Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN 975-342-007-2
13X19.5 cm, 160 s.
LİSTE DIŞI
BASILMAYACAK
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Suçta Mutluluk
Çeviri: Aysel Bora
Yayına Hazırlayan: Sosi Dolanoğlu
Yayın Yönetmeni: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Deseni: Eugène Lami
Kapak ve İç Baskı Yaylacık Matbaacılık Ltd.
Mücellit Örnek Mücellithanesi
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 1992

Barbey D'Aurevilly'nin "Kırmızı Perde, "Don Juan'ın En Büyük Aşkı" ve "Suçta Mutluluk" adlı öyküleri bir araya geliyor bu kitapta.

"Evet! İster inanın ister inanmayın, azizim, emin olduğum bir cinayetle lekelenen bu mutluluktaki saflığın bir gün, bir dakika bile solduğunu demiyeyim ama, gölgelendiğini görmedim. Mutluluklarının uçucu maviliğinde, kana bulanmak yürekliliğini gösteremeyen alçakça bir cinayetin çamurlu izlerini bir kez bile fark etmedim! O hoş, cezalandıran kötülük ve ödüllendirilen erdem ilkesini icat eden dünyanın tüm ahlakçılarını tepetaklak edecek bir şey değil mi bu?.. Aşk onlardaki her şeyi, sizlerin dediği gibi, ahlak ve vicdan duygusunu alıyor, her şeyi dolduruyor, her şeyi tıkıyordu.

...Sürekli bir mutluluk, gitgide büyüyen ve asla çatlamayan bir sabun köpüğü vakası var karşımızda! Sürekli bir mutluluk zaten şaşırtıcı bir şeydir; ama suçta yaşanan bu mutluluk insanı afallatıyor.

...Mutluluk anlatılamaz! Tarif edilemez. Nasıl damarlarda dolaşan kanın resmi yapılamazsa, mutluluğun da, yaşama daha yüce bir yaşamın doluşunun da resmi yapılamaz."

OKUMA PARÇASI

Sosi Dolanoğlu, "Barbey D'Aurevilly Üzerine", s. 149-154

Monarşiye, geçmişin hatırasına sıkı sıkıya bağlı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Barbey, çocukluğunu Normandiya'da, doğduğu yer olan Saint-Sauveur ve yakındaki küçük Valognes şehrinde geçirdi. Araştırmacılar, İblisler'de "V..." diye anılan şehrin Valognes olduğunu söylerler. Genç Barbey, liberal ve dinsiz bir babanın oğlu olan şair kuzeni Edelestand du Méril'den çok etkilendi. 1823 yılında yazdığı ilk eseri, Fransız lirik ve dramatik şair Casimir Delavigne'e ithaf ettiği ve Ispartalıların Thermopylai geçidinde Perslere kahramanca karşı koyuşu üzerine yazdığı bir ağıt-şiirdir: Thermopylai Kahramanlarına (Aux héros de Thermopyles). 1827'de Paris'teki Stanislas Koleji'nin retorik sınıfına giren Barbey 1829'da mezun oldu. Amcası Jean-François-Frédéric Barbey d'Aurevilly'nin ölümü üzerine, ailesine karşı gelerek d'Aurevilly unvanını almayı reddetti. Aynı yıl Caen'deki Hukuk Fakültesi'ne kaydoldu, kardeşi Léon da aynı şehirde öğrenimini sürdürmekteydi. Caen'de yayıncı Trebutien'le dostluk kuran Barbey cumhuriyetçi fikirlere sahipti, kardeşi ise meşrutiyetçi saflarda mücadele ediyordu. Çok okuyan ve özellikle Byron'a tutkun olan Barbey iki öykü yazdı: 1830'da "Oniks Taşının Mührü" (Le Cachet d'onyx), 1832'de "Léa". Evli olan kuzini Louise Cautru des Costils ile onu derinden etkileyecek duygusal bir ilişkiye girdi. Hukuk öğrenimini 1833'te tamamladı ve ailesiyle bağlarını koparıp Paris'e yerleşti. Sanatçıların uğrak yeri olan salonlara sık sık girip çıkan ve dağınık bir hayat süren Barbey'nin o dönemki izlenimlerini 1836-1838 yılları arasında kaleme aldığı ilk iki Memoranda'sında görmek mümkündür. İlk makalelerini kuzeni Edelestand du Méril ve Trebutien'le birlikte kurduğu Felsefe, Bilim ve Edebiyat Eleştirisi Dergisi'nde yayımladı. Aynı yıl "Hannibal'in Yüzüğü" (La Bague d'Annibal) adlı öyküsünü bitirdi. 1835'te Germaine ya da Acımak (Germaine ou la Pitié) adlı romanı —ki Ölmeyen (Ce qui ne meurt pas) adıyla 1883'te yayımlanacaktı— ve bir nesir şiir olan Amaïdée'yi yazdı. 1836'da kardeşi Léon papaz okuluna girdi, Barbey kardeşinin aldığı bu kararı anlamadı ve tasvip etmedi. Ne var ki kendisi yıllar sonra Katolikliğe dönecekti. İmkânsız Aşk'ı (L'Amour impossible) yazmaya başladı, meşhur dandy Roger de Beauvoir'la dost oldu. Doğum yeri olan Saint-Sauveur'de kaldı bir süre, ailesiyle görüşmeyi tamamen kestiğinden oraya ancak yirmi yıl sonra dönecekti. Yayıncı Trebutien'le arası açıldı. Nouvelliste gazetesine girdi. 1840'ta tamamladığı İmkânsız Aşk ertesi yıl yayımlandı, Trebutien'le barıştı. Aynı dönemde Vellini adında esrarengiz bir kadınla birlikte oldu; bu kadın, Yaşlı Bir Metres'in (Une vieille maîtresse) kadın kahramanının prototipi olmuştur. Trebutien 1844'te "Hannibal'in Yüzüğü"nü elli adet bastı ve eser sadece salonlarda, sınırlı bir okur kitlesince tanındı. Çeşitli gazetelerde çalışmayı sürdüren Barbey, Caen'de konsolos olduğu sırada tanıştığı meşhur dandy George Brummell'in biyografisi üzerinde çalışmaya başladı. Dandy'cilik ve G. Brummell Üzerine adlı bu incelemesini Trebutien 1844 yılında bastı. 1845'te Yaşlı Bir Metres'in ilk bölümünü bitirip ikinci bölümüne başladı, aynı zamanda Constitutionel'de moda eleştirmenliği yapıyordu. "Uygunsuz" hayatının aşırılıklarından bıkan Barbey, dine dönmüş olan Raymond Brucker'in etkisiyle Katolikliğe döndü. Dinin gereklerini yerine getirmemekle birlikte (bunun için neredeyse on yıl bekleyecekti), dini yenilemeye yönelik "Katolik Derneği"ni kuran "on üç" kişiden biriydi. Çıkardıkları Katolik Dünyası Dergisi'nde yazı işleri müdürlüğü yapan Barbey muhafazakârlığın en ateşli sözcülerinden biri haline geldi. Dergileri 1848'de yayın hayatından çekildi. 1849'da Yaşlı Bir Metres'in ikinci bölümünü bitirdi ve Batı (Ouest) genel başlığı altında toplayacağı ve 1795'te Devrim'e karşı ayaklanan Batılı kralcılar "Chouans" ve "Normandiyalılar"la ilgili bir roman dizisine başlamayı tasarladı. İblisler'in (Les Diaboliques) ilki olan "Bir Whist Partisinin İçyüzü" (Le Dessous de cartes d'une partie de whist) adlı öyküyü yazdı. Revue des Deux Mondes her iki metni de yayımlamayı reddetti, buna karşın L'Opinion publique Geçmişin Peygamberleri'nin (Prophètes du passé) ilk bölümünü yayımladı. 1850'de meşrutiyetçi gazete La Mode'da "Bir Whist Partisi"ni ve aşırı kralcı ve aşırı sert bir tutum sergilediği makalelerini yayımlatan Barbey, Büyülenmiş Kadın'ı (L'Ensorcelée) yazdı. 1851'de Yaşlı Bir Metres yayımlandı. Madame de Maistre'in evinde tanıştırıldığı dul Barones de Bouglon, on beş yıl süreyle onun "Beyaz Melek"i oldu, fakat çok istediği halde onunla evlenemedi. L'Assemblée nationale'de çalışmaya başladı ve 1852'de Büyülenmiş Kadın orada tefrika halinde yayımlandı. Keskin Kılıçlı Şövalye (Chevalier des Touches) üzerinde çalıştığı dönemde, imparatorluğun yeniden kurulması için Le Public'te kampanya başlattı ve edebiyat eleştirmeni olarak on yıl boyunca çalışacağı Bonapartist gazete Le Pays'ye girdi. 1854'te Balzac'ın Düşünceler ve Özdeyişler'ini derleyen Barbey, Baudelaire'le dost oldu. Büyülenmiş Kadın basıldı. 1855'te Evli Bir Rahip'i (Un prêtre marié) yazmaya başladı ve 1856'da ailesiyle barışıp, yirmi yıllık ayrılığa son vererek Saint-Sauveur'e döndü. Revue des Deux Mondes'da çok kötü eleştirilen Balzac'ı ve Kötülük Çiçekleri'yle ilgili olarak başı derde giren Baudelaire'i savundu. İmparatorluktan yavaş yavaş kopan Barbey, 1858'de annesini kaybetti, Trebutien'le de ilişkisini tamamen kesti. 1860'ta Eserler ve İnsanlar (Les œuvres et les hommes) başlığı altında topladığı eleştiri yazılarının ilk cildi yayımlandı. 1861'de tekrar eski alışkanlıklarına ve salonlara dönen, çok içmeye başlayan Barbey, Le Pays'de Victor Hugo'nun Sefiller'ine saldırdı. 1863'te Figaro'ya girdi. Eskiden beri çekiştiği Revue des Deux Mondes'un müdürü Buloz hakkında öyle saldırgan bir yazı yazdı ki mahkemeye çıkartılıp para cezasına çarptırıldı. Yavaş yavaş Barones de Bouglon'dan da kopmaya başladı. 1864'te Keskin Kılıçlı Şövalye, 1865'te Evli Bir Rahip adlı kitapları yayımlanan Barbey, 1866'da Nain Jaune'da tiyatro eleştirmenliği yapmaya başladı. Aynı gazetede "Parnasyenler"e yüklendi. İblisler'i yazmaya koyuldu ve kitabın ikinci öyküsünü, "Don Juan'ın En Güzel Aşkı"nı (Le plus bel amour de Don Juan) 1867'de yayımlattı. 1868'de babası, 1870'te Trebutien öldü. Barbey, Ulusal Muhafız Alayı'na girdi. 1871'de Saint-Sauveur ve Valognes'da kalan yazar üçüncü ve dördüncü İblisler'i, "Suçta Mutluluk" (Le Bonheur dans le crime) ve "Dinsizlerde Bir Akşam Yemeği"ni (A un dîner d'athées) yazdı. 1874'te yayımlanan İblisler kamuoyunda büyük bir tartışma başlattı. 1876'da kardeşi Léon öldü. 1879 yılında tanıştığı ve genç yaşına rağmen her şeyden vazgeçip kendini bütünüyle Barbey'ye adayan Louise Read, yazarın tanınması için çok uğraştı. 1882'de "Adsız Bir Öykü" (Une histoire sans nom); 1883'te, 1856-1858 yılları arasında yazdığı üçüncü ve dördüncü Memoranda'sı; 1884'te şiirleri, Unutulan Ritmler (Les Rythmes oubliés) ve 1886'da da kısa bir öykü olan "Bir Tarih Sayfası" (Une page d'histoire) ve Eserler ve İnsanlar'ın ikinci ve üçüncü cildi yayımlandı. 1888'de çok hasta olmakla birlikte çalışmaya ara vermeyen ve 1835'te yazdığı Amaïdée'yi tekrar ele alan Barbey d'Aurevilly'nin yukarıda adı geçen tüm eserleri içinde en tanınmış olanı altı öyküden oluşan (Kırmızı Perde, Don Juan'ın En Güzel Aşkı, Suçta Mutluluk, Bir Whist Partisinin İçyüzü, Dinsizlerde Bir Akşam Yemeği, Bir Kadının İntikamı) ve buraya Suçta Mutluluk adıyla ilk üç öyküsünü aldığımız İblisler'dir.

Barbey, dostu Trebutien'e 11 Ocak 1850 tarihinde yazdığı mektupta, yirmi dört yıl sonra İblisler adı altında toplanacak öykülerden biri olan "Bir Whist Partisi"nden ilk defa bahseder. O zamanlar genel başlık olarak Ricochets de Conversation'u (Sohbet Sektirmeleri) düşünmüştür. Kitabın bu genel başlık altında altı öyküden meydana geleceğini, hepsinin de başında bir ithaf yazısı bulunacağını ve 1851'de hazır olması gerektiğini söyler daha sonraki bir mektubunda. Trebutien, dostunun aşırılıklarına alışkın olmakla birlikte, "Bir Whist Partisi"ni fazla cüretkâr bulup geri adım atar. Tasarısının en azından şimdilik ertelendiğini anlayan Barbey, 17 Haziran 1850'de Trebutien'e, "Bir gün benim Ricochets de Conversation'umun editörü olursanız..." diye yazar. Nitekim "Bir Whist Partisi"ni, Büyülenmiş Kadın'ın arkasına koyup yayımlayan, 1854'te Cadot olacaktır. Bu arada Barbey öteki öyküleri düşünmeye başlamış olsa da, ancak taslak haline getirmiştir. Aralık 1866 öncesine kadar İblisler hakkında hiçbir bilgi yoktur. O tarihte not defterine şunları yazmıştır: "Hazırladığım öykü kitabının adı İblisler olacak (Barbey önce: Ricochet de conversation yazmış, sonra silmiştir) ve şu öykülerden oluşacak:

Öykü Başlıkları

1. Kırmızı Perde. 2. Bir Whist Partisinin İçyüzü (yayımlandı). 3. Don Juan'ın En Güzel Aşkı. 4. Zinalar Arasında (yazılacak). 5. Aşkın İki Yaşlı Devlet Başkanı (yazılacak). 6. Suçta Mutluluk. 7. Kadınların Onuru (Bir Kadının İntikamı?). 8. Madam III. Henri (yazılacak). 9. Çocuk Düşürücü (yazılacak). 10. Valognes (Dinsizlerde Bir Akşam Yemeği?) (yazılacak)."

Bu bize, 1874'teki İblisler baskısında yer alacak altı öyküden beşinin daha 1866'da yazıldığını düşündürür. Gerçekte ise son hallerini almamışlardır. Zira "Don Juan'ın En Güzel Aşkı" 1867'de La Situation'da tefrika edilmiş; "Suçta Mutluluk" ve "Dinsizlerde Bir Akşam Yemeği"ni 1871'de yazmıştır. Zaten kendi el yazması derlemesi de "Paris-Valognes, 1866-1872" ibaresini taşımaktadır. 28 Mayıs 1873'te bir dostuna yazdığı mektupta, İblisler'in ilk altı öyküsünün (demek ki o dönemde devamı olacağını düşünüyordu) Ekim ayında basılacağını söyler. Ne var ki kitap ancak Kasım 1874'te çıkar. Daha basılmadan hakkında çıkan yazılardan birinde İblisler'in "büyük bir merak, şaşkınlık uyandıracağı, hatta insanları incitme başarısına ulaşacağı" söylenir. İncitme kelimesi hafif kalır. Çünkü kitap çıktıktan sonra, 24 Kasım 1874'te Charivari'de Paul Girard tepkisini şu sözlerle dile getirir: "... mide bulantısı yüzünden kitap elimizden düştü." "Ya bu korkunçlukları yazan bir laik olsaydı! Ne kudurganlık!" "Tahtın ve kilisenin savunucularından birinin peydahladığı bu iyi kitaplara ne dersiniz?"

"Toplum ahlakına ve genel adaba aykırı davranmak"la suçlanan Barbey bir savunma hazırlar ve savunmasında, kendisinin toplum ahlakına aykırı davrandığından şüphelendikleri için kırıldığını; hayatının amacının iyi şeyler yaparak topluma katkıda bulunmak olduğunu; eserinin amacının insan kardeşlerine erdemsizliğin iğrençliğini göstererek onları ahlaka davet etmek olduğunu; bazı eserlerde iyilikle kötülüğün birbirine karıştığını, çünkü onları saran soluk renklerin onları birbirinden ayırt edilmez kıldığını; kendi eserinde çizdiği kötülüğe ise, iyilikle karıştırılmaması ve herkeste korku ve dehşet uyandırması için özellikle daha çarpıcı bir renk verdiğini; öykülerinin hiçbirinin sonunda erdemsizliğin asla yüceltilmediğini, ödüllendirilmediğini; bu amaçla yazılmış öykülerle toplum ahlakına nasıl saldırabileceğini; karakterinin, hayatının, geçmişinin kendisine kefil olduklarını; renklere ve renklendirmeye düşkün olabileceğini, fakat asla bile bile ahlaksız olmadığını söyler.

Kitabına yazdığı önsözde, kitabının adının niçin İblisler olduğunu, yer alan öyküler yüzünden mi, yoksa buöykülerdeki kadınlar yüzünden mi olduğunu sorar ve kim bilir, diye cevap verir. Öykülerinin gerçek olduğunu, hiçbir şeyi uydurmadığını, her şeyi görüp, yakından tanık olduğunu, sadece kişilerin adlarını vermediğini belirtir. Bu öykülerdeki kadınların İblisler adını hak edecek kadar iblis olduklarını; içlerinde, ciddi ciddi "meleğim" denilebilecek bir tanesinin bile bulunmadığını söyler. Bu hanımların —onların toplumdaki karşıtları olan hanımların çok daha küçük bir müzesi kurulana kadar— küçük bir müzesini kurmak istediğini belirtir. Doğanın bu bir gözü mavi bir gözü siyah kadınlara benzediğini ve burada mürekkeple çizilenin bu siyah göz olduğunu söyleyip, belki ileride mavi gözü de çizebiliriz, der ve şöyle bitirir: "İblisler'den sonra Melekler... Eğer yeterince duru mavi bulabilirsek... Peki ama var mı?"

Bu öykülerin yayımlanmasının yarattığı skandal, kitabın başlığı, özgünlükleri, Barbey'nin eserinin bütününün okurun gözünden kaçmasına neden olmuştur. Aslında İblisler'deki kişiler, yazarın diğer eserlerindeki kişilerden temelde farklı değildirler. Fark daha ziyade teknikte, anlatı sanatında, atmosferdedir. Buradaki iblislik, daha önceki eserlerinde de görülenle aynıdır, yalnız öykü anlatımının gerektirdiği özlülük, temaları daha belirgin bir şekilde ortaya çıkarmıştır, o kadar. İblisler'in doğuşunda rol oynayan unsurların başında Barbey'nin yaşadığı çağa karşı duyduğu tepki gelir. İblisler, diğer hiçbir romanında olmadığı kadar, Barbey'nin kendini ifadesidir. Bildiği çevrelerde, çocukluğunun veya yetişkinliğinin geçtiği yerlerde, çeşitli maskeler —kadın veya erkek maskeleri— ardında gizlenen Barbey'nin ta kendisidir. O "Kırmızı Perde"deki orta yaşlı; bir dandy yakışıklılığını korumayı bildiğinden, hâlâ yakışıklı; gururu yüzünden "teslim olmayan" Brassard Vikontu'dur. "Don Juan'ın En Güzel Aşkı"nda kahramanına kendi adlarını vermiştir (Jules-Amédée), öykünün anlatıcısı da kendisidir zaten. Aynı zamanda, "Suçta Mutluluk"taki Voltaire'yen ve kinik Doktor Torty'nin ağzından konuşur; çünkü Torty, kendilerinde Kudret'in damgasını ve soluğunu taşıyanların soyundandır. Her ne kadar kendini "Hıristiyan ahlakçı" olarak tanıtsa da, Byron ve Baudelaire'den çok etkilenen İblisler'in yazarı, belli bir yoğunluğa ulaşan tutku ve günahı bazı ruhlar için bir çeşit erdem olarak görür. Victor Hugo'nun Sefiller'inde önce cani olup sonradan nedamet getiren Jean Valjean'daki değişikliği saçma ve imkânsız bulan Barbey, aynı görüşte olan Baudelaire'den de etkilenerek, romantik edebiyatta çok sık rastlanan pişman olmuş ve yürek paralayan suçluların karşısına, pişman olmayan ve kesinlikle acıma uyandırmayan, aksine belli bir hayranlık duygusu veren, "Suçta Mutluluk"taki o çekici iki canavarı çıkarır. Lanetlilerin mutluluğu. Bu cehennem ateşi, cennetin vaat ettiği mutluluklardan daha hoş, daha tatlı mıdır? Kim bilir?

Devamını görmek için bkz.

"Kırmızı Perde"den, s. 7-14

Really.

Çok, çok uzun yıllar önceydi, avlanmak üzere Batı'daki bataklıklara gidiyordum, –o tarihlerde, gideceğim yerlerle tren bağlantısı olmadığından– Rueil şatosu kavşağından geçen ve o sırada içinde tek bir yolcu bulunan ... posta arabasına binmiştim. Her bakımdan dikkati çeken ve kibar çevrelerde sık sık karşılaştığım için tanıdığım bu kişiyi, izninizle Brassard Vikontu diye adlandıracağım. Yersiz bir önlem herhalde! Paris'in kibar çevreleri denilen yüzlerce kişi onun gerçek adını şuraya konduruverir... Saat akşam beş sularıydı. Güneşin solgun ışıkları, arabacının her kırbaç şaklatışında –yaşamın aynası gibi, her yola çıkışta kırbacını daima şiddetle şaklatır arabacı!– ağır ağır yükselen sırım gibi sağrılarını gördüğümüz dört güçlü atın dörtnalasında uçarcasına ilerlediğimiz, iki yanında kavaklar ve çayırlar uzanan tozlu yolu aydınlatıyordu.

Brassard Vikontu yaşamının, insanın kendi kırbacını artık pek şaklatamadığı bir demindeydi... Ama o, hani şu İngilizlere yaraşır (İngiltere'de yetiştirilmişti), ağır yaralı bile olsa bunu asla kabul etmeyen ve yaşıyorum diye diye ölen mizaçtaki insanlardan biriydi. Kibar çevrelerde, hatta kitaplarda, şu tasasız toyluk ve ahmaklık çağını geride bırakanların gençlik budalası tavırlarını alaya almak âdet olmuştur ve bu tavırlarda gülünç bir yan varsa, bu alay haksız da değildir; ama öyle değilse –tersine, bu tavırlara esin kaynağı olan, kırılmak istemeyen gurur gibi saygı duyulacak bir şeyse– bu hiç de anlamsız değil demiyorum ben, çünkü nafile, ama nice anlamsız şey gibi bir o kadar da güzel bir şey bu!... Teslim olmaktansa ölen Muhafız Kıtası askerinin duyguları Waterloo'da kahramancadır da, bizi vurmak için süngülerin şiirselliğine sahip olmayan yaşlılık karşısındaki duyguların ondan aşağı kalır yanı mı vardır? Oysa belli bir askeri eğitimden geçmiş kafalar için, her ne konuda olursa olsun asla teslim olmamak Waterloo'daki gibi en önemli sorundur!

Teslim olmaya yanaşmayan Brassard Vikontu (kendisi hâlâ hayatta ve nasıl yaşadığını az sonra anlatacağım, öğrenmeye değer çünkü), evet, Brassard Vikontu, ben ... arabasına bindiğim sırada, insanların, genç bir kadın zalimliğiyle utanmazcasına, "ihtiyar çapkın" dedikleri bir haldeydi. Şurası gerçek ki, insanın asla göründüğünden başka bir şey olmadığı şu yaş konusunda, sözcükler ve sayılarla uğraşmayan biri için Brassard Vikontu kısaca "bir çapkın" olarak kabul edilebilirdi. En azından, o tarihte delikanlılar konusunda epey tecrübeli olan ve bir düzinesine, Dalila'nın Samson'un saçlarına ettiğini ettiği rivayet olunan V... Markizi, altın yaldızlı ve siyah damalı bir hayli kalın bir bileziğin içinde, mavi zemin üstünde, vikontun, şeytanın zamandan çok daha çabuk kızıllaştırdığı bıyığından bir tutamı büyük bir kurumla taşımaktaydı. Yalnız, yaşlı olsun olmasın, insanların kondurduğu bu "çapkın" sözüne, havailik, incelik ve çıtkırıldımlık gibi şeyler katmayın, yoksa Brummell'in(1) delirdiğini ve d'Orsay'in(2) öldüğünü gören, benim tanıdığım en muhteşem dandy'ye(3) yaraşır biçimde, zekâsı, tavırları, görünüşüyle, her şeyi engin, dolgun, zengin, soylu bir ağırbaşlılıkla dolu olan Brassard Vikontumu tam anlamıyla tanımış olamazsınız!

Şu Brassard Vikontu gerçekten de tam bir dandy'ydi! Biraz daha az dandy olsaydı, Fransa Mareşali olurdu kuşkusuz. Genç yaşından beri, Birinci İmparatorluğun son döneminin en parlak subaylarından biri olmuştu. Alaydaki silah arkadaşlarından, onun Murat'vari(4) zorlu bir Marmont(5) yiğitliği gösterdiğini pek çok kez işitmişimdir. Bu sayede –ve savaş davulları çalmadığında pek kararlı ve serinkanlı olan bir kafayla– çok kısa zamanda askeri hiyerarşinin en yüksek basamaklarına yükselebilirdi, ama şu dandy'lik merakı!... Dandy'liği disiplin duygusu, hizmette kusursuzluk, vs. vs. gibi bir subayı subay yapan niteliklerle harmanlarsanız, bu karışımda subaydan neler artakalacağını ve onun bir barut fıçısı gibi havaya uçup uçmayacağını görürsünüz! Subay Brassard yaşamı boyunca yirmi kez havaya uçmadıysa bunun nedeni bütün dandy'ler gibi mutlu olmasıydı. Mazarin(6) olsa, ondan yararlanırdı –kız yeğenleri de, ama bambaşka bir nedenle tabii: Vikont müthiş biriydi.

Herkesten çok bir askere gereken bir güzelliği olmuştu, çünkü güzellik olmadan gençlik olmaz, ordu ise Fransa' nın gençliğidir! Aslında yalnız kadınları değil, bizzat koşulları –ah şu koşullar– da baştan çıkaran bu güzellik, Yüzbaşı Brassard'ın başının üstündeki tek koruyucu değildi. Norman ırkındandı galiba, Fatih William'ın(7) soyundandı ve söylenenlere bakılırsa epeyce fütuhatta da bulunmuştu... İmparator'un tahttan feragatinden sonra, doğal olarak Bourbon'ların(8) safına geçmiş, Yüz Günler'de(9) ise onlara inanılmaz bir bağlılık göstermişti. Bu yüzden Bourbon'ların ikinci dönüşlerinde, vikont, bizzat X. Charles'ın(10) (o günlerde henüz MÖSYÖ(11) idi) elinden Saint-Louis nişanıyla onurlandırılmıştı. Bütün bir Restorasyon(12) dönemi boyunca yakışıklı Brassard'ın Tuileries'de hiçbir nöbeti yoktu ki, Angoulême Düşesi(13) geçerken ona bir iki çift tatlı söz söylemesin. Çektiği çilelerle katılaşan bu kadın, yüzbaşıya gelince yumuşamasını biliyordu. Bu yakın ilgiyi gören bakan, MADAM'ın(14) böylesine özel yakınlık gösterdiği bir adamın ilerlemesi için her şeyi yapardı; ama dünyanın en iyi niyetine bile sahip olsanız, –bir teftiş gününde– görevle ilgili bir görüş bildiren üstüne karşı, alayının başında kılıcına davranan bu azgın dandy için yapılabilecek hiçbir şey yoktu... Onu divan-ı harpten kurtarmak yetmiş de artmıştı bile. Brassard Vikontu bu disiplini hiçe sayma huyunu her yere taşımıştı. Subay kimliğini bulduğu savaş alanları dışında askeri yükümlülüklerle asla sınırlamamıştı kendini. Söz gelimi onun, bitip tükenmek bilmeyen uzatmalı nezaret tehlikesini hiçe sayarak garnizondan gizlice ayrılıp, komşu kasabaya eğlenmeye gittiği ve garnizona kendisini seven birkaç askerin haber vermesi üzerine, ancak resmi geçit ve teftiş günleri döndüğü çok görülmüştü; çünkü üstleri, emirleri altında hiçbir disipline ve kurala gelemeyen bir adamın bulunmasına pek aldırış etmiyorlarsa da, tersine askerleri ona tapıyordu. Onların gözünde mükemmel biriydi o. Onlardan bütün istediği çok yiğit, çok titiz ve çok şık olmaları ve böylece On saatlik izin'den ve hepsi de birer başyapıt olan üç dört eski Fransız türküsünden, o mükemmel, o sevimli hayalleriyle aklımızda kalan eski Fransız askeri tipini gerçekleştirmeleriydi. Belki onları düelloya fazlaca itiyordu ama bunun onlardaki askerlik ruhunu geliştirmek için bildiği en iyi yol olduğunu iddia ediyordu. "Ben bir hükümet değilim," diyordu, "ve kendi aralarında yiğitçe dövüştüklerinde onlara verebilecek madalyam da yok ama büyük ustası olduğum madalyalar (kendisi çok büyük bir servete sahipti) var: eldivenler, yedek palaskalar ve talimatlara ters düşmedikçe onları süsleyecek her tür ıvır zıvır..." Öyle ki, emrindeki bölük, kılık kıyafetinin güzelliğiyle, zaten çok parlak olan Muhafız Alayı'nın bütün öteki humbaracı bölüklerini silip geçiyordu. Fransa'da askerin kendini beğenmişliğe ve gösteriş merakına, biri büründüğü biçim, diğeri uyandırdığı kıskançlıkla, hiç eksik olmayan şu iki kışkırtmaya daima teşne olan kişiliğini böylece alabildiğine körüklüyordu. Alaya bağlı diğer bölüklerin onunkini nasıl kıskandıklarını anlarsınız artık. Onun bölüğüne girmek uğruna savaş verilirken, çıkmamak uğruna da savaş verilirdi.

Brassard Vikontu yüzbaşının Restorasyon dönemindeki son derece özel durumu işte böyleydi. O tarihte İmparatorluk dönemindeki gibi her allahın sabahı her şeyi bağışlatan yiğitlik eylemleri gibi bir kaynak da olmadığından, arkadaşlarını şaşkına çeviren ve ateş hattında olsa, yaşamını da aynı yüreklilikle ortaya koyarmışçasına üstlerinin de gözünü boyayan bu gemlenemez dikbaşlılığın daha ne kadar süreceğini kimseler bilemez, kestiremezken, 1830 Devrimi, üstlerini, onu her gün biraz daha fazla tehdit eden görevden alma derdinden, dert ediyor idiyseler tabii, gözü kara yüzbaşıyı da bu onursuzluktan kurtarmış oldu. Üç Günler'de(15) ağır yaralanınca hiç sevmediği yeni d'Orléans(16) hanedanına hizmet etmeyi küçüklük saydı. Temmuz Devrimi, bunları, korumayı beceremedikleri bir ülkenin efendileri yaparken, yüzbaşıyı da Berry Düşesi'nin son balosunda dans ederken –fazla yüklendiğinden– incittiği ayağındaki bir yaradan ötürü hasta yatağında yakaladı. Ama daha ilk trampet sesinde bölüğüne katılmak için kalkmamazlık etmemiş, yarası yüzünden çizmelerini çekemediğinden gıcır gıcır rugan ayakkabıları ve ipek çoraplarıyla, baloya gider gibi gidip ayaklanmaya katılmış ve bulvarı boydan boya temizleme göreviyle Bastille Meydanı'ndaki humbaracı birliğinin başına geçmişti. Barikatların henüz kurulmadığı Paris'in ürkütücü, tekin olmayan bir havası vardı. Bomboştu. Güneş ışıkları peşpeşe boşanacak ateş sağnağının öncüsü gibi dimdik inmekteydi; panjurları sıkı sıkıya kapalı bütün bu pencerelerden az sonra ölüm yağacaktı çünkü.. Yüzbaşı Brassard, askerlerini evler boyunca ve evlere olabildiğince yakın, iki hat üzerine yerleştirdi; öyle ki her iki sıradaki askerler ancak karşıdan açılacak ateşe maruz kalacaklardı, kendisi ise her zamankinden de çok dandy'lik ederek, yolun tam ortasında yerini aldı. Bastille'den Richelieu Caddesi'ne kadar iki yanlı binlerce tüfek, tabanca ve filintanın hedefi halinde, belki biraz fazlaca övündüğü göğsünün genişliğine rağmen –Yüzbaşı Brassard, baloda gerdanını gözler önüne sermek isteyen güzel bir kadın gibi, göğsünü ateşe siper etmişti çünkü– hiç isabet almamıştı ki, Richelieu Caddesi'nin köşesinde Frascati önüne geldiğinde ve yoluna dikilen ilk barikatı kaldırmaları için birliğine arkasında toplanma emrini verdiği bir anda, hem genişliği hem de bir omuzdan diğerine ışıl ışıl parlayan uzun gümüş dolmanlarıyla iki defa kışkırtıcı muhteşem göğsüne bir kurşun yedi ve kolu bir taşla kırıldı ise de, bütün bunlar, onun barikatı kaldırarak coşku içindeki askerlerinin başında Madeleine'e kadar yürümesine engel olamadı. Orada, ayaklanan Paris'ten üstü açık bir arabayla kaçmakta olan iki kadın, o tarihte Madeleine Kilisesi henüz yapım halinde olduğundan, etraftaki taş blokları arasında uzanmış, kan revan içindeki yaralı Muhafız subayını görünce, arabaya onu da alarak kendisini Ragusa mareşalinin bulunduğu Gros-Caillou'ya bıraktılar. Yüzbaşı, mareşale askerce şöyle dedi: "Mareşalim, belki iki saatlik bir ömrüm kaldı, ama bu iki saat için beni nereye isterseniz oraya gönderin!" Ne var ki, yanılıyordu... İki saatten uzun olmuştu ömrü. Göğsünü delip geçen kurşun onu öldürmemişti. Ben kendisini bu olaydan neredeyse on beş yıl sonra tanıdığımda, yarasının ateşli hali sürdükçe içki içmesini şiddetle yasaklayan doktorunu ve tıbbı alaya alarak, mutlak bir ölümden ancak Bordeaux şarabı içmesi sayesinde kurtulduğunu iddia etmekteydi.

İçti mi de, ne içiyordu ama! Çünkü sapına kadar bir dandy olduğundan, her şeyde olduğu gibi içme tarzında da öyleydi... bir Polonyalı gibi içiyordu. Bohemya kristalinden yaptırttığı ve Tanrı şahidim olsun, bir şişe Bordeaux'yu olduğu gibi alan muhteşem kadehini bir dikişte bitiriyordu! Hatta içtikten sonra, her şeyi bu boyutlarda yaptığını eklemekten de geri kalmıyordu ve bu da gerçekti! Ama, gücün her şekliyle günden güne azaldığı bir zamanda, bunda böbürlenecek ne var ki denilecektir belki de. Bassompierre'variydi(17) ve onun kadar şaraba dayanıklıydı. Onun, o Bohemya kadehiyle on iki kadehi peşpeşe kafaya diktiğini gördüm, bana mısın demedi! Kendisini, mazbut insanların "sefahat âlemi" diyeceği şu yemeklerde de sık sık görmüşümdür; en hızlı kafa çekmelerden sonra bile, hafif askerce bir zarafetle, askerlikteki kepe ponpon takma hareketini taklitle "bir parça ponponlu" dediği o çakırkeyif olma sınırını asla aşmamıştır. Az sonraki hikâye ile ilgisi bakımından, onun ne biçim bir adam olduğunu size iyice anlatmak istediğime göre, XVI. yüzyılın renkli diliyle, bir XIX. yüzyıl ehlikeyfi denilebilecek bu adamın, her an hazır yedi metresi olduğunu bildiğimi neden söylemeyeyim? Onlara şiirsel bir ifadeyle "lirimin yedi teli" adını takmıştı, tabii ben, insanın kendi ahlaksızlıklarından bu şekilde müzikal ve hoppaca söz etmesini hiç de doğru bulmuyorum! Ama ne yaparsınız? Eğer Yüzbaşı Brassard, tamamen size anlatmak şerefine nail olduğum gibi bir adam olmasaydı, hikâyem pek o kadar merak uyandırmazdı ve herhalde ben de size onu anlatmayı aklıma bile getirmezdim.

Notlar


(1) Brummell (George), İngiliz dandy'si (1778-1840). Yukarı
(2) d'Orsay, Fransız dandy'si (1801-1825). Yukarı
(3) Dandy, dandy'cilik, XIX. yüzyıl başlarında, 1813-1816 yılları arasında yayılan, giyim-kuşam, zevkler ve yaşam tarzında estetik kurallarına ve modaya aşırı özenme akımı. Yukarı
(4) Murat (Joachim), Fransa Mareşali (1767-1815), İmparatorluğun en iyi süvarilerinden biri. Yukarı
(5) Marmont (Louis de), Ragusa Dükü, Fransa Mareşali (1774-1852). 1814'te Müttefiklerle gizlice müzakereye oturdu, bu tutumu Napolyon'un tahtı bırakmasına neden oldu. Yukarı
(6) Mazarin (Jules Mazarini), İtalyan asıllı Fransız kardinali ve devlet adamı (1602-1661). Westfalya Barış Anlaşmasıyla (1648) Otuz Yıl Savaşı'nı sona erdirmiştir. Usta bir diplomat olmasının yanı sıra kendisine ve yakınlarına çıkar sağlamasıyla ünlüdür. Yukarı
(7) Fatih William (1027-1087), 1035'te Nomandiya Dükü, 1066'dan itibaren İngiltere Kralı. Yukarı
(8) Bourbon'lar, Fransız Prenslik ailelerinin pek çoğunun adı. Yukarı
(9) Yüz Günler, 20 Mart (Elbe Adası'ndan dönen I. Napolyon'un Pa-ris'e gelişi) ile 22 Haziran 1815 (Napolyon'un ikinci defa tahttan feragati) arasındaki dönem. Yukarı
(10) X. Charles (1757-1836), XVI. ve XVIII. Louis'nin erkek kardeşi, 1824-1830 arasında Fransa Kralı. 1830 Devrimi'yle tahttan indirildi ve sürgünde öldü. Yukarı
(11) Mösyö, Fransa'da XVI. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Kralın kendinden sonraki erkek kardeşlerinin en büyüğüne verilen sıfat. Yukarı
(12) Restorasyon, Fransa'da Bourbon'ların tahta dönüşlerinden (1814), 1830'daki çöküşlerine kadar olan Eski Rejim'e dönüş dönemi. Yukarı
(13) Angoulême Düşesi, X. Charles'ın büyük oğlunun karısı, XVI. Louis'nin kızı. Yukarı
(14) Madam, Kralın erkek kardeşlerinin en büyüğünün karısına verilen sıfat. Yukarı
(15) Üç Günler, X. Charles'ın 25.7.1830 günü meşrutiyeti ve basın özgürlüğünü kaldırdığını ilan etmesi üzerine 27, 28, 29 Temmuz günleri Paris'te yayılan halk ayaklanması. Yukarı
(16) d'Orléans hanedanı, Fransa'daki dört Prenslik ailesinin adı. Yukarı
(17) Bassompierre (François de), Fransa Mareşali (1579-1646). Yukarı

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.