Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-195-9
13x19.5 cm, 112 s.
Liste fiyatı: 13,50 TL
İndirimli fiyatı: 10,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Sıfır Noktasındaki Kadın
Özgün adı: Woman at Point Zero
Çeviri: Selma Demiröz
Kapak Fotoğrafı: André Kertész
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Eylül 1987
7. Basım: Ekim 2017

Dünya'nın herhangi bir köşesinde herhangi bir insan sıfır noktasında kıskıvrak bekliyor. Umutsuz, çaresiz, ölümle yaşam arasındaki sınırda.

Neval El Seddavi, ölüm hücresinde "cinayet" zanlısı Mısırlı fahişe Firdevs'le konuşuyor. Firdevs'in anlattığı yaşam öyküsünü aktarıyor bize. Bu dünyada kadın olmanın, "fahişe" olmanın ne anlama gelebileceğini okuyoruz bu "içe işleyen" yaşam öyküsünde.

Sıfır noktası neresidir?

OKUMA PARÇASI

Önsöz, 1983, s. 5-8

Bu kitabı Kanatır Cezaevi'nde karşılaştığım bir kadının etkisiyle yazdım. Birkaç ay önce Mısırlı kadınlarda nevroz konusunu araştırmaya başlamış, o sıralar işsiz olduğum için de, zamanımın çoğunu bu çalışmaya ayırabilmiştim. 1972'nin sonunda Sağlık Bakanı, beni Sağlık Eğitimi Başkanlığı ve Sağlık dergisinin Başeditörlüğü görevinden almıştı. Görüşleri yetkililer tarafından pek hoş karşılanmayan feminist bir araştırmacı ve romancı olmayı seçtiğim içindi bütün bunlar.

Fakat bu durum bana, daha çok düşünme, yazma, araştırma yapma ve bana danışmaya gelen kadınlarla daha fazla ilgilenme olanağı verdi. 1973 yılında yaşamımda yeni bir dönem başladı; kitabım Firdevs, ya da Sıfır Noktasındaki Kadın o yıl doğdu.

Araştırma fikri aslında, şiddetli ya da hafif "zihinsel sorunlar"a yol açan durumlar konusunda yardım ve tavsiyelerimi isteyen kadınlarla yaptığım çalışmalar sonucunda ortaya çıktı. Nevrozlu hastalar arasından belli sayıda vakayı seçip, çeşitli hastanelerle klinikleri düzenli olarak ziyaret etmeye karar verdim.

"Cezaevi" düşüncesi bana hep çekici gelmişti. Cezaevi yaşamının, özellikle kadınlar için nasıl bir şey olduğunu merak ediyordum. Belki de bunun nedeni, birçok ünlü aydının çeşitli dönemlerde "siyasi suç" yüzünden hapse atıldığı bir ülkede yaşıyor olmamdı. Kocam "siyasi suçlu" olarak on üç yıl hapis yatmıştı. Böylece bir gün, Kanatır Kadın Cezaevi' nin doktorlarından biriyle tanıştığımda, onun görüşlerini öğrenmek için dayanılmaz bir istek duydum; ne zaman karşılaşsak durup konuşuyorduk. Doktor, değişik suçlardan tutuklu kadınlar, özellikle de Kanatır Cezaevi Hastanesi, akıl hastalıkları kliniğini haftada bir ziyaret eden nevrozlu kadınlar hakkında çok şey anlattı bana.

Bu konu bana giderek daha ilginç gelmeye başladı; oradaki kadınları görmek için bizzat cezaevine gitmeyi kafama koydum. Bir cezaevinin içini yalnızca "siyasi" filmlerde görmüştüm; şimdiyse gerçek bir cezaevini görme fırsatı çıkmıştı. Cezaevi doktoru olan dostum bana, adam öldürdüğü için idam edilecek bir kadını uzun uzadıya anlatınca, ziyaret düşüncesi büsbütün önem kazandı. Daha önce hiç katil bir kadın görmemiştim.

Cezaevi doktoru beni ona götüreceğini, akli dengeleri bozuk diğer kadın mahkûmları da göstereceğini söyledi. Onun aracılığıyla Kanatır Cezaevi'ne psikiyatrist olarak girmek ve kadınları incelemek üzere izin alabildim. Doktor arkadaşım planımdan öylesine etkilenmişti ki, bana cezaevine kadar eşlik edip, çevreyi gezdirdi.

Cezaevi kapısından içeri adım attığım anda karşıma çıkan asık yüzlü binaların, demir parmaklıkların, çevredeki tüm kalabalığın kasvetli görüntüsü beni allak bullak etti; bütün bedenimi bir ürperti sardı. Aynı kapıdan bir gün, psikiyatrist olarak değil, Sedat'ın 5 Eylül 1981 günü yayınladığı bildiriyle tutuklanan 1035 kişiden biri olarak gireceğimi henüz bilmiyordum. 1974'ün o sonbahar gününde, bu yüksek, çıplak, kirli sarı duvarların ardına hapsolacağım hiç aklıma gelmemişti. İç avludan geçerken, demir parmaklıkların ardında hayvanlar gibi gizlenen kadınların yüzlerini, kararmış demirlere yapışmış beyaz ya da esmer parmaklarını görebiliyordum.

Firdevs önce hücresine gitmemi kabul etmedi; ama sonra benimle görüşmeye razı oldu. Yavaş yavaş bana öyküsünü, bütün yaşamını anlattı. Korkunç, gene de harikulade bir öyküydü bu. Yaşamını önüme sererken, onun hakkında gittikçe daha çok şey öğrenirken, alışkın olduğum kadınlar dünyasında bir istisna olarak gördüğüm bu kadına karşı içimde bir hayranlık duygusu gelişti. Böylece Sıfır Noktasındaki Kadın ya da Firdevs adını verdiğim bu kitabı yazmayı düşünmeye başladım.

Ne var ki o sıralar ben, doktor dostumun hücrelerde ya da klinikte bana gösterdiği ve araştırmama kattığım yirmi vakanın bir kısmını oluşturan kadınlarla ilgileniyordum. Bu araştırmanın sonuçları Mısırlı Kadınlar ve Nevroz adıyla 1976'da yayımlandı.

Fakat Firdevs apayrı bir kadındı. Diğer kadınlardan daha çok dikkatimi çekiyor, içimde yankılanıyor ya da varlığını sessizce hissettiriyordu, ta ki onu kâğıda döküp ölümünden sonra yeniden canlandırdığım güne kadar. Çünkü Firdevs 1974'ün sonunda idam edildi ve onu bir daha hiç göremedim. Gene de, hep gözlerimin önündeydi. Önümde duruşunu görebiliyor, alnındaki çizgileri, dudaklarını, gözlerini, gururlu hareketlerini izleyebiliyordum. 1981 sonbaharında kafes ardına konma sırası bana gelmişti. Diğer kadın tutukluların iç avluda onu ararmış, o dik başını, ellerinin dingin hareketlerini ya da kahverengi gözlerinin sert bakışını bir an olsun görmek istermiş gibi gezindiklerini izliyordum. Gerçekten öldüğüne bir türlü inanamıyordum.

Cezaevinde geçirdiğim üç ay süresince, adam öldüren çok sayıda kadınla karşılaştım; kimileri bana Firdevs'i anımsattı. Gene de hiçbiri onun gibi değildi. O benzersizdi. Sırf çehresi, tavırları, cesareti ya da derin bakışları değildi onu öbür kadınlardan ayıran; yaşamayı toptan reddedişi, ölümden zerre kadar korkmayışıydı.

Firdevs, umarsızca en karanlık sona doğru çekilmiş bir kadının öyküsüdür. Bütün zavallılığına ve umarsızlığına karşın bu kadın, benim gibi yaşamının son anlarına tanık olan herkese, yaşama, sevme ve kendilerini gerçek özgürlük haklarından mahrum bırakan bütün güçlere karşı direnip bu güçleri yenme isteği vermiştir.

Devamını görmek için bkz.

Açılış Bölümü, s. 11-17

Gerçek bir kadının öyküsüdür bu. Onunla birkaç yıl önce Kanatır Cezaevi'nde tanıştım. Çeşitli suçlardan tutuklu ya da hüküm giymiş bir grup kadın mahkûmun kişilik yapıları üzerine bir araştırma yürütüyordum o sıralar.

Cezaevi doktoru, bu kadının adam öldürmekten idama mahkûm edildiğini anlattı. Ama o, Kanatır'daki diğer kadın katillere hiç mi hiç benzemiyordu.

"Cezaevinin içinde de, dışında da onun gibisini göremezsiniz. Ziyaretçi kabul etmiyor, kimseyle konuşmuyor. Genellikle yemeğine dokunmuyor ve gün ağarana dek gözünü bile kırpmıyor. Cezaevi gardiyanı onun bazen saatlerce boşluğa dalıp gittiğini söylüyor. Bir gün kalem kâğıt istemiş, sonra saatlerce başını kaldırmadan oturmuş. Gardiyan onun mektup mu, yoksa başka bir şey mi yazdığını anlayamamış. Belki de hiçbir şey yazmıyordu."

Doktora, "Benimle görüşür mü?" diye sordum.

"Sizinle görüşmesi için ikna etmeye çalışırım onu," dedi. "Savcı yardımcılarından biri değil de psikiyatrist olduğunuzu belirtirsem, razı olur belki. Benim sorularımı da yanıtlamıyor. Devlet Başkanı'na idam cezasının ömür boyu hapse çevrilmesi için bir af dilekçesi yazmayı bile reddetti."

"Onun adına kim başvurdu?" diye sordum.

"Ben," dedi. "Aslına bakarsanız, onun katil olduğuna inanmıyorum. Yüzünü, gözlerini görseniz, bu kadar yumuşak bir kadının adam öldürebileceğine asla inanmazsınız."

"Kim demiş yumuşak kadınlar katil olmaz diye?"

Doktor yüzüme bir an şaşkınlıkla baktı, sonra sinirli sinirli güldü.

"Siz hiç adam öldürdünüz mü?"

"Ben yumuşak bir kadın mıyım?" diye yanıtladım.

Başını yana çevirerek küçük bir pencereyi gösterdi. "İşte hücresi. Gidip onu buraya gelmeye ikna edeceğim."

Bir süre sonra tek başına döndü. Firdevs benimle görüşmeyi reddetmişti.

O gün başka kadın mahkûmlarla görüşmem gerekiyordu aslında. Ama arabama binip oradan ayrıldım.

Eve döndüğümde, hiçbir şey yapacak halim yoktu. Son kitabımı gözden geçirmem gerekiyordu, fakat bir türlü başına oturamadım. On gün içinde asılacak olan Firdevs adlı bu kadından başka bir şey düşünemiyordum.

Ertesi sabah erkenden kendimi gene cezaevinin kapısında buldum. Gardiyandan Firdevs'i görmek için izin isteyince bana, "Faydasız, doktor. Sizinle görüşmeyi asla kabul etmez," dedi.

"Niçin?"

"Bir-iki gün içinde idam edilecek. Sizin ya da başkasının ona ne hayrı dokunabilir ki? Rahat bırakın onu."

Sesinde öfke vardı. Bir-iki gün içinde Firdevs'i asacak olan benmişim gibi kızgınlık dolu bir bakış fırlattı bana.

"Benim ne buradaki, ne de başka bir yerdeki yetkililerle hiçbir alakam yok," dedim.

"Hep böyle derler," dedi öfkeyle.

"Neden bu kadar öfkelisin?" diye sordum. "Firdevs'in suçsuz olduğuna, adam öldürmediğine mi inanıyorsun?"

Artan bir öfkeyle yanıtladı beni: "Katil olsun olmasın, masum bir insan o, asılmayı da hak etmiyor. Esas asılması gereken onlar."

"Onlar mı? Onlar da kim?"

Yüzüme kuşkuyla bakarak, "Söylesenize, siz kimsiniz? Sizi onlar mı gönderdi?" dedi.

"'Onlar' ne demek?" diye yeniden sordum.

Sakınarak, neredeyse korkuyla çevresine bakındı, benden birkaç adım uzaklaştı.

"Onlar işte... Onları tanımıyor musunuz yani?"

"Hayır," dedim.

Kısa, alaycı bir gülüş savurarak çekip gitti. Kendi kendine söylendiğini işittim:

"Onları tanımayan bir o mu kalmış?"

Cezaevine defalarca gittim, fakat Firdevs'i görme çabalarım hep boşa çıktı. Araştırmamın tehlikeye düştüğünü hissediyordum. Doğrusunu söylemek gerekirse, tüm yaşamım bu başarısızlığın etkisi altındaydı sanki. Özgüvenim sarsılmaya başlamıştı; zor günler yaşıyordum. Öyle hissediyordum ki, bir insan öldürmüş, bir süre sonra kendi de ölecek olan bu kadın benden çok daha üstün bir insandı. Onun yanında ben, yerlerde sürünen milyonlarca böcekten biriydim yalnızca.

Onun her şeye karşı kayıtsız olduğundan, her şeyi toptan reddedişinden, en önemlisi de beni görmek istemeyişinden söz ederken, gardiyanla doktorun gözlerinde gördüğüm ifadeyi ne zaman hatırlasam, aciz, önemsiz bir insan olduğum duygusu büyüyordu içimde. Kafamın içinde bir soru, durup dinlenmeksizin dönüyordu: "Nasıl bir kadın bu? Benimle görüşmeyi reddetmesi, benden üstün olduğunu mu gösteriyor? Ama Başkan'a af dilekçesi yazmayı da reddetmiş. Bu onun Devlet Başkanı'ndan da üstün olduğu anlamına mı geliyor?"

Neredeyse kesin, ama açıklanması çok güç bir duyguya kapıldım; aslında Firdevs duyduğumuz, gördüğümüz, bildiğimiz tüm kadın ve erkeklerden üstündü.

Uykusuzluğumu yenmeye çalıştım; ama aklıma takılan bir başka düşünce uykumu iyice kaçırdı: Kim olduğumu bilerek mi reddediyordu benimle görüşmeyi, yoksa bilmeden mi?

Ertesi gün kendimi gene cezaevinin önünde buldum. Firdevs'i görmeye çalışmaya niyetim yoktu, bütün umutlarım suya düşmüştü. Gardiyanı ya da doktoru arıyordum. Doktor henüz gelmemişti; onun yerine gardiyanı buldum.

"Firdevs beni tanıdığını söyledi mi sana?" diye sordum.

"Hayır, bana hiçbir şey söylemedi," diye karşılık verdi. "Ama tanıyor."

"Beni tanıdığını nereden biliyorsun?"

"Sezdim."

Orada taşlaşmış bir halde kalakaldım. Gardiyan işine devam etmek üzere yanımdan ayrıldı. Kendimi boş yere hareket etmeye, arabama binip gitmeye zorladım. Yüreğime, bedenime, tuhaf bir ağırlık çökmüştü; bacaklarım tutmaz olmuştu. Tüm dünyanın ağırlığından daha ağır bir duyguydu bu; toprağın üstünde duracağıma altında bir yerlerde gömülüydüm sanki. Gökyüzünün rengi değişmiş, toprak gibi kara olmuştu ve olanca ağırlığıyla üstüme çöküyordu.

Bu duyguyu yıllar önce de tatmıştım. Beni sevmeyen birine âşık olmuştum. Kendimi reddedilmiş hissediyordum; beni terk eden yalnızca o, koca dünyadaki milyonlarca insandan yalnızca biri değildi; bütün canlıları ve nesneleriyle koca dünyanın kendisiydi.

Omuzlarımı kaldırıp elimden geldiğince dik durdum. Derin bir soluk aldım. Başımdaki ağırlık biraz hafifledi. Çevreme bakınınca, sabahın köründe kendimi cezaevinde bulmak şaşırttı beni. Gardiyan iki büklüm koridorun taş döşemesini fırçalıyordu. Birden ona karşı daha önce tanımadığım bir hor görme duygusu bürüdü içimi. Cezaevinin yerlerini silen, psikolojinin p'sinden anlamayan cahil kadının tekiydi işte; nasıl olup da onun sezgilerinin doğru olabileceğini sanmıştım?

Firdevs aslında beni tanıdığını söylememişti. Gardiyan bunu sezmişti yalnızca. Firdevs'in beni gerçekten tanıdığı anlamına mı geliyordu bu yani? Eğer kim olduğumu bilmeden reddettiyse, kendimi incinmiş hissetmem için bir neden yoktu. Reddetmesi doğrudan bana yönelik değildi, tüm dünyaya ve onun üzerindeki herkese karşı bir tepkiydi.

Oradan ayrılmak üzere arabama yürüdüm. Beni etkisine alan öznel duygular bilimsel bir araştırmacıya yakışmıyordu. Arabanın kapısını açarken neredeyse kendimle alay etmeye başlamıştım. Arabaya dokunmak, kimliğimi, doktor olarak kendime duyduğum güveni yeniden hatırlamama yetti. Koşullar ne olursa olsun bir doktor, adam öldürmekten idama mahkûm bir kadından daha değerliydi kuşkusuz. Kendime olan güvenim (ki pek ender olur) yavaş yavaş tazelendi. Kontağı çevirip debriyaja basınca, kendimi milyonlarca böcek arasında sürünen bir böcek gibi hissetmekten kurtuldum. Tam o sırada ardımda motorun sesini bastıran bir ses duydum.

"Doktor! Doktor!"

Seslenen gardiyandı. Soluk soluğa yanıma vardı. Kesik kesik çıkan sesi, düşlerimde sık sık duyduğum sesleri anımsattı bana. Ağzı büyümüştü sanki, sallanan bir kapının mekanik hareketleriyle açılıp kapanan dudakları da öyle.

"Firdevs, Doktor! Firdevs sizi görmek istiyor!" dediğini işittim.

Göğsü inip kalkıyordu; soluğu kesik kesikti; gözleriyle yüzü şiddetli bir heyecanı yansıtıyordu. Devlet Başkanı beni görmek istediğini söylemiş olsa, eminim bu kadar heyecanlanmazdı.

Bu kez benim de soluğum hızlanmıştı, sanki ateşim çıkmış gibi; kalbim o kadar hızlı çarpıyordu ki soluksuz kalmıştım. Arabadan nasıl indiğimi, gardiyanın kâh önünde, kâh ardında nasıl koştuğumu bilmiyorum. Bacaklarım adeta bedenimi artık taşımıyormuşçasına hızlı, hiç çaba harcamadan yürüyordum. Harika bir duygu sarmıştı içimi, gururluydum, mutluydum, coşkuluydum. Gökyüzü pırıl pırıl bir maviydi. Dünyalar benim olmuştu. Bu duyguyu yıllar önce bir kez daha ilk defa âşığımla buluşmaya giderken tatmıştım.

Firdevs'in hücresinin önünde, soluklanmak ve yakamı düzeltmek için bir an durdum. Aslında araştırmacı, psikiyatrist olduğumu anımsamaya, normal halime dönmeye çalışıyordum. Anahtar kilitte keskin bir gıcırtıyla döndü. Bu ses beni kendime getirdi. Deri çantama sıkı sıkı yapıştım; içimden bir ses yükseldi: "Kim bu Firdevs? Topu topu bir..."

Ama sözcükler orada kesildi. Şimdi Firdevs'le karşı karşıyaydık. Yere mıhlanmıştım; sessiz, hareketsiz durdum. Ne yüreğimin atışını, ne de ardımdan kapanan ağır kapıda anahtarın dönüşünü duydum. Sanki gözleri gözlerime daldığında ölmüştüm. Öldüren, bıçak gibi insanın içine işleyen, araştıran gözlerdi bunlar; bakışları durgun, ikircimsizdi. Tek bir kirpiği bile oynamıyordu. Yüzünde kıl kıpırdamıyordu.

Ani bir sesle kendime geldim. Onun sakin, bıçak gibi soğuk ve keskin, insanın içine işleyen sesiydi bu. Ses tonunda en ufak bir kararsızlık, en ufak bir titreme yoktu.

"Pencereyi kapat," dediğini duydum.

Kör gibi pencereye gittim ve kapadım; sonra dalgın dalgın çevreme bakındım. Hücrede hiçbir şey yoktu. Ne yatak, ne iskemle, ne de oturacak bir şey.

"Yere otur," dediğini duydum.

Çömelip yere oturdum. Aylardan ocaktı ve döşeme çıplaktı, ama ben soğuğu hissetmiyordum. Uyurgezer gibiydim. Döşeme soğuktu, ama soğuk bana ulaşmıyordu. Düşte görülen denizin soğuğu gibiydi. Onun sularında yüzüyordum. Çıplaktım ve yüzmeyi bilmiyordum. Fakat ne soğuğu hissediyor, ne de boğuluyordum. Firdevs'in sesi düşte işitilen seslere benziyordu. Ses bana yakındı, yine de uzaklardan geliyor gibiydi. Uzaktan konuşuyordu ama yanıbaşımda gibiydi. Böyle seslerin nereden geldiğini bilemeyiz: yukarıdan, aşağıdan, sağımızdan, solumuzdan. Yerin yedi kat altından geldiklerini, tavandan düştüklerini ya da gökyüzünden indiklerini bile sanabiliriz. Boşlukta hareket eden havanın kulaklarımıza çarpması gibi, bütün yönlerden bile akıp gelebilir bu sesler.

Ama bu, düş değildi. Kulaklarıma çarpan, hava değildi. Önümde oturan, gerçek bir kadındı; kulaklarıma çarpan, kapısı penceresi sıkı sıkıya kapatılmış bu hücrede yankılanan ses yalnızca onun, Firdevs'in sesi olabilirdi.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Ozan Kırıcı, "Sıfır Noktasındaki Kadın", kafkaokur.com, Mayıs 2014

“Dünya'nın herhangi bir köşesinde herhangi bir insan sıfır noktasında kıskıvrak bekliyor. Umutsuz, çaresiz, ölümle yaşam arasındaki sınırda.

Neval El Seddavi, ölüm hücresinde "cinayet" zanlısı Mısırlı fahişe Firdevs'le konuşuyor. Firdevs'in anlattığı yaşam öyküsünü aktarıyor bize. Bu dünyada kadın olmanın, "fahişe" olmanın ne anlama gelebileceğini okuyoruz bu "içe işleyen" yaşam öyküsünde.

Sıfır noktası neresidir?*

İlk kez 1987’de yayımladığımız Sıfır Noktasındaki Kadın zamanın eskitemediği kitaplardan. Aradan geçen yıllar içinde en çok okunan Metis kitaplarından biri oldu, bir klasik haline geldi.

Kitap, ilk olarak 1984 yılında Mısır’da basıldı. O yıllarda gerçekten yaşamış bir fahişenin hayat hikâyesini anlatıyor. Firdevs, bir adam öldürmüş ve Kanatır Cezaevi’nde bu yüzden idama mahkûm edilmiştir. Yazar, psikiyatr olarak geldiği cezaevinde Firdevs ile konuşmak için can atar. Firdevs başlarda bunu istemese de sonradan kabul eder ve idamına 6 saat kala hayat hikâyesini anlatmaya başlar.

Hayat, hiç kimseye adil davranmasa da Firdevs’e, kadının adının olmadığı coğrafyada daha da acımasız davranır. Önce ailesini yitirir, sonra aç kalır ve tecavüze uğrar, son olarak da fahişeliğe başlar. Firdevs, fahişeliğe bir çıkmaz yol olarak girmez. Fahişelik, onu özgürleştiren ve kendi deyimiyle, diğer kadınlardan daha saygıdeğer kılan bir meslektir; çünkü erkekler, kadınları iş hayatından evliliğe kadar her yerde satın alırlar, Firdevs’in yaptığı kendini diğer kadınlardan daha pahalıya satmaktır. Bu, kadının bedeni dahil her şeyiyle sömürüldüğü ataerkil bir coğrafyada edilgin bir başkaldırıdır. Bunu şu sözlerden anlamak mümkün:

“Başarılı bir fahişe, zavallı bir azizeden daha iyiydi. Bütün kadınlar, yalanların, dolanların kurbanıydı. Erkekler kadınları aldatır, aldandıkları için de onları cezalandırır; aşağılar, bu kadar düştükleri için cezalandırır; evlenmeye zorlar, sonra da ömür boyu hizmetçiliğe, küfürlere ya da dayağa mahkûm ederlerdi.

En az aldatılan kadının fahişe olduğunu kavramıştım artık. Evliliğin kadınların en zalim şekilde acı çekmesine dayalı bir sistem olduğunu anlamıştım.”

O, idam edileceği sıfır noktasına aslında yıllar önce varmıştı, hayat onu yaşamla ölüm arasındaki yere tüm acımasızlığıyla sürüklemişti. Yazarın da dile getirdiği gibi o, yaşamayı toptan reddetmiş, ölümden de zerre kadar korkmuyordu.

“Hiçbir şey istemiyor, hiçbir şey ummuyordum. Hiçbir şeyden korkmuyordum. Bu yüzden özgürdüm. Çünkü yaşamımız boyunca bizi köleleştiren isteklerimiz, umutlarımız, korkularımızdı. Özgürlüğüm onları öfkelendiriyordu. Hala istediğim, hala korktuğum ya da hala özlediğim bir şey kalmış olması hoşlarına giderdi. O zaman bir kez daha köleleştirebilirlerdi.”

Firdevs, bu fahişelik hayatının içinden çıkmak istemiyordu. Fahişelik yaptığı zaman özgür bir kadın olmuştu. Bedenini erkeklere edilgin bir biçimde sunuyor, karşılığında aldığı parayla rahatça yaşıyordu. Toplumun hangi kesimine girerse girsin, erkeklerin aç gözleriyle karşılaşıyordu. Onları parmağında oynatarak istediğini yapıyordu. Bir anlamda onların zaaflarını onlara karşı kullanan zeki bir kadındı Firdevs. Erkeklerin onu kurtarmaya çalışmasından nefret ediyordu en çok. Bir kahraman misali, onun hayatına girip onu kurtaracak ve böylece kendilerini Firdevs’ten soylu ve üstün hissederek kendi egolarını tatmin edeceklerdi. Firdevs, buna asla izin vermemişti.

“Başkaları üzerinde kurdukları iktidar onlara bir üstünlük duygusu verir. Yenilgiye uğradıklarını unutup zafer kazanmış sayarlar kendilerini. Önem verdikleri tek şey olan büyüklük görünümünü yaymaya çalışırken, içten içe ne kadar boş olduklarını gizler bu zafer.”

Bu söz, bana Virginia Woolf’un ‘Kendine Ait Bir Oda’ kitabındaki bir benzetmesini hatırlattı: “Bütün bu yüzyıllar boyunca kadınlar, erkeği olduğundan iki kat büyük gösteren bir ayna görevi gördüler, bu büyük bir aynaydı ve müthiş bir yansıtma gücü vardı.” Firdevs, belki de bu aynadaki çatlak görevini görüyor. O çatlağa vurup aynayı yıkmaksa tüm kadınlara düşüyor. Bunun için de gerekli öğüdü, kitaptaki karakterlerden biri veriyor Firdevs’e:

“Yaşamdan daha sert olmalısın Firdevs. Yaşam çok sert. Gerçekten yaşayanlar yalnızca ondan daha sert olanlardır.”

Ne yazık ki yaşamdan daha sert olmadıkça, ona dişlerimizi göstermediğimiz takdirde un ufak olup ezilmeye mahkûmuz. Firdevs, bunun suçunu bütün erkeklerde buluyor:

“Topunuzun birden suçlu olduğunu söylüyorum: babalar, amcalar, kocalar, pezevenkler, avukatlar, doktorlar, gazeteciler, her meslekten bütün erkekler.”

Siz, suçu kimde bulursunuz bilemem. Kadının adının silinmesinde, erkekler kadar onları dev aynasında olduklarından daha büyük gösteren kadınlar da suçludur belki. Yanıtları bulmak için mümkün olduğunca okumak gerekiyor. Bunun için ‘Sıfır Noktasındaki Kadın’ güzel bir başlangıç olabilir. Kitap, Mısır’daki kadın sorununa çok güzel parmak basıyor, akıcı dili, müthiş betimlemeleri ile okuyucuyu sürükleyip 110 sayfa sonunda nefessiz bırakıyor. Başta kadınlar olmak üzere herkesin okuması gereken kült bir kitap. Firdevs gibi anti-kahramanlara daha çok ihtiyacımız var.

Yazımı Virginia Woolf’un ünlü önerisi ile kapatıyorum:

“Para kazanın, kendinize ait bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!...”

Devamını görmek için bkz.

Melek Özlem Sezer, "Firdevs Adında Bir Kız Doğurmak İsterdim", Roman Kahramanları Dergisi, Nisan/ Haziran 2012

Neval El Seddavi’nin ‘Sıfır Noktasındaki Kadın’ adlı yapıtı, Whitman’ın sözlerini anımsatıyor: “Camerado, bu bir kitap değil. Buna dokunan, bir insana dokunmuş oluyor.”

Sayısız erkeğin altına kendini değil de insandan bir döşeği serip bırakan ancak fahişeliği, benliğini ayrı bir yerde ve zamanda tutarak yapmakla acı çekmemeyi öğrenen Firdevs; aynaya yüzünü görmeden bakmayı da başarır söylediğine göre. Çünkü özlemekten kurtulamadığı ve azabının başlangıcı olan annesi ince dudaklarında; babası ise büyük ve çirkin burnunda yaşamaya devam etmektedir. Aslında o daha çocukken yaşadığı toplumsal örgütlenmeye karşı eleştirisini acı bir bakışla özetler: Babasını köydeki diğer erkeklerden ayırt edemez. Küçük yaşta kaybettiği annesi ise dünyaya nasıl geldiğini sorduğunda, onu sünnet ettirecek, cinsel zevk almasını engellemeyi ahlâk sayarken; sisteme karşı edilgen tavrıyla da fahişelik kurumunun sürekliliğine yaptığı katkıyı hiç anlamayacaktır. Anne baba, benliğine kazınmış keskin bıçaklardır ve o hep bir bıçak onu dürterken yürümek zorundadır. Ki ereğini de o bıçakları eline almakla özetler, idamından önce.

Sisteme yem olmaya direndiği öyküsünde Firdevs, yaşamak için erkekleri bir örümcek gibi ağına getirmek zorundadır. Ama ağına dolanan sinekler, aynı zamanda kendinden olan bir parçanın, bir telinin de acımasına neden olur. Acıyan canına, orada titreyen ipliğe koştuğunda ise gördüğü hep bir erkek olur. Bu nedenle de eline geçen gazetelerdeki her erkek resmine tükürür usanmadan.

Whitman haklı, “Sıfır Noktasındaki Kadın” bir kitap değil, ona dokunan bir insana dokunmuş oluyor. Hem de sıradanlığı oluşturan mekanizmaları, çıplak gerçekle, süslemelere sapmadan basit ve yalın anlamına kavuşturduğu için olağanüstü bir insana. Firdevs, akıl dışı bir dünyanın ezip yok edemediği bir aklı gösteriyor. Fahişeliğin pek çok türüne değinerek, yaşadığı toplumsal yapının maskelerini bir bir indiriyor. Kesin olarak inandığım şu ki, Firdevs bir parça daha iyi koşullarda yaşasaydı, ismi ansiklopedilere geçecek bir kadın olacaktı. Ne ki rastlantı Neval El Seddavi’yi Kanatır cezaevine getirmeseydi, yeryüzünün onuru olan bu kadını hiç tanıyamayacaktık. Hep söyler dururlar: “Ama kadınlardan hiç büyük bir besteci, bir filozof çıkmadı ki!” İşte Firdevs, bu kadınların neden yeryüzünde görünür olamadığını da açıklıyor.

Ailenin Beden Tacirliği

"Ev, kızların cezaevi, kadınların çalışma yeridir."

Bernard Shaw

Aslında bir bakıma fahişelik yapmakla, sömürge toprağı kılınan bedeninin yaşadığı azabın biçimi değişir yalnızca. Ailede köle emeği ve şiddet nesnesidir. Annesi sünnet eder, amcası taciz eder, üvey anne ve yenge onu hizmetçileri kılar, derken çocuk yaşta evlendirilerek fahişeliğin en berbat biçimine zorlanır. İhtiyar kocası zengin, ama yanında ancak ölmeyecek kadar yemek yiyebildiği, pis, irinli, ruh yoksunu bir adamdır ve daha da acısı, kapıyı çarptığında döneceği bir yer yoktur. Anlar ki, kocasının tecavüzü ve dayağı ahlâk kurallarınca koruma altına alınmıştır. Daha önce çok değer verdiği ortaokul diplomasıyla bu evlilikten kaçmış, ancak sokakta üzerine dikilen bir çift gözden duyduğu korku onu geri döndürmüştür. İkinci kez sokağa kaçışında ise ortaokul diploması yine ona bir şey getirmez.

Fahişelik kaç kılığa girer?

İş ararken karşılaştığı Beyumi, -kahverengiyi beyaz sanacak kadar siyahta kaldığı için- ona bir prens gibi gelir. Ancak arkadaşlık, sonra da aşk sanrısıyla başlayan bu ilişki; önce yeni bir evliliğe, sonra da kâr ortağı olmadığı bir ticari meta olmasına dönüşür. Beyumi tecavüzlerini başkalarını da katarak genişletmiştir. Kilitlendiği evden komşunun yardımıyla kaçar ve bir bankta oturup Nil’i seyrederken, karşısına Şerife çıkar. Kimsin diye sorar. “Annenim” Firdevs için bu üçüncü kez fahişelik yapmaktır. Ona para verilmez ama konforlu bir yaşam sunulur. Nil’e bakan temiz, geniş, rahat bir evin, balkondan seyrettiği ağaçların, iyi yemeğin, yatağın ve elbiselerin mutluluğuna kanar. Şerife ona bir yaren ve öğretmen gibi görünür. Ancak neden haz almadığını sorduğunda, bıçak yeniden işleyecektir. Şerife zevk almak değil, iş yapmak için yatağa girdiğini, mutluluğun ise konfor olduğunu söyler. Firdevs bu sözden sonra, yatakta iyice duygusuzlaşır. Daha bakımlı, temiz ve görgülü adamlarla yatmaktadır ama o aptal soruya katlanamaz. İlk kez gerçekten ona “Zevk alıyor musun?” değil de, “Acı çekiyor musun?” diye soran bir adama döker içini. Fevzi Şerife’nin onun sırtından para kazandığını, onu alıp gitmek istediğini söyler. Fevzi Şerife’yle konuşmak için yanına gittiğinde, Firdevs olanları dinler. Fevzi önce Şerife’yi döver, zorlar, derken evde dayakla başlayan sevişmelerinin haz çığlıkları yankılanır. Firdevs bir kez daha sokaktadır. Ancak bu kez fahişeliği sorgulayarak. Paraya dair göz bağı açılır ve hayatında ilk kez biri tabağına gözünü dikmeden yemek yemenin zevkini tadar. Bundan sonra bağımsız bir fahişe olarak yaşamını konfor içinde ve istediği gibi kurduğu kütüphanesinde okuyarak geçirir. Şerife “Erkekler kadının değerini bilemez, Firdevs. Kendi değerini belirleyen kadındır.” demiştir. O da kendi değerini epey yüksek fiyattan belirler. Ne ki entellektüel müşterisiyle yaptığı konuşmanın “Sen saygın değilsin.” diye biten bölümü, ona yeni bir azap kapısı açar.

Firdevs saygın biri olmak uğruna, büyük bir sanayi kuruluşunda alt düzey memurluğa ve tuvaleti bile olmayan küçük bir odada yaşamaya başlar. Buradaki tacizlere verdiği yanıt muhteşemdir: “Bedenimin fiyatı, maaşımı arttırarak ödeyebileceğinizden çok daha yüksektir.” Belki de erkekler içten içe kadını ya anne-kutsal eş ya da fahişe olarak gördüğü için, ilk kalıba uymayanı ikinci kalıba sıkıştırmayı doğal hak sanmaktadır. Firdevs’se tıpkı para için evlilik gibi işyerinde iltimas ya da şefin öfkesinden kaçınmak için verilen cinsel rüşvetlerin de fahişelikten başka şey olmadığını söyler:

“Kadın memurların işlerini yitirmekten, fahişelerin yaşamlarını yitirmekten korktuğundan daha fazla korktuklarını fark ettim. Kadınlar işlerini kaybedip, fahişe olmaktan korkarlar; çünkü fahişelerin yaşamlarının kendilerininkilerden daha iyi olduğunu bilmezler. Böylece yaşama, sağlıklarına, bedenlerine ve akıllarına ilişkin hayali korkularının bedellerini öderler. Hepsinin kendilerini çeşitli fiyatlara satan fahişeler olduğunu biliyordum artık. İşimi kaybedersem, onunla birlikte ancak komik bir ücreti, üst düzey yetkililerin kadın memurlara bakarken gözlerinden okunan hor görmeyi, otobüste hissettiğim erkeklik organlarının o aşağılayıcı baskısını ve sabahları tuvaletin önündeki uzun kuyrukta beklemeyi kaybedeceğimi biliyordum.”

İşyerinde tanışıp her şeyi konuşabildiği için sevdiği devrimci İbrahim’in sahte kişiliği onu yaşama sevincinin zirvelerinde dolaştırmıştır. Ancak saf bir yeniyetme gibi tutulduğu bu ilk aşk, İbrahim’in müdürün kızıyla nişanlandığını öğrendiği gün biter. Bu ona fahişelik yapmaktan çok daha fazla acı verir. Çünkü o acı gerçek değil, düşseldir. O zamanlar hiçbir beklentisi yoktur ve silahlarını kuşanmıştır, karşılıksız hiçbir şey de vermemiştir. Ama “Aşkın korumasına sığınmak” isteyip tüm savunmalarını geride bıraktığı bu aşk uğruna kendini hiç olmadığı kadar alçalmış hissetmiştir. İbrahim’i sonradan şöyle tanımlar: “İlkeleri olan devrimciler de, aslında diğer insanlardan farklı değildi. İlkelerini satarak, başka erkeklerin parayla satın aldıklarını onlar kurnazlıkla elde ediyorlardı. Bizim için cinsellik neyse, onlar için de devrim oydu. Kullanılacak bir şeydi. Satılacak bir şeydi.”

Böylece İbrahim’in para vermemek için âşık rolü oynadığını kavrayacak ve yıllar sonra bir gün evine gelmesine izin verdiğinde, bu ziyaret karşılığında ondan para isteyecektir. İbrahim’in yüzünü kızartan eski sevgiliyle bu tür bir ilişki içine girmek değil, bedava olana para vermektir. Firdevs İbrahim darbesini yediği ilk günlerde şöyle düşünür: “Başarılı bir fahişe, zavallı bir azizeden daha iyiydi. Bütün kadınlar yalanların, dolanların kurbanıydı. Erkekler kadınları aldatır, aldandıkları için de onları cezalandırır; evlenmeye zorlar, sonra da ömür boyu hizmetçiliğe, küfürlere ya da dayağa mahkûm ederdi. En az aldatılan kadının fahişe olduğunu kavramıştım artık.”

Bedavaya getirilen değil, tekrar kendi fiyatını belirleyen bir fahişe olmayı seçtiğinde nefretini en çok İbrahim gibi sahte peygamberler kabartır: Öğüt vermeye kalkışanlar, yaşamını değiştirmeyi teklif edenler, onun düşük bir insan olduğunu anımsatarak kendilerini soylu ve üstün hissetmek isteyenler, yani her gün dayağını yediği bir adamla evliyken onu kurtarmaya yanaşmayanlar… Ama o kurmadığı bir oyunda, oyuncak değil de en azından oyuncu olmayı seçer:

“Bir Fahişe hep evet der, sonra fiyatını söyler. Hayır derse, fahişelik hayatı sona erer. Ben kelimenin tam anlamıyla fahişe değildim, ara sıra hayır derdim. Bunun sonucunda fiyatım hep arttı. Bir erkek, kadınlar tarafından reddedilmeye katlanamaz; çünkü kendi içinde de kendini reddedilmiş hisseder. Bu çifte reddedilmeyi kimse hazmedemez.”

Ne ki bir yabancı devlet başkanını reddedince, kapısından polis eksik olmaz. Firdevs polisin bir vatansever olarak görevi kabul etmesi isteğiyle alay eder. Bir defasında böyle önemli bir adama gitmeyi reddettiği için hapse girer ve pahalı bir avukat tutarak kurtulmasını şöyle açıklar: “Mahkeme benim saygın bir kadın olduğuma karar vermişti. Artık onuru korumak için büyük paraların gerektiğini, ama büyük paraların onuru yitirmeden kazanılamayacağını öğrenmiştim.”

Başka şeyler de öğrenmiştir Firdevs, “Havva’nın örtülü yüzünü” açığa çıkarmayı. Yaşamındaki eksiksiz her erkeğin ve sistemi destekleyen kadınların onu fahişeliğe itmekten öte; fahişeliği icat edip, onun varlığını korumak için yapıp ettiklerini. Kadınların kurbanları dışlamak bir yana onların etinden pay aldıklarını. Ve şöyle der: “Mesleğimin erkekler tarafından icat edildiğini, yeryüzündeki ve gökyüzündeki her iki dünyayı da erkeklerin ellerinde tuttuklarını biliyordum. Erkeklerin, kadınları bedenlerini satmaya zorladıklarını, en az para ödenen bedenin de eşlerin bedeni olduğunu biliyordum. Bütün kadınlar, öyle ya da böyle fahişeydiler. Ben akıllı olduğumdan, köle eş olmak yerine özgür fahişe olmayı yeğlemiştim.” Firdevs bedeninin bedelini yükselterek kendine hizmetçi tutar, doktor ve avukatları emrine amade kılar, gazetelerde resmini görmek istediğinde de bir gazeteci... “Bir gün gazeteler bir derneğe bağışta bulunurken resmimi basıp, benden sorumluluk sahibi bir yurttaş olarak bahsettiler. Bundan böyle ne zaman onura ya da üne gerek duysam, bankadan para çekmem yeterli oluyordu.”

Ne ki para kokusu almada erkek burnu gibisi yoktur. Nitekim poliste, yargıda adamları olan, güçlü bir pezevenk; Firdevs’in ona karşı koymak için giriştiği tüm yolları gülerek izlemektedir. İddia ettiği gibi korumaya ihtiyacı olmadığını söyleyen Firdevs’e verdiği cevap ilginçtir: “Korumasız yapamazsın, yoksa kocalarla pezevenklere iş kalmaz.” Firdevs temel amacı olan özgürlüğünü yitirmektense, okul ikincisi ve ülke yedincisi olduğunu kanıtlayan ortaokul diplomasıyla bir kez daha şansını denemeyi seçer. Mazruk onu engeller, bir kez daha döver ve bıçağını çeker. Ama ne hoştur ki, Firdevs’in elinden ve kendi bıçağıyla ölür. Firdevs bir kez daha sokağa atar kendini. “Nil, geceye büyülü bir hava katıyordu. Hava, temiz ve dirilticiydi. Sokakta yürüdüm; bütün maskeleri yırtıp altlarındakini ortaya çıkarmış olmanın gururuyla başım dimdikti. Ayaklarımın ritmik vuruşları sessizliği bozuyordu.”

Sokakta bir başına yürümenin bildik hikâyesi olan pahalı bir araba durur önünde. Yüksek bir fiyattan -bin liradan- açılan pazarlık, üç bin lirada son bulur. Babasının ömrü boyunca verdiği tek -bir kuruşa- göre çok etkileyici bir rakam. Ne ki sabrının sonuna gelen Firdevs Arap prensinin “Zevk alıyor musun?” sorusuna katlanamayıp “Hayır!” der ve paraları paramparça eder. Böylece babası eline ilk ve son defa bir kuruş koyduğunda keşfettiği gerçeği yeniden keşfeder. Paralarla birlikte hayatına giren tüm erkekleri paramparça etmektedir. Ama prense göre parçalanan paralar, onun gerçekten bir kralın kızı olduğunun kanıtıdır. Romanda Firdevs’in ağzından kana bulanmış gül yaprakları dökülür sanki:

“Öfkeyle ben prenses değilim.” dedim.

“Başta fahişe olduğunu sanmıştım.”

“Ben fahişe değilim. Ama çocukluğumdan beri babam, amcam, kocam, hepsi bana fahişe olarak büyümeyi öğrettiler.”

Prens bana yeniden bakarak güldü ve “Gerçeği söylemiyorsun. Yüzünden bir kralın kızı olduğunu okuyabiliyorum.” dedi.

“Babamın bir şey dışında kraldan farkı yoktur.

“Nedir o?”

“Bana öldürmeyi öğretmedi. Her şeyi yaşarken öğrenmeye bıraktı beni.”

“Yaşam sana öldürmeyi öğretti mi?”

“Elbette.”

“Şimdiye kadar kimseyi öldürdün mü?”

“Evet.”

Bir an yüzüme bakıp güldü. “Senin gibi birinin adam öldürebileceğine inanamam.” dedi.

“Neden?”

“Çünkü çok yumuşaksın.”

“Kim demiş yumuşak insanlar adam öldüremez diye?”

Yeniden gözlerime bakıp güldü ve “Senin bir sineği bile öldürebileceğine inanamam.” dedi.

“Sinek değil, ama adam öldürebilirim.

Firdevs konuşmayı prense tokat atarak bitirir. “Şimdi sana vurduğuma inanabilirsin. Boynuna bıçak saplamak da bu kadar kolay işte, aynı hareketi yinelemek yeterli.”

Prens tokadın gerçeğini kavramış olacak ki, Firdevs’in meydan okuyuşu hapishanede devam eder ve durumuyla ilgili en gerçekçi yorumu yapar: “Evet katilim, ama suç işlemedim.”

Çatlayan bir sabır taşı olan Firdevs, polise giden yolu aslında kendi eliyle açar. Daha önce başarıyla sakladığı nefret, artık dizginlenebilecek gibi değildir. Tanıdığı tüm erkekler onda tek bir istek uyandırmıştır. Yüzlerine okkalı bir şamar indirmek! Ama “korku” ona bunun çok zor olduğunu düşündürtmüştür. İlk tokattan sonra elinin hareketi kolaylaşır, o el bir bıçak taşısa bile... Ciğerlere dolup hissedilmeden boşalan havanın doğal rahatlığıyla saplayıp çıkarır bıçağı. Bu güç, gerçeği hiç zorluk çekmeden anlatmaya da yansır. Çünkü gerçek kolay ve yalındır. Ve gerçeğe ulaşmak, artık ölümden korkmamak demektir. Her ikisiyle de yüz yüze gelmek büyük bir cesaret gerektirdiğinden, ölümle gerçek birbirlerine benzer. Gerçekler de insanı öldürdüğü için, ölüm gibidir. Bundandır ki şöyle der: “Ben bir insan öldürdüğüm zaman, onu bıçakla değil, gerçekle öldürdüm. Bu yüzden korkuyorlar; beni yok etmek için bu yüzden acele ediyorlar. Bıçaktan korkmazlar. Onları korkutan gerçeğimdir. Bu korkutucu gerçek bana büyük bir güç veriyor. Beni ölümden, yaşamdan, açlıktan, çıplaklıktan ya da yılgınlıktan koruyor. Beni hükümdarlarla polisin zalimliğinden koruyan da bu korkutucu gerçektir.”

Hapishanede kutsal ve saygın bir ikon olarak algılanan Firdevs, büyüleyici kişiliğiyle herkesi çemberine alır. Yazar, ancak o ölmeden bir gece önce ve ölüm sabahına kadar onunla konuşabilmiştir. Firdevs kimseyle konuşmaz, yemez, içmez, dahası idamını değiştirebilecek bir mektup yazmak için devlet başkanına da eğilmez.

Yaşam ondan yoksun kalır, ama onun yaşamı bir romanla dünyaya buruk bir armağan olarak bırakılır. Dünyanın en eski konularından biri olan fahişelik; onun doğrudan gözlemleriyle gerçeğin kavurucu çıplaklığına kavuşur. Evlilikteki fahişeliği suratımıza haykırırken, entelektüellerin sığlığını, devrimcilerin çıkarcılığını ve asıl tüm bunların bizi fahişe kıldığını beynimize kazır. Toplumun allayıp pullayıp alkışladığı ilişkilerin, dibinde kaynayan yılan dolu nehrin tıpasını açıverir. Nasihati illa da musibetle birleştirmeden alamayanlara, hayatlarımızın dışına atacağımız bir ibret hikâyesi olmadığını, sıradan gerçeğin içinde hep birlikte yaşadığımızı haykırır.

Firdevs, tüm çabalarına rağmen hak ettiği çıkışı yakalamak için destek bulamayan bir kadının idamını simgeler. Ki bu kitabı okuyan binlerce kişi içinde hep onun elini tutmanın hayalini büyütmüştür kuşkusuz. Oysaki Firdevs’in hep işaret ettiği gibi asıl olan hayatı okumaktır ve o zaman böyle kitapların yazılmasına da gerek kalmaz. Biz hayatın içinde çok kez başka Firdevs’lerin gözünü kaçırırız ama o ta gözbebeğimizin dibine bakar. Gözler Firdevs için vazgeçilmezdir. Örneğin annesini şöyle anlatır: “Bütün anımsadığım kapkara iki yuvarlağın çevresinde apak iki halka. Akın daha ak, karanın daha kara olması için, bu gözlere bir bakmam yeterdi; sanki gizemli bir kaynaktan alıyorlardı ışıklarını, çünkü toprak katran karası, gökyüzü ise aysız güneşsiz, gece kadar karanlıktı.”

Üvey anneyle ise bütün bir geceyi ağlayarak geçirmesine neden olan bir deneyim yaşar: “Bu kadının gözlerine hiç ışık değmemiş gibiydi, günün en ışıklı, güneşin en parlak olduğu zaman bile... Bir gün başını ellerimin arasına alıp, yüzünü güneşe döndürdüm. Ama gözleri sönmüş iki lamba gibi donuk, fersiz kaldı.”

İlk aşkı İbrahim’in ve ona destek sunan tek kişi olan İkbal öğretmenin gözleri de bu tanıma benzerlik gösterir. Çünkü o bir türlü tamamlanmayan bir tasarımın peşindedir. Bu yüzden de izlekler tutkuyla benzer kılınmıştır.

“...varlığımın ben doğduğum zaman doğan, ama ben büyürken büyümeyen bir parçası gibi... Olabilecek, gene de hiç yaşanmamış her şeyin belli belirsiz bilinci gibi...”

O artık belirmek zorunda olan bilinçle lunaparktaki bin biçimli aynalar karşısında, gerçek görüntüsünü arayanlar için Firdevs eşsiz bir mihmandardır.

Devamını görmek için bkz.

Takyedin Çiftsüren, "İktidar meselesi ve özgürleşen özne olarak Sıfır Noktasındaki Kadın", Edebiyat Haber, 26 Ocak 2015

Reddedilmeyi asla kabullenemeyenlerin, reddedilmekle yüz yüze geldiklerinde reddedilmeyi bir yurtseverlik ve ülke meselesi seviyesine çıkartarak böylece bir kadını bertaraf etmek istemenin romanıdır Sıfır Noktasındaki Kadın.

Sıfır Noktasındaki Kadın; erkeklerin her isteğine “evet diyen kadın profili” dışına çıkan kadınların hikâyesi.

Erkek olmakla Erk Olma’yı bir gören, kendi kendine “Eğer erkeksen erk olacaksın” diyerek Erkliğini üzerinde yükseltebileceği yegâne temel olarak kaderin kötü talihinden bolca pay almış olan kadını seçen ile bu erk olma şekline bir itiraz sunan ve bu itiraz sonucunda kendi hemcinsleri tarafından dahi dışlanan bir kadının ortak mirası: Sıfır Noktasındaki Kadın.

Yazara göreyse “… umarsızca en karanlık sona doğru çekilmiş bir kadının öyküsüdür” bu.

Güneşli bir ilkbahar sabahının neşeli havasında uçan bir kelebeği ya da bir çiçeğin şansını dahi anlatsa bizi hüzünlendirebilecek bir dille bize hikâyeyi anlatan yazar (ilk anlatıcı), Firdevs ile Kanatır Kadın Cezaevi’nde tanışır. Tanıştıklarına idam cezası almış olan Firdevs, idam gününü beklemektedir.

Babası öldüğünde ilkokula, annesi öldüğünde de amcasıyla Katara giden Firdevs; “Allah aşkıyla hükümdar aşkı”nın bir olduğu bir coğrafyada, yoksul ve cahil bir köylünün çocuğu olarak doğar.

“Büyük yuvarlak burnunu baba”sından, “ince dudaklarını” ise annesinden alan Firdevs, Katar’da amcasının evinde devam eder eğitimine. Amcası evlendikten bir süre sonra da okulun yurdunda bulur kendini.

Reddettiği bütün erkekler gibi reddettiği yazarın bile kaldıramayacağı kadar gizemli olan Firdevs, ortaokulu “okul ikincisi ve ülke yedincisi” olarak bitirdiğinde, “bütün hükümdarların erkek olduğunun” farkında; ama “zehirli oklar atan” erkekler tarafından kaderinin talan edileceğinden ise bihaberdir.

Okulu bitirip amcasının evine geldikten kısa zaman sonra küçük yaşına rağmen, yengesinin yaşlı amcası olan Şeyh Mahmut’la evlendirilir.

“Yalnızca makyajım, saçım ve pahalı ayakkabılarım üst sınıftı. Ben, ortaokul diplomam ve arzularımla ‘orta sınıf’a aittim” diyen Firdevs’in kaderi, bu olaydan sonra bir insana oynayabileceği en korkunç oyunlar oynar onunla.

Tanıdığı bütün erkeklerin onda yüzüne “okkalı bir şamar indirme” duygusu yarattığı Firdevs, “suya fırlatılmış bir çakıl taşı gibi” hayatın içinden oradan oraya acımasızca savrulur.

Kocasından dayak yemesinden “başarılı bir fahişe”nin “zavallı bir azizeden daha iyi” olduğunu öğrenmesine kadar geçen sürede Firdevs, “çifte yenilgiye katlanamayanlar” tarafından “fahişelik” yapmaya zorlanır.

Aşık olduğu İbrahim’in kendisini sevdiği için değil de, her gece bir “fahişe”ye para vermemek için yanında olduğunu anladığında, Aşk Putu’nun İbrahim tarafından kırılmasının sevincini yaşar Firdevs. Asıl şimdi kendisidir.

Asıl şimdi kendisi olan Firdevs herkes için bir risktir. O ölüm korkusunu yenmiştir. Yendiği için de onun yaşaması; başkalarının ölmesi anlamına gelir.

Bu yüzden Firdevs ölümle cezalandırılır.

110 sayfa olup 3 Bölümden oluşan Sıfır Noktasındaki Kadın adlı roman, sondan başlama tekniği kullanılarak yazılmış. Romanda bize öyküyü anlatan ilk kişi, öykünün asıl kahramanı olmayan ve öyküyü bize aktarma görevini üstlenmiş olan yazardır (anlatıcı). Bu kişi İçöyküsel anlatıcı-İkinci dereceden kahramandır. Öyküyü bize aktarmakla görevli olan kişinin öykünün yaşanmasında bir etkisi yoktur. Öykünün yönünü değiştirme konusunda da etkisizdir.

Asıl kahraman ise İkinci Bölümde sözü alıp bize kendisini anlatan kişidir. İçindeki bütün duyguları, yaşadıklarının en küçük kırıntısının dahi onu nasıl incittiğini ağzından duyduğumuz Firdevs’tir. Bu Benöyküsel Anlatıcı’dır.

“Yaşamım boyunca bana gurur verecek, beni krallardan, prenslerden hükümdarlardan bile üstün kılacak bir şey aradım” diyen Firdevs; kendi hayatı üzerine iktidar kurmuş herkese, her şeye karşı koyacak bir itiraz, kendi iktidarını ilan edebilecek bir güç arar.

Kendi iktidarını kurup, kendi özgürlüğü üzerindeki hâkimiyeti kurma, kendi iktidarından başka bir iktidara bağlı olmama isteği kitabın başından sonuna kadar canlı tutulur.

Firdevs’in özgürlüğü Firdevs’in hakimiyet kurduğu alan kadar olacaktır. O yüzden Firdevs’in baş kaldırması, kendi hakim gücünü yaratma uğraşı; Firdevs’in büyük problemlerle uğraşmasına yol açacaktır.

Kitapta genel olarak iktidar meselesi; Firdevs’in Ortaokul Diploması’yla kendi iktidarını kurma isteği etrafında kilitlenir. Firdevs; ilk başta babasının iktidarından kurtulmak için amcası gibi okuma isteğiyle tutuşur. Okuyup ortaokul diplomasını aldığında bu diplomayla özgürlüğünü kazanacağına inanır. Ancak Firdevs’in özgürlüğünü; ‘özgürlüğünü erkeklerin özgürlüğüne kurban eden kadınlar’dan sadece biri olan amcasının eşi tarafından tutsak edilmeye devam edilir.

Firdevs’in bu tutsak edilen özgürlü, daha sonra sırasıyla; kocası Şeyh Mahmut, Beyumi ve Şerife’nin hapishanelerinden geçer. Şerife’nin hapishanesindeyken (sömürülme alanında), Şerife’nin eski dostu ve belki de aşığı olan Fevzi’nin Firdevs’in kulaklarında yankılanan sesi onu silkeler. Ancak sarsarak kadar silkeler; ruhunun ve bedenini hapseden o iktidarları yıkamaz.

Şerife tarafından kullanıldığını, onun iktidarına bağlı olduğunu anlayıp kaçar. Hiçbir erkeğe ve doğal olarak da erkeklerce paylaşılmış olan erk’e inanmayan birisi olarak sokağa çıktığında; en büyük erk’in korumalığını yapan bir polis tarafından ilişkiye zorlanır. Onunla zorunlu olarak bir kaç saat geçirir; ama anlaştıkları parayı da alamaz.

Aynı gece sokakta başka birisinin arabasına biner. Kibar ve tırnakları temiz olan biriyle para karşılığında yatar. 10 lira alır. Bu onun ilk parasıdır. Bu onun gözlerini açar. Kendi iktidarı kurması için üzerinde inşa edilen bütün yapıları yavaş yavaş yıkılmaya başladığını hisseder.

İktidarlar karşısında şimdiye kadar hep başını eğen Firdevs, başını dik tutup insanların gözlerinin içine bakarak bununla herkesin karşına dikilebilecek bir iktidarı olduğunu anlatmaya çalışır.

“Birlikte gideceği” erkeği kendi seçmek istemesi ve sadece istediklerini seçmesi Firdevs’in artık özgürlüklerinin olduğunu gösterir. İstediği kişiyi seçme özgürlüğü, istediği kadar para isteme özgürlüğü, istediği kadar vakit geçirme özgürlüğü.

Özgürlükler zinciri...

“Ömrümün kaç yılı, bedenimle benliğim gerçekten istemediğim şeyleri yapacak kadar benim olmadan geçti”, diyen Firdevs; onu avuçlarına almış insanlardan kurtulmuştur artık. Reddetmeği öğrenmiştir. Evet demeği de. Kendi bedeni üzerinde karar verme yetkisini kendisinde görmüş, kendi iktidarına bağlı özgür bir birey olarak yaşayacağına inanmaya başlamıştır.

Firdevs yani özne artık kendi iktidarını kurmuştur. Özgürdür. Sesi daha gür çıkıyor.

Bir insan özgürlüğü tattıktan sonra onun elinden özgürlüğünü almak çok zordur. Firdevs’inkini almak da o kadar zordur.

Kendi özgürlük alanına müdahaleye gelen pezevengin onu kendi iktidarına bağlama isteğine Firdevs direnir. Kendi iktidarına uzanan bu saldırı girişimini boşa çıkartır: Pezevengi öldürür.

Firdevs’in bu iktidarı ülkenin iktidarını korkutur. Çünkü o ölüm korkusunu ve öldürme duygusunun yıkıcılığını evcilleştirerek onlara tehdit oluşturmaktadır. Firdevs artık özgürlük ve iktidar gerçeğine ulaşmıştır; o yüzden ölümden korkmamaktır. Ölümden korkmadığı için de artık öldürülecektir.

Firdevs’in başkaldırışı, bilime ve kavramlarına karşı bir başkaldırış değildir; içinde yaşadığı daha doğrusu yaşamak zorunda bırakıldığı toplumun kadına ve fahişelerine biçtiği kaftana karşı geliştirdiği bir başkaldırıştır. Toplumsal yaşam içinde var olan ya da var edilen iktidarlara ve iktidarların söylemine karşı yaratılan bu başkaldırıyı anlamak Foucault’yu okumakla daha basitleştirecektir.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.