Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-969-6
13x19.5 cm, 176 s.
Liste fiyatı: 18,50 TL
İndirimli fiyatı: 14,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Matmazel Christina
Özgün adı: Mademoiselle Christina
Çeviri: Roza Hakmen
Yayına Hazırlayan: Haldun Bayrı
Kapak Resmi: Konrad Krzyzanowski
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Nisan 1991
2. Basım: Ekim 2014

Rüyaların, aynı anda birçok kişi tarafından, insanın göremediği ama yakınında hissettiği birçok kişi tarafından görülmesi mümkün mü?

Bir din tarihçisi olarak tanınmış olan Mircea Eliade, bilimsel çalışmalarının gölgesinde kalmış birçok edebi eserin de yazarıdır. Matmazel Christina için şöyle diyor: "Bu roman genç bir kadının aşk hikâyesi. Fantastik türündeki ilk çalışmam olan kitapta Rumen folklorunun, 1880'lerde büyük şair Eminescu'nun da ilgisini çekmiş bir temasını ele almak istedim... Gündelik tasalarına dalmış oldukça sıradan kişiler bir an gelir, başlarından alışılmadık, anlaşılmaz maceraların geçtiği hem garip hem de tanıdık bir dünyaya sürüklendiklerini fark ederler... Mucize, ancak onu bir mucize olarak görmeye hazırlıklı olanlara görünür, diğerleri için görünür değildir, o yüzden de yoktur; aslında nesnelerin ve günlük olayların içinde gizlenir."

OKUMA PARÇASI

Açılış bölümünden, s. 7-14

Tam yemek odasına girecekken, Sanda kolundan tutup durdurdu. Birlikte Z'de bulundukları üç gün boyunca Sanda'nın ilk samimi davranışıydı bu.

"Biliyor musunuz, bir misafir daha geldi, bir profesör."

Egor odanın yarı karanlığında Sanda'nın gözlerine baktı. Pırıl pırıldılar. Belki de bu bir davettir, diye düşünerek yaklaştı, Sanda'yı belinden kavramak istedi. Ama genç kız kendini kurtarıp birkaç adım attı ve yemek odasının kapısını açtı. Egor üstünü başını düzeltip eşikte durdu. Hep aynı beyaz abajur; kör edici, fazla parlak, yapay, keskin bir ışık. Madam Mosco'nun gülümsemesinde bir yorgunluk vardı. (Egor bu gülümsemeyi daha Madam Mosco'nun yüzünü görmeden beklemeye alışmıştı...)

Madam Mosco kolunu gevşek bir hareketle kapıya uzatarak, "... İşte Mösyö Paschievici," diye merasimle Egor'u tanıştırdı. "Garip bir soyadı var, ama gerçek bir Rumen'dir..." diye ekledi. "Kendisi ressam, evimizde misafir olma şerefini bağışladı bize..."

Egor eğilerek birkaç nezaket sözü söylemeye çalıştı. Madam Mosco kolunu indirip artan bir heyecanla Egor'u yeni misafirin yanına götürdü. Tumturaklı, resmi tanıştırmalar yapma fırsatı eline o kadar az geçiyordu ki...

"Profesör Sayın Mösyö Nazarie, Rumen biliminin medar-ı iftiharı," dedi.

Egor kararlı adımlarla profesörün yanına gidip elini sıktı.

Mösyö Nazarie Madam Mosco'yla bir an gözgöze gelmeye çalışarak, "Hanımefendi, basit bir asistanım sadece," diye mırıldandı. "Önemsiz bir mevki..."

Ama Madam Mosco bitkin bir halde sandalyesine oturmuştu. Profesör afallamış, yanında duruyordu, cümlesi havada kalmıştı. Diğerlerine dönmekten korkuyordu; gülünç ya da gücenmiş görünmekten korkuyordu. Bir süre, ne yapacağını bilemedi. Sonra kararını verip Madam Mosco'nun solundaki sandalyeye oturdu.

"Orası benim yerim," diye mırıldandı Simina. "Ben yemekte hep annemin yanında otururum..."

Mösyö Nazarie derhal kalkıp duvara yapıştı. Egor ve Sanda sıkıntıyla gülümseyerek yanına gittiler. Simina'nın şakalarına kulak asmamalıydı. Kaprisli bir kızdı Simina. Ayrıca en büyük zevki sofrada annesinin yanında oturmaktı; misafirler varken bile.

"Daha dokuz yaşında," diye ekledi Sanda.

Madam Mosco, konuşmalara katılmadığı için özür diler gibi sürekli gülümseyerek onları seyrediyordu. Böyle bir konuşmanın ne kadar ilginç –ilginç, düzeyli, eğitici– olabileceğini tahmin ediyordu, ama izleyemeyecek kadar bitkindi. Madam Mosco hiçbir şey duymamıştı besbelli; sesler kulağının yanından gelip geçmiş, iz bırakmamıştı.

Egor Mösyö Nazarie'yi masanın öbür ucuna götürüp Sanda'nın yanına oturttu. Ressam bir kere daha Madam Mosco'nun yüzüne bakıp, ne garip, anlaşılmaz bir yorgunluk, diye düşündü.

Profesör, "Size nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum," diye kekeleyerek oturdu. "Farkındayım, bir çocuğu kırdım. Üstelik melek gibi bir çocuk..."

Başını çevirip Simina'ya çok sıcak bir bakış fırlattı. Mösyö Nazarie genç sayılırdı, kırk yaşında yoktu; Simina'ya yönelttiği bakışla hem koruyucu, hem de gönül okşayıcı bir sevgiyi açığa vurmaya çalışıyordu. Temiz, düzgün, tahsilli adam çehresi aydınlanmıştı. Ağzı kulaklarında, Simina'ya gülümsüyordu. Simina da alaycı, iğneleyici bir güvenle profesörün gözlerine bakıyordu. Birkaç saniye gözlerinin içine baktıktan sonra peçetesini ağzına götürdü, çok hafif bir gülümsemeyi dudaklarından silip başını yavaşça annesine çevirdi.

"Şüphesiz kazılar için geldiniz," dedi birden Egor.

Profesör çekingenliğini üstünden atamamıştı, mesleğinden ve tutkusundan söz etme fırsatı yarattığı için Egor'a minnet duydu.

Derin bir nefes alarak, "Evet beyefendi," dedi heyecanla. "Hanımefendiye de söylediğim gibi, bu yaz Balanoaia kazılarına tekrar giriştik. Bu ad size fazla bir şey ifade etmeyebilir, ama tarihöncesi Balanoaia yerleşimi biz Rumenler için özel bir önem taşır. Ünlü bir lebes bulundu burada, bildiğiniz gibi, şölenlerde etin konduğu büyük İyon çanağı..."

Bütün ayrıntılarını titizlikle incelediği bu lebes'in anısı Mösyö Nazarie'ye canlılık kazandırdı. Coşkuyla, biraz da hüzünle o devrin şölenlerini hatırladı. Barbarca, grotesk şölenler değildi onlar.

"... Hanımefendiye de söylediğim gibi, bütün bu Aşağı Tuna ovası, özellikle de burası, Giurgiu'nun kuzeyi, bir zamanlar, İsa'dan önce yaklaşık beşinci yüzyılda, gelişmiş bir Grek-Daçya-İskit uygarlığına sahne oldu..."

Konuşmak Mösyö Nazarie'ye cesaret vermişti. Heyecanla, ısrarla Madam Mosco'ya baktı, ama aynı sönük gülümseme ve dalgın yüzle karşılaştı.

Sanda masanın öteki ucundan, annesinin dikkatini çekmek için, "Balanoaia, maman," diye neredeyse bağırdı. "Profesör Nazarie Balanoaia'da arkeolojik kazılar yapıyor..."

Mösyö Nazarie adını duyup birden genel ilgi merkezi olduğunu farkedince yine üzerine bir çekingenlik geldi. Kendini korumak, Sanda'nın annesine seslenirken sesinin yükselmiş olmasından ötürü özür dilemek ister gibi elini salladı. Madam Mosco uykuya varan bir gevşeklikten uyanmış gibiydi. Ama uyanışı sahiciydi; birkaç saniye boyunca ifadesi canlı kaldı, açık, düz alnı gururla parladı.

"Balanoaia taraflarında aile büyüklerimizden birinin malikânesi vardı," dedi.

"Christina Teyzem'in de," diye atıldı Simina.

Madam Mosco heyecanla, "Onun da, evet," dedi.

Sanda kardeşine bakarak kaşlarını çattı. Ama Simina çekingen bir tavırla gözlerini uslu uslu tabağına eğdi. Siyah bukleleri lambanın çiğ ışığında, eski gümüş gibi parıltısını kaybetmişti. Ama ne sakin bir yüz, tam bir taşbebek yüzü, diye şaşırdı Egor. İnsan gözlerini yüzünden alamıyordu. Yüz hatları şimdiden olgun bir kusursuzluk, şaşırtıcı bir güzellik sergiliyordu. Egor, yanında oturan Mösyö Nazarie'nin de Simina'yı aynı hayranlıkla seyrettiğini hissetti.

Sanda daha çok Egor'a hitap ederek, "Bizbize kaldığımız halde bugün pek konuşkanlığımız üstümüzde değil," dedi.

Ressam, ses tonundan Sanda'nın kendisine takılarak ilgisini çekmeye çalıştığını anladı. Simina'yı seyrederken düştüğü uyuşukluktan kendini kurtarıp topluluk içinde daima ilgiyle karşılanan hoş bir anekdot anlatmak istedi. Zeki olduğumuz için susuyoruz, arkadaşım Jean gibi... diye anlatacaktı Egor. Ama Mösyö Nazarie ondan önce söze başladı:

"Herhalde yaz boyunca çok misafiriniz oluyordur burada, konakta..."

Birkaç dakika boyunca hiç ara vermeden, bir solukta konuştu, sanki durmaktan korkarmış gibi, sessizlik onu yutabilirmiş gibi. Kazılardan, Antik Çağ müzelerinin yoksulluğundan, bu Tuna ovalarının güzelliğinden söz etti. Egor ara sıra Madam Mosco'ya kaçamak bir bakış fırlatıyordu. Madam Mosco büyülenmiş gibi dinliyordu, ama ressam onun bir tek kelimeyi bile işitmediğini pekâlâ farkediyordu. Sanda Mösyö Nazarie'nin ara vermesini fırsat bilip oldukça yüksek sesle, "Maman, rosto soğuyor..." dedi.

"Sayın profesör ne kadar ilginç şeyler anlatıyor!" diye mırıldandı Madam Mosco.

Sonra da her zamanki iştahıyla, başı hafifçe tabağına eğilmiş, kimseye bakmadan yemeye koyuldu.

Tek yiyen de oydu zaten. Diğerleri rostolarına neredeyse dokunmamışlardı. Yolculukta müthiş acıkmış olan Mösyö Nazarie bir dilimin yarısını yiyebilmişti ancak. Ette mide bulandıran bir hayvan kokusu vardı.

Sanda sert ve hâkim bir hareketle, kapının yanında sessizce bekleyen hizmetçiyi çağırdı.

Tutmaya çalıştığı bir öfkeyle, "Sana kaç kere söyledim koyun eti alma diye," dedi.

Kadın, "Tek bir kümes hayvanı bulamadım Matmazel," diye kendini savundu. "Son kalanları evvelsi gün, bir de dün pişirmiştim. Sağ kalanları... Bir tane kaz vardı, onu da bu sabah ölü buldum."

Sanda, hoşnutsuzluğu artarak, "Niye gidip köyden almadın?" diye sordu.

Hizmetçi hemen, "Kimse bana bir şey satmak istemedi," diye cevabı yapıştırdı. "Ya istemediler, ya da bir şeyleri kalmamıştı," diye ekledi şüpheyle.

Sanda kızardı, kadına tabakları toplaması için işaret etti. Madam Mosco etini bitirmişti.

Biraz şarkı söyler gibi bir sesle, "Sayın profesör bize Balanoaia'yla ilgili ne güzel şeyler anlattı!" diye söze başladı. "O kilden tanrı heykelleri, altın mücevherler..."

Profesör tedirgin oldu.

"Altın mücevhere oldukça ender rastlanır," diye söze girdi. "O dönemde pek kullanılmazdı. Bu civardaki uygarlıklar daha ziyade kırsaldı, elbette gelişmiş köylerdi, ama yine de köydüler. Altın daha ziyade Yunan limanlarında bulunurdu..."

"Bir zamanlar altın da bulurlardı, eski altın mücevherler," diye devam etti Madam Mosco.

"Christina Teyzem'de de vardı," diye mırıldandı Simina.

"Sen nereden biliyorsun?" diye azarladı Sanda. "Uslu uslu otursana."

Simina kurnazca, "Annem söyledi," dedi. "Dadım da söyledi."

"Dadı sana bu hikâyeleri anlatmaktan vazgeçse iyi olacak," dedi Sanda sertçe. "Artık büyüyorsun, bu masallara, saçma sapan hikâyelere inanma yaşın geçiyor..."

Sanda kardeşine belli belirsiz bir gülümsemeyle baktı, hem küçümser, hem de kayıtsız bir gülümsemeyle. Sonra ciddi ve sorgulayan bakışlarını Egor'a çevirdi; o da aynı şeylere inanıyor mu, o kadar saf olabilir mi diye sorar gibiydi...

Konuşma gene havada asılı kalmıştı. Mösyö Nazarie Egor'a doğru eğildi.

"Bu Tuna ovalarına gelmekle harika bir şey yapmışsınız," dedi. "Sanırım bu tür yerlerin resmini yapmayı deneyen henüz olmadı; başlangıçta buraları umutsuz, terkedilmiş, güneşin kavurduğu yerler gibi görülür, insan sonra korkunç verimliliğini, çekiciliğini farkeder..."

Büyük bir içtenlikle, coşkuyla konuşmuştu. Egor hayretler içinde ona baktı. İlk birkaç dakika içinde Mösyö Nazarie onda kasvetli, çekingen, zavallı bir âlim izlenimi uyandırmıştı. Oysa profesörün son derece zarif el hareketleri, sözlerinde kendine özgü bir canlılık, alışılmadık bir tazelik vardı. Bu sözleri farklı söylüyordu sanki, daha derin, daha doluydular onun ağzında.

"Mösyö Paschievici büyük bir ressam, ama aynı zamanda da koca bir tembel," diye söze karıştı Sanda. "Üç gündür aramızda, daha şövalesini bile kurmadı..."

"Bu dostça gözleminizi birçok değişik anlama çekebilirdim," dedi Egor kibarca. "Mesela bir an önce gitmem için çalışmam konusunda sabırsızlandığınızı düşünebilirdim..."

Sanda da bir gülümsemeyle karşılık verip Egor'u cesaretlendirdi. Egor sabırsızlığı, kışkırtmayı, davetleri ele veren bütün şaka, zarafet ve kapris nüanslarını tam olarak kavramıştı. Ne olursa olsun Sanda olağanüstü, dedi kendi kendine, bu üç gün içinde tutumuna hiçbir anlam veremediği halde. Bükreş'te fütursuzca Egor'u cezbeden, bir aylığına Z'ye gelmeyi kabul ettiğinde sevinçle elini sıkan uçarı genç kızdan o kadar farklıydı ki. Egor ilk gece belki de bir şeyden korkuyordur, belki de misafirlerden çekiniyordur diye teselli etmişti kendini.

Başını Mösyö Nazarie'ye çevirerek, "... İşin gerçeği, şu anda kendimde hiçbir şey yapacak güç bulamıyorum," diye sözüne devam etti. "Özellikle de resim yapacak gücüm yok. Belki de yaz ortasını andıran bu sonbahar başlangıcı beni yoruyordur..." dedi.

"Bunu bana söylemiş olsa kendisini daha kolay affederdim," dedi Sanda gülerek. "Fazla kalabalık, fazla gürültülü üç gün geçirdik, asıl bu yüzden yoruldu. Yarından itibaren çalışmaya başlayabilir, biz bizeyiz artık..."

Egor bıçağıyla oynamaya başladı. Sabırsızlığını belli etmemek için elinde soğuk, katı bir şeyi sımsıkı tutması gerekiyordu.

"... Benim varlığımı bile hissetmeyeceksiniz," dedi Mösyö Nazarie. "Sadece böyle bir araya geldiğimizde göreceksiniz beni..."

Eliyle masanın etrafını dolaşır gibi hızlı bir hareket yaptı. Madam Mosco dalgın, teşekkür etti.

"Sizi aramızda görmek bizim için büyük bir şeref," diye söze başladı. Birden daha güvenli, daha güçlü bir sesle konuşmuştu. "Siz Rumen ilminin yüz akısınız..."

Bu sözlerin ne kadar hoşuna gittiği belliydi; her defasında yeni bir coşkuyla tekrarlıyordu. Egor yere bakıyordu; bıçağı artık daha gevşek tutuyordu elinde. Sanda, gözleri yarı kapalı, onun hareketlerini izliyordu. Birden öfkeyle, kimbilir annem hakkında ne düşünüyordur, diye geçirdi içinden.

Mösyö Nazarie şaşkınlıkla, "Hanımefendi," diye araya girdi, "iltifatlarınız hiç şüphesiz değerli hocam Vasile Pîrvan'a yönelik. O gerçekten doruğa ulaşmıştı, hepimizin yüz akıydı, o bir dâhiydi..."

Böyle bir fırsatı ne zamandır bekliyordu; konuşmak, bu garip sofradan, anlaşılmaz ev sahiplerinden apayrı konularda konuşmak istiyordu. Heyecanla, bağlılıkla Pîrvan'dan söz etti. Kazı sanatını ondan öğrenmişti. Piri, Romanya topraklarının en büyük gurur kaynağının, tarihöncesi olduğunu kanıtlamıştı. Ah o kazıların büyüsü, çadır hayatı, her bulunan nesne karşısında duyulan ürperti...

Mösyö Nazarie, "Demirden bir tarak, bir çivi, bir çanak parçası," diye devam etti, "yoldan geçenin eğilip tozların arasından çıkarma zahmetine bile katlanmayacağı bu küçücük, değersiz şeyler, bizim gözümüzde en güzel kitaptan, hatta belki en güzel kadından bile daha çekicidir..."

Sanda gülümseyerek Egor'a baktı; alaylı bir gülümsemeyle karşılaşacağını sanıyordu. Ama ressam saygıyla, ilgiyle dinliyordu.

Mösyö Nazarie tekrar Madam Mosco'ya dönerek, "Bazen demir bir tarak sayesinde bir uygarlık keşfedilir," dedi.

Ansızın, sanki soluksuz kalmış gibi cümlesinin ortasında durdu. Israrla Madam Mosco'ya bakıyordu. Gözlerini kapatmaya korkuyordu. Gözkapaklarının ardında daha korkunç bir halüsinasyon bulabilirdi.

O sırada Sanda gürültüyle sofradan kalkarak, "Kahve içenler?" dedi.

Mösyö Nazarie omuzlarında, göğsünde, kollarında soğuk bir ter hissediyordu. Sanki yavaşça, nemli ve buz gibi bir bölgeye girermiş gibiydi. Ellerini kavuşturarak, çok yorgunum, diye düşündü. Egor'a döndü. Egor'un hareketi pek anlaşılmaz geldi Mösyö Nazarie'ye: Parmağı sanki dersteymiş gibi havaya kalkmış, gülümsüyordu...

"Siz de alır mıydınız profesör?" diye sordu Sanda.

"Memnuniyetle, memnuniyetle..." dedi Mösyö Nazarie.

Sanda'nın ne sormuş olduğunu ancak kahve fincanlarını masanın üstünde görünce anladı; o zaman rahatladı. Aynı anda, çekinmeden Madam Mosco'ya baktı tekrar. Ev sahibesi başını eğmiş, alnını sağ eline dayamıştı. Sofrada kimse konuşmuyordu. Bu arada Simina'nın kendisine bakmakta olduğunu gördü. Büyük bir şaşkınlıkla, hatta sakınarak bakıyordu. Bir esrarı çözmeye çalışır gibiydi. Derin, hoşnutsuz, çocukluğun ötesinde bir kaygıyla.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Anıl Ceren Altunkanat, "Başlangıçta ölüm vardı ve sonra döngü tamamlandı", Edebiyat Haber, 25 Aralık 2013

Başlangıçta ölüm vardı. Ve bu, girdabına hepimizi çekecek o büyük ve yılgın devinimi başlatmak için yeterliydi. Başlangıçta ölüm vardı; sonra kösnül bir inilti duyuldu – Aşk.

Hep tekinsiz, hep yıkıcı; ne denli tutkuluysa o denli hüzünlü. Bir tehlike ünlemiyle anılıp bir vatan hasretiyle koşulan. Yaşamın matematiğine gelmiyor ama denklemlerle arası iyi. Bilinmeyeni çok; içine girince benliği de bilinmeze katan bir bataklık. İçinde çıkınca ben dediğinin bir kısmı – kimi tamamı – kalır sanki o bataklıkta; bir hüzün bataklığıdır aşk. Ve belki diriliş pınarı.

Mircea Eliade’nın (evet, “o” Eliade) Matmazel Christina’sında hüzün ve diriliş yan yanadır. Bir ölüdür Christina; kötü bir ünle yaşamış, trajik bir şekilde öldürülmüş – ama ölmemiş. Küçümseyici güzelliği, dayanılmaz cinsel cazibesi ve – küçük bir ayrıntı olarak – ölü olması… Evet, belki en çok ölü olması. Hakkında konuşulamayacak alana geçmiş, dolayısıyla her söze egemen olmuş bir hüzün yaratığı. Vahşi, kıyıcı; âşık ve çaresiz.

"Matmazel Christina’nın gözlerindeki çöküntü ve ıstırap çok derindi. Egor’u tanıyormuş gibi gülümsemesi boşunaydı; küçük mavi şemsiyesini sımsıkı tutması boşunaydı; belli ki hiç sevmediği ama annesi istedi diye taktığı fazla iri ve süslü şapkasına (‘Bir genç kızın kusursuz bir kıyafetle poz vermesi yakışık alır!’) gülmeye davet eder gibi gizlice bir kaşını havaya kaldırması boşunaydı. Matmazel Christina kıpırtısızlığının içinde acı çekiyordu."

Christina’nın kız kardeşi, Madam Mosco ev sahibesidir; kendisinden çok ölgün uyuşukluğu yer eder anlatıda… ruhunu çoktan yitirdiğini anlamak için onu derinlemesine incelemek gerekmez; kendinde ve kendi için ölmüş denli barışıktır varlığının silikliğiyle. Madam Mosco’nun küçük kızı Simina – küçük ama eksiksiz bir cadı, çocuk bedenine sıkışmış şehvet ve ölüm tanrıçası – teyzesinin adanmış uşağı. Büyük kız Sanda ise daha dünyevidir; teyzesinden ve ölümsüzlüğün – kanın – lanetinden kurtulma umudu taşır… bu yüzden ölüme en yakın olandır. Ve ev, evin ağdalı bir kâbusu andırır havası… Rüyaların gerçek soluklardan daha çok yer kapladığı bir yerdir Tuna’dan esintilerin ulaştığı bu malikâne. Tuna’nın erkeksi gücü bile çekip çıkaramaz evi bu rüya diyarından; çünkü “Rüyaların, aynı anda birçok kişi tarafından, insanın göremediği ama yakınında hissettiği birçok kişi tarafından görüldüğü” bu coğrafyada "Aslında dünya ruhumuzun rüyasıdır..."

Aşk, işte bu bungun, trajik ve kan kokusu denli yoğun Romen atmosferinde, Sanda’ya duyduğu ilgi nedeniyle malikânede konaklayan Egor etrafında şekillenir: Egor’un damarında gür akan kan, kadını şehvete çağıran kan, acıtmaya ve acı çekmeye davet eden erkeksi yan elbet gereğinden fazla kadını uyandıracaktır. Egor’un varlığı Christina’yı baştan çıkarır; bir menekşe kokusuyla Egor bu rüya âleminin ve hiç bilmediği, hiç bilemeyeceği bir tutku ve korku yoğunluğunun içine dalar. Ve Matmazel Christina’nın alaycı ezgileriyle büyülenir.

"Gel artık, beni çağıran kötülük meleği

Çünkü bazı anlar var ki, seni görsem

Kanın uğruna hayatımdan vazgeçerim,

Ruhumdan da… inansaydım ruha!"

Christina için yaşamdır Egor… Bir ressam, yaratıcı; gıdıklayıcı cazibesi ve oyunbazlığıyla sıkıcı olmaktan çok uzak. Gençliğin taze kokusu var onda; ışıklı gecelerin, saatler süren dansların ve sevişmelerin coşkusu… Ölünün tutkusuna Sanda’ya duyduğu ilgiye bürünerek karşı koymaya çalışıyor; oysa ellerin ateşiyle yazılan başka bir öykü var ve Christina ellerin dilini çok iyi biliyor. (Evet, eller bir ilişkinin, bir dokunuş tarihinin, bir varoluş biçiminin güncesidir.)

Bir ölüyü sevemeyecek kadar korkak; “Kandan korkuyorsun!… Kendi canından, ölümlü kaderinden korkuyorsun!” Ama aşktan – yani lanetten – kurtulmak için bir ölüyü öldürecek kadar gözü kara – belki bir benlik kaçkını ve sinik… Ve artık, Christina dönmemek üzere gitmişken, perişan: “Hüzünle gülümsedi. Her şey doğruydu. Kendisi öldürmüştü onu. Bundan böyle en ufak bir umudu nereden bekleyecek, kime dua edecek, Christina’nın sıcak kalçasını hangi mucize yanına getirecekti?…”

Aşk ve o kopkoyu tutku, gulyabaninin ölmesi, evin alevler içinde lanetten arınmasıyla sonlanır; “iyilerin” zaferinde sonsuz bir burukluk vardır oysa.

"O müthiş yalnızlığında, artık kimsenin kıramadığı, en ufak sesin delemediği gece karanlığında". Egor, kendi içindeki en canlı yanı, benliğinin en kudretli kaynağını da Christina ile birlikte öldürdüğünü bilir. Egor eksilmiştir; Christina’nın kalbine sapladığı demirin soğukluğu bundan böyle hep tenindedir. Çünkü bir kadını, bir erkeği değil; bir ölüyü, bir diriyi değil; bir dokunuşu severiz daima. Yeni bir ben’e ilişkin umudun dokunuşunu, yeni bir ben’in umudunu. Aynalar değişir, imgeler zamanın dokusuna göre yeniden ve yeniden biçimlenir. Biz hep bir başkasının gövdesinde yeni bir ben’in doğuşuna ilişkin o yakıcı ve doğurgan umuda sevdalanırız. İster ölü ister diri; ister kadın ister erkek – aşk olsa olsa ben’in, başka ben’i bulacağını hayal ettiği tene dokunuşudur.

Bundandır ki aşkın doruk noktası iki bedenin ayrılığına, asla bir olmayışına; her bedenin kendi sorumluluğunu yüklenme zorunluluğuna, yani bedenin, yalnızlığın sorumluluğunu kucaklayışına yakılan ağıttır. Ağıt bitince her beden kendi varoluş koşullarına ve olanaklarına geri döner; ister çoğalmış ve yeni ben’i kucaklamış olsun ister kısır ve ketum kalsın. Biri hep yeniktir, diğeri suçluluk dolu. Biri ölü kalacaktır şimdilik, biri yeniden ölene dek diri.

Başlangıçta ölüm vardı. Ve sonra döngü tamamlandı.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.