Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
13x19.5 cm, 256 s.
LİSTE DIŞI
BASILMAYACAK
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Sherlock Holmes Ölüm Döşeğinde
Çeviri: Saffet Günersel
Yayına Hazırlayan: Tarık Günersel
Yayın Yönetmeni: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kapak ve İç Baskı Yaylacık Matbaacılık Ltd.
Mücellit Örnek Mücellithanesi
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mart 1992

Dünya edebiyatının önde gelen polisiye klasiği Sherlock Holmes için 1992'de yapılmış bir öykü seçkisi. Sir Arthur Conan Doyle'un en tipik 13 öyküsünden bir buket…

Kitabın ilk sayfalarında Karl Marx'tan şu alıntı var: "Mücrim, yalnızca suç hukuku üzerine içtihatlar üretmekle, yalnızca ceza yasaları üretmekle kalmaz, aynı zamanda sanat, edebiyat, roman üretir."

İÇİNDEKİLER
Yazar Üstüne
Benekli Kordon
Boscombe Vadisi'nin Esrarı
Bohemya'da Skandal
Esrarengiz Ev
Danseden Adamcıklar
Vampir
Kızılsaçlılar Kulübü
Mühendisin Başparmağı
Beş Portakal Çekirdeği
San Pedro Kaplanı
Yüzü Yaralı Adam
Basit Bir Mesele
Sherlock Holmes Ölüm Döşeğinde
OKUMA PARÇASI

Saffet Günersel, "Yazar Üstüne", s. 7-9

Sir Arthur Conan Doyle (1859-1934)

Polis romanları tarihine bakacak olursak, nouvelle tarzında bir atılımda bulunan ve bu boşluğu dolduran yazar, hiç şüphesiz Arthur Conan Doyle olmuştur. Kendisi koyu katolik bir aileden gelmekteydi; babası meşhur bir sanatçı ve karikatüristti.

Doyle, Edinburgh'da tıp tahsil etti. Cerrahi hocası Dr. Bell'in zararsız bir merakı vardı: Hastanın karşısına geçen talebelerinden, belirli ipuçlarına dayanarak –örneğin ellerin durumu, giysilerin kullanılışı, bakışların anlamı vb.– onların alışkanlıklarını ve mesleklerini bulmalarını isterdi. Gerek babası, gerekse öğretmeni, Conan Doyle'un öykülerine bilmeden büyük katkıda bulundular.

Aslında bir centilmen olan Conan Doyle'un özel kişiliği, Britanyalı okuyucularının gönüllerini fethetmekte önemli bir rol oynadı. Doyle'un çok zengin oluşu ile iyimserliği, halkın ağzından düşmedi. Adaletin yerini bulması uğruna tüm gücüyle çalıştı. Cinayet suçuyla on sekiz yıla mahkûm olmuş bir adam, son ümidinin Conan Doyle olduğuna inanmıştı; tahliye edilmekte olan hapishane arkadaşının ağzının içine yerleştirilmiş mektubunu Conan Doyle'a gönderdi. Doyle da, o mahkûmun suçsuzluğunu kanıtlayıncaya kadar uğraştı.

Doyle, Edgar Allan Poe'yu incelemiş miydi bilemiyoruz ama mümkündür. Her ikisinin dedektif öykülerinin aynı tipte oldukları bir gerçektir.

İlk Sherlock Holmes maceralarını 1887'de yazdı: Sherlock Holmes tipi ilk kez A Study in Scarlet (Kızıl Leke) adlı kitabında karşımıza çıktı. Halkın tepkisi, bir bebeğin süt şişesine saldırması gibi oldu. Oysa Doyle, sadece altı hikâye yazmak niyetindeydi. Ancak bunlar yayınlandığında, yayınevleri peşini bırakmaz oldu. Doyle, Holmes'ü sevmiyordu. Aslında tarihi romanlar yazmak istiyordu. Ne var ki Sherlock Holmes, yolunun üstüne çıkmıştı; ondan bir türlü kurtulamıyordu. Önce yayınevlerinden inanılmaz derecede yüksek ücret isteyerek onları yıldırmak istedi. Oysa ki yayıncılar ona, istediği ücreti verdikleri gibi daha da fazlasını teklif ettiler. Ne yapacağını bilemeyen Doyle, maceralarından birinde Holmes'ü Reichenbach Şelalesi'nden düşürtüp öldürdü. Bu olay, bütün İngiltere için ulusal bir yas günü oldu. Doyle'u bir sadist, bir katil ve bir vatan haini olmakla suçladılar; binlerce genç, kollarında yas işareti olarak siyah şerit takarak şehir sokaklarında dolaştı. Sonunda Doyle, Holmes'ü yeniden hayata döndürmek zorunda kaldı. Ancak Birinci Dünya Savaşı'nda, Holmes'ü öldürebildi.

İlk hikâyeler teknik bakımdan oldukça başarılıydı. Burada Poe'nun Trio'suna tekrar rastlarız: sırf merak dürtüsüyle cinayetin üzerine eğilen büyük centilmen, okuyucunun da aklından geçen soruları yönelten iş arkadaşı (unutulmaz Dr. Watson) ve de Scotland Yard'ın yeteneksiz polis müfettişi Lestrade.

Doyle öykülerinin çoğunu, belli durumlar karşısındaki alışılmış akıl yürütme yollarını sık sık tersine çevirerek geliştirmektedir. Bunun en hoş örneklerinden birinde Holmes, köpeğin geceyarısı alışılagelmemiş davranışından söz açar. Watson ise buna karşı çıkarak köpeğin bütün gece hiçbir şey yapmadığını, hatta havlamadığını ileri sürer. O zaman Holmes, işte köpeğin hiçbir şey yapmamış olmasının alışılagelmişin dışında bir durum olduğuna dikkat çeker.

Sherlock Holmes maceralarında, geleneklerine bağlı kalan İngiliz toplumunun eşsiz panoramasını görürüz: Lord'lardan tutun da, manavlara varıncaya kadar. Keza Londra'nın karanlık sokaklarından, aristokratların barındıkları şatolara kadar...

Doyle'un üslubu da incelenmeye değer. Ayrıntılara verdiği önemle "çağdaş" bir yazar sayılabilir. Doyle'un diyaloglarında sık sık rastlanan kısalık ve ekonomiklik, modern tiyatronun bazı ünlü yazarlarını akla getirir. Öte yandan, İngilizcesi bu çeviride tercih ettiğimiz anlatıma göre bir nebze daha resmidir, gene esprili olsa da. Bu derlemede Doyle'un on üç öyküsünü biraraya getirdik. Tabii ki on üç rakamı sadece rastlantı; hiçbir şeyin ipucu değil. Akıcı ve güzel hazırlanmış olmalarından etkilenerek, Almanca basımların öykü düzenlerini temel aldık.

Conan Doyle, başlangıçta tarihi romanlar yazdı: The Explois of Brigadier Gerard (1869), Rodney Stone (1896) ve Sir Nigel (1900).

1887'de yazdığı A Study in Scarlet'i, The Sign of Four (Dörtlerin İşareti, 1889) ve The Adventures of Sherlock Holmes (Sherlock Holmes'ün Maceraları, 1892) takip etti.

Bundan sonra sırasıyla The Memoirs of Sherlock Holmes (Sherlock Holmes'ün Anıları, 1893), The Hound of the Baskervilles (Baskervillerin Köpeği, 1902), The Return of Sherlock Holmes (Sherlock Holmes'ün Dönüşü, 1905) adlı kitapları yazdı. Son olarak 1927'de The Case Book of Sherlock Holmes (Sherlock Holmes'ün Not Defteri) yayımlandı.

Devamını görmek için bkz.

"Esrarengiz Ev", s. 69-83

O sabah, Sherlock Holmes'ün uyanık ve enerjik tabiatının –ara sıra olduğu gibi– yine melankoliye ve filozofiye yenik düştüğü bir gündü.

"Onu gördün mü?" diye sordu.

"Şu demin kapıdan çıkan ihtiyarı mı?"

"Evet."

"Gördüm; kapıda rastlaştık."

"Sende nasıl bir izlenim bıraktı?"

"Hastalıklı, acınacak, zararsız bir yaratık."

"Öyle, Watson; acınacak ve zararsız biri. Hayat dediğin de öyle değil midir ya? Acımasız! Talih alnımıza yazılmıştır. Bazen yıldızlarla, burçlarla uğraşırız. Sonunda ne geçer elimize? Bir gölge. Ya da gölgeden de kötüsü: sefalet."

"Senin müşterin mi bu?"

"Eh, öyle sayılır. Scotland Yard bana göndermiş. İyileşmeyecek hastayı doktorlar bazen şarlatanlara havale eder ya! Artık kendi ellerinden daha fazla bir şey gelemeyeceği, şöyle veya böyle, hastanın durumu bundan daha kötü olamayacağı için!"

"Mesele nedir?"

Holmes masadan oldukça kirli bir kartvizit aldı. "Josiah Amberley. Brickfall ve Amberley Fabrikası'nın bir şubesini işletirmiş. Bu ismi bilirsin, yağlıboya imal ediyorlar. Kısacası adam, bu şirketten altmış bir yaşındayken ayrılıyor, sonra kendisine Lewisham'da bir ev satın alıyor ve de yorucu iş hayatından tamamen çekilerek keyfine bakmak istiyor. Geleceğini de garanti altına almış durumda."

"Öyle olmalı tabii."

Holmes, bir zarfın arkasına karaladığı notlara göz gezdirdi.

"1896'da emekli oluyor, Watson. 1897 baharında kendinden yirmi yaş küçük bir kadınla evleniyor; fotoğrafına bakılırsa kadın oldukça güzel. Yeteri kadar para, bir hayat arkadaşı ve bol bol boş vakit. Adam yolunu çizmiş bir kere. Ama sen de az önce gördün ya, iki yılda öylesine çökmüş, öylesine perişan bir hale gelmiş ki..."

"Peki, ne olup bitmiş?"

"Hep eski hikâye, Watson. Kalleş bir arkadaş ve sadakatsiz bir eş. Amberley'in bir tek merakı var, o da satranç. Lewisham'dan pek de uzak olmayan bir yerde genç bir doktor oturmakta; o da satranca meraklı. İsmini şuraya yazmıştım: Dr. Ray Ernest. Bu adam Amberley'lerin evine sık sık gelmeye başlıyor ve tabii ki sonunda kendisiyle Bayan Amberley arasında sıkı fıkı bir ilişki doğuyor. İtiraf etmelisin ki talihsiz müşterimiz, insan olarak ne kadar makbul olursa olsun, dış görünüş bakımından pek de öyle ahım şahım bir tip değil. Uzatmayalım, âşık çift geçen hafta ortalıktan kayboluyor; nereye gittiklerini bilen yok. Senin anlayacağın, sadakatsiz hanım, kocasının biriktirdiği paranın büyük bir kısmıyla mücevherat kutusunu alıp götürüyor. Kadının peşine düşebilir miymişiz! Parayı kurtarabilir miymişiz! Her gün rastlanan şeyler bunlar ama bu iş Josiah Amberley için ölüm kalım meselesiymiş."

"Ne yapacaksın?"

"Önce ben sorayım, azizim Watson: Sen ne yapacaksın? Bana yardım etmek ister miydin? Biliyorsun ya, şu sırada iki kilise papazının işleriyle meşgulüm; artık sona erdirmek zorundayım. Lewisham'a gidecek vaktim gerçekten yok, yoksa olanı biteni yerinde incelemek daha doğru olurdu. İhtiyar delikanlı ne olursa olsun benim gelmemi istiyordu ama ona durumu anlattım. Şimdi seni kabule hazır."

"Doğrusunu istersen," diye cevap verdim, "ne işe yarayacağımı bilmiyorum ama elimden geleni yaparım."

Nitekim öyle oldu; bir yaz günü öğleden sonra, Lewisham'a yola çıkarken içine bulaştığım şu hikâyenin bir hafta bile geçmeden İngiltere çapında büyük tartışmalara yol açacağını nereden bilebilirdim!

İncelemelerim hakkında bir rapor vermek üzere tekrar Baker Caddesi'ne döndüğümde akşam olmuştu.

Holmes derin bir koltuğa gömülmüş, bacaklarını uzatmış, insanın genzine kaçan dumanlar çıkaran piposu ağzında, beni bekliyordu. Gözkapakları yarı kapalıydı, uyuyor sanırdınız.

Olanları anlatırken nerede duraklasam, ya da nerede soru gerekse o gözkapakları açılıveriyor, kurşuni renkteki gözleri meydana çıkıyordu. İçime kadar işleyen bakışlarında vahşi bir hayvanın uyanıklığı ile keskinliği yansıyordu.

"Mr. Josiah Amberley'in malikânesine 'Konak' adını vermişler," diye anlatmaya başladım. "Sana ilginç gelecekk, Holmes. Adam toplumdan elini eteğini çekmiş, münzevi bir papaz gibi yaşıyor. O civarı bilirsin; tuğladan yapılmış sıraevlerle kasvetli sokaklar. Tam orta yerde de eski kültürle konfordan oluşan bir adacık düşün; işte Amberley'in evi burada. Etrafı, üzeri yer yer yosunla kaplı fakat güneş altında kalmaktan kupkuru hale gelmiş taşların oluşturduğu yüksek bir çitle çevrili..."

"Edebiyat yapma, Watson," dedi Holmes; ciddiydi. "Evin etrafında taş duvar olduğunu anladım."

"Tamam. Sokakta, ağzında sigarası, başıboş bir adama sormamış olsam, hangi evin KONAK olduğunu bulamayacaktım. Adam dikkatimi çekti. İriyarı, uzunboylu, posbıyıklı biriydi; asker görünüşü vardı. Sorularıma cevap vermekten çok başını eğmekle yetindi; şimdi düşünüyorum da, bana bir acayip baktı.

"Bahçe kapısından girerken Mr. Amberley, evinden çıkıyordu. Onu bu sabah burada görmüştüm ama o anda bana bir tuhaf göründü. Gün ışığında baktığımda hareketleri yapmacıklı geldi."

"Ben de onu iyice inceledim ama sen bana onun hakkındaki izlenimlerini ayrıntılarıyla anlatırsan memnun olurum," dedi Holmes.

"Karşımda üzüntüden kahrolmuş bir insan vardı. Ağır bir yük taşıyormuşçasına kamburu çıkmıştı. Ama hiç de sandığım gibi çelimsiz ve kuvvetsiz değildi; buna rağmen dev gibi bir adamın omuzlarıyla göğsü çırpı gibi bir çift bacağa yüklenmişti."

"Sol ayağındaki pabucun derisi kırışık olduğu halde sağdakininki dümdüzdü."

"Buna dikkat etmedim."

"Etmediğini tahmin ederim. Adam protez taşıyor, Watson. Ben çok iyi dikkat ettim. Devam et!"

"İlgimi çeken, eskimiş hasır şapkasının altından uzanan uzun, kıvırcık saçlarıyla derin çizgilerin oluşturduğu yüz hatları, ayrıca sabırsız ve öfkeli görünüşü."

"Çok güzel, Watson. Peki, neler anlattı?"

"Üzücü hikâyesini; bütün ayrıntılarıyla. Eve birlikte giderken etrafıma dikkatle baktım. Hayatımda bu kadar bakımsız bir bahçe görmedim. Her tarafı yabani otlar bürümüştü; her köşe, bakımsızlığı sergiliyordu. Ağaçlar bir plan dahilinde dikilmediği gibi hepsi kendiliğinden büyümüştü. Bu, aklı başında bir kadının eseri olamazdı. Evin bakımsızlığı zavallı adamın da gözünden kaçmamış olmalı ki orayı burayı düzeltmeye çalışıyordu. Kapı girişine bir teneke boya koymuş, sol eline de kocaman bir fırça almıştı. Doğramaları boyamaktaydı.

"Neyse, beni odasına götürdü; orası da dökülüyordu. Uzunboylu konuşmaya başladık. Sen gelmedin diye hayalkırıklığına uğradı tabii. 'Mr. Sherlock Holmes gibi bir adamın, para kaybını göze alarak benim gibi fakir birinin işiyle ilgileneceğini zaten beklemiyordum,' dedi. Kendisini, paranın bu işte kesinlikle rol oynamadığına inandırdım. 'Anladık, şu anda kendini sanata adamış. Sanat sanat içindir,' dedi. 'Ama cinayeti de bir sanat saysa, buradan belki eli boş çıkmazdı. Gelelim insan tabiatına, Dr. Watson; bence en nankör yaratık insandır! Bu dünyada benim eşim kadar şımartılmış başka bir kadın olsun sanmam. Bir dediğini iki etmedim! Ya o genç adam... İstese benim oğlum yerine geçerdi. Görüyorsunuz ya, ikisi de beni nasıl aldattı! Ah, Dr. Watson, iğrenç bir dünyada yaşıyoruz; hem de çok iğrenç!'

"Mersiyesinin melodileri aşağı yukarı böyleydi; bir saatten de fazla sürdü. Önce hiçbir şeyden şüphelenmemiş. Çünkü evde yalnız oturuyorlarmış; sadece sabahları bir temizlikçi kadın geliyor ve akşamları saat altıda gidiyormuş. O anlattığım akşam Amberley, karısına sürpriz olsun diye Haymarket tiyatrosuna iki bilet alıyor. Son anda karısı, başının ağrıdığını bahane ederek tiyatroya gitmekten vazgeçiyor. Bu kesin, çünkü adam bana karısının kullanılmamış biletini gösterdi."

"İlginç, çok ilginç," dedi Holmes; hikâyeyi daha dikkatli dinlemeye başladı. "Lütfen devam et, Watson. Çünkü anlattıkların fevkalade enteresan. Sen o bilete iyice baktın mı? Koltuk numarası tesadüfen dikkatini çekti mi?"

"Otuz birdi; bu benim okul numaram, ondan hatırımda kalıverdi."

"Harika, Watson! O zaman Amberley ya otuz, ya da otuz iki numaralı koltuğa oturdu."

"Öyle olmalı," diye cevap verirken biraz şaşırmıştım. "Bilet, (B) sırasından alınmış."

"Şahane! Başka ne anlattı?"

"Beni, 'Çelik Kasa' dediği odasına götürdü. Burası gerçekten bankalardaki çelik kasaları andırıyordu. Kapıyla pencereler demirdendi; hırsıza karşı önlem almışmış. Anlaşılan karısında bu odanın yedek anahtarı olmalıydı, çünkü onca kıymetli evrakın yanı sıra yedi bin sterlin ortadan kaybolmuş."

"Kıymetli evrak mı? Neymiş bunlar?"

"Polise bunların tam bir listesini vermiş, böylelikle onları garantiye almış. Tiyatrodan gece yarısına doğru dönmüş, eve vardığında odanın soyulduğunu görmüş. Kapıyla pencereler açıkmış, suçlular da artlarında hiçbir iz bırakmamış. Ne bir mektup, ne de bir haber. O gün bu gündür de onlardan ses seda çıkmamış. Bunun üzerine polise başvurmuş."

Holmes birkaç dakika düşüncelerine daldı.

"Sen geldiğinde Amberley'in boya işiyle uğraşmakta olduğunu söyledin. Ne boyuyordu ki?"

"Şey, koridoru boyuyordu. Ama sana bahsettiğim odanın kapısıyla pencereleri bitmişti."

"Böyle bir durumda böyle bir uğraş biraz acayip değil mi, ne dersin?"

"Üzüntüsünü unutmak için bir şeyler yapması gerekiyordu. Bu, onun kendi açıklaması. Gerçekten böyle bir uğraş biraz acayip ama adamın kendisi de zaten acayip. Karısının bir resmini gözlerimin önünde yırtıp attı; kızgınlıktan köpürüyordu. 'O Allahın belası suratını artık görmek bile istemiyorum!' diye bağırıyordu."

"Hepsi bu mu Watson?"

"Ha, bir şey daha var; aslında benim dikkatimi en fazla çeken şey. Blackheath tren istasyonuna geldim, hareket etmek üzere olan trene atladım, aynı anda yanımdaki kompartımana bir adamın sıçradığını gördüm. Bir kez gördüğüm bir suratı kolay kolay unutmam, bilirsin Holmes. Bu, sokakta konuştuğum o iri yarı, esmer adamdı. Londra köprüsündeyken onu bir ara görmüş ama sonra kalabalıkta gözden kaybetmiştim. Ama onun, beni takip ettiğine eminim."

"Şüphesiz! Şüphesiz!" dedi Holmes. "Uzun boylu, esmer, posbıyıklı bir adam demiştin ve de griye çalan koyulukta gözlüğü vardı değil mi?"

"Holmes, sihirbaz mısın sen? Ben öyle söylemedim ama gerçekten güneş gözlüğü kullanıyordu."

"Ve de kravatında masonlara özgü bir kravat iğnesi vardı, değil mi?"

"Holmes!"

"Çok basit, azizim Watson. Şimdi tiyatroya dönelim. İtiraf etmeliyim ki bu meseleyi başlangıçta pek basit bulmuş ve dikkatimi vermemiştim ama bu iş gittikçe önem kazanıyor. Çok şeyi gözünden kaçırmış olmana rağmen ilgini çeken bazı noktalar beni endişelendiriyor."

"Gözden ne kaçırmışım ki?"

"Hemen alınma, dostum. Bilirsin, sana serzenişte bulunmam ben. Kim olsa bu kadar zeki davranamazdı; çok kimse senin eline su bile dökemez. Ama burada sen gerçekten önemli bir noktayı atlamışsın. Mesela, Amberley'le karısı hakkında komşuları ne düşünüyor? Bunun anlamı büyük. Dr. Ernest onlara göre nasıl bir adam? Göründüğü gibi gerçekten çapkın ve hovarda mı? Sen insanlara yaklaşmasını iyi bilirsin, Watson. Hizmetçilerden bazı ayrıntıları kolaylıkla öğrenebilirdin. Postanedeki kıza, manavın karısına hiç mi bir şey sormadın? Mavi Çapa pansiyonu sahibesinin kulağına fısıldayacağın bir iki tatlı söz sana çok önemli bilgiler sağlayabilirdi. Bütün bunları yapmadın."

"Hemen yapayım istersen?"

"Çok geç. Scotland Yard'ın ve şu telefonun yardımıyla genellikle şu odadan çıkmama lüzum kalmadan istediğim bilgileri elde ettim ben. Amberley özellikle cimri bir adammış; kaba ve kibirli bir koca izlenimi uyandırmakta. Çelik odasında tonlarla para sakladığı da kesin. Dr. Ray Ernest'e gelince, bekâr; Amberley'le satranç oynarken karısıyla iş pişiriyor. Tüm bu izlenimler çok açık; bunların ardında hiçbir sır yatmıyor sanırsın ama yatıyor!"

"Takıldığın nokta ne?"

"Belki de benim hayalgücüm. Neyse, bırakalım bunları Watson. Şu sıkıcı işgününden kaçalım, ruhumuzu müzikle dinlendirelim. Albert Hall'da bu akşam Carina şarkı söylüyormuş. Haydi hemen giyinelim, dışarıda bir yemek yiyelim, sonra da içimize sanat müziği sindirelim."

Ertesi sabah vaktinde kalktım, kahvaltı sofrasında kızarmış ekmek kırıntıları ile iki yumurtanın soyulmuş kabuklarını görünce, dostumun benden önce davrandığını anladım. Masanın üzerinde bir not vardı:

Azizim Watson,

Mr. Josiah Amberley olayında açıklanması gereken bir iki nokta var. Bunları çözebilirsem meseleyi halletmiş sayılırız, yoksa sonuç sıfıra varır. Senden bir ricam var, saat üçe doğru hazır ol; belki sana ihtiyacım olur. – S. H.

Bütün gün Holmes'den haber alamadım ama söylediği satte çıkageldi; düşünceye dalmıştı, konuşmuyordu. Böyle anlarda yapılacak en iyi şey, onu rahat bırakmaktı.

"Amberley buraya uğradı mı?"

"Hayır."

"Öyle mi? Onu bekleyelim o zaman."

Yanılmadı; az sonra ihtiyar delikanlı çıkageldi; suratı asıktı; bakışları endişeliydi.

"Bir telgraf aldım, Mr. Holmes. Ne yapacağımı bilemiyorum."

Uzattığı telgrafı Holmes yüksek sesle okudu:

"HEMEN GELİN. KAYBINIZ HAKKINDA BİLGİ VEREBİLİRİM! ELMAN. PATRİKHANE."

"Saat on dörtte Little Purlington'dan çekilmiş. Bildiğim kadarı Little Purlington, Essex'de Frinton yakınlarında bir yer. Eh, herhalde biraz sonra yola çıkarsınız. Telgrafı çeken, o kasabanın papazı olmalı; güvenilir bir kişi. Şu adresler kitabına bir göz atayım... hah, işte: J. C. Elman, M. A.; ikameti Little Purlington. Mossmor kasabası. Tren tarifesine bakar mısın, Watson?"

"Oraya Liverpool Caddesi'nden kalkan beş yirmi treni var."

"Harika. En iyisi sen de birlikte git Watson. Mr. Amberley'in senin önerilerine veya yardımına ihtiyacı olabilir. İşler karışıyor çünkü."

Ama müşterimiz gitmek niyetinde değildi.

"Bu tamamen saçma, Mr. Holmes," dedi. "Olan bitenler hakkında bu adam ne bilebilir ki? Sadece zaman ve para kaybedeceğiz bence."

"Bildiği bir şey var ki size telgraf çekti. Siz de hemen telgraf çekip geleceğinizi bildirin."

"Oraya gideceğimi sanmıyorum."

Holmes ciddileşti.

"Bu kadar açık bir izin peşine düşmemekle hem benim, hem de polisin nazarında çok kötü bir izlenim yaratırsınız, Mr. Amberley. Sanki bu araştırma sizi hiç ilgilendirmiyor!"

Holmes'ün bu serzenişi müşterimizi etkilemiş gibiydi.

"Yo, yoo... giderim. Eğer siz böyle düşünüyorsanız," dedi. "Açıkçası, bir papazın bu şeyleri bilmesi bana saçma geliyor ama madem ki ısrar ediyorsunuz..."

"Israr ediyorum," diye vurguladı Holmes.

Artık yola koyulacaktık. Odadan çıkarken Holmes beni yanına çağırdı. "Ne yap yap, onun oraya gitmesini sağla," dedi. "Yoldayken fikrini değiştirip dönmeye falan kalkarsa hemen en yakın postaneye koş ve bana telgraf çek: 'Kaçtı,' diye yaz, ben anlarım. Ben burada birini bırakacağım, telgraf gelir gelmez bulunduğum yere haber ulaştıracaklar."

Little Purlington'u bulmak kolay olmadı, trenle aktarma yapmak gerekti. Şimdi düşünüyorum da, bu seyahat hiç de rahat geçmedi. Hava sıcaktı, trende piştik. Amberley surat asıp durdu; konuşmadı. Konuşsa bile, yaptığımız işin saçma olduğunu tekrarladı. Derken küçük bir istasyonda trenden indik, Patrikhaneye varıncaya kadar iki millik bir payton yolculuğu yaptık. Çalışma odasında bizi şişman, ağırbaşlı, azametli biri karşıladı.

"Buyrun beyler," dedi. "Sizin için ne yapabilirim?"

"Telgrafınız üzerine kalkıp geldik," dedim.

"Telgrafım mı? Ben telgraf çekmedim ki!"

"Siz Mr. Josiah Amberley'e parasıyla karısı hakkında telgraf çekmediniz mi?"

"Şaka ediyorsunuz herhalde, beyler!" dedi. Kızmışa benziyordu. "Bahsettiğiniz kimsenin ne adını duydum, ne de böyle bir kişiye telgraf çektim."

Müşterimizle bakıştık; şaşırmıştık.

"Belki de bir yanlışlık oldu," dedim. "Burada iki tane Patrikhane olmalı. Bakın şu telgrafa, Elman imzasıyla verilmiş; Patrikhane diye de yazıyor."

"Burada sadece tek Patrikhane vardır beyim. Ve de tek papaz. Bu telgrafa gelince, biri anlaşılan skandal yaratmak istiyor. Siz en iyisi polise gidin. Artık konuşmamızın anlamı yok."

Az sonra Mr. Amberley'le ben, kendimizi sokakta buluverdik. Burası İngiltere'nin en ilkel köylerindendi. Postaneye yollandık; orası da kapalıydı; neyse ki istasyon lokantasında bir telefon vardı da Holmes'le konuşabildim. O da şaşırmıştı.

"Çok acayip!" diyordu uzaktan gelen sesi. "Çok ilginç. Korkarım dostum, akşam treni olmadığına göre geri dönemeyeceksiniz. İstemeyerek sizin, köydeki otelde berbat bir gece geçirmenize neden oluyorum. Ama orada doğa güzel olmalı; eh, yanında da Josiah Amberley... umarım iyi eğlenirsin."

Telefonu kapatmadan kikir kikir güldüğünü duydum.

Amberley'in ne pinti olduğu çabuk meydana çıktı. Seyahat masraflarından yakındı, tren biletini üçüncü sınıf aldı, otel hesabının çok yüksek olduğunu tekrarladı durdu. Çok şükür, ertesi sabah Londra'ya vardık; hangimizin canı daha sıkkındı, kolay kestiremezdiniz.

"İsterseniz Baker Caddesi'ne bir uğrayıverelim. Belki Mr. Holmes bir şeyler bulmuştur."

"Buldukları dünkü gibiyse hiçbir işe yaramaz," dedi Amberley ve kötü kötü baktı. Yine de benimle geldi. Daha önce Holmes'e telgraf çekmiş ve geliş saatimizi bildirmiştim; ne var ki o, bir not bırakmıştı: Lewisham'daymış ve bizi orada bekliyormuş.

Bu sürpriz oldu ama daha büyük sürpriz, müşterimizin oturma odasında Holmes'ün yalnız olmayışıydı; yanında başka bir adam vardı; posbıyıklı, güneş gözlüklü ve kravatında masonlara özgü iğne taşıyan biri.

Holmes,

"Size arkadaşım Mr. Barker'ı tanıştırmak isterim," dedi. "O da sizin meselenizle ilgilendi, Mr. Amberley; ayrı metodlarla çalışıyorsak da... İkimizin de size bir sorumuz var."

Josiah Amberley kendini, düşercesine koltuğuna bıraktı. Tehlikeyi sezmişti; bunu, oraya buraya yönelen bakışlarından, suratındaki sinirli kasılmalardan anlamıştım.

"Neymiş soracağınız, Mr. Holmes?"

"Cesetleri ne yaptınız?"

Adam, kısık bir ses çıkararak ayağa fırladı, yumruğunu havaya salladı; sanki ağzı tutulmuştu; korkunç ve yırtıcı bir hayvanı andırıyordu. O anda gerçek Amberley gözlerimin önüne serilmişti: Ruhu bedenine yansımış bir şeytandı bu! Kendini koltuğuna bıraktığında elleriyle dudaklarını kapadı; inleyişini önlemek istercesine. Aynı anda Holmes, bir kaplan gibi adamın gırtlağına sarıldı ve suratını öne doğru bastırdı. Amberley'in hırıldayan ağzından yere beyaz bir tablet düştü.

"Kestirme ölümden vazgeçin, Mr. Amberley. Önce halledilecek bazı işlerimiz olacak. Ne dersiniz, Barker?"

"Araba kapıda bekliyor."

"Karakola kadar birkaç yüz metre var. Sen burada kal, Watson. Ben yarım saate kadar dönerim."

İhtiyar fabrikatörün iri vücudunda bir arslanın kuvveti gizli idiyse de bu, deneyimli iki erkeğin hakkından gelmeye yeterli olamadı. Debelene debelene dışarıda beklemekte olan arabaya götürüldü; bense bu acayip evde tek başıma nöbete kaldım. Neyse ki Holmes sözünde durdu ve erken döndü; yanında genç bir müfettiş vardı.

"Barker'ı karakolda bıraktım, formaliteleri bitirsin diye," dedi Holmes. "Sen Barker'ı tanımazsın, Watson. Kendisi Surrey kıyılarında çalışır çoğunlukla; bana rakip bir meslektaş sayılır. Sen bana iri yarı, esmer bir adamdan bahsettiğin zaman o olduğunu anlamıştım. Bazı meseleleri tereyağından kıl çeker gibi çözmüştür kendisi, öyle değil mi Müfettiş Bey?"

Genç müfettiş cevap verdi: "Birkaç kez gerçekten başarılı oldu."

"Kullandığı metodlar alışılagelmişin dışında, tıpkı benimkiler gibi. Ama bunlar bazen faydalı olabiliyor; bana hak vereceksiniz. Mesela siz, yasal uyarınızı yapsaydınız, yani 'Bundan böyle söyleyecekleriniz, aleyhinizde delil olarak kullanılacaktır,' falan demiş olsaydınız herifi hiçbir zaman suçunu itirafa zorlayamazdınız."

"Olabilir ama ne de olsa hedefimiz hep aynı, Mr. Holmes. İnanın, biz de kendimize göre bu meseleyi çözer, adamı da tutuklardık. Bizim kullanamadığımız metodlarınızla işimize burnunuzu sokarak adımızı kötüye çıkarmanızdan ötürü size kızıyorsak, kusura bakmayın."

"Böyle bir şey aklımdan geçmez, MacKinnon. Size söz veriyorum, ben arka planda kalacağım. Barker'a gelince, ben ne söylesem onu yapar."

Müfettiş rahatlamış gibiydi.

"Çok naziksiniz, Mr. Holmes. Başarı veya başarısızlık sizce önemli olmayabilir ama bize gelince öyle değil; bir kere gazeteciler peşimizi bırakmaz."

"Doğru. Ama size nasılsa soru soracaklar; cevapları şimdiden hazırlamak daha iyi olmaz mı? Mesela, şu süper zeki muhabirlerden biri, bu meselede sizi şüphelendiren noktaların neler olduğunu ve bunlara dayanarak gerçek sonuca nasıl vardığınızı sorsa, ne diyeceksiniz?"

Müfettiş bozulur gibi oldu.

"Aslına bakarsanız şu ana kadar elimizde kesin bir delil yok, Mr. Holmes. Tutuklunun, üç şahit önünde intihar etmeye kalkışması nedeniyle karısını ve onun âşığını öldürdüğünü itiraf ettiğini siz söylediniz. Bu sonuca nasıl ve nereden vardınız?"

"Siz ev arama emri çıkartmış mıydınız?"

"Üç polis memuru yolda."

"O zaman aradığınız ipucunu bulacaksınız. Cesetler fazla uzakta olmamalı. Şüpheli yerleri kazmak çok zaman almaz. Ev oldukça eski. Herhangi bir yerde kör bir kuyu kesinlikle olacak. Şansınızı orada deneyin."

"İyi ama cinayet işlendiğini nasıl anladınız? Nasıl oldu bu iş?"

"Önce neler olduğunu anlatayım, sonra size ve dostuma –ki onun bu vakadaki yardımını ödeyemem!– cinayetin açıklamasını yapayım. Ön planda katilin zihniyetine dikkatinizi çekmek isterim. Öylesine acayip bir kişi ki, bazen düşünüyorum, kendisini darağacına göndermek yerine tımarhaneye tıkmak daha doğru olmaz mı, diye. Adamın karakteri modern Anglosaksonunkinden ziyade ortaçağdan kalma bir İtalyanınkine benziyor. Cimri mi cimri; karısını öylesine bıktırmış ki zavallı kadın, maceraperest biri için tam bir yem. Ve de o maceraperest az zaman sonra ortaya çıkıveriyor; satranca meraklı bir doktor kişiliğinde. Amberley satrançta ustaydı; işte Watson, her şeyi önceden hazırlayan bir beyin. Ayrıca bütün cimriler gibi kıskanç da. Ve de bu kıskançlığı hastalık derecesinde. Haklı mıydı, haksız mıydı bilmiyorum ama, karısının bir aşk ilişkisi olduğuna inanmıştı. Bunun üzerine intikam almaya karar verdi ve şeytana pabucunu ters giydirircesine cinayet planını hazırladı. Benimle gelin!"

Holmes bizi peşine taktı; sanki oldum olası bu evde doğmuş büyümüş gibi kendinden emin adımlarla yürüdü, "Çelik Kasa"nın açık kapısı önüne gelince durdu.

"Ne pis bir boya kokusu!" diye yakındı müfettiş.

"İlk ipucumuz bu işte!" dedi Holmes. "Bunu da Dr. Watson'ın gözlemlerine borçluyuz; kendisi bundan her ne kadar bir sonuç çıkaramamışsa da... Aklımı şuna taktım: Adam neden evini böyle bir zamanda kokuya boğsun? Tabii ki başka bir kokuyu veya şüpheyi çekecek bir kokuyu bastırmak için. Hesapta bir de şu oda var: pencereleri ve kapısı demirden olan. İçerden dışarıya kuş uçmaz bir oda. Şu iki ipucu sizi nereye götürecektir? Bunu anlayabilmek için evin içine girmem gerekiyordu. Bu işin içinde bir bityeniği olmalıydı; buna emindim. Çünkü daha önceden Haymarket tiyatrosuna gidip satılan biletleri kontrol etmiştim –Dr. Watson'ın dahiyane gözlemi sayesinde– o gece, (B) sırasında otuz ve otuz iki numaralı yerler satılmamıştı. Demek ki o akşam Amberley, tiyatroda olamazdı; böylelikle cinayetin işlendiği saatte başka bir yerde bulunma ihtimali ortadan kalkıyordu. Sırf cimriliği yüzünden bir hata yaptı, sadece karısı için satın aldığı tek tiyatro biletini görmek isteyen Dr. Watson'a o bileti gösterdi; keskin zekâlı dostum, yer numarasını aklında tutmasını bildi. Geriye bir şey kalıyordu: Evin içini kimse tarafından rahatsız edilmeden nasıl araştırabilirdim? Bir adam tuttum ve müşterimi, günübirlik dönemeyeceği bir yere telgrafla çağırttım. Ne olur ne olmaz diye de Dr. Watson'ı yanına kattım. Papaz rolünü oynamak için de tabii benim eski dostum Crockford'a başvurdum. İyi mi?"

Müfettiş, Holmes'e duyduğu hayranlığı saklayamadı:

"Harika!" dedi.

"Planımı uygulayabilmek için de eve bir hırsız gibi girmeye karar verdim. Kapıdan, bacadan evlere girmek benim ustaca yapabileceğim işlerden biridir; isteseydim bu meslekte kesinlikle yükselebilir ve başa güreşirdim. Neler bulduğuma dikkat edin şimdi. Odanın süpürgelikleri boyunca seyreden şu gaz borusunu görüyor musunuz? Bir köşede yukarıya doğru çıkıyor; orada da bir musluk var. Bu boru aynı zamanda Çelik Oda'ya geçiyor, odanın tavanının orta yerinde asılı abajurda son buluyor. Sonlanan boru kısmının da ağzı açık. Dışarıdaki musluğu çevirdiniz mi, odanın içi bir anda gazla doluveriyor. Kapıyla pencereler kapalıysa, musluk da açıksa, böylesine ufacık bir oda içinde bulunan kimsenin iki dakika içinde şuurunu kaybedeceğine kalıbımı basarım. Amberley, karısıyla âşığını bu odaya getirtti; ondan sonrası artık çocuk oyuncağıydı."

Müfettiş boruyu dikkatle inceledi. "Müfettişlerimden biri gaz kokusundan bahsetmişti," dedi. "Ama o anda kapı ve pencereler açıktı; etraf boyandığı için boya kokusu da karışıyordu. Amberley'in dediğine bakılırsa, boya işine cinayetten bir gün önce başlamış. Daha başka, Mr. Holmes?"

"Evet; derken bir şey daha oldu ki, bunu hiç beklemiyordum. Tam yemek odasının penceresinden içeriye süzülüyordum ki birden yakama bir el yapıştı ve biri: 'Ne arıyorsun bur'da, serseri?' diye bağırdı. Kafamı çevirdim; dostum ve rakibim Mr. Barker'ı gözlüğünden tanıdım. Bu gerçekten komik bir rastlantıydı. Kendisi, Dr. Ray Ernest'in ailesi tarafından tutulmuştu; o da bu işin içinde bir bityeniği olduğu kanısıyla araştırmalarını buraya kadar sürdürmüştü. Evi birkaç gündür gözaltında bulundurmaktaydı. Dr. Watson'ı da şüpheliler arasına katmış. Ne var ki tutuklayamamış. Ama mutfak penceresinden birinin içeri girdiğini görünce artık dayanamamış. Tabii kendisine olan biteni anlattım, sonra çıkıp gittik."

"Ona her şeyi anlattınız da bize niye bir şey söylemediniz?"

"Amberley'e blöf yapmaya karar vermiştim; nitekim blöfüm tuttu. Siz buna izin vermezdiniz."

Müfettiş güldü.

"Haklısınız. Sizi iyi anlıyorum, Mr. Holmes: Demek ki şimdi siz perde arkasına çekiliyorsunuz ve tüm verileri bize bırakıyorsunuz?"

"Ben hep öyle yaparım aslında."

"O zaman polis adına size teşekkürlerimi sunmak isterim. Mesele aydınlandı sayılır; cesetlerin bulunması da sorun sayılmaz."

"Ben size ufak bir ipucu daha vereyim," dedi Holmes. "Eminim ki Amberley'in bile bundan haberi yoktu. Sonuca varabilmek için Müfettiş Bey, kendinizi suçlunun yerine koyup 'Ben olsaydım ne yapardım?' diye düşünürsünüz. Biraz da hayalgücünüzü kullandınız mı, bu iş biter. Diyelim ki siz, o küçük odada mahpus kaldınız; düşmanınızla hesaplaşabilmeniz için sadece iki dakikanız var; ve de düşmanınızın, kapının öbür yanında olduğunu biliyorsunuz... Ne yapardınız?"

"Ölmeden önce arkamda bir not falan bırakırım."

"Tamam. Nasıl öldürüldüğünüzü yazardınız. Ama bunu bir kâğıda yazmanın anlamı yok; çünkü katiliniz böyle bir yazıyı hemen bulabilir. Ama bu haberi duvara yazsanız... elbet birisi görecek, değil mi? Şimdi bakın bakayım şuraya! Kapının yanındaki süpürgeliğin üzerine kırmızı mürekkeple ne yazılmış? 'Bizi...' Hepsi o kadar."

"Bundan ne anlam çıkarıyorsunuz?"

"Yazının yazıldığı yer, döşemeden sadece otuz santim yükseklikte. Demek ki Dr. Ray Ernest, ölmeden önce yere uzanmış durumdaydı. Cümlesini tamamlayamadan şuurunu kaybetmişti."

" 'Bizi öldüren...' diye mi devam edecekti?"

"Herhalde. Cesedini inceleyin, bakalım kırmızı mürekkep lekesi falan görecek misiniz?"

"Hiç merak etmeyin, inceleyeceğim. Yalnız, kıymetli evrak ne olacak? Bir cinayet işlendiğine göre hırsızlık ortadan kalkmış oluyor. Halbuki adamın kıymetli evrakı vardı. Biz araştırdık."

"Bana kalırsa onları emin bir yere kendi sakladı. Zamanı geldiğinde evrakı tesadüfen bulmuş gibi yapacak ve de karısıyla âşığının bunları postalamış olabileceklerini, ya da kaçarken düşürmüş olabileceklerini ileri sürecekti."

"Sizin altından kalkamayacağınız şey yok anlaşılan," dedi müfettiş. "Adamın polise başvurması doğaldı ama nasıl oldu da sizi arayıp buldu?"

"Kibrinden!" diye cevap verdi Holmes. "Kendinden o kadar emindi ki kimsenin onu suçlu bulabileceğine inanmak bile istemedi. Kendisinden şüphelenecek komşularına karşı en azından: 'Gördünüz mü, sadece polise gitmekle kalmadım, Sherlock Holmes'ü bile angaje ettim,' diyebilecekti."

Müfettiş güldü.

"Sırf bu yüzden bile olsa bizi bağışlayın, Mr. Holmes. Ama bu, şimdiye kadar gördüğüm en iyi çalışmaydı."

Birkaç gün sonra dostum, on beş günde bir çıkan North Surry Observer dergisini burnuma dayadı. Kocaman puntolu harflerle "Esrarengiz Ev" diye başlayan bir yazıyı gösterdi; sonu "Ve işe polis müdahale etti!" diye bitiyordu. Tüm olay ayrıntılarına kadar anlatılmıştı. Özellikle son cümle ilginçti: Müfettiş MacKinnon'un keskin zekâsı, yağlıboya kokusunun bir başka kokuyu, mesela gaz kokusunu bastırabileceği sonucunu çıkarıverdi. Soğukkanlılıkla yürüttüğü incelemeleriyle demir kapılı odanın ölüm hücresi olarak kullanıldığını ispatladı. Hele aranan cesetlerin, üzerine bir köpek kulübesi konarak gizlenmiş kör bir kuyuda bulunması, emniyet teşkilatımızın zekâsının en canlı örneği olarak hatırlanacaktır.

"Anladık, anladık; MacKinnon ne esaslı bir oğlanmış meğer," diyerek gülümsedi Holmes. "Koy şunu bizim dosyaya, Watson. Belki günün birinde gerçeği sen yazarsın!"

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.