Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-544-5
13x19.5 cm, 120 s.
Liste fiyatı: 14,00 TL
İndirimli fiyatı: 11,20 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Wittgenstein'in Yeğeni
Bir Dostluk
Özgün adı: Wittgensteins Neffe
Eine Freundschaft
Çeviri: Fatih Özgüven
Yayın Yönetmeni: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ocak 1989
3. Basım: Mayıs 2012

Kavgacı, kışkırtıcı, başta kendisi herkese ve her şeye karşı olan "huysuz" bir yazar. Wittgenstein'ın Yeğeni, sevilmeyi umursamayan ama sevgiyi umursayan çağdaş bir sesin, kendi kendisiyle konuşur gibi sürdürdüğü benzersiz bir anlatı. Şu cümlelerle anlatıyor Thomas Bernard yazıyla –yoksa hayatla mı demeli– ilişkisini:

"Yazdığım her kitapta, seçtiğim konuya duyduğum sevgi ve nefret arasında gidip gelirim. Ne zaman ikinci duygu ağır bassa, zihinsel işleri tamamıyla bir kenara bırakıp, kendimi bedensel işlere adamaya karar veririm... Ama bir süre sonra gene kendimden nefret etmeye başlarım; çareyi yeniden zihne sığınmakta bulurum. Bazen bu dengesizliğim ailemde her türlü insan, çiftçiler, düşünürler, işçiler, yazarlar, dahiler, geri zekâlılar, orta karar burjuvalar ve hatta katiller olmasından mı ileri geliyor diye düşünürüm. Bütün bu insanlar aynı anda var olurlar içimde; didişir dururlar. Bazen birinin, bazen ötekinin kanatları altına sığınmak isterim. Seçim yapmak zorunda olmak, çıldırmanın eşiğine getirir beni. Aynanın karşısında tıraş olurken bir sabah boğazımı usturayla kesivermedimse henüz, tek sebebi korkaklığımdır."

OKUMA PARÇASI

Orhan Pamuk, "Thomas Bernhard'ın Roman Dünyası Üzerine", s. 5-9

İki Dünya savaşı arasında binlerce yıllık edebi önyargılar hazinesine katılan ve kitap tanıtma yazarlarının küçük sözlüklerinde hâlâ baş köşeyi işgal eden kullanışlı anahtarlardan biri de "ekonomik" kavramıdır. Bu dönemde parlayan Hemingway, Fitzgerald gibi Amerikan yazarlarının üslubu kadar bu iki savaş arasındaki "Büyük Bunalım"ın "ekonomik" anıları yüzünden hafızalara kazılan bu edebi önyargıya göre aklı başında bir yazardan bir sahneyi en kısa yoldan, en az kelimeyle çizmesi, gözlemlerinde diyaloglarında hiçbir tekrara yer vermemesi beklenir.

Thomas Bernhard ise ne aklı başında gözükmeye karar vermiş bir yazardır ne de "ekonomik" olmaya. Romanlarının kahramanlarının dünyasının temel taşlarından biri tekrardır. Yalnız saplantılı roman kahramanları aynı takıntıları tekrarlayıp, dönüp dolaşıp aynı öfke ve tutkuları dile getirmekle kalmazlar, bu tutku ve saplantıları bize şaşırtıcı bir enerjiyle anlatan Bernhard da, kahramanlarıyla birlikte, aynı cümleleri birbiri ardından yeniden yeniden yazar durur. Söz gelimi, Das Kalkwerk'in (Kireç Ocağı) işitme üzerine bir eser yazmaya yıllarını veren kahramanı için Bernhard geleneksel bir romancının yapacağı gibi "Konrad toplumun bir his olduğunu, yazmakta olduğu eserinin ise her şey olduğunu sık sık düşünürdü," demez; bunun yerine kahramanını bize bu düşünceyi defalarca tekrarlarken, tekrarlarken gösterir.

Tekrarlanan düşünceler —düşünceden de çok ünlemlerle bitirilecek öfkeli bağırışlar, sövgüler, ilenmeler, çığlıklar, yakarışlardır bunlar— akıllı, uslu "mantıklı" dünyasında kalmaya kararlı okuyucunun kolay kolay hazmedemeyeceği şeylerdir: Bütün Avusturyalılar'ın geri zekalı olduğunu okuruz, arkasından Almanlar ve Hollandalılar için de aynı şeyler söylenecektir; bütün doktorların acımasız birer canavar, sanatçıların çoğunun aptal, yüzeysel, yeteneksiz olduğunu okuruz; bilim dünyasının şarlatanlar dünyası, müzik dünyasının sahtekarlar dünyası olduğunu okuruz; zenginler ve aristokratlar iğrenç asalaklardır, yoksullar da fırsatçı ve üç kağıtçı; aydınların çoğunun özenti düşkünü boş kafalılar, gençlerin çoğunun da her şeye gülen budalalar olduğunu okuruz; insanların tek tutkusunun birbirlerini yok etmek, mahvetmek, kazıklamak, aldatmak olduğunu okuruz. Falanca şehir dünyanın en iğrenç şehridir, filanca tiyatro, tiyatro değil kerhane. Falanca gelmiş geçmiş en büyük bestekardır, filanca da en büyük düşünür, zaten başka besteci veya düşünür yoktur, hepsi "sözüm ona" besteci ya da düşünürdür... vs.

Kendilerini ve kahramanlarını bir tür estetik zırhla koruyarak roman dünyalarının ağırlık merkezini bu tür "aşırılıklardan" koruyan Tolstoy, Proust ya da Halit Ziya'da okuduğumuz zaman "öfkeli ve acıklı bir aristokratın, veya kendini beğenmiş ama sevimli bir kahramanın züppelikleri" diyeceğimiz bu saldırılar Bernhard'ın dünyasının taşıyıcı sütunlarıdır. Proust, Tolstoy, Halit Ziya gibi "dengeli" yazarları okurken düşüneceğimiz gibi, tekrarlanan saplantılar, "insani erdemler ve zaaflar dünyasının bir yaprağı" gibi değil, bütün bir dünya olarak gözükür bize. Çoğu başka yazarların ancak "hayatın bütünlüğü" içinde görüp kenarda köşede yer verdikleri "takıntılar, saplantılar, aşırılıklar" Bernhard'ın dünyasında baş köşeyi tutmuş, "hayat" dediğimiz deneyimin geri kalan kısmı ise ancak hakaret edilmek için hatırlanan küçük bir ayrıntı olarak bir köşeye itilmiştir.

Gücünü bu saplantılardan alan saldırıları, sövgüleri ilgiyle okuyabilmemin nedeninin Bernhard'ın bitip tükenmeyen dilsel enerjisi kadar, kahramanlarının konumundan da kaynaklandığını düşünüyorum. Öfke, Bernhard kahramanları için sefalete, kötülüğe, budalalığa, aşağılık bir dünyaya karşı kendilerini korumanın bir yoludur. Kendilerini güvende hisseden, çevrelerine yukarıdan bakabilmenin tadını çıkarabilen "başarılı, ayrıcalıklı" kişilerin küçümseyici sövgüleri değildir Bernhard kahramanlarında tanık olacağımız: Bu kahramanların öfkesi, her an felaketlerle yüzyüze gelmeye alışmış, insanların ne mal olduğunu acıyla öğrenmiş, düşmemek, yıkılmamak, ayakta durabilmek için çırpınanların öfkesidir. Sık sık şu veya bu kişinin "ayakta duramadığından", "sonunda yıkıldığından", "bir köşede kuruyup yok olduğundan", "en sonunda onun da mahvedildiğinden" sözedildiğini okuruz. Başkalarının yıkımı, acımasızlık ve budalalıklarla kuşatılmış Bernhard kahramanlarına yollanmış birer tehlike işareti görevi görür. Kahramanların bu budalalık ve yıkım tehlikelerine, genel sefilliğe karşı, Bernhard'ın sık sık kullandığı kelimelerle söylersek, "dayanmak, katlanmak, tahammül etmek, ayakta durmak" için yapacakları ilk iş herkese, her şeye kelimelerle amansızca saldırmaksa, ikincisi, bir tutkuya, "derin", " felsefi", "anlamlı" bir çabaya, en azından bir saplantıya kendilerini bütünüyle vermeleridir. Bu saplantılar bir anda bu kahramanlar için bütün bir dünya olur, vazgeçilemeyecek tek şey olur.

Korrektur (Düzelti) romanının Wittgenstein'a benzeyen baş kişisi yazamadığı bir biyografinin yıllar yılı sürecek hazırlığı kadar, kendisini engellediğini düşündüğü kızkardeşine duyduğu öfkeden başka bir şeyi aklından geçiremez; Das Kalkwerk'in baş kişisi "işitmek" üzerine yazacağı eseriyle, bu eserini yazabilmenin koşullarına saplanmıştır; o çok eğlenceli Holzfällen'in (Ağaç Kesmek) kahramanı nefret edip tiksindiği Viyanalı aydınların yemek davetinde bütün düşüncesini onlardan nefret edip tiksinmeye verir.

Valery bir yerde nefret edip tiksindiğimiz bayağılıklarla aslında yakından ilgilendiğimizi, bayağı bulduğumuz şeylerle aramızda bir merak ve yakınlık olduğunu söyler. Bernhard'ın kahramanları da durmadan nefret ettikleri konulara dönerler, nefretlerini körükleyecek koşulları ararlar, iğrenmeden, nefret etmeden yaşayamazlar: Viyana'dan nefret ederler, oraya koşarlar; müzik dünyasından iğrenirler, müziksiz yapamazlar; kızkardeşlerinden nefret ederler, onu ararlar; gazetelerden iğrenirler, okumadan edemezler; aydın gevezeliklerinden tiksinirler, ve eksikliğini hissederler; edebiyat ödüllerinden iğrenirler ve yeni kostümler giyip koşa koşa onları almaya giderler... Hoşlanmadığı şeylerin tam tersini yapan, nefret ettikleri konulara saplanan, kendilerini sanki hep suçüstü yakalamak isteyen bu insanlar Dostoyevski'yi, özellikle de Yeraltından Notlar'ın başkişisini hatırlatırlar.

Dostoyevski ile bir yakınlığı vardır Bernhard'ın. Saplantılar ve tutkuların her defasında bir saçmalığa, umutsuz bir karşı koymaya dönüştüğünü anladığınızda Bernhard'ın dünyasının Kafka'nınkini de çağrıştırdığını düşünebilirsiniz. Ama adıyla birlikte sık sık anılan Beckett'in Bernhard ile modernliğinden öte bir yakınlığı olduğunu sanmıyorum.

Beckett'in kahramanları çevrelerinde olup bitenlere aldırmazlar pek; başlarına gelen felaketlerle ilgilenmeyip kendi zihinlerinin içine çekilirler. Bernhard'ın kahramanları, tam tersine, ne kadar kaçmaya çalışırlarsa çalışsınlar dış dünyaya fazlaca açıktırlar; zihinlerinin içine çekileceklerine dış dünyanın anarşisini kucaklarlar. Beckett olayların arkasındaki nedensellik ilişkisini iyice zayıflatır, Bernhard ise en küçük ayrıntılarına kadar bu nedenselliğe saplantıyla bağlıdır. Bernhard kahramanları hastalığa, yenilgiye, haksızlığa teslim olmazlar, sonuna kadar çılgın bir öfke ve hırsla mücadele ederler. Sonunda yenilmişlerse eğer bizim okuduğumuz onların yenilgisi ve teslimiyeti değil hırslı kavgaları ve mücadeleleridir.

Yeni tanıdığımız bir yazarın dünyasına hazırlık olsun diye illa ki bir karşılaştırma gerekliyse ben Celine'den söz etmenin daha yerinde olacağını düşünüyorum. Celine gibi Bernhard da ağır koşullarla mücadele ederek yetişmiş yoksul bir ailenin çocuğudur. Babasız büyümüş, savaş yıllarının yokluklarını yaşamış, vereme yakalanmıştır. Celine gibi Bernhard'ın da çoğu otobiyografik olan romanlarında bu yılların sürekli mücadeleyle, karşı koymayla, öfkeyle, yenilgilerle geçtiğini okuruz. Celine'in açık açık adlarını vererek Aragon, Elsa Triolet gibi kendisini öven yazarları, Gallimard gibi kitaplarını basan yayımcıları en ağır hakaretlere boğması gibi, Bernhard da elinden tutanları, ödül veren kurumları, eski dostlarını sövgü yağmuruna tutar. Birçok romanı gibi baştan aşağı otobiyografik olan ve Bernhard'ın eski dostlarıyla yediği bir akşam yemeğini anlattığı Hölzfällen de yaşayan kişilere hakaret edildiği gerekçesiyle Avusturya'da toplattırılmıştır. Daha ilgi çekici olan, bu iki yazarın da içlerine düştükleri sefalete dilsel bir enerji ve dilsel bir öfkeyle karşılık vermeleridir. Celine'in o gittikçe kısalan ve üç noktayla son bulan cümlelerine karşılık Bernhard'ın "buluşu" gittikçe uzayan, durmadan tekrarlanarak dairesel, daha doğrusu "eliptik" hareketler çizen ve paragraf başlarına hiç de gerek duymayan cümleleridir.

Geleneksel romanın "olay örgüsü" dediği şeyi Bernhard'ın dünyasında cümlelerin çizdiği bu "eliptik" hareketler aracılığıyla izleriz. Aynı ülkeler ve gözlemler yeniden yeniden tekrarlanırken anlatılan hikaye de ağır ağır kıpırdanır. Ama hatırlandıkça yazılan ve yazıldıkça ilerleyen hikayelerdir bunlar. Anlarsınız ki, Thomas Bernhard masaya oturmadan önce ne dört başı mamur bir hikayeyi bütün ayrıntılarıyla düşünmüştür, ne de her şeyi bir kerede yerli yerine yerleştirmek kaygısı taşır. Sanki bazı kahramanlarının bir türlü yazıp bitiremedikleri kitapları gibi, onun da başlangıçta aklında yalnızca öfke, nefret ve şiddetle yoğrulmuş bir izlenimler sisi vardır.

Bu sis aralandıkça arkasından küçük, hoş, acımasız, eğlenceli anekdotlar çıkar. Bernhard'ın romanları onca tutkuyla konuşmalarına rağmen dramatik değil, anekdotiktir: Romandan alacağımız tadlar kitabın bütünlüğünden çok, tıpkı bizim roman dünyamızda olduğu gibi, romanın içine dağıtılmış hikayeciklere bağlıdır. Bu hikayeciklerin, özellikle aydınlar, sanatçılar üzerine kurulmuş olanlarının çoğunun onlar hakkında geliştirilmiş acımasız gözlemler, dedikodular ve hakaretler üzerine kurulduğu da hatırlanırsa Bernhard'ın roman dünyasının yalnızca biçimsel olarak değil, ruhsal olarak da yer yer bizimkine yakın olduğu düşünülebilir. O hepimizin öfkeyle yaptığı saldırıları, acımasızlıkları, saplantıyla tekrarladığımız nefretleri, sövgüleri, tutkuları, herkesin önünde apaçık dile getirmenin ve bunu "iyi sanat" düzeyine çıkarabilmenin bir yolunu bulmuştur.

Ama dünyasının ve sanatının algılanışındaki kırılgan nokta da budur. Hakaretler yağdırdığı gazetelerin ondan gittikçe daha çok söz ettiklerini, yüzlerine tükürdüğü ödül jürilerinin ona yeni ödüller yetiştirdiklerini, sövgülere boğduğu tiyatroların onun oyunlarını sahnelemek için peşinden koşuşturduklarını görenler, inanmak istedikleri bir masalın aslında "masal" olduğunu anladıklarında içlerini saran bir düş kırıklığına kapılırlar. Bu, romancının dünyasıyla, roman kahramanlarının dünyasının birbirinden apayrı dünyalar olduğunu bir kere daha hatırlamak için iyi bir fırsattır. Ama bu dünyanın ısrarla "otobiyografik" olmak istediğini ve bütün gücünü gerçek bir öfkeden aldığını düşündüğünüzde, okuduğunuz her Bernhard romanından sonra, romanların içinden geçerek hayalinizde kurmaya çalıştığınız "değerler dünyasının" neden hep sizi tıpkı romanların kendisi gibi, karikatürleri hatırlatan bir oyunun içine soktuğunu sezersiniz.

Kimi kitaplarında kahramanların gittikçe artan öfkesiyle birlikte yer yer dilsel bir şöleni hatırlatan, zaman içindeki sıçramalarla yer yer çözülmesi zor, upuzun cümlelerden oluşan ve anlatıcıların tutarsızlığıyla da yer yer çetrefilleşen Bernhard dünyasına giriş için Wittgenstein'ın Yeğeni'nin rahat bir başlangıç olduğunu düşünüyorum. Thomas Bernhard'ın roman dünyasını daha yakından tanımalı, onun daha karmaşık ve daha zengin öteki kitaplarını da çevirmeliyiz.

Devamını görmek için bkz.

Açılış Bölümü, s. 10-16

Cenazemde iki yüz dostum bulunacak ve sen de mutlaka mezarımın başında bir konuşma yapacaksın.

Bin dokuz yüz altmış yedi yılında Baumgartnerhöhe'de, oranın Hermann Paviyonunda yılmadan yorulmadan çalışan rahibe hemşirelerden biri bir yıl önce Brüksel'de La Croix sokağı 60 numarada yazmış olduğum ve yeni piyasaya çıkan Yılgınlık adlı kitabımı yatağımın üzerine koydu, ama bende kitabı elime alacak hal yoktu, çünkü göğüs kafesimden yumruk büyüklüğünde bir uru çıkarıp almak üzere boğazımı yarıp açan hekimlerin beni soktukları saatler süren narkozdan henüz birkaç dakika önce ayılmıştım. Hatırlıyorum, bir "Altıgünsavaşı"ydı ve bana amansızca uygulanan kortizon tedavisi sonucunda, tam doktorların istediği gibi bir Aydede yüzü edinmiştim; vizite sırasında, bu aydede yüzünü görünce kendi ifadelerine bakılırsa ancak bir kaç hafta, en iyi olasılıkla birkaç ay ömrü kalan beni bile güldüren şakalar yaptılar. Hermann Paviyonu aynı katta bulunan yedi odadan meydana geliyordu ve bu odalarda yalnızca ölümlerini bekleyen on üç ya da on dört hasta vardı. Bir örnek yatak kıyafetleriyle koridorda bir aşağı bir yukarı geziniyorlar ve sonra birgün temelli ortadan kayboluyorlardı. Her hafta bir kere, akciğer ameliyatları alanında en yetkili kişi olan ünlü Profesör Salzer, Hermann Paviyonunda ellerinde beyaz eldivenleri ve müthiş saygı uyandıran yürüyüşüyle boy gösteriyor, neredeyse çıt çıkarmadan çevresini saran rahibe hemşireler de bu boylu boslu ve zarif adama ameliyat salonuna girerken eşlik ediyorlardı. Klas hastaların ününe güvenerek kendilerini ellerine teslim ettikleri bu ünlü Profesör Salzer (ben kendim ormanlık bölgeden gelme bir çiftçinin tıknazca oğlu olan başhekime ameliyat olmuştum) arkadaşım Paul'un amcalarından biriydi, bu Paul da Tractatus logico-philosophicus'uyla bugün bütün bilim ya da daha çok sözde bilim dünyası tarafından tanınan düşünürün yeğenlerinden biriydi. Tam ben Hermann Paviyonunda yatarken, arkadaşım Paul da iki yüz metre ötedeki Ludwig Paviyonunda yatıyordu, yalnız bu paviyon Hermann Paviyonu gibi akciğer servisine, yani Baumgartnerhöhe'ye değil Am Steinhof adındaki akıl hastahanesine aitti. Viyana'nın batısında alabildiğine geniş bir yer kaplayan Wilhelminenberg, yıllardır kısaca Baumgartnerhöhe olarak adlandırılan, akciğer hastalarına ait küçük bir bölge —benim bölgem— ile herkesin Am Steinhof adıyla bildiği, akıl hastalarına ait büyük bir bölge olmak üzere ikiye ayrılmıştır ve buradaki paviyonlar erkek adları taşırlar. Dostum Paul'un isim kıtlığı varmış gibi Ludwig Paviyonunda yattığını bilmek tuhafıma gidiyordu. Profesör Salzer'in iki yanına bakmadan hızlı hızlı ameliyathaneye doğru yürüdüğünü her görüşümde, dostum Paul'un amcasına kimi zaman "dahi" kimi zaman "katil" dediği aklıma gelir ve onu görünce, şimdi içeri mi giriyor yoksa dışarı mı çıkıyor, içeri giren bir dahi mi yoksa bir katil mi, ya da dışarıya çıkan bir katil mi yoksa bir dahi mi diye düşünürdüm. Bu tıp dehası benim için büyük bir çekicilik ışını yayardı. Bugün de tümüyle akciğer cerrahisine ayrılmış ve özellikle akciğer kanseri cerrahisi dedikleri alanda uzmanlaşmış Hermann Paviyonunda yattığım o güne kadar pek çok hekim tanımış ve bütün bu hekimleri, sonuç olarak bende alışkanlık haline geldiği için, incelemiştim ama Profesör Salzer daha ilk gördüğüm anda bütün öteki hekimleri yaya bırakmıştı. Onun her anlamdaki büyüklüğü bana hep kesinkes anlaşılmaz gelmişti ve Salzer benim için sadece kendisine baktığımda görüp de hayran olduğum özelliklerinden ve söylentilerden oluşuyordu. Profesör Salzer, dostum Paul'un da dediğine göre uzun yıllar mucizeler yaratan biriymiş, en ufak bir kurtulma şansı olmayan hastaların ömrü Salzer'in ameliyatlarıyla onlarca yıl uzamış, ama dostum Paul'un da sık sık iddia ettiği gibi, birtakım başka hastaları da önceden kestirilemeyecek bir hava değişikliği sonucu sinirden titreyen neşterin altında ölüp gidivermişlerdi. Hangisi doğru bilmem. Gerçekten dünyaca ünlü biri ve ayrıca dostum Paul'un amcası olan Profesör Salzer'e işte bu yüzden, çevresine bana bunca müthiş gelen bir çekicilik yaydığı ve bir de tartışmasız bütün dünya tarafından tanınması bende uğursuz bir korkudan başka duygu uyandırmadığı için ameliyat olmamıştım ve sonuç olarak dostum Paul'dan amcası hakkında duyduklarım da, ormanlık bölgeden gelme mazbut doktoru birinci sınıf bir uzmana yeğlememe yol açmıştı. Ayrıca Hermann Paviyonunda bulunduğumun ilk haftalarında, ameliyat salonundan sağ çıkmayan hastaların hepsinin de Profesör Salzer'in ameliyat ettikleri olduğunu gözlemlemiştim, dünyaca ünlü hekim talihsiz bir dönemindeydi belki de, tabii ben de bu durumda ondan korkmuş ve ormanlık bölgeden gelme başhekimde karar kılmıştım, bugün de görüyorum ki, kuşkusuz hayırlı bir karar vermişim. Neyse bu tür akıl yürütmeler yararsız. Ben kendim Profesör Salzer'i kapı aralığından da olsa, haftada en az bir kere görürken, dostum Paul sonuçta amcası olan Profesör Salzer'i, Ludwig Paviyonunda yattığı aylar boyunca bir kere bile görmedi. Üstelik Profesör Salzer yeğeninin Ludwig Paviyonunda yattığını biliyordu ve Profesör Salzer için Hermann Paviyonundan Ludwig Paviyonuna geçmek üzere iki adım yol aşmak dünyanın en kolay işi diye düşünmüştüm. Profesör Salzer'i yeğeni Paul'u yoklamaktan alakoyan nedenleri bilmiyorum, belki de önemli nedenlerdi, ama ben Hermann Paviyonuna ilk yatırıldığım sıra sık sık Ludwig Paviyonuna girip çıkmakta olan yeğenini ziyaret etmekten onu alakoyan nedenler sadece rahatına düşkünlükle de ilgili olabilirdi. Hayatının son yirmi yılında dostumun yılda en az iki kere, hep ansızın ve her keresinde daima en korkunç koşullar altında, Am Steinhof deliler evi'ne getirilmesi gerekmişti. Bir de eğer nöbetler Avusturya'nın Traunsee gölü civarındaki, içinde doğup büyüdüğü ve ölünceye kadar oturma hakkına sahip olduğu Wittgenstein ailesine ait eski çiftlikevinde gelirse Linz'deki Wagner-Jauregg Hastanesi denen yere götürülmesi gerekiyordu ki, bu da geçen yıllarla gitgide daha kısa aralıklarla olmaya başlamıştı. Onun yalnızca sözüm ona ruhi hastalık denebilecek ruhi hastalığı çok erken, daha otuz beş yaşlarındayken ortaya çıkmıştı. Kendisi bu konuda pek az konuşurdu ama dostumdan öğrendiğim kadarıyla bu sözümona ruhi hastalığın ortaya çıkışı konusunda bir fikir edinmek zor değil. Hiçbir zaman tam olarak adı konmamış bu sözde ruhi hastalık Paul'da daha çocuklukta varmış. Daha doğuşta bir ruhi bozuklukla dünyaya gelmiş, sonradan Paul'un bir ömürboyu yakasını bırakmayan bu sözümona ruhi hastalıkla yani. Paul bu sözde ruhi hastalığıyla ömrünün sonuna kadar, başkaları nasıl ruhi hastalıkları olmaksızın son derece doğal bir biçimde yaşıyorlarsa öyle yaşadı gitti. Onun bu sözümona ruhi hastalığında hekimlerin ve tıp ilminin çaresizliği kendini en umut kırıcı biçimde ortaya koymuştur. Hekimlerin ve tıp biliminin bu çaresizliği Paul'un sözde ruhi hastalığına sık sık en heyecan verici teşhislerin konulmasına yol açtı ama doğru teşhis elbette hiçbir zaman konulamadı, çünkü kafasızlıkları buna engeldi. Dostumun sözümona ruhi hastalığına ilişkin bütün teşhislerin hep yanlış ve hatta neredeyse saçma oldukları birer birer ortaya çıktı ve bunlar birbirlerini ardarda en utanç verici, aynı zamanda da umut kırıcı biçimde çürüttüler. O psikiyatri hekimi denen adamlar dostumun hastalığına, bütün hastalıklar gibi bu hastalığın da tam doğru bir adı olmadığını, tersine bütün adların hep yanlış olacağını, yanılgıya sürükleyeceğini açıkça söyleme yürekliliğini gösteremeden bir şu, bir bu teşhisi koyup durdular, çünkü eninde sonunda bütün doktorlar gibi onlar da en azından tekrar tekrar konulan yanlış teşhisler yoluyla vicdanlarını hafifletip işi cinayet işlemeye vardırarak rahatlayacaklardı. Her an manik sözcüğünü kullandılar, her an depresif sözcüğünü kullandılar ve her keresinde yanıldılar. Her an kendilerini korumak ve garantiye almak (hastayı değil!) üzere bilimsel bir sözcüğe sığındılar (bütün öteki hekimler gibi!). Bütün öteki hekimler gibi Paul'u tedavi edenler de Latince dilinin ardında mevzilendiler ve meslekdaşlarının yüzyıllardır yaptıkları gibi kendi yetersizliklerini örtbas edip kendi şarlatanlıklarını gölgelemek üzere hastalarıyla, aralarında aşılmaz ve geçilmez bir duvar gibi yükselmesini sağladılar bunun. Latince'yi gerçekte görünmez ama hiçbir duvarın olmadığı kadar aşılmaz bir duvar gibi daha tedavinin başından kurbanlarıyla kendi aralarına soktular. İyileştirmede benimsedikleri yöntemlerin tüm vakalarda sadece insanlıkdışı, cinai ve ölümcül olabileceğini ise biliyoruz. Psikiyatri hekimi bütün hekimlerin en beceriksizidir ve her zaman için üyesi olduğu bilim dalından çok, zevk için adam öldürmeye yatkın kişidir. Hayatım boyunca psikiyatrların eline düşmekten daha büyük bir korkum olmadı. Bunların yanında bütün ötekiler, hatta insana eninde sonunda bela getiren hekimler bile çok daha az tehlikelidir, çünkü psikiyatrlar bugünkü toplumla tamamiyle dayanışma halindeler ve bağışıklık kazanmış durumdalar, üstelik psikiyatrların dostum Paul'un üzerinde yıllarboyu fütursuzca uyguladıkları yöntemleri de gördükten sonra, onlardan çok daha yoğun biçimde korkmaya başladım. Zamanımızın gerçek iblisleri psikiyatrlardır. Üstü kapalı işlerini sözcüğün en gerçek anlamıyla utanmazca bir dokunulmazlık içinde, ne vicdan ne de yasa dinlemeden yürütürler...

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Erkan Canan, “Saplantının dairesel hareketi”, Radikal Kitap Eki, 27 Ocak 2006

Franz Kafka metinlerinin özelliklerinden biri, ayrıntıları çoğaltmasıdır denebilir. Kafka, bir ayrıntının kuyruğundan tutarak daha başka ayrıntılara, ayrıntının ayrıntısına gider. Bu sarmal yapıda, bu kadar ince, akla gelmeyecek noktalara temas etmesi, onun kaotik bilincine misafir olan okuyucuyu şaşırtır. Onun dolambaçlı, labirentimsi yolları olmadık yerlere gider fakat, aynı zamanda hem ayrıntının basitliği ve kendiliğindenliği hem de ve aynı zamanda bunca basitliğine rağmen bilinçte kalıcı izler bırakışı, Kafkaesk tarzın özgün bileşenleridir. Kafka metinlerinde, kabullenilmeyen yapı/sistem karşısında bireyin bu sistemin/yapının gediklerini gören bir üçüncü göz vardır sanki. Birey, gözler, gözlemlediklerini yorumlarken de kendi iradi yeteneğiyle kendini uzakta tutabilir. Öyle ki, Kafka metinlerindeki tutunamayan tip, sırf tutunamadığı için güçlü kalmış gibidir. Ve bu tutunamama, onu sistemden ayırıp, o kendi dünyasını kurmasını sağlamış gibidir. Oysa Dostoyevski'nin özellikle bu yazıya konu etmek istediğim Yeraltından Notlar'ı ise, böylesi iradi yetkinlikten uzaktır. Yeraltından Notlar'daki kahraman, dahil olmak istemediği sisteme, sinir krizlerine, kararsızlığına rağmen ister istemez dahil olur. Onun asıl kaosu ve çaresizliği, nefret ettiği sisteme, hiçbir neden olmadan ve anlamsız bir şekilde kendini tutamayıp gerisin geri koşmasıdır. Nihayetinde saplantılı diye tanımlayacağımız bu kahramanın böylece asıl bunalımı, kısır döngünün tam göbeğinde bulunması, rahatsız olduğu sistemin içinde istemese de olmak, bulunmak zorunda kalmasıdır.

Kafka ve Dostoyevski bağlantısı

Kafka ve Dostoyevski ile başladığımız bu girişin asıl sebebi, Thomas Bernhard'ın kendine has, alışıldık metinlere göre aykırı sayılabilecek tarzıdır. Bernhard'ı anlatmaya çalışacak yazı ya da yazılar, onunla başka yazarlar, başka metinler ve başka üsluplarla bağıntılar, koşutluklar kurmadan veya bunlara atıflarda bulunmadan yapamaz. Ben burada bunu yapmaya çalışacağım. Yukarıda Kafka ve Dostoyevski metinlerine atıfta bulunmamın nedeni de Bernhard'ın Wittgenstein'ın Yeğeni adlı anlatısında, bu iki yazarın tarzlarını da kapsayabilen kendine has kurgusudur. Kafka'da ayrıntılar nasıl ki metnin bir anlamda döngüsü olmuşsa, Bernhard'da bu ayrıntılar sürekli tekrarlar üzerinden kurulmuş; Yeraltından Notlar'da dışadönüklük kahraman için utanç ve kendini küçük görme nedeni olmuşsa, Bernhard'da kendisininkiler başta olmak üzere neredeyse tüm doğrularla alay eden yönde evrilmiştir.

Tekrarlar ve metnin sonsuzluğu

Sürekli tekrarlar üzerine kurulmuş olan Wittgenstein'ın Yeğeni, bu yönüyle Kafka'nın ayrıntıları çoğaltan metinlerine benzer. Metinde karşılaştığımız bir düşünce, fikir daha sonra tekrar tekrar karşımıza çıkar. Birinci tekil şahsın anlatımları üzerine kurulan bu metinde, daha önce karşılaştığımız düşünceler, fikirler ilerleyen sayfalarda bazen daha farklı şekillerde, bazen daha ayrıntılı yönleriyle tekrar edilir. Özellikle bu anlatıda paragrafın kullanılmaması ve tekrarın çok olması, metnin dairesel/döngüsel unsurunu sağlayan iki önemli etmendir. Yine metnin sürekli hareket eden, sesli düşünen ve sonu gelmeyecek monologa benzeyen yönleri de anlatıyı hareketli, enerjik ve eğlenceli kılan özelliklerdir. Bu anlatıda tekrarın çok olması, deyim yerindeyse metni kısırlaştırmaz. Yazarın eğlenceli ve içten anlatımı, tekrarı bir yönüyle metni zenginleştirmek, okumayı daha ayrıntılı kılmak için kullanmış gibidir. Bernhard hikâyesini anlatırken, özlü anlatma kaygısını önemsemeyerek, hatta bunu hiç dikkate almayarak, aklına ne geliyorsa, nasıl anlatmak istiyorsa öyle anlatır.

Öte yandan, Thomas Bernhard'ın Wittgenstein'ın Yeğeni'ndeki kahramanı, Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar'ındaki kahramanıyla da benzerlikler taşır. Bu kahraman sistemden, oluşturulmuş olan yapıdan nefret eden, fakat dahil olma fırsatı bulduğunda, Dostoyevski'nin kahramanı gibi kararsızlıkla değil, koşa koşa giden bir tiptir. Sistemden nefret etmek ve aynı zamanda onunla iç içe olmak bu tipin asıl ayırt edici özelliğidir. Sözgelimi, ödül törenlerinin ödül alacak kişi üzerine işenmesinden başka bir şey olmadığını söyler (s. 70), ardından kendisine verilecek ödülü almak için heyecanla Bilimler Akademisi'ne gider; Viyana kahvehanelerinden nefret ettiğini, çünkü içindeki her şeyin kendisine düşman olduğunu söyler (s. 88), fakat yine bu kahvehanelerdeki kadar kendini evindeymiş gibi rahat hissetmediğini itiraf eder; bulunduğu şehirden kaçmayı ister ve kaçar (s. 91) fakat ulaştığı anda buraya hiç gelmemiş olmayı çok ister.

Bernhard'ın doğrulardan feragati

Asla emin, 'dirayetli' olamayan Wittgenstein'ın Yeğeni, bundan kaynaklı olarak tutarlılık iddiasında da bulunmaz. Tutarlılıktan kastım, örneğin Tolstoy veya Hugo gibi metnin ve kahramanların tümünü kapsayan, başı ve sonu inceden inceye kurgulanmış ve bunun dayattığı kararlılıkta olan büyük anlatılar, metinlerdir. Bernhard'ın tarzı daha çok, biçimi önemsemeyen, birbirinin içine geçmiş veya bağımsız fikirler, küçük küçük öyküler bütünü olarak tanımlanabilir. Daha doğrusu Bernhard'ın bütünlük anlayışı, -varsa eğer- bu bağımsız fikirler, küçük öyküler toplamıdır. Nihayetinde rahat olarak niteleyebileceğimiz bu metin, çalakalem yazılmış izlenimi uyandıran, sesli düşünmenin hareketinden yararlanan ve farklı, hatta birbiriyle bazen alakasız bile olabilen fikirlere, öykülere sıçrayan sürprizleri barındırır.

Wittgenstein'ın Yeğeni'nin anlatısının böylesi tutarlılık iddiasında bulunmaması, eserlerinde genellikle otobiyografik özelliklerin bulunduğunu bildiğimiz Bernhard'ın anlam dünyası hakkında da bize ipuçları verir. Wittgenstein'ın Yeğeni'ndeki anlatıcının yazar olması düşünüldüğünde, sanırım bundan ayrıca emin olabiliriz. Dolayısıyla Bernhard'ın bu anlatısı bağlamında yazarın kendine ait doğruları yoktur demek abartı olmaz. Çünkü O, metnini varolan doğruların eleştirisi üzerine kurmuş, bunu yaparken kendi 'doğru' alternatifini koymaktan öte, doğruları, kabul edilmiş yargıları aşağılamış, onlarla istediği gibi alay etmiştir. Öfke, nefret, saplantı ve bunların değişik şekillerde sürekli tekrarı, ardından öfke duyulan dış dünyayla durduk yerde kaynaşma, Bernhard'ın doğrularla ve bu doğruları yorumlayıp eleştiren kendi zihinsel tutumuyla da alay etmesinden başka şey değildir. Bu yüzden, klasik anlayışlarla oluşturulmuş, sabit ve sağlam metinlere alışkın okuyucu için, böylesi çelişkiler ve 'tutarsızlıklarla' dolu Bernhard metinleriyle karşılaşmak kesinlikle şaşırtıcıdır. Kısacası, ayrıntının peşini bırakmayan, onu sürekli tekrar edecek denli saplantılı, dış dünyayla kurduğu bağları sürekli çelişen ve değişen, ne yapacağı önceden kestirilemeyecek ve tüm bu nedenlerden dolayı eğlenceli ve hareketli olan Wittgenstein'ın Yeğeni, özgün bir eserdir.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.