ün uzmanları saptamış.'' Bush bunun üzerine herhalde bir kahkaha atar ve ''Buldum'' diye bağırabilirdi.

Biliyorsunuz, ABD dünya üzerinde egemenlik kurabilmek amacıyla milyarlarca dolarlık silah üretiyor. Bush, bu gerçeği görünce Charles Bukowski'nin kitaplarını dünyanın dört bir yanına yayar, özellikle de aile yapısını yıkacak güçteki "Kasabanın En Güzel Kız"ı öyküsünü milyarlarca adet basar ve böylece dünyayı birbirine katardı.

***

RTÜK konusu bu ülkede yeteri kadar tartışılmadı. Yasakçılık ruhumuza işlediği için, bir yasak kurumu gibi çalışan RTÜK de ne yazık ki ciddi şekilde eleştirilmedi, bu kurulun demokratik bir kurula dönüştürülmesi sağlanamadı. Televizyonları açtığımızda hemen her gün bir ulusal televizyon kanalının, RTÜK zabıtası tarafından kapatıldığına tanık oluyoruz.

Dünyanın neresinde bu tür bir ekran karartması yapılıyor merak ediyorum. Yayın mesleğiyle hiç ilgisi olmayan siyasi bir kurulun hangi uzmanlığa dayanarak bu kapatma değerlendirmesini yaptığı da ayrı bir soru işareti.

Bizler ulusal düzeydeki televizyon ve radyoların kapatıldığını görebiliyoruz, duyabiliyoruz. Bir de yerel TV ve radyoların çektikleri var ki, tam bir felaket. Bir radyoyu veya bir televizyon kanalını bu uzmanlarımız zaman zaman bir yıl kapatıyor. Yani açıkçası tam anlamıyla susturuyor. Bir yıl kapatılan TV ve radyo nasıl ayakta kalabilir ki! Bunları görmezlikten geliyoruz, duymazlıktan geliyoruz. Sonra bütün dünyanın Türkiye'yi kasıtlı olarak kötü gösterdiğini söylüyoruz.

***

Hafta sonu Kuzey Kıbrıs'taydım. Avrupa gazetesinin sahibi Şener Levent 'i ziyaret etmek istedim. Kıbrıslı arkadaşlarım, ''Avrupa kapatıldı artık, şimdiki adı Afrika, bakalım telefonunu bulabilecek miyiz'' dediler. Sonunda buldular. Şener Levent, ''Burasını Avrupa yapmak istiyorduk, anlaşıldı ki kolay değil. Bunun üzerine Afrika olduğumuza karar verdik'' dedi. Şaka bir yana,. Denktaş açtırdığı tazminat davalarıyla Avrupa gazetesinin malına mülküne el koyduğu için Avrupa kapatılmak zorunda kalınmıştı.

Kıbrıs konusunda, insan hakları konusunda, basın özgürlüğü konusunda, demokrasi konusunda dünya bize haksızlık mı yapıyor? Charles Bukowski'yi sorarlarsa ne cevap vereceğiz?

Devamını görmek için bkz.

Nilgün Cerrahoğlu, “Charles Bukowski Amma Hikâye”, Cumhuriyet, 16 Ocak 2002

Charles Bukowski çağdaş Amerikan edebiyatının en önemli şair ve yazarlarından biri. İnternete girip ''Google'' arama motoruna adını yazdığınızda tamı tamına 43.900 site çıkıyor karşınıza.

Yazarın ''bestseller'' eserleri okullarda okutuluyor. Üzerinde sayfa sayfa tezler yazılıyor. RTÜK Başkanı Nuri Kayış tarafından ''marjinal'' olarak tanımlanan "Kasabanın En Güzel Kızı" adlı hikâyesi, Bukowski'nin en tanınmış eserlerinden biri. Metis Yayınları'nın kitaplaştırdığı öykü, Türkiye'de de serbestçe satılıyor.

''Açık Radyo'' nun ''Amma Hikâye'' adlı (1 Mayıs 2000) programında okunan bu öykü, tam programın adına yakışan türden bir serüvene dönüştü sonuçta.

Hikâyeyi ''genel ahlak, toplum huzuru, Türk aile yapısına'' aykırı bulan RTÜK, radyoya zamanında 15 gün kapatma cezası veriyor. Radyo karara karşı idare mahkemesinde dava açıyor.

''Açık Radyo'' davayı kazanıyor. İdare mahkemesi ''yürütmeyi durdurma'' kararı alıyor. RTÜK, bunun üzerine Danıştay'a başvuruyor. Danıştay'dan ise tekrar ''yürütmeyi durdurmayı durdurma'' kararı çıkıyor. Tekerleme gibi... Ve nihayet hikayenin okunmasından tam 15 ay sonra ''Açık Radyo'' şimdi 15 gün için kapatılıyor.

Batılı diplomat, gazeteci, gözlemci... Açıp telefonu sordum:

''AB adayı bir ülkede bir Bukowski hikâyesinin 15 gün boyunca radyo istasyonu kapattırmasını, susturmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?''

Soruyu kime yöneltsem tepki değişmiyor. Aynı şaşkınlıkla cevap veriyorlar: ''Akıl almaz!'' "Abes!'', ''Gülünç!'', ''Nerde görülmüş!'' ''İnanılır gibi değil?''

İfade özgürlüklerinin çiğnenmesine gösterilen tepkinin ötesinde; cezadaki ''keyfilik'' şaşırtıyor onları.

''Bir edebiyat yapıtıyla –hele hele kitapçılarda serbestçe satılan bir edebiyat yapıtıyla– 'suç unsuru' sözcüklerini yan yana getirmek baştan sona akıldışı ve çağdışı'' dedikten sonra ekliyorlar:

"Bir edebiyat öyküsü içinde geçen bir sözcük ya da ifade suç olamaz. Bir radyo istasyonuna bu yüzden on beş gün kapatma cezası vermek, Türkiye'deki suç ve ceza anlayışına en çarpıcı örnek. Suç olarak adlandırılamayacak en hafif konularda en ağır cezalar verilebiliyor bu ülkede. On beş gün kapatma cezası akıl fikir alır gibi değil.''

''Peki'' diye üsteliyorum ben: ''Olmayacak şey ama bir AB ülkesinde böyle bir olay yaşansa, ortaya ne tür sonuçlar çıkar?''

Gazeteci, diplomat, gözlemci... Yanıtlar gene değişmiyor: ''Demokratik sürecin kendi içindeki doğal mekanizmaları çalışır'' diyor muhataplarım: ''Konu hemen Avrupa parlamentosuna intikal eder. Hafife alınarak geçiştirilemeyecek, ciddi bir konu bu. Muhalefet ve basın, olayı günlerce mesele eder. Ama Türkiye'de bu tür meseleler ne yazık ki olağan sayılıyor. Demokratik süreçteki sapmaları denetleyen eleştiri mekanizması gerektiği gibi çalışmıyor sizde...''

En son AB büyükelçisi Karen Fogg'a sordum ''AB adaylığı ve 15 gün radyo karartması'' üzerindeki değerlendirmesini. Duyduğu şaşkınlığı o da gizleyemedi.

Ancak ayrıntıya girmeden şunu söylemekle yetindi: ''AB bir an önce RTÜK yasasında değişiklik bekliyor. Dil yasaklarının yanı sıra basın ve ifade özgürlüklerinin genişletilmesi açısından şart bu...''

Devamını görmek için bkz.

Abdullah Yavuz Altun, “Ayyaş’ın şövalyelik düşü”, Ayraç, Eylül 2010

Julio Cortazar, “Yazmak boks maçı gibidir. Romanda, okuru maç sayısıyla yenebilirsiniz ama öyküde nakavt etmeniz beklenir.” dediğinde yazarla okur arasındaki bir şeye dikkat çekiyordu aslında: Metin okuru her şartta yenebilmeli. Bizdeki kadim sözün, “Yenilen pehlivan güreşe doymaz”, bir başka türlü okumasını yapmak gerekir: Okur, metin karşısında yenildikçe, yeni kavramlarla birlikte metne tekrardan yanaşacaktır. Bunu öykü çerçevesinde ele alırsak, okura çok katmanlı bir öykü sunmanız, sizi iyi öykücü yapar muhakkak ancak yetmez; onu defalarca alt edebilecek malzemeniz olmalı. Bunun en iyi örneğini, Jorge Luis Borges sundu belki de. Labirentler kurarak yazdığı öykülerde, okuru alt etmenin ve sonunda kafasında bolca soru bırakmanın yöntemini keşfetmişe benziyordu. Evet, iyi metinler okurdan bir şeyleri saklayarak ve onu sürekli labirentler içinde dolaştırarak elde ediliyordu. Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ta yaptığı gibi yine, labirentlere ek olarak polisiye birkaç ayrıntının da işe yaradığını gördük. Bu noktada, postmodern anlatının en güzel örneklerinin polisiye anlatıyla elde edildiğini görmek de şaşırtıcı değil. Ridley Scott’ın Blade Runner’ı buna en iyi örnektir muhtemelen. Ortada kayıp olan şey, okurla birlikte bulunmaya çalışılırken, sonunda kaybolan şeyin aslında arayanın ta kendisi olduğu ortaya çıkar. Edgar Allen Poe’nun kayıp mektup hikâyesinde olduğu gibi. Öykülerin ana omurgası da, bu ‘görünen ama bilinmeyen’ şey üzerine yoğunlaşıldığında ortaya çıkacaktır. Charles Bukowski’nin Kasabanın En Güzel Kızı öyküsüne böyle yaklaştığımızda, neler çıkar karşımıza?

Hikâyenin ana teması, barda aylaklık eden bir adamın kısa süreliğine tanıştığı ve sonunda intihar eden Cass’la alakalı görünüyor. Aslında özetlenecek olursa öykünün giriş cümlesi, anlatının sona erdiği yer aynı zamanda: “Cass, beş kız kardeşin en küçüğü ve en güzeliydi. Kasabanın en güzel kızıydı Cass.” Öyküde anlatılan şey, Cass’ın güzelliğini ve o güzelliğin uygun görülmeyen asaletidir. Bu asil duruşu Cass’a kazandıran şeyse, onun yalnızca güzelliğiyle ilgilenen erkeklerden nefreti ve genellikle çirkin adamlarla oynaşmasıdır. Burada kadar, Bukowski’nin bilindik dünya görüşünü okumak hiç de tesadüfî değil. ‘Uygun görülmeyen asalet’ tanımı aslında Bukowski’nin ‘uygun görülmeyen’ kişiliğiyle uyumludur. Ancak geç kapitalist çağın açıklarından birisi de, her şeyde olduğu gibi, ‘uygun görülmeyen’ tanımında da bir ihtiyarlığın söz konusu olmasıdır. Yani, Bukowski’nin bohem yaşamı, aslında tam da ‘uygun görülen’ bir yaşam tarzına dönüşmüştür. Bunu öyküdeki bazı ‘cool’ tavırlardan çıkarmak mümkün. Mesela Cass, “Geceyi pas geçen ilk erkeksin,” derken, öykünün başkarakteri şunu söyler: “Boş ver,” dedim. “Hiç olmasa da olur.” Öykünün devamında da bu tavrını sürdürür: “Ben seninle ve vücudunla ilgileniyorum. Vücudunu aşıp seni keşfedecek erkeklerin sayısının çok olduğunu sanmıyorum ama.” Çirkin erkeğin bu inceliği keşfetmesi, bohem bir yaşantının aslına rücu etmesi gibi bir şeydir. Şövalyelik, artık Bronx’ta yaşayan janti tiplerin değil, tam tersine barda sürten ayyaşların kalemidir.

Ancak metinde örtük görünen husus, bunlardan çok daha uzakta. Karakterin iddiasına göre Cass, annesi ve babasını kaybettiği için kardeşleriyle birlikte manastırda büyümüştü. Oradan çıkar çıkmaz da karakterin takıldığı bara gelmiş ve erkeklerle vakit geçirmeye başlamıştı. İlk ‘avladığı’ erkeklerden birisi de bizzat kendisiydi. Onu akşamları evine götürüyor, sabahları da tekrar bara bırakıyordu. Bu rutin günlerden birinde, kahvaltı edip gazete okuyan karakter küvetteyken yakalanıyor Cass’a. Elinde bir incir yaprağıyla çıkageliyor, “... şeyini örtmen için incir yaprağı getirdim sana.” diyor. Bundan sonra hep kendi geliyor Cass ve incir yaprağını da unutmuyor. Bu gelişlerse, şaşırtıcı bir biçimde, karakterin küvette olduğu zamanlara rastlıyor: “Her gün küvetteyken geliyordu. Değişik saatlerde banyo yapmama rağmen. Yaprağı da unutmuyordu. Sonra sevişiyorduk.”

Kız kardeşlerinin sevgililerini ellerinden alan, ancak onları yatağa atmaktan vazgeçip terk eden Cass, öykünün bu anından itibaren sürekli kendisine zarar vermeye çalışan, güzellik düşmanı bir tipleme olarak ortaya çıkıyor. Karakterin, Cass’la ilgili düşüncesiyse çok belirgin: “Kasabanın en çirkin adamıydım; bu yüzden seçmişti beni belki de.” Çünkü onunla alakalı öngörüsü, tarihsel bir gerçek olmaktan öteye de gitmiyordu: “Deyyusun biri günün birinde sonsuza dek mahvedecekti onu.” Bütün bunlar, Cass’ın aslında karakterin zihnindeki bir fantezi olmaktan öteye geçmeyeceğiyle ilgili fikir verebilir. Bu durumda şunu sormamız gerek: Bu fantezi, çirkin bir adamın çok güzel bir kadın tarafından arzulanabileceğine mi dairdir? Yoksa bütün bu fantezi, anlatıcının kafasında uydurduğu ve belki de özdeşleştiği, bir karakter üzerinden kendi kendini yok eden bir güzelliği hak ettiği noktada görmek istemesi midir? Bu iki sorunun cevabı aslında aynı şekilde verilebilir. Ortadaki durum gariptir. Kasabanın en çirkin adamına tutkulu olan kasabanın en güzel kızı fantezisi, öykünün ilk katmanıysa, Cass’ın aslında uydurulan bir karakter olmasıyla birlikte çirkin adamın sonunda her güzel şeyi kendine benzettiğine dair bir yorum da, sonraki katmanlarda yer bulacaktır. Karakterin altı ay kadar aylaklık ederek ülkeyi dolaşması, sonrasında Cass’ı yara bere içinde ve güzelliğini yok ederken bulması da ayrıca düşünülmeli. Cass fantezisi, giderek dökülen bir güzellik görüntüsü olarak okunabilir. Manastırdan çıkan bu güzel kız, anlatıcının kurduğu evrende sonsuz bir yok oluşa doğru gider. Kendini yok etmeye bu kadar sevdalı ve savruk bir ruha sahip Cass’ın metinde bıraktığı iz nedir? Bu izi de anlatıcının kendisinde aramak gerekir.

Karakter, Cass’la birlikte olmayı kafaya koyar. Onu bir işe sokar. Zaman zaman birlikte yaşama fikrini mırıldanır. Ancak sonunda Cass intihar eder. Son cümleleri şöyledir öykünün: “Hayır dediğinde üstelemeliydim. İstemişti beni, şüphe yoktu. Tembel, ilgisiz, bencilce davranmıştım. (...) Gece üstüme üstüme geliyordu ve yapabileceğim hiçbir şey yoktu.” Bohem ve ilgisiz duran bir adamın öyküsü gibi bitmiyor kuşkusuz. İncir yaprağı noktasından itibaren eline yeni bir fırsat geçmiş, tam manasıyla bir “adam” olmak üzere harekete geçebilmesi için şans kapısına gelmişti. Aylaklığın içinde gizli şövalyeliği bir bakıma elde edebilecekti. Cass’ın öyküde bıraktığı iz, aslında kaybolan şeyin, “şövalye ruhunun” yeniden elde edilemeyişinde saklıdır. Kasabanın en güzel kızını, güzelliğin tamamen cinsellikle ilişkilendirildiği yerden çekip alamayışın öyküsüdür bir bakıma. Anlatıcının kurduğu fantezi dünyası, bu gerçekle yüzleşildiğinde son bulur. Yapabileceği hiçbir şey olmaması da oldukça tarihsel bir bakıştır. Bukowski’nin şaşırtıcı öyküsü, onun içinde bulunduğu duruma, yani karanlığa küfretmekten öteye gitmeyen bir bohemliğe ya da büsbütün ilgisizliğe çok da uymuyor açıkçası. Ancak gerçekle yüzleşmek için sık sık böyle öyküler kurmak, bohemliğin motivasyonu olarak ortaya çıkıyor. Barda sürekli içki içen ayyaşın, kendine neden üretmesi adına görkemli bir şölene de dönüşüyor. Kasabanın en güzel kızı olan Cass’ın yirmisinde ölmesi ‘apaçık gerçek’in ortaya çıkması için kurulan bir fanteziyle örtüşüyor. Son soru da şu olmalı belki: Cass neyin kısaltması, Cassandra’nın mı?

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.