Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
13X19.5 cm, 248 s.
BASKISI YOK
BASILACAK
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Alice B. Toklas'ın Özyaşamöyküsü
Özgün adı: The Autobiography of Alice B. Toklas
Çeviri: Nesrin Kasap
Yayın Yönetmeni: Müge Gürsoy Sökmen
Baskı Yaylacık Matbaacılık Ltd.
Mücellit Örnek Mücellithanesi
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ocak 1992

Yirminci yüzyılın sanat ve edebiyat dünyasına öncülük eden bir kent: Paris. Umut dolu yıllar ve umut dolu yaratıcı insanlar.

O zamanlar henüz kimsenin dönüp resimlerine bakmadığı Picasso, Matisse, Gris, Braque; savaş yaralarıyla ölen Apollinaire; yeniyetme bir yazar, Ernest Hemingway; biraz biraz ünlenmiş Sherwood Anderson ve daha niceleri...

Ve hep gözlemleyen, hep edebiyat denemelerine girişen, karizmatik kişiliğiyle bir efsaneye dönüşen öncü bir yazar: Gertrude Stein.

Yaklaşık elli yılını birlikte geçirdiği yakın dostu Alice B. Toklas'ın ağzından yazdığı bu renkli "özyaşamöyküsü"nde, Birinci Dünya Savaşı öncesi umut ve yenilik dönemini, savaşın yıkımlarını ve kendi edebiyat deneylerini tümüyle kendine özgü bir tarzda anlatıyor Gertrude Stein.

OKUMA PARÇASI

Nesrin Kasap, "Sunuş", s. 7-16

1870'li yıllar Stravinsky, Schoenberg, Diaghilev, Jung, James Joyce gibi 20. yüzyılın yazın, sanat ve düşün dünyalarının biçimlendirilmesinde büyük rol oynayan pek çok yaratıcı kişinin doğduğu yıllardır. Ama bu yaratıcı kişilerin hiçbiri, gene aynı on yıllık dönemde doğan Gertrude Stein (1874-1946) kadar farklı yorumlara hedef olmamıştır. Gerçekten de yazın dünyasında belki de bütün zamanların en çok tartışılan kişilerinden biridir Gertrude Stein. Her şeyden önce, tanımlanması bile sorun olmuştur. Yazın antolojilerinin ve ansiklopedilerin Gertrude Stein'a ilişkin bölümlerine baktığınızda çeşit çeşit tanımla karşılaşırsınız; kimisinde romancı ve şair, kimisinde eleştirmen ve şair, kimisinde de romancı, şair ve düşünür olarak tanımlanır Gertrude Stein. Çok ilginçtir, bir antolojide de yalnızca "Amerikalı yazar" tanımı kullanılır ve hemen ardından da Gertrude Stein'ın daha kesin bir tanımının yapılamayacağı gerekçesi öne sürülür. Ne var ki ortada yadsınamayacak bir gerçek vardır: Bugün Gertrude Stein üzerine çok zengin ve kapsamlı bir literatür oluşmuş durumdadır. Doğal olarak bu literatür çelişkilerle doludur. Bir yandan anlaşılmazlığıyla alay edilirken, bir yandan da 20. yüzyılın düzyazı ve şiirine silinemeyecek bir damga vuran öncü bir yazar, hatta dâhi olarak göklere çıkarılır Gertrude Stein. Kimilerine göre yenilikçi kalemiyle 20. yüzyıl yazınına öncülük etmiştir, kimilerine göre Natüralizm akımını sürdürmüştür, kimilerine göre ise ilginç ama kendi kendisinin reklamını yapan övüngen bir kadındır yalnızca. Ama öyle ya da böyle, 20. yüzyılın en çok söz edilen adlarından biri olmayı başarmış bir yazardır Gertrude Stein. Gerek karizmatik kişiliği, gerek özgün psikolojik ve felsefi görüşleri, her şeyden önemlisi de yazındaki köktenci dil deneyciliğiyle, çağının genç yazarlarını etkileyen bir efsaneye dönüşmeyi başarmış bir yazardır.

Bu çok yönlü yazarın, yazma serüvenini derinden etkileyip biçimlendiren ilginç yaşam serüveni 1874 yılında ABD'nin Pennsylvania eyaletinde, Allegheny'de başlar. Almanya'dan ABD'ye göçmüş Yahudi kökenli bir ailenin beşinci ve sonuncu çocuğudur Gertrude Stein. Kendisi hiçbir zaman varlıklı oldukları görüşünü kabul etmez gerçi, ama Stein ailesi tüccarlıkla ve madencilik, demiryolları vb. gibi işletmelerden alınan hisselerle epey varlıklı bir aile olmuştur. Dahası bu hisseler para kazanma yeteneği pek olmayan yazarın anne ve babasının ölümünden sonra da onun ömür boyu belli bir parasal güvence içinde yaşayıp bütün zihinsel gücünü yazarlığa vermesini sağlayacaktır (kendi deyişine göre, dâhi olmak insanın çok zamanını alan bir şeydir zaten). Ne var ki para sıkıntısı denen şeyi pek yaşamayan yazar, özellikle çocukluk ve ergenlik dönemlerinde sonradan yazarlık yaşamını da etkileyecek bir varlık ve kimlik bunalımı yaşar. Stein'lar beş çocuk sahibi olmayı planlamışlardır ve Gertrude Stein'la ağabeyi Leo'nun doğumları da onlardan önceki iki bebeğin ölümü sonucunda gerçekleşmiştir. Doğumunun bir rastlantıya bağlı olduğu, bu bebekler yaşamış olsaydı kendisinin hiçbir zaman dünyaya gelmeyeceği düşüncesi yazara çok garip bir duygu verir ve yazar bu duyguyu yaşamı boyunca içinden atamaz. Belki de bu nedenle, kardeşleri içinde en çok sonradan ünlü bir resim eleştirmeni olan Leo'yu yakın bulur kendine.

Stein ailesinin çocukları çok özgürce yetişirler. Ayrıca müzik ve resimle dolu bir yaşam sürerler. Hem müzik hem resim dersleri alırlar ve sık sık resim sergilerine giderler. Gertrude Stein resim yapmayı hiç beceremez ama sergilerde gördüğü tablolar yavaş yavaş onda büyük bir resim tutkusu yaratır. Bir yandan da piyano çalmayı öğrenip klasik müzikle tanışır. Bu müzik eğitimi, yalnızca çocukluk yıllarını kapsasa da, yazarın ilerki yıllarda yazdığı roman, şiir ve oyunlardaki ritmik ses etkisinin yaratımında önemli bir rol oynayacaktır.

Çocukluk yıllarında sevgiden de pek yoksun kalmamıştır Gertrude Stein, çok güzel ve sevimli bir çocuktur çünkü. Gelgelelim büyüdükçe bu güzelliğini yitirir, iri yapılı, hantal, sarsak yürüyüşlü bir kadına dönüşür. İri bir başı, geniş bir yüzü vardır. Sonraları Paris'te yaşarken, saçlarını da kısacık kestirince, kimi dostları bir Roma imparatorunun başına benzetirler yazarın başını. Ama, zaman zaman kendini beğenmişliği eleştirilse de, rahat davranışları, canlılığı, neşesi, güçlü mizah anlayışı ve duyanların bir daha unutamadığı coşkulu kahkahalarıyla yaşamı boyunca çok sevilen bir insan olur Gertrude Stein. Daha Harvard Üniversitesi'nde kız öğrencilerin gittiği Radcliffe College'da ve ardından Baltimore'daki Johns Hopkins Tıp Okulu'nda okuduğu yıllarda, hantal yapısı ve pasaklılığı epey eleştirilse de, çok popüler, çok sevilen bir kişidir.

Yazar, ressam, köylü, işçi, asker, kim olursa olsun, insanlara gösterdiği içtenlikli ilgi, onları dikkatle dinlemesi Gertrude Stein'ın karizmasını oluşturan bir başka önemli etkendir. Daha Radcliffe College'dayken, yaptığı psikoloji çalışmaları sonucunda insanın temel doğasına derin bir ilgi duymaya başlar Gertrude Stein. Bu okulda Amerikalı yazar Henry James'in erkek kardeşi olan psikolog ve felsefeci William James'in etkisiyle giriştiği laboratuvar çalışmalarında, denek konumundaki kişilerin davranış ve konuşma ritimlerini izleyerek gerideki insan doğasını gözlemlemeyi öğrenir ve yaşamı boyunca da insanları dikkatle dinleyerek onları anlamaya çalışır. İnsanların ne söylediğinden çok söyleme biçimleri önemlidir onun için. O daha çok insanların söylemlerindeki iniş çıkışları, bireysel yineleme biçimlerini ve bu yinelemelerdeki ritmi yakalamaya çalışır. İşte bu çaba, sonunda, yazılı sözcüklerin sesleriyle baleyi andıran bir yinelenme ritmi oluşturan usta bir portre yazarı yaratacaktır.

Gertrude Stein Radcliffe College ve Johns Hopkins Tıp Okulu'nda yaptığı bilimsel çalışmaların verdiği kesinlik tutkusuna, 1903 yılında Amerika'yı terkedip Paris'te yaşamaya başladıktan sonra iyice pekişen sanat sevgisinin verdiği yenilikçilik tutkusunu da katıştırır. Kendisinden iki yıl önce Avrupa'ya giden Leo'yla birlikte, Paris'in Fleurus sokağında bir avlunun çevresine dizilmiş küçük evlerden birine, bitişiğinde bir de atölye olan 27 numaralı eve yerleşir. Bu atölyenin duvarları yavaş yavaş iki kardeşin keşfettiği yenilikçi ressamların tablolarıyla dolmaya başlar ve bu tablolar giderek Avrupa'nın en önemli resim koleksiyonlarından birini oluşturur. Kardeşinin de yönlendiriciliğiyle, henüz tanınmadıkları yıllarda, Cézanne'dan başlayarak Matisse, Braque, Juan Gris ve Picasso gibi yenilikçi ve Kübist ressamların tablolarının ilk alıcılarından biri olur Gertrude Stein. Yatırım amacıyla almaz bu tabloları yazar, bakmak amacıyla alır ve onları evine gelen insanlara da göstererek bu ressamların tanınmasına önemli bir katkıda bulunur. Evinin kapısı herkese açıktır, 20. yüzyılı çoktan yaşamaya başlamış, her türlü yeniliğe kollarını açmış Paris de, bu kentte yaratıcı olacağını sezen genç yazar ve ressamlarla doludur. 20. yüzyılın bu ilk yılları Amerikalı, İspanyol, Macar vb. gibi değişik uluslardan gelen genç yazar ve ressamlar için umut dolu yıllardır. Böylesi bir ortamda, 27 rue de Fleurus 20. yüzyılın sanat ve yazın dünyasını yaratan pek çok kişinin buluşma yeri olur. Ressamların, yontucuların, yazarların, eleştirmenlerin, koleksiyoncuların, amatör ressamların, müzisyenlerin ve hatta giderek turistlerin uğrak yeri olur. Tartışmayı çok seven Gertrude Stein da özgün görüşleri ve etkileyici kişiliğiyle hem resim hem de yazın alanında bir otorite haline gelir. Açıksözlü ve dostça tavrıyla yaptığı nesnel eleştirilere, yeni arayışlar içindeki genç yazar ve ressamlar çok değer verir. Boyuna da yeni yetenekleri keşfedip destekler Gertrude Stein. Bu kişilerden biri olan Charles Henri Ford bir kezinde onun "bir sandalye alıp insanın yaşamının içinde oturmaktan çok hoşlandığını" söyler. Özellikle Ernest Hemingway'in öykü ve roman yazarlığının gelişiminde Gertrude Stein'ın payı çok büyüktür. Öyle ki yazarın yüreklendiriciliği ve yol göstericiliğiyle Hemingway'in ünlenmesine olan katkısı bugün aşağı yukarı bütün antoloji ve ansiklopedilerde yer almaktadır.

Resimler ve kitaplar üzerine kurulmuş böylesi bir yaşam içinde, kendine özgü, gizemli bir yazın dünyası da kurar Gertrude Stein. Herkesle her şeyi tartıştığı halde, yazdığı şeyler konusunda kimseyle konuşmaz, kendi yazın dünyasını kimseyle paylaşmaz. Kimsenin etkisine girmemeye çalışarak, kendi kendine, on dokuzuncu yüzyılın yazın geleneklerini yıkmak için yola koyulur. Tek ve en önemli uğraşı yeni bir biçem yaratacak tümceleri kurmak olur. Daha Paris'e yerleşir yerleşmez Quod Erat Demonstrandum adlı kısa bir roman yazmıştır. Varlıklı ve kolejli üç genç kadının ilişkisini anlattığı bu romanda, yazdığı pek çok şeyde olduğu gibi kendini merkez alır, bir başka kadınla kurulan bir yakınlığı çözümlemeye çalışarak bir çeşit özportre çizer Gertrude Stein. Ne var ki bu romanın yayımlanması için hiçbir girişimde bulunmaz, belki bir acemilik ürünü olduğu, belki de cinsel eğilimlerini açığa vurduğu düşüncesiyle hiçbir zaman ortaya çıkarmaz. Ve pek çok yapıtında olduğu gibi, bu roman da ancak ölümünden sonra, 1951 yılında Her Şey Olduğu Gibi (Things As They Are) başlığıyla yayımlanır. İşte Alice B. Toklas'ın Özyaşamöyküsü'nün dördüncü bölümünün son satırlarında adı verilmeden söz edilen romanın bu roman olduğu da ancak o zaman anlaşılır.

Gertrude Stein'ın bir yazar olarak tanınmaya başlaması 1909 yılında kendi girişimiyle New York'ta yayımlattığı Üç Yaşam (Three Lives) adlı kitapla gerçekleşir. Üç işçi kadının öyküsünün anlatıldığı bu kitap büyük bir ilgiyle karşılanıp olağanüstü bir gerçekçilik ürünü olarak nitelendirilir. Yazarın sonradan iyiden iyiye soyutlaşan, deneyci ve üslupçu anlatım biçimi henüz tam olarak oluşmamıştır bu kitapta, ama 20. yüzyılın ilk yarısındaki yazın dünyasını belirleyen bilinç akışı yönteminin uygulandığı ilk kitaplardan biri olur Üç Yaşam. Yazarın anlık olayları ve duyguları yazıya dökme girişimi özellikle Melanctha adlı zenci kadının öyküsünde çok belirgindir. Bu öyküde kesintisiz bir biçimde ve yineleye yineleye dizdiği yalın sözcüklerle neredeyse kulakla duyulacak bir ezgi de yaratır Gertrude Stein. 1920 yılında The Athenaum dergisinde Katherine Mansfield imzasıyla yayımlanan Yeni Bir Şey başlıklı yazıda şöyle denir: "... Melanctha öyküsünü okurken insan dikkatli olmalı... Bu öyküyü okurken birden banço, davul, zil ve insan sesleri gelmeye... sayfaları sarsılıp sallanmaya başladı... Melanctha bütün çıldırtıcı tekdüzeliğiyle, düzyazıya aktarılmış bir zenci müziği."

1914 yılında yayımlanan ve Nesneler, Yiyecekler, Odalar başlıklı üç bölümden oluşan Sevecen Düğmeler (Tender Buttons) adlı kitabında ise okurları neredeyse şoka uğratır Gertrude Stein. Şiirsel bir sözcük ekonomisi uyguladığı bu kitapta alışılagelmiş mantık ve dilbilgisi kurallarını tümden yıkmıştır çünkü. Bu yüzden alaylara ve pek çok parodiye yol açar bu kitap. Gertrude Stein 1922 yılında yayımlanan Coğrafya ve Oyunlar (Geography and Plays) ve 1906-1908 yıllarında yazılmasına karşın ancak 1925 yılında yayımlanan bin sayfalık görkemli romanı Amerikalıların Oluşumu'yla (The Making of Americans) da tümüyle çizgidışı ve anlaşılmaz bir yazar olarak ünlenir. Hatta kimi eleştirmenler onu ciddiye alıp almama konusunda bile kararsızlığa düşerler. Öte yandan yayımcılar da yazara çok zorluk çıkarır, kitaplarını yayımlatması zorlu bir savaşım sonunda gerçekleşir. Sözgelişi bir yayımcı onun yazdığı şeylerin başını döndürdüğünü söyler. Bir başka yayımcı da onun yazdığı şeylerden hiçbir şey anlamadığını söyler. İngiliz yazar Virginia Woolf bile Amerikalıların Oluşumu'nun kocası Leonard Woolf'un sahibi olduğu Hogarth Yayınevi'nde yayımlanmasına karşı çıkar.

Gertrude Stein'ın gerek roman, gerek şiir, gerek oyun, gerekse kuramsal yazılarında okuru adamakıllı zorlayan bu ünlü anlaşılmazlığı, dönemin Kübizm gibi yenilikçi akımlarına koşut bir çizgide yürümesinden ileri gelmektedir. Her şeyin yalnızca görüldüğü anda var olduğunu düşünen ressamlara çok yakın bir yaklaşım içindedir Gertrude Stein. Sanatın işlevinin an'ı anlatmak olduğuna inanmaktadır. Yazı yazan ya da resim yapan bir insanın yaşayabileceği en zevkli deneyim günlük mucizeleri yaşamak ve anlatmaktır ona göre. Geçmiş de, özellikle insanın kendini tanıması için gereklidir belki ama asıl önemli olan şimdi'dir. Çok yakın dostu Picasso gibi o da yazarın ve ressamın işlevinin daha önce yazılmış ya da resmi yapılmış bir şeyi yeniden yaratmak değil, şimdi'yi yaratıp anlatmak olduğunu ileri sürer. Ve gene Picasso gibi o da nesnelerin ve insanın doğasını kendisinin gördüğü biçimde ifade etmeyi amaçlar. Bu an'ı yakalama çabası içinde, gelenekten, duygusallıktan, sözcüklerin bildik çağrışımlarından ve süslemeden arındırılmış yalın bir anlatım biçimi oluşturur. Sözcük oyunları yapmayı ve yansımalı sözcükler kullanmayı da sever ama yeni sözcük yaratma ya da sözcükleri parçalama gibi yöntemlere başvurmaz. Onun kullandığı sözcükler günlük ve yalın sözcüklerdir. Ama bu yalın sözcüklerin tümce kuruluşundaki bildik bağlantılarını yok eder Gertrude Stein. Sistemli bir biçimde, sözdiziminde bağlantı sağlayan kimi sözcükleri atarak anlam bütünlüğünü parçalar. Yazarın bir koltuk değneği olarak tanımladığı noktalama imlerinden de olabildiğince arındırılmış, parçalar halindeki bu sözcük öbekleri gene sistemli bir biçimde art arda yinelenir. Odak alınan birtakım ses ve anlam birimlerinden, dalgaların yayılmasını andırırcasına uzaklaşıp yeniden bu odağa dönme biçiminde ritmik bir yinelenmedir bu. Yazar bu ritmik anlatım biçiminin tipik bir örneği olan Amerikalıların Oluşumu'nda, varoluşun sürekli bir yinelenmeye bağlı olduğunu ileri sürer. Ayrıca kendisinin de bu yinelenmeyi dinlemeyi, seyretmeyi ve yazmayı çok sevdiğini, bu yolla insanın temel doğasını kavramaya çalıştığını söyler. Açıklama Olarak Kompozisyon'da (Composition As Explanation, 1926) da kendi yazma sürecini "her şeyi sürekli başa dönerek kullanıp sürekli bir şimdiki zaman yaratma çabası" olarak tanımlar.

Ancak yazar bu yineleme işlemini birtakım çeşitlemelerle birlikte yürütür. Yinelenen sözcük öbekleri hiçbir yinelenişlerinde bütün bütüne aynı değildir, her yineleme aşamasında birtakım küçük ayrıntılar, incelikli çeşitlemeler eklenir ve böylece vurgulanan şey de değişir. Yazarın deyişiyle bir kurbağanın sıçramasını andıran bir şeydir bu, "bir kurbağa hiçbir sıçrayışında aynı uzaklığa sıçrayamaz ve her seferinde aynı biçimde de sıçrayamaz."

Bu deneyci yaklaşımıyla soyuta varan yalın bir anlatım biçimi yaratan Gertrude Stein olay örgüsü öğesini de çoğun gözardı eder. Romanlarında olduğu gibi libretto ve oyunlarında da alışılagelmiş biçimde bir olay örgüsü yoktur. Amerika'da verdiği konferansların metinlerini derlediği Amerika'daki Konuşmalar'da (Lectures in America, 1935), "Gazetelerde de insanların özel yaşamlarında da bir sürü öykü anlatılıyor zaten... Ortada bunca öykü olduğuna herkes bunca öykü bildiğine ve bunca öykü anlattığına göre başka öyküler anlatmanın ne yararı var... ben herkesin her zaman bilmediği ya da anlatmadığı bir şey yaratmak istedim," der yazar.

Yapıtlarıyla pek çok genç yazarı etkileyen, ama bu arada yazdıklarının saçma şeyler olduğu biçiminde yığınla olumsuz tepki de alan Gertrude Stein, yirmi yıl boyunca sarsılmaz bir özgüvenle yenilikçi biçem arayışlarını sürdürdükten sonra, 58 yaşında Alice B. Toklas'ın Özyaşamöyküsü'yle çizgisinden biraz sapar. Gene temelde yazarın dil deneyciliğini yansıtsa da, daha önceki yapıtların tersine retrospektif nitelikte, yazarın daha önce hiç kullanmadığı kadar çok noktalama imi içeren, oldukça anlaşılır bir kitaptır Alice B. Toklas'ın Özyaşamöyküsü. Yazar belki daha geniş kitlelere ulaşma, belki 1907 yılından ölene değin yaşamını paylaştığı Alice B. Toklas'ı mutlu etme ve belki de geleneğe yakın, anlaşılır şeyler de yazabileceğini kanıtlama isteğiyle, bu anı kitabında oldukça uzlaşmacı bir tavıra girmiştir. 1932 yılında, altı haftalık bir süre içinde yazılan Alice B. Toklas'ın Özyaşamöyküsü hemen ertesi yıl New York'ta yayımlanır ve yayımlanır yayımlanmaz da çok satan bir kitap haline gelip yazara yaygın bir ün kazandırır. Yazarın gene duygusallıktan oldukça uzak, şakacı, neredeyse pervasız bir yaklaşımla, daldan dala atlayarak ve söyleşir gibi öykülediği bu renkli yaşam (gerçekte kendi yaşamıdır) pek çok kişiye ilginç gelir. Bir bakıma hem eğlendirici hem de bilgilendirici bir kültür tarihi kitabı olmasıyla da ilgi çeker Alice B. Toklas'ın Özyaşamöyküsü. Ustaca betimlenen bir yaratıcılık atmosferi içinde, 20. yüzyıl başlarının pek çok ünlü adayı canlı portre çizimleri ve eğlendirici anekdotlarla bir film şeridi gibi gözlerimizin önünden geçer. Dönemin kültür olayları, sanatçıların bir Bohem yaşantısı içinde sürdürdükleri yaratma savaşımları, I. Dünya Savaşı'nın getirdiği değişimler, yazarın kendi yaşamı ve yaratıcılık süreciyle iç içedir.

Kitaba adını veren Alice B. Toklas'a gelince, Gertrude Stein'ın yaşamında çok önemli yeri olan bir insandır. Gertrude Stein'la tanışır tanışmaz ona büyük bir hayranlık duyar Alice B. Toklas ve sonra da yaşamı boyunca ona destek olur. Ona yaşam arkadaşlığı yaptığı gibi, daha önce hiç kullanmadığı halde daktilo yazmayı öğrenip ona sekreterlik yapar, hatta zaman zaman onun yazılarına küçük katkılarda bulunur, onun için yayımcılık bile yapar. Yazdığı şeylere sürekli karşı çıkması yüzünden Leo'yla olan bağı giderek zayıflayan ve sonra da ondan ayrılan Gertrude Stein için bir dayanak olur Alice B. Toklas. 1907 yılından 1946 yılında Gertrude Stein'ın ölümüne değin süren bu birliktelik, nasıl tanımlanırsa tanımlansın, eşine ender rastlanan, güçlü bir birlikteliktir. İki kadın, dostlukları, iki dünya savaşının sıkıntılarını, başarıyı ve başarısızlığı, her şeyi paylaşır. Bu birlikteliği zaman zaman yapıtlarına da yansıtır Gertrude Stein ama çok kapalı, çok örtük bir biçimde yapar bunu. Kendi duygu dünyası konusunda genelde büyük bir gizemlilik içindedir Gertrude Stein zaten. Cinsellik de yapıtlarında pek açık bir biçimde yer almayan bir olgudur. Bu konuda oldukça ahlakçı ve kaçamaklı bir tutum içindedir yazar.

Alice B. Toklas'ın Özyaşamöyküsü'nden sonra gelen Herkesin Özyaşamöyküsü (Everybody's Autobiography, 1937) ve Gördüğüm Savaşlar (Wars I Have Seen, 1945) da Alice B. Toklas'ın Özyaşamöyküsü kadar olmasa bile yaygın bir biçimde kabul görür. Gertrude Stein'ın en anlaşılır ve en çok satan kitapları hep anı kitapları olur zaten. Gelgelelim yazar bu tür bir başarıda yeterli doyumu bulmaz, inatla kendi dil deneyciliğini sürdürür. Sözgelişi Alice B. Toklas'ın Özyaşamöyküsü'nü yazdığı dönemde Düşünce Dörtlükleri (Stanzas in Meditation) adlı gene anlaşılması güç bir şiir kitabı da yazar. Gündüzleri Alice B. Toklas'ın Özyaşamöyküsü, geceleri de Düşünce Dörtlükleri üzerinde çalışmaktadır. Bu şiirlerle sanki günah çıkarmak ister gibidir yazar. Özgürce yazma özlemiyle insanları memnun etme isteği arasındaki çatışmayı dile getirmeye ve Alice B. Toklas'ın Özyaşamöyküsü'nü yazma gerekçelerini açıklamaya çalışır bu şiirlerde. Bir şiirinde, "İnanın bana zevk için yapmıyorum bunu / Yalnız zevk için vereceği zevk için yapmıyorum / Bunu yapma gereğini duyuyorum / Biraz gereksinimden / Biraz gururdan / Biraz da hırstan", der.

Yazarın yaşamının son yılları II. Dünya Savaşı'nın sıkıntıları ve Nazi işgalinin yarattığı ürkü içinde geçer. Kendisi ne Almanlık'ı ne de Yahudilik'i hiçbir zaman kabul etmez, yaşamı boyunca Amerikalı olarak kalır, ama Gestapo'nun hedef alacağı kişilerden biridir. Fransa işgal edildiğinde, Alice B. Toklas'la birlikte yazı geçirmek üzere gittikleri Culoz köyünde hapsolur. Bütün dostları onu Fransa'dan kaçırmak için seferber olur ama o kalmakta diretir. Adının gizlenmesi ve kendisiyle ilgili kayıtların yok edilmesi sayesinde saklanmayı başarıp savaşın sonuna değin büyük bir dirençle yazmayı sürdürür. Gördüğüm Savaşlar bu zorlu yılların ürünüdür. Bu arada yazar Fransız askerlerinin yanı sıra Fransa'ya giren Amerikalı piyade askerlerine de elinden gelen yardımı yapar ve onlarla çok güzel dostluklar kurarak bu askerler arasında da bir efsane haline gelir. Bu askerlerin "Bizi de anlatın" demesi üzerine son yapıtı olan Brewsie ve Willie (1946) adlı oyunda piyade askerlerini konu alır.

1946 yılında Gertrude Stein yaptığı geziler dışında hiç ayrılmadığı Paris'te, kansere boyun eğip yaşama veda eder. Son sözleri de çok ünlüdür. Çevresindekilere "Yanıt neydi?" diye sorar, sonra hiçbir yanıt alamayınca gülerek "Öyleyse soru neydi?" der. Bu efsane yazar, 72 yaşında öldüğünde ardında roman, şiir, oyun, eleştiri, libretto ve anı türünde pek çok yapıt bırakmıştır. Ve bu yapıtların birçoğu bugün hâlâ gizemlerinin çözülmesini beklemektedir.

Alice B. Toklas'ın Özyaşamöyküsü, Gertrude Stein'ın dilimize çevrilen ilk yapıtı. Ülkemiz okurunu Gertrude Stein'la tanıştırmaya çalıştığım bu sunuş yazısına son verirken, Alice B. Toklas'ın Özyaşamöyküsü'nün çevirisine ilişkin kimi noktaları belirtme gereği duyuyorum. Okurun da dikkatini çekeceği gibi, Gertrude Stein'ın bu ünlü özyaşamöyküsünde oldukça ayrıksı birtakım dil kullanımları yer almaktadır. Yazar her ne kadar kendi incelikli ve soyut anlatım biçimini bastırmaya çalışmışsa da, anlatının başından sonuna bu özgün anlatım biçimi varlığını sezdirir. Sözgelişi yazarın çok sevdiği uzun tümcelerle bu anlatıda da sık sık karşılaşırız. Bu uzun tümceler çoğun yerleşik dilbilgisi kurallarına da karşı çıkar gibidir. İki ya da üç tümcede yer alması gerektiği izlenimini veren olgu ve düşünceler, kimileyin aralarında yeterince bağlantı kurulmadan, kimileyin de iç içe geçirilerek tek bir tümcede sıralanıverirler. Kimi tümceler de yarıda kesilip parçalı, neredeyse bölük pörçük denebilecek bir görünüme bürünürler. Noktalama imleri de çoğun bulunmaları gereken yerde değildir. Örnekse konuşma bölümlerinde hiç tırnak imi kullanmaz yazar, hiç soru imi de kullanmaz; noktalı virgül imini de anlatı boyunca yalnızca bir iki kez kullanır. Genelde, bir ileri bir geri giden ve yer yer dağınıklaşan özgür bir akış içinde anlatır yazar anılarını. İşte ben de çeviri sürecinde kitabın İngilizce özgün metnindeki bu ayrıksılıkları dilimizin olanakları elverdiğince aktarmaya çalıştım.

Çok zorlu bir uğraş gerektirse de, bu özgün yazarın başka yapıtlarının da Türkçe'ye çevrilmesi yazın dünyamızı zenginleştirecektir.

Devamını görmek için bkz.

Gertrude Stein, "Paris'e Gelişim", s. 20-40

1907 yılıydı. Gertrude Stein kendi girişimiyle yayımladığı Üç Yaşam (Three Lives) adlı kitabının baskısıyla uğraşıyor, bir yandan da harıl harıl bin sayfalık kitabı Amerikalıların Oluşumu'nu (The Making of Americans) yazıyordu. Picasso Gertrude Stein'in portresini yeni bitirmişti ve şu anda çok ünlü olan bu tabloyu o sıralar ressamla modeli dışında hiç kimse beğenmemişti; şimdi de üç kadın figürünün yer aldığı garip karmaşık bir resme başlamıştı Picasso. Matisse ise Yaşama Zevki (Bonheur de Vivre) adlı tablosunu, ona fauve yani vahşi hayvan ressamı nitemini kazandıran o ilk büyük kompozisyonunu yeni bitirmişti. Max Jacob'un yürekli Kübizm çağı diye tanımladığı dönemin de başlangıcıydı bu. Daha geçenlerde Picasso'yla Gertrude Stein'ın o yıl gerçekleşen olaylardan söz ettiklerini duyduğumu hatırlıyorum; bütün bunlar tek bir yılda gerçekleşmiş olamaz, dedi biri, ah, dedi öbürü de, o sıralar genç olduğumuzu ve tek bir yılda pek çok şeyi yapabildiğimizi unutuyorsun canım.

O yıl olup bitenlerle daha önceki yıllarda olup bunlara kaynaklık eden olaylar üzerine söylenecek pek çok şey var, ama şimdi Paris'e geldiğim zaman gördüğüm şeyleri anlatmam gerek.

27 rue de Fleurus'teki ev şimdi olduğu gibi o sıralarda da dört küçük odası, bir mutfağı, bir banyosu ve hemen bitişiğinde çok geniş bir atölyesi olan iki katlı küçücük bir evdi. Şimdi atölye 1914'te eklenen daracık bir koridorla eve bağlanmış durumda ama o sıralar atölyenin ayrı bir girişi vardı, oraya girmek için evin zilini çalmak ya da atölyenin kapısını çalmak gerekiyordu ve pek çok kişi her iki yolu da kullanıyordu ama çoğu atölyenin kapısını çalıyordu. Benim her iki yolu da kullanma ayrıcalığım vardı. Bir cumartesi günü eve akşam yemeğine çağrılmıştım, herkesin geldiği bir akşamdı bu, gerçekten de herkes gelmişti. O yemeğe gittim. Yemekleri Hélène pişirmişti. Hélène'den söz etmeliyim biraz.

Hélène iki yıldır Gertrude Stein'la erkek kardeşinin yanında çalışıyordu. O hayran olunacak hizmetçilerden, hani elinden her türlü iş gelen o harika hizmetçilerden, yalnızca patronlarının ve kendilerinin iyiliğini düşünen ve satın alınabilen her şeyin çok pahalı olduğuna inanan o usta ahçılardan biriydi Hélène. Ne zaman bir şeyin fiyatını sorsa, aa ama çok pahalı bu, diye karşılık verirdi. Hiçbir şeyi ziyan etmezdi ve günde yalnızca sekiz franklık bir harcamayla bütün evi çekip çevirirdi. Hatta bu harcamaya konuk ağırlama işini de katmak isterdi ve bununla da övünürdü ama çok güç bir şeydi bu tabii, çünkü patronlarını hoşnut etmek için olduğu kadar evinin onurunu korumak için de herkese yeterince yemek vermek zorundaydı. Olağanüstü becerikli bir ahçıydı Hélène ve çok da güzel sufle yapardı. O günlerde konukların çoğu oldukça güvencesiz yaşıyordu, gerçi her zaman onlara yardım edecek biri çıkıyordu, kimse açlık çekmiyordu, ama gene de çoğu sıkıntı içinde yaşıyordu. Aşağı yukarı dört yıl sonra, hepsinin tanınmaya başladığı sıralarda, içini çekip gülümseyerek, yaşam nasıl da değişti, şimdi hepimizin sufle yapabilen ahçıları var, dedi Braque.

Hélène'in kendine özgü görüşleri vardı, sözgelişi Matisse'ten hiç hoşlanmazdı. Bir Fransız'ın, davet edilmeden hele bir de önceden hizmetçiye yemekte ne var diye sorarak yemeğe kalmaması gerektiğini söylerdi Hélène. Yabancıların böyle şeyleri yapmaya hakkı var ama bir Fransız'ın yoktur, derdi, ancak Matisse bir kezinde böyle bir şey yapmıştı. Bu yüzden Miss Stein ona, bu akşam Mösyö Matisse yemeğe kalıyor, dediğinde, o zaman ben de omlet yerine yağda yumurta yapıveririm, derdi. İkisinde de aynı miktarda yumurtayla yağ kullanılır ama yağda yumurta o kişiye fazla saygı duyulmadığını belirtir ve o da bunu anlayacaktır.

Hélène 1913 yılının sonuna değin ev halkıyla birlikte yaşadı. Sonra kocası, o sıralarda evlenmiş ve bir oğlu olmuştu, artık başkalarının buyruğunda çalışmaktan vazgeçmesi için diretti. Hélène de üzüle üzüle evden ayrıldı, sonraları yaşamının hiçbir zaman rue de Fleurus'teki kadar eğlenceli olmadığını söyledi hep. Uzun yıllardan sonra, bundan yaklaşık üç yıl önce, bir yıllığına geri döndü, kocasıyla birlikte maddi sıkıntıya girmişlerdi ve oğlu da ölmüştü. Her zamanki gibi neşeli ve de müthiş meraklıydı Hélène. Ne olağanüstü bir şey değil mi, dedi, bir hiç oldukları sıralarda tanıdığım bu insanların hepsi de boyuna gazetelere geçip duruyorlar şimdi, daha geçen gece radyoda Mösyö Picasso'dan söz ettiler. Baksanıza gazetelerde Mösyö Braque'ın bile adı geçiyor, bir zamanlar Mösyö Braque, eve gelenler arasında en güçlü kuvvetli kişi olduğu için, tablolar asılırken o kocaman tabloları kaldırıp duvara dayar, kapıcı da çivileri çakardı ve şimdi de Louvre'a, düşünün bir, hem de Louvre'a, kapıyı çalmaya bile cesaret edemeyecek kadar çekingen bir adam olan o minicik zavallı Mösyö Rousseau'nun bir tablosunu koyuyorlar. Mösyö Picasso'yu karısı ve çocuğuyla birlikte görmek için can atıyordu Hélène, Mösyö Picasso için en güzel yemekleri pişirdi ve, ama nasıl da değişmiş, dedi, eh doğal bir şey bu ama çok da güzel bir oğlu var. Hélène gerçekte genç kuşağa şöyle bir göz atmak için dönmüş, diye düşündük biz de. Bir bakıma öyleydi de ama genç kuşağa pek ilgi duymadı Hélène. Gençlerin onu hiç etkilemediğini söyledi, bu da gençleri çok üzdü, çünkü Hélène Paris'te efsaneleşmişti. Bir yıl sonra durumları düzeldi, kocası daha fazla para kazanmaya başlamıştı, böylece Hélène yine evinin hanımı oldu. Ama gene 1907 yılına döneyim ben.

Konukları anlatmadan önce, gördüğüm şeyleri anlatmam gerek. Dediğim gibi yemeğe çağrıldığım akşam küçük evin zilini çaldım ve o daracık koridora, ardından kitaplarla kaplı o küçük yemek odasına alındım. Odada kitaplarla kaplı olmayan tek yere, kapıların üstüne, Picasso'yla Matisse'in birkaç deseni iliştirilmişti. Öbür konuklar henüz gelmediği için Miss Stein beni atölyeye götürdü. Paris'te sık sık yağmur yağıyordu, gece giysileriyle yağmurda küçük evden atölyeye geçmek de her zaman sorun oluyordu, ama ev sahipleriyle çoğu konuklar aldırmadığına göre buna aldırmamak gerekiyordu. Bir yale anahtarıyla açılan atölyeye girdik, o mahalledeki tek yale anahtarıydı bu ve öyle güvenlik amacıyla filan da kullanılmıyordu, o günlerde resimlerin hiçbir değeri yoktu çünkü, yalnızca küçük olduğu ve çantaya sığdığı için o devasa Fransız anahtarlarına tercih edilmişti. Atölyede duvarların önüne İtalyan rönesansı stilinde birkaç büyük koltuk dizilmişti, odanın ortasında da kocaman bir rönesans masası vardı, üstünde çok güzel bir mürekkep hokkası, bir ucunda da düzgün bir biçimde yerleştirilmiş bazı defterler vardı, Fransız çocuklarının kullandığı türden, kapaklarında yer sarsıntılarının ve keşiflerin resimleri olan defterlerdi bunlar. Bütün duvarlar tavana kadar resimlerle kaplanmıştı. Odanın bir köşesinde Hélène'in ara ara gelip takırtılar çıkararak içini doldurduğu dökme demirden kocaman bir soba vardı, bir başka köşesinde de büyükçe bir masa vardı, bu masanın üstünde birtakım at nalları, çakıl taşları ve küçücük sigara ağızlıkları duruyordu, bunlar yalnızca merakla seyrediliyor, hiç ellenmiyordu ama sonradan bunların Picasso'yla Gertrude Stein'ın ceplerinden çıkan şeyler olduğu ortaya çıktı. Ama resimlere döneyim ben. Bu resimler öyle tuhaftı ki insan ilkin neredeyse içgüdüsel olarak onlara değil başka şeylere bakıyordu. Geçenlerde o yıl atölyenin içinde çekilen birtakım enstantane fotoğraflara bakıp belleğimi tazeledim. Odadaki sandalyeler de İtalyan rönesansı stilindeydi ve kısa bacaklı kişiler için pek de rahat şeyler değillerdi, insan bacaklarının üstünde oturma alışkanlığını ediniyordu bu sandalyelerde. Miss Stein sobanın yakınında yüksek arkalıklı çok güzel bir sandalyeye oturup ayaklarını alışık olduğu biçimde rahatça sallandırır, sayısız konuklarından biri ona bir soru sormak için yanına geldiğinde bu sandalyeden kalkıp çoğunlukla Fransızca olarak yanıt verir, şu anda olmaz, derdi. Konukların görmek istediği bir şey, bir yere kaldırılmış desenler —bir kezinde bu desenlerden birinin üzerine bir Alman mürekkep damlatmıştı— ya da karşılanamayacak başka bir istekle ilgili olurdu bu yanıtı. Ama gene resimlere döneyim ben. Dediğim gibi resimler beyaz badanalı duvarları yerden tavana kadar kaplamıştı. O sıralarda oda yüksek havagazı lambalarıyla aydınlatılıyordu. İkinci aşamaydı bu aslında. Bu lambalar yeni konmuştu. Daha önce yalnızca gaz lambaları vardı ve iriyarı bir konuk bir lambayı yukarı kaldırır, öbür konuklar da resimlere bakardı. Ama sonradan eve havagazı bağlanmıştı ve Sayen adında becerikli bir Amerikalı ressam da, ilk çocuğunun doğumunu biraz kafasından çıkarmak için, havagazı lambalarının kendi kendilerine yanmasını sağlayacak mekanik bir donanım yaratmaya çalışıyordu. Evin sahibi olan yaşlı kadın aşırı tutucu olduğundan evlerinde elektrik kullanılmasına izin vermiyordu, bu yüzden 1914 yılına değin eve elektrik bağlanamadı, o yıl evin sahibi artık farkı anlayamayacak kadar yaşlanmış durumda olduğu için, onun kira işleriyle ilgilenen emlak komisyoncusu elektriğe izin verdi. Ama artık gerçekten de resimlerden söz edeceğim.

Bugün artık herkes her şeye alışmış durumda olduğu için insanın o duvarlardaki bütün o resimleri ilk görüşünde duyduğu rahatsızlık konusunda bir fikir vermek çok güç. O günlerde bu duvarlara her türden resim asılmıştı, yalnızca Cézanne'ların, Renoir'ların, Matisse'lerin ve Picasso'ların, hatta daha sonra yalnızca Cézanne'larla Picasso'ların asılı olduğu dönemler gelmemişti henüz. O dönemde duvarlarda bir sürü Matisse, Picasso, Renoir ve Cézanne vardı ama başka resimler de vardı. İki Gauguin vardı, birkaç Manguin vardı, Valloton'un sanki yalnızca Manet'nin Odalık'ına benzemeyen bir tablo olduğu izlenimini veren kocaman bir çıplağı vardı, bir tane de Toulouse-Lautrec vardı. Aşağı yukarı o dönemde Picasso bir gün bu resme bakıp büyük bir yüreklilikle, gene de ben ondan daha iyi resim yapıyorum, dedi. Picasso'nun ilk dönemlerinde en çok etkilendiği ressamdı Toulouse-Lautrec. Sonradan Picasso'nun bu dönemlerinde yaptığı küçücük bir resmi satın aldım. Sonra Gertrude Stein'ın Valloton tarafından yapılmış bir portresi vardı, David'in yaptığı bir portre de olabilirdi bu pekâlâ ama değildi, bir Maurice Denis, küçük bir Daumier, bir sürü suluboya Cézanne vardı, kısacası her şey vardı, hatta küçük boy bir Delacroix ve orta boy bir Greco bile vardı. Soytarı dönemine ait kocaman Picasso'lar, boydan boya iki sıra Matisse, Cézanne'ın büyük bir kadın portresi ve başka birtakım küçük Cézanne'lar da vardı; bütün bu resimlerin birer öyküsü de vardı, az sonra anlatacağım bu öyküleri. Şimdi, aklım iyice karışmıştı, o resimlere baktıkça daha da çok karışıyordu. Gertrude Stein'la erkek kardeşi ziyaretçilerde böylesi ruh durumlarına alışık oldukları için hiç aldırış etmediler buna. Sonra atölye kapısına hızla vuruldu. Gertrude Stein gidip kapıyı açtı ve saçlarından, gözlerinden, yüzünden, ellerinden ve ayaklarından, kısacası her yanından yaşam fışkıran ufak tefek esmer şık giyimli bir adam içeri girdi. Merhaba Alfy, dedi Gertrude Stein, bu hanım Miss Toklas. Nasılsınız Miss Toklas, dedi adam büyük bir ciddiyetle. Evin müdavimlerinden biri olan Alfy Maurer'di bu adam. Bu resimler daha ortada yokken, yalnızca Japon estampları varken de geliyordu bu eve Alfy Maurer ve bir kibrit yakıp Cézanne portresinin küçük bir bölümünü aydınlatan konuklardan biriydi. Bunun kesinlikle tamamlanmış bir resim olduğu anlaşılıyor, diye birtakım açıklamalar yapardı Alfy Maurer kuşkulu gözlerle resimlere bakan öbür Amerikalı ressamlara, anlaşılıyor, çünkü çerçevelenmiş durumda, resim tamamlanmamışsa o tuvalin çerçevelendiği nerede görülmüştür. Her zaman alçakgönüllü, her zaman içtenlikli, bu işi aralıksız sürdürdü Alfy Maurer, nitekim bundan birkaç yıl sonra inanç ve coşkuyla ünlü Barnes koleksiyonunun ilk resimlerini seçen de o oldu. Daha sonra Barnes eve gelip elindeki çek defterini salladığında, Tanrı yardımcım olsun, onu ben getirmedim, diyen de oydu. Ansızın parlama huyu olan Gertrude Stein, bir akşam atölyeye girdiğinde erkek kardeşiyle Alfy'nin yabancı bir adamla birlikte orada olduğunu gördü. Bu yabancının görünüşü hiç hoşuna gitmemişti. Kim bu, dedi Alfy'ye. Alfy de, onu ben getirmedim, dedi. Gertrude Stein, Yahudi'ye benziyor, dedi, daha da kötü, dedi Alfy de. Ama gene o ilk geceye döneyim ben. Alfy içeri girdikten birkaç dakika sonra kapıya sertçe vuruldu ve Hélène'in, yemek hazır, diye seslendiği duyuldu. Picasso'ların gelmemiş olması çok garip, dedi herkes, neyse biz de onları beklemeyiz, en azından Hélène beklemeyecektir. Böylece avluya çıkıp eve girdik ve yemek odasına geçip yemeğimizi yemeye başladık. Garip, dedi Gertrude Stein, Picasso demek dakiklik demektir, hiçbir zaman erken gelmez, hiçbir zaman geç gelmez, dakikliğin krallara özgü bir incelik olduğunu düşünür ve bu özelliğiyle de gurur duyar, hatta Fernande'ı bile dakik olmaya zorluyor. Sık sık yapmaya hiç niyetli olmadığı şeylere de evet dediği oluyor tabii, hayır diyemiyor çünkü, hayır sözcüğü onun defterinde yoktur, onun için evetinin evet mi yoksa hayır mı demek olduğunu anlamak zorunda kalıyorsunuz, ama evet anlamında evet dediğinde, ki bu akşam için de gerçekten evet demişti, her zaman dakik biridir o. Otomobillerin henüz yaygınlaşmadığı günlerdi bunlar, onun için hiç kimse bir kaza olabileceğini düşünüp kaygılanmıyordu. İlk yemeğimizi yeni bitirmiştik ki avludan telaşlı ayak sesleri geldi ve Hélène daha zil çalmadan gidip kapıyı açtı. Pablo'yla Fernande, o zamanlar herkes onlara böyle diyordu, içeri girdiler. Ufak tefek bir adamdı Picasso, öyle yerinde duramayan biri değildi gerçi ama hareketliydi, iri gözlerini iyice açıp görmek istediği şeyi büyük bir zevkle doya doya seyretmek gibi garip bir de yetisi vardı. Kortejin önünde yürüyen bir boğa güreşçisinin başında görülen türden bir devingenlik ve tekbaşınalık vardı Pablo'nun başında. Fernande ise uzun boylu güzel bir kadındı, başında çok güzel kocaman bir şapka, üstünde de besbelli yeni alınmış bir elbise vardı, ikisi de çok telaşlı bir haldeydi. Çok özür dilerim, dedi Pablo, Gertrude, çok iyi bilirsin ki hiçbir zaman geç kalmam ben ama Fernande yarınki sergi açılışı için yeni bir elbise ısmarlamıştı ve elbise daha gelmedi. Neyse artık buradasınız ya, dedi Miss Stein, geç kalan siz olduğunuz için Hélène ses çıkarmayacaktır. Hepimiz yerlerimize oturduk, ben Picasso'yla yan yana oturdum, Picasso suskundu ama sonra yavaş yavaş rahatladı. Alfy Fernande'a iltifatlar etti ve çok geçmeden Fernande da yatışıp sakinleşti. Biraz sonra mırıldanarak Picasso'ya Gertrude Stein'ın portresini beğendiğimi söyledim. Evet, dedi o da, herkes onun portredeki kadına benzemediğini söylüyor ama hiç fark etmez, nasıl olsa bir gün benzeyecek. Masadaki sohbet giderek koyulaştı, konuşmalar hep yılın en önemli olayı olan salon indépendant'ın, bağımsızlar salonunun açılışı üzerineydi. Herkes çıkacak ya da çıkmayacak skandalları merak ediyordu. Picasso resimlerini hiç sergilemiyordu ama ona öykünenler resimlerini sergilediği ve bu öykünmeci ressamlarla ilgili bir sürü öykü olduğu için bu konuda çok büyük umutlar ve korkular vardı.

Kahvelerimizi içerken avludan ayak sesleri geldi, sesler epey kalabalıktı, Miss Stein yerinden kalkıp telaşlanmayın, onları karşılamam gerekiyor, dedi. Ve odadan çıktı.

Atölyeye girdiğimizde odada toplaşmış bir sürü insan vardı, dağınık gruplar, yalnız kişiler, çiftler boyuna resimlere bakıyorlardı. Gertrude Stein sobanın yanında oturmuş konuşuyor, dinliyor, kalkıp kapıyı açıyor, kimi konukların yanına gidip konuşuyor, dinliyordu. Çoğunlukla da kapı çalındığında gidip kapıyı açıyor ve alışılagelmiş bir kuralı uygulayarak, de la part de qui venez-vous, kim tarafından gönderildiniz, diye soruyordu. Aslında isteyen herkes eve gelebiliyordu, sırf âdet yerini bulsun diye soruluyordu bu soru ve Paris'te herkesin bir kuralı olması da zorunluydu, her gelenin kendisine bu evden söz eden kişinin adını vermesi gerekiyordu. Yalnızca bir formalite gereğiydi bu ve gerçekte herkes eve gelebiliyordu, ayrıca o sıralarda bu resimler hiçbir değer taşımadığı ve oradaki kişilerden herhangi birini tanımak hiçbir toplumsal ayrıcalık kazandırmadığı için, yalnızca gerçekten resimle ilgilenen kişiler geliyordu. Onun için dediğim gibi isteyen herkes gelebiliyordu, ancak böyle bir kural vardı işte. Bir kezinde, Miss Stein kapıyı açıp her zamanki gibi, kim tarafından davet edildiniz, diye sorduğunda, içerlemiş bir sesin, ama beni siz davet etmiştiniz madam, dediğini duyduk. Gertrude Stein'ın bir yerlerde tanışıp uzun uzun söyleştiği ve candan bir tavırla eve çağırdığı, sonra da çağrılı olduğunu hemen unutuverdiği genç bir adamdı bu.

Oda çok geçmeden ağzına kadar dolmuştu ve kimler vardı kimler. Gruplar halinde Macar ressamlarla yazarlar vardı, bir kezinde bir Macar eve getirilmiş ve bu Macar'ın anlattıkları Macaristan'ın her yanına, tutkulu bir genç adamın yaşadığı her köye yayılmış, bu genç adamların hepsi 27 rue de Fleurus'e gelme isteğiyle yanıp tutuşmaya başlamıştı ve nitekim çoğu da geliyordu. Boyuna geliyorlardı, her boyda, her biçimde, kimisi zengin, kimisi yoksul, kimisi çok sevimli, kimisi pek kaba saba insanlardı bunlar, kimileyin çok güzel genç bir köylü de oluyordu aralarında. Sonra bir sürü Alman vardı, pek rağbet görmüyordu bu Almanlar çünkü hep ortalıktan kaldırılmış şeyleri görmek istiyor ve boyuna bir şeyleri kırıp duruyorlardı, oysa Gertrude Stein kırılgan nesnelere çok düşkündür, yalnızca kırılmayan nesneler edinen insanlardan nefret eder. Sonra tek tük kimi Amerikalılar da vardı, Mildred Aldrich de birtakım gruplarla, elektrikçi Sayen'le ya da bir başka ressamla birlikte geliyordu, zaman zaman da kazara bir mimarlık öğrencisi geliyordu, sonra müdavimler vardı, bunların arasında sonradan Gertrude Stein'ın Miss Furr ve Miss Skeene öyküsünde ölümsüzleştirdiği Miss Mars ve Miss Squires da vardı. O ilk gece Miss Mars'la o zamanlar tümüyle yeni olan bir konuda, nasıl makyaj yapılacağı konusunda söyleştik. İnsan tiplerine çok meraklıydı Miss Mars, sözgelişi süs kadını (femme décorative), ev hanımı (femme d'intérieur) ve bir de entrikacı kadın (femme intrigante) gibi kadın tipleri olduğunu biliyordu; Fernande Picasso'nun bir süs kadını olduğu su götürmez bir gerçekti, Miss Mars, peki ya Madam Matisse, deyince, ev kadını, dedim ve bu onun çok hoşuna gitti. Ara ara Picasso'nun kişnemeyi andıran tiz İspanyol kahkahalarıyla Gertrude Stein'ın kontralto sesiyle patlattığı şen kahkahaları duyuluyor, insanlar geliyor, gidiyor, giriyor, çıkıyordu. Miss Stein Fernande'ın yanına oturmamı söyledi. Fernande her zaman güzeldi ama çok da sıkıcıydı. Yanına oturdum, ilk kez bir dâhinin karısıyla yan yana oturuyordum.

Gertrude Stein'la birlikte geçirdiğim yirmi beş yıllık bir süreyi anlattığım bu kitabı yazmaya karar vermeden önce, sık sık, Yan Yana Oturduğum Dâhi Eşleri adlı bir kitap yazacağımı söylüyordum. Pek çok dâhinin karısıyla yan yana oturdum ben. Gerçek dâhiler olan dâhilerin gerçek karıları olmayan karılarıyla yan yana oturdum. Gerçek dâhiler olmayan dâhilerin gerçek karılarıyla yan yana oturdum. Dâhilerin, dâhi benzerlerinin, dâhi adaylarının karılarıyla yan yana oturdum, kısacası sık sık ve uzun uzun pek çok kişinin ve pek çok dâhinin karısıyla yan yana oturdum.

Dediğim gibi Fernande, o aralar Picasso'yla birlikte yaşıyordu ve uzun bir süredir onunla birlikteydi yani o sıralar ikisi de yirmi dört yaşındaydı ama uzun bir süredir birlikteydiler, Fernande yan yana oturduğum ilk dâhi karısıydı ve hiç de eğlendirici biri değildi. Boyuna şapkalardan söz ettik. Fernande'ın bildiği iki konu vardı, şapka ve parfüm. İşte onunla ilk karşılaşmamızda da şapkalardan söz ettik. Şapkaları çok seviyordu Fernande, şapkalar konusunda tam bir Fransız gibi düşünüyordu, eğer bir şapka sokaktaki bir adamın esprili bir laf atmasına yol açmazsa o şapka başarılı bir şapka değildi ona göre. Bir kezinde Fernande'la birlikte Montmartre'da yürüyorduk. Onun başında kocaman sarı bir şapka vardı, benim başımda ise onunkinden çok daha küçük mavi bir şapka vardı. Sokakta yürürken işçinin biri durdu ve, işte güneş ve ay birlikte ışık saça saça gidiyorlar, dedi. Hah, dedi Fernande keyifli keyifli gülümseyerek, gördün mü bak şapkalarımız büyük bir başarı kazandı.

Miss Stein bana seslenip beni Matisse'le tanıştırmak istediğini söyledi. Kızılımsı bir sakalı olan, gözlüklü, orta boylu bir adamla konuşuyordu. Biraz kaba saba tipli olsa da çok canlı bir görünümü vardı adamın ve hem Miss Stein'ın hem de adamın içlerinde pek çok giz barındırıyorlarmış gibi bir halleri vardı. Yanlarına gittiğimde Miss Stein'ın, aa evet ama bunu yapmak daha zor şimdi, dediğini duydum. Geçen yıl burada verdiğimiz bir öğle yemeğinden söz ediyorduk, dedi Miss Stein. Resimlerin hepsini de yeni asmıştık ve bütün ressamları çağırmıştık. Ressamların nasıl insanlar olduğunu bilirsin, onları mutlu etmek istiyordum onun için masada her birini kendi resminin karşısına oturttum, hepsi de çok keyiflendi öyle keyiflendiler ki iki kez ekmek aldırmak zorunda kaldık, Fransa'yı iyice tanıdığın zaman bunun onların çok keyifli olduğu anlamına geldiğini anlayacaksın, bu insanlar ekmeksiz yiyip içemezler çünkü, onun için biz de iki kez ekmek aldırmak zorunda kaldık yani çok mutlu olmuşlardı. Onları oturturken uyguladığım küçük planı Matisse dışında kimse fark etmedi, o da tam kapıdan çıkarken fark etti, ancak şimdi de bu yaptığım şeyin benim hınzırlığımın bir kanıtı olduğunu söylüyor; Matisse güldü ve, evet biliyorum Matmazel Gertrude, dedi, size göre dünya bir tiyatro, ama sayılamayacak kadar çok tiyatro vardır ve beni böyle can kulağıyla dinleyip de söylediğim tek bir sözcüğü bile duymazsanız tabii ki size çok hınzır olduğunuzu söylerim. Sonra herkes gibi onlar da bağımsızlar sergisinin açılışından söz etmeye başladılar, tabii ben olan biteni pek bilmiyordum. Ama sonra yavaş yavaş öğrendim, daha sonra bu resimlerin, bu resimleri yapan ressamların ve bu ressamların izinden giden öbür ressamların öyküsünü ve Miss Stein'la Matisse'in konuştuklarının ne anlama geldiğini anlatacağım.

Sonra Picasso'nun yanına gittim, bir köşede düşünceli düşünceli dikiliyordu. Sizce, dedi, gerçekten başkanınız Lincoln'a benziyor muyum ben. O gece pek çok şey düşünmüştüm ama böyle bir şey aklıma gelmemişti hiç. Yani, diye devam etti Picasso, Gertrude (Picasso'nun Miss Stein'ın adını, Miss Stein'ın da onun adını, Pablo'yu, her kezinde ne denli katıksız bir sevgi ve güvenle söylediğini anlatabilmeyi çok isterdim. Zaman zaman sıkıntılı ve üzücü anlar yaşasalar bile uzun yıllar süren dostlukları boyunca bu durum hiç değişmedi) Gertrude geçenlerde Lincoln'un bir fotoğrafını gösterdi bana ve ben de o günden beri saçımı onunki gibi taramaya çalışıyorum, alın kısmım biraz benzedi galiba. Bu söylediğinde içten miydi bilmiyorum ama ona hoşgörülü davrandım. Gertrude Stein'ın ne denli koyu bir Amerikalı olduğunu o sıralarda henüz anlayamamıştım. Sonraları, general, taraflardan birini ya da her ikisini birden yöneten bir iç savaş generali diye çağırarak sık sık takıldım ona. Miss Stein'da iç savaşla ilgili bir dizi fotoğraf vardı, olağanüstü fotoğraflardı bunlar ve Picasso'yla ikisi bu fotoğrafları uzun uzun incelerlerdi. Derken Picasso ansızın İspanya savaşını hatırlayıp sapına kadar İspanyol kesilerek adamakıllı buruklaşır ve İspanya ile Amerika ikisinin ağzından birbirleri hakkında çok acı şeyler söylerlerdi. Ne var ki onlarla geçirdiğim o ilk gece bunların hiçbirini bilmiyordum, onun için de yalnızca herkese kibar davranıyordum o kadar.

Gece sona ermek üzereydi. Herkes gitmeye hazırlanıyor ve hâlâ herkes bağımsızlar sergisinin açılışından söz ediyordu. Benim de giderken yanımda açılış için bir davetiyem vardı. Ve böylece yaşamımın en önemli gecelerinden biri olan o gece sona erdi.

Serginin açılışına bir arkadaşımla birlikte gittim, bana verilen davetiye iki kişilikti çünkü. Açılışa çok erken gittik. Bana erken gitmemi söylemişlerdi, yoksa hiçbir şey göremez, oturacak yer bulamazmışız, oysa arkadaşım oturmayı seviyordu. Sırf bu sergi için yapılmış binaya girdik. Fransa'da boyuna yalnız bir ya da birkaç günlüğüne binalar kurup sonra da bu binaları yıkıyorlardı. Gertrude Stein'ın ağabeyi Fransa'da herkesin sürekli iş bulmasının ve işsizlik diye bir sorun olmamasının sırrının bir sürü insanın boyuna harıl harıl geçici binalar yapıp yıkmasında yattığını söyler hep. Fransa'da insan doğası öylesine kalıcı ki binalarında diledikleri kadar geçici olmayı göze alabiliyorlar. Her yıl bağımsızlar için kurulan uzun alçak gerçekten uzun mu uzun o geçici binaya gittik. Savaştan sonra ya da savaştan hemen önce, tam olarak hatırlayamıyorum, bağımsızlara büyük sergi sarayında, Grand Palais'de sürekli kullanabilecekleri bir yer verilince, işin ilginçliği pek kalmadı. Önemli olan işin serüven yanıydı ne de olsa. Uzun binanın Paris'in ışıkları altında çok güzel ışıl ışıl bir görünümü vardı.

Daha önceki, çok daha önceki yıllarda, Seurat'nın döneminde, bağımsızlar sergilerini yağmurun içeri sızdığı bir binada açıyorlardı. İşte bu yüzden, tabloları yağmur altında astığı için, zavallı Seurat çok kötü üşütmüş ve bu onun ölümüne yol açmıştı. Şimdi içeri yağmur filan girmiyordu artık, hava çok güzeldi ve biz de çok keyifliydik. Açılışa öyle erken gelmiştik ki handiyse ilk gelen bizdik diyebilirim. Odadan odaya dolaşmaya başladık ve açıkça söyleyeyim, cumartesi gecesindeki o topluluğun bu resimlerin hangilerini sanat eseri, hangilerini yalnızca haftada bir gün, işe gitmedikleri gün resim yapan ve Fransa'da pazar günü ressamları olarak bilinen işçilerin, berberlerin, veterinerlerin, hayalperestlerin resim denemeleri olarak niteleyecekleri konusunda hiçbir fikrimiz yoktu. Yoktu diyorum ama evet belki de vardı gerçekte. Ama Rousseau için söyleyemem bunu, sergide Rousseau'nun çok büyük boyutlu bir resmi vardı, Fransa Cumhuriyeti'nin birtakım resmi görevlilerinin resmiydi bu, serginin de skandal konusu oldu, şimdi Picasso'da bu resim, yo o sıralarda bu resmin sonradan dünyanın en ünlü resimlerinden biri olacağını ve Hélène'in de dediği gibi, Louvre'a konacağını bilemezdik. Yanlış hatırlamıyorsam sergide gümrükçü Rousseau'nun tuhaf bir resmi daha vardı, bu resimde Guillaume Apollinaire bir çeşit tanrı görünümünde resmedilmişti ve arkasında da esin perisi görünümünde yaşlanmış bir Marie Laurencin duruyordu. Bu resmin de ciddi bir sanat eseri olduğunu anlayacak durumda değildim. O sıralar Marie Laurencin'le Guillaume Apollinaire hakkında hiçbir şey bilmiyordum tabii, ama daha sonra onlarla ilgili pek çok şey anlatacağım. Dolaşmayı sürdürdük ve bir Matisse gördük. Oh, sonunda biraz rahatlamaya başlamıştık. Bir Matisse gördüğümüzde, hatta görür görmez tanıyıp bu resimden tat alabilir, büyük bir sanat eseri olduğunu ve çok da güzel olduğunu anlayabilirdik. Resimde kaktüsler arasında yere uzanmış büyük bir kadın figürü vardı. Sergiden sonra rue de Fleurus'e geçecekti bu resim. Bir gün Gertrude Stein atölyenin açık durumdaki kapısında dikilirken kapıcının beş yaşındaki minik oğlu, Gertrude Stein bu çocuğu çok severdi ve çocuk da sık sık onu ziyaret ederdi, onun boynuna atılmış arkasına bakıp resmi görünce de coşku içinde bir çığlık atarak, oh là là ne güzel bir kadın vücudu bu, demişti. Ne zaman ilgisiz bir yabancı, ilgisiz bir yabancının saldırgan tavrıyla bu resme bakıp, ne anlatıyor bu resim, diye sorsa bu öyküyü anlatırdı Miss Stein.

Matisse'in resminin bulunduğu odada, bir tahta perde yüzünden üstü biraz kapanmış durumda, bu resmin Czobel adlı bir Macar tarafından yapılmış bir uyarlaması vardı, bu ressamı rue de Fleurus'te gördüğümü hatırlamıştım, ateşli bir öykünmeciyi gene ateşli ama öyle öykünmeci kadar da ateşli olmayan ustanın karşısına koymak tam şen bağımsızlardan beklenecek bir davranıştı.

Sergiyi gezmeyi sürdürdük, bir sürü oda ve bu odalarda da bir sürü resim vardı, sonunda bir ara bölmeye geldik, bu bölmede bahçelere konan türden bir bank vardı ve insanlar içeri girerken, akın akın geliyorlardı, biraz dinlenmek için banka oturduk.

Dinlenirken bir yandan da herkesi gözlüyorduk, gerçekten de tıpkı operada görülen Bohem yaşamıydı karşımızdaki ve bu insanlara bakmak olağanüstü bir şeydi. Derken arkamızdan biri omuzumuza dokundu ve bir kahkaha patlattı. Gertrude Stein'dı bu. Kendinize çok güzel bir yer bulmuşsunuz, dedi. Niye, diye sorduk. Bütün olay tam karşınızda duruyor çünkü. Çevremize bakındık ama birbirinin aynıymış izlenimini uyandıran ancak bütün bütüne de aynı olmayan büyük boyutlu iki resimden başka bir şey göremedik. Biri Braque'ın biri de Derain'in, diye açıklama yaptı Gertrude Stein. Garip biçimli cansız devinimsiz birtakım figürlerden oluşmuş garip resimlerdi bunlar, yanlış hatırlamıyorsam birinde belli belirsiz bir erkek figürüyle birkaç kadın figürü, öbüründeyse üç kadın figürü vardı. Eee, dedi Gertrude Stein gülmesini sürdürerek. Aklımız karışmıştı, sergide o kadar çok garip şey görmüştük ki bu iki resmin neresi öbürkülerden daha garipti anlayamamıştık. Gertrude Stein çabucak heyecanlı ve konuşkan bir kalabalığın arasına karışıp gözden kayboldu. Kalabalığın içinde Pablo Picasso'yla Fernande'ı seçtik, başka birçok kişi de tanıdık gibiydi, tabii herkes bizim bulunduğumuz köşeyle ilgileniyormuş gibi geliyordu bize, yerimizden hiç kıpırdamadık ama niye özellikle bu bölümle ilgilendiklerini anlayamıyorduk. Epey uzun bir aradan sonra Gertrude Stein yine yanımıza geldi, bu kez daha da heyecanlı ve keyifli bir haldeydi. Bize doğru eğilip ciddi bir tavırla, Fransızca dersi almak ister misiniz, dedi. Duraksadık, ama niye olmasın Fransızca dersi alabilirdik tabii. Eh Fernande size ders verecek, gidip onu bulun ve Fransızca dersi almak için nasıl can attığınızı söyleyin ona. Ama niye bize Fransızca dersi verecekmiş ki, diye sorduk. Çünkü, şey, çünkü Pablo'yla ikisi kesin olarak ayrılmaya karar verdiler. Daha önce de yapmışlar bunu galiba ama onlarla tanıştığımdan beri hiç ayrılmamışlardı. Biliyor musun, Pablo, bir kadına âşık olunca ona para vermek gerekir, der. Eh şimdi de, bir kadını terk etmek isteyince ona vermek için yeterli parayı elde edene kadar beklemek gerekir, diyor. Geçenlerde Vollard Pablo'nun atölyesindeki bütün resimleri satın almış, onun için Pablo eline geçen paranın yarısını Fernande'a vererek bu ayrılığı gerçekleştirebilecek. Fernande kendine bir oda tutup Fransızca dersleri vermek istiyor, işte bu nedenle sizin ders almanız söz konusu oldu. Peki bunun şu iki resimle ne ilgisi var, diye sordu her zaman meraklı biri olan arkadaşım. Hiçbir ilgisi yok, dedi Gertrude Stein müthiş bir kahkaha patlatıp uzaklaşırken.

Daha sonra öğrendiğim biçimiyle bütün öyküyü anlatacağım ama şimdi Fernande'ı bulup bana Fransızca dersi vermesini önermem gerekiyor.

Çevrede gezinip kalabalığa baktım, resim yapan, resimlere bakan bunca çeşitli erkek olabileceği aklımdan hayalimden geçmemişti hiç. Amerika'da, hatta San Francisco'da bile, resim sergilerinde erkekten çok kadın görmeye alışıktım ben, oysa burada ne yana baksam erkek görüyordum, bazılarının yanında kadınlar da vardı gerçi ama çoğunlukla üç ya da dört erkeğin yanında tek bir kadın vardı, kimileyin de beş ya da altı erkeğin yanında iki kadın vardı. Sonradan alıştım bu orana. Beş ya da altı erkekle iki kadının bulunduğu bu gruplardan birinde Picasso'ları gördüm, yani tipik el hareketiyle, yüzüklü işaret parmağını havaya dikmiş olan Fernande'ı gördüm. Sonradan keşfettim, Fernande'ın Napolyon gibi orta parmağından daha uzun olmasa bile nerdeyse orta parmağıyla aynı uzunlukta olan bir işaret parmağı vardı ve Fernande ne zaman neşelense, bu da pek sık olmuyordu aslında, Fernande pek ağır kanlı bir insandı çünkü, bu parmak hemen havaya dikiliveriyordu. Bir ucunda Fernande'ın öbür ucunda da Picasso'nun birer ilgi merkezi oluşturdukları bu grubun içine ansızın dalmak istemediğim için bir kenarda bekledim ama sonunda cesaretimi topladım, yanlarına yaklaşıp Fernande'a işaret ettim ve ona isteğimi söyledim. Aa evet, dedi Fernande tatlı bir sesle, Gertrude bu isteğinizden söz etti bana, size ve arkadaşınıza ders vermek benim için büyük bir zevk olacak, önümüzdeki birkaç gün yeni daireme taşınma işiyle uğraşacağım için hiç zamanım olmayacak. Hafta sonunda Gertrude bana gelecek, siz ve arkadaşınız da onunla birlikte gelirseniz kendimize bir program yapabiliriz. Fernande'ın çok incelikli bir Fransızcası vardı, zaman zaman Montmartre ağzına kaydığında onu izlemekte epey güçlük çekiyordum gerçi ama Fernande öğretmenlik eğitimi görmüştü, çok da tatlı bir sesi vardı ve olağanüstü güzel tenli çok güzel bir kadındı. İrice bir kadındı Fernande ama ağır kanlı olduğu için pek öyle iriyarı görünmüyordu ve bütün Fransız kadınlarına özgün bir güzellik katan o küçücük dolgun kollar onda da vardı. Ne yazık ki sonradan kısa etek modası çıktı, kısa etekler ortaya çıkana değin insan tipik Fransız kadınının o gürbüz bacaklarını hiç mi hiç aklına getirmiyor, yalnızca o küçücük dolgun kolların güzelliğini düşünüyordu. Fernande'ın önerisini kabul edip yanından ayrıldım.

Arkadaşımın oturduğu yere dönerken bu insanlara resimlerden daha çok alışmış durumdaydım. Bu insanlarda belli bir benzerlik olduğunu da anlamaya başlamıştım. Yıllar sonra, yani bundan daha birkaç yıl önce, hepimizin çok sevdiği Juan Gris öldüğünde (Picasso'dan sonra Gertrude Stein'ın en sevdiği arkadaşıydı Juan Gris) Gertrude Stein'ın Braque'a, cenazede yan yana duruyorlardı, kim bu insanlar, öyle çoklar ve öyle bildik geliyorlar ki kimin kim olduğunu bilmiyorum, dediğini duydum. Ah, diye yanıtladı Braque, bunların hepsi de her yıl bağımsızlar sergisinin açılışında ve güz salonunda gördüğün insanlar, yıllar boyu, yılda iki kez yüzlerini gördüğün insanlar bunlar, onun için bu kadar bildik geliyorlar sana.

Aşağı yukarı on gün sonra Gertrude Stein'la birlikte Montmartre'a gittik, benim Montmartre'a ilk gidişimdi bu. O gün bugündür oraya duyduğum sevgi hiçbir zaman bitmedi. Hâlâ ara sıra oraya gideriz ve her gidişimde tıpkı o ilk günkü gibi kırılgan bir umut duygusu kaplar içimi. İnsanların hep ayakta dikildiği ve zaman zaman da beklediği bir yerdi bu, bir şeylerin olmasını beklemiyorlardı, öylesine dikilip duruyorlardı işte. Montmartre'ın sakinleri pek oturmuyorlardı, çoğunlukla ayakta duruyorlardı, Fransa'nın sandalyeleri, özellikle yemek odalarının sandalyeleri insana oturma isteği de vermiyordu zaten. Böylece Montmartre'a gittim ve ayakta durma konusundaki çıraklığıma başladım. İlkin Picasso'ya, ardından da Fernande'a gittik. Picasso artık Montmartre'a gitmekten hiç hoşlanmıyor, o semti aklına bile getirmek istemiyor ve hiç sözünü de etmiyor. Gertrude Stein'la konuşurken bile oradan söz etmekten kaçınıyor, o dönemde onun İspanyol gururunu inciten pek çok şey olmuş, Montmartre'daki yaşamı küskünlük ve düş kırıklığıyla noktalanmıştı çünkü; İspanyol tarzı düş kırıklığından daha acı bir şey de yoktur.

Ama o sıralarda Montmartre'da yaşıyordu Picasso, Montmartre'ın bir parçasıydı ve rue Ravignan'da oturuyordu.

Odéon'a gidip oradan bir tramvaya bindik, daha doğrusu bir tramvayın üstüne çıktık, atların çektiği o eski sevimli tramvaylardan biriydi bu, oldukça hızlı ve de pek sarsmadan Paris'i boydan boya katedip Blanche meydanının bulunduğu tepeye götürdü bizi. Orada otobüsten inip yiyecek satılan dükkânlarla çevrili dik bir sokağı, rue Lepic'i tırmanmaya başladık, sonra bir köşeden sapıp daha da dik, daha doğrusu havaya dikilmiş gibi duran bir yokuşu tırmanıp rue Ravignan'a geldik, hiç değişmedi bu sokak yalnızca adı Emile-Goudeau oldu, küçük düz bir meydana çıkan basamakları tırmandık, meydanda tek tük cılız ağaçlar vardı, bir köşede adamın biri tahta doğruyordu, daha geçenlerde oraya son gidişimde gene bir köşede böyle marangozluk yapan bir adam vardı, meydana çıkan basamaklara gelmeden o semtte oturan herkesin yemek yediği küçük bir café vardı, hâlâ duruyor bu café, meydanın sol yanında da alçak ahşap stüdyo binaları vardı, bu binalar da duruyor.

Birkaç basamak çıkıp açık kapıdan içeri girdik, sol yanımızda kalan ve sonradan Juan Gris'in inançları uğruna savaşım verirken öleceği stüdyoyu geçtik, o sırada bu stüdyoda Vaillant adında tanımlanması güç bir ressam yaşıyordu, ileride Rousseau için verilen o ünlü şölende stüdyosunun hanımların giyinme odası olarak kullanılmasına izin verecekti Vaillant, sonra dik basamaklı bir kat merdiven çıkıp kısa bir süre sonra Max Jacob'un tuttuğu stüdyoyu geçtik, sonra gene dik küçük bir merdivenden çıkıp kısa bir süre önce genç bir adamın intihar ettiği stüdyoyu geçtik, Picasso bu genç adamın arkadaşlarını tabutun çevresinde toplanmış bir halde gösteren bir resim yaptı ve ilk yaptığı resimlerin en güzellerinden biri oldu bu, bütün bu stüdyoları geçip öbürkülerden daha büyük bir kapıya geldik, Gertrude Stein kapıyı çaldı, Picasso kapıyı açtı ve biz de içeri girdik.

Picasso'nun üstünde Fransızlar'ın singe yani maymun giysisi dedikleri, mavi ya da kahverengi kot kumaşından yapılan o tulumlardan biri vardı, onunki maviydi galiba, tek parçadan oluşan ve bele takılan bir kemerle toplanan bu tulumlar kemer takılmazsa, çoğunlukla da takılmıyordu zaten, arkadan bollaşıp sarkarak giyen kişiye bir maymun görünümü verdiği için bunlara singe yani maymun giysisi deniyordu. Picasso'nun gözleri hatırladığımdan daha da olağanüstüydü, öylesine iri, öylesine koyuydular ki, elleri de öylesine koyu, ince ve çevikti ki. İçeri girdik. Bir köşede bir divan, bir başka köşede hem ısınmak hem de yemek pişirmek için kullanılan bir ocak vardı, sonra birkaç sandalyeyle, Gertrude Stein'ın portresi yapılırken oturduğu o kırık büyük koltuk da oradaydı, her yana sinmiş bir köpek ve boya kokusu vardı, iri bir de dişi köpek vardı ve Picasso bu köpeği sanki kocaman bir mobilya parçasıymış gibi oradan oraya dolaştırıyordu. Picasso oturmamızı söyledi ama bütün sandalyelerin üstü dolu olduğu için hepimiz ayakta kaldık ve ta gidene kadar öylece dikildik durduk. Benim ilk ayakta dikilme deneyimimdi bu, sonradan hepsinin böyle saatlerce dikilip durduğunu keşfettim. Duvarda çok büyük bir resim vardı, açıklı koyulu renklerle yapılmış, bu kadarını söyleyebiliyorum ancak, bir topluluğun, kocaman bir insan topluluğunun yer aldığı garip bir resimdi bu, yanında da bir tür kızılımsı kahve tonu kullanılmış, köşeli, poz veren üç kadın figürünün yer aldığı bir resim vardı, kadınların üçünün de oldukça ürkütücü bir görünümü vardı. Picasso'yla Gertrude Stein ayakta dikilerek konuşmaya başladılar. Ben biraz geride durup resimleri seyrettim. Bu resimlerden herhangi bir şey anladığımı söyleyemem, ama hem acı hem de güzel olan, acımasızca baskı yapan ama bastırılan bir şeylerin varlığını sezmiştim. Gertrude Stein'ın, ya benimki, dediğini duydum. Bu söz üzerine Picasso duvardakilerden daha küçük boyutlu bir resim çıkardı, bitmemiş gibi görünen ve bitirilemeyecek bir resimdi bu, çok soluk neredeyse beyaz renkli iki figür vardı bu resimde, her şey bu resimdeydi ama bitmemişti ve bitirilebilecek bir resim de değildi. Picasso, ama bunu hiçbir zaman kabul etmeyecektir, dedi. Evet, biliyorum, diye yanıt verdi Gertrude Stein. Ama gene de her şeyi içeren tek resim de bu. Evet, biliyorum, diye yanıt verdi Picasso ve bir an ikisi de suskunlaştı. Daha sonra alçak sesle konuşmaya başladılar ve sonra Gertrude Stein, eh artık gitmek zorundayız, dedi, Fernande'la çay içeceğiz. Evet, biliyorum, diye yanıt verdi Picasso. Kaç günde bir görüyorsun onu, dedi Gertrude Stein, Picasso kıpkırmızı kesildi ve utanır gibi oldu. Oraya hiç gitmedim, dedi kırgın bir sesle. Gertrude Stein da kıkır kıkır gülerek, eh her neyse biz şimdi oraya gidiyoruz, Miss Toklas da Fransızca dersi alacak, dedi. Aa öyle mi, dedi Picasso, bir İspanyol kadını gibi minicik ayakları, bir çingeneninkine benzeyen küpeleri ve Polonya kralı Poniatowski gibi bir babası olan Miss Toklas'ımız Fransızca dersi alacak ha, elbette. Hepimiz güldük ve kapıya doğru yürüdük. Kapıda çok güzel bir adam duruyordu, aa Agero, dedi Picasso, hanımları tanıyorsun. Bir Greco'yu andırıyor, dedim İngilizce olarak. Picasso Greco adını duyunca sahte bir Greco'yu, dedi. Aa sana bunları vermeyi unuttum, dedi Gertrude Stein ve Picasso'ya bir tomar gazete uzattı, bunlar seni avutur. Picasso gazeteleri açtı, Amerikan gazetelerinin pazar ekleriydi bunlar, Katzenjammer'in çocukları adlı bir çizgi roman vardı bu eklerde. Oh oui, Oh oui, dedi Picasso yüzünde hoşnut bir ifadeyle, mersi teşekkürler Gertrude, sonra çıktık.

Stüdyodan çıktık ve yokuşu tırmanmayı sürdürdük. Gördüklerin konusunda ne düşünüyorsun, diye sordu Gertrude Stein. Ee gerçekten bir şeyler gördüm. Tabii gördün, dedi Miss Stein, ama gördüğün şeylerin serginin açılış günü karşısında uzun süre oturduğun o iki resimle ne ilgisi olduğunu da anladın mı? Tek anladığım, Picasso'lar oldukça kötüydü ama ötekiler fena değildi. Tabii, dedi Miss Stein, Picasso'nun bir kezinde dediği gibi, bir şey yarattığında, o şeyi yaratmakta öyle güçlük çekiyorsun ki sonuçta ister istemez çirkin bir şey çıkıyor ortaya, ama aynı şeyi senden sonra yapanlar yaratma sorunuyla uğraşmak zorunda kalmadıkları için o şeyi güzelleştirebiliyorlar, onun için de sana öykünenlerin yaptığı şeyi herkes beğenebiliyor.

Yolumuza devam edip küçük bir sokağa saptık ve gene küçük bir eve geldik, Matmazel Bellevalée'nin odasının nerede olduğunu sorduk ve küçük bir koridora gönderildik, kapıyı çalıp orta büyüklükte bir odaya girdik, içeride kocaman bir yatak, bir piyano, küçük bir çay masası, Fernande ve tanımadığım iki kişi vardı.

Bu kişilerden biri Alice Princet'ydi. Nefis iri gözleri ve göz kamaştıran saçlarıyla Meryem Ana'yı andıran bir kadındı Alice Princet. Daha sonra Fernande, Alice bir işçinin kızı ve çok da kaba elleri var, tabii işçilerin bir özelliği bu, diye bir açıklama yaptı bana. Gene Fernande'ın açıkladığına göre, Alice Princet bir devlet dairesinde çalışan Princet'yle yedi yıldır birlikte yaşıyordu ve Montmartre tarzıyla da ona hep sadık kalmıştı, yani hastalıkta ve sağlıkta hep onun yanında olmuş ama bu arada gönlünü eğlendirmekten de geri kalmamıştı. Şimdi evleneceklerdi. Princet çalıştığı küçük bölümün başkanı olmuştu, şimdi öbür bölüm başkanlarını evine çağırması gerekecekti ve tabii bu yüzden de bu ilişkiyi resmileştirmesi gerekiyordu. Gerçekten de iki ay sonra evlendiler ve işte bu evlilikle ilgili olarak Max Jacob o ünlü sözünü söyledi, yedi yıl bir kadına özlem duyup sonunda ona sahip olmak olağanüstü bir şey. Picasso ise daha pratik bir görüş ileri sürdü, sırf boşanmak için niye evleniyorlar ki. Bir kehanetti bu.

Evlenir evlenmez Alice Princet Derain'e, Derain de ona rastladı. Fransızların deyişiyle, un coup de foudre, yani yıldırım aşkı olmuştu bu. Birbirlerine çılgınca âşık olmuşlardı. Princet bu duruma katlanmaya çalıştı ama artık evli olduklarına göre her şey farklıydı elbette. Üstelik Princet yaşamında ilk kez öfkeye kapıldı ve öfkesi sırasında Alice'in düğün için aldığı ilk kürk mantosunu parça parça etti. Bu her şeyin sonu oldu ve böylece evlendikten altı ay sonra Alice bir daha dönmemek üzere Princet'yi terketti. Derain'le birlikte gittiler ve o gün bugündür de hiç ayrılmadılar. Alice Derain'den her zaman hoşlanmışımdır ben. Belki de ellerinin kabalığından gelen bir yabanıllık vardı Alice'te ve bu yabanıllık onun Meryem Ana'yı andıran yüzüyle garip bir uyum içindeydi.

Öbür kadın Germaine Pichot'ydu ve Alice'ten tümüyle farklı bir tipti. Sessiz, ciddi ve İspanyol bir kadındı, bir İspanyol kadınının geniş omuzları ve baktığı şeyi görmeyen sabit bakışları vardı onda. Çok da kibar bir kadındı. Pichot adlı bir ressamla evliydi, olağanüstü bir insandı Pichot, İspanyol kiliselerindeki o primitif İsa figürleri gibi uzun ve inceydi, daha sonra Rousseau için verilen o ünlü şölende de olduğu gibi, İspanyol dansı yaptığı zaman korku ve saygı uyandıracak derecede dindar bir görünüme bürünürdü.

Germaine, Fernande'ın anlattığına göre, bir sürü garip öykünün kahramanı olmuştu, bir kezinde genç bir adamı hastaneye götürmüştü, bu genç adam bir müzikholde çıkan bir kargaşa sırasında yaralanmış ve birlikte geldiği arkadaşlarının hepsi de onu öylece bırakıp gitmişti. Germaine oldukça doğal bir tavırla ona yardım etmiş ve iyileşene değin de yanından ayrılmamıştı. Germaine'in bir sürü kızkardeşi vardı, hepsi de Montmartre'da doğup büyümüştü, hepsinin babası farklıydı ve hepsi de farklı ülkelerden gelen erkeklerle, hatta Türkler'le ve Ermeniler'le evlenmişti. Sonradan Germaine uzun yıllar sürecek bir hastalığa yakalandı ama her zaman çevresinde sadık bir arkadaş topluluğu oldu. Bu arkadaşları onu koltuğuyla birlikte taşıyıp en yakın sinemaya götürürler, onlar yerlerinde, Germaine koltuğunda, filmi sonuna kadar seyrederlerdi. Hiç aksatmadan haftada iki kez yaparlardı bunu. Sanırım hâlâ da yapıyorlar.

Fernande'ın çay masasındaki sohbet pek canlı değildi, kimsenin söyleyecek bir şeyi yoktu. Tanıştığımıza memnun oldum, onur duydum, işte hepsi bu kadardı. Fernande biraz hizmetçi kadının çay takımlarını gereğince durulayıp silmediğinden ve yatakla piyanoyu takside bağlarken karşılaştığı birtakım tatsızlıklardan filan yakındı. Onun dışında hiçbirimizin gerçekte söyleyecek pek fazla bir şeyi yoktu.

Sonunda Fernande'la birlikte ders işini ayarladık, ben saat başına elli sent verecektim, o da bundan böyle haftada iki gün bana gelecekti ve derslere hemen başlayacaktık. Ziyaretimizin sonuna doğru kadınlar biraz daha doğal bir hal almaya başladılar. Fernande Miss Stein'a elinde Amerikan gazetelerinin çizgi roman eklerinden hiç kalan olup olmadığını sordu. Gertrude Stein da ekleri az önce Picasso'ya bıraktığını söyledi.

Fernande yavrularını savunan bir dişi aslanı andırırcasına birden hırçınlaştı. Onun bu kabalığını hiçbir zaman bağışlamayacağım, dedi. Geçen gün sokakta karşılaştık, elinde bir çizgi roman eki vardı, biraz oyalanayım diye o eki bana vermesini istedim ama o kaba bir tavırla bu isteğimi reddetti. Hiçbir zaman bağışlamayacağım bir zalimlik bu. Senden rica ediyorum Gertrude, önümüzdeki haftanın çizgi roman eklerini bana ver. Gertrude Stein da, aa tabii memnuniyetle, dedi.

Dışarı çıktığımızda Miss Stein, umarım önümüzdeki haftanın Katzenjammer'in çocukları çıkmadan bu ikisi yeniden birlikte yaşamaya başlarlar, çünkü ekleri Pablo'ya vermezsem Pablo çok kırılacak, verirsem bu kez de Fernande kıyametleri koparacak. Eh o ekleri kaybetmek ya da kardeşimin onları yanlışlıkla Pablo'ya verdiğini söylemek zorunda kalacağım herhalde.

Fernande randevumuza tam zamanında geldi ve hemen dersimize başladık. Tabii bir Fransızca dersinde karşılıklı konuşmak da gerekiyordu ve Fernande'ın bildiği üç konu vardı, birincisi şapkalardı, bu konuda söyleyeceğimiz pek bir şey kalmamıştı, ikincisi parfümlerdi, neyse ki parfümler konusunda söyleyeceğimiz bir şeyler vardı. Fernande tam bir parfüm delisiydi ve bu yüzden Montmartre'da skandal konusu olmuştu, çünkü bir kezinde sekiz frank, o zamanın parasıyla on altı dolar, vererek Duman adlı bir parfüm almıştı, bu parfümün nefis bir rengi olmasına karşın hiç mi hiç kokusu yoktu, bir şişeye doldurulmuş sıvı dumandı sanki. Fernande'ın bildiği üçüncü şey kürk kategorileriydi. Üç kürk kategorisi vardı ona göre, birincisi samur, ikincisi erminle çinçilla, üçüncüsü de Rus tilkisiyle sincaptı. Paris'te o güne değin duyduğum en şaşırtıcı şeydi bu. Şaşırmıştım. Çinçilla ikinci sınıf bir kürk sayılıyor, sincap bir kürk cinsi oluyor, fok derisiyse kürkten sayılmıyordu.

Bunların dışında konuştuğumuz tek konu o yıllarda moda olan köpek cinslerinin adlarıyla bu köpeklerin özellikleriydi. Bu da benim bildiğim bir konuydu ve ne zaman bir köpek cinsini tanımlasam Fernande önce şöyle bir duraklıyor, sonra birden hangi köpek cinsinden söz ettiğimi anlayıp sözgelişi, haa evet, griffon denen küçük bir Belçika köpeğini anlatmak istiyorsun, diyordu.

İşte böylece derslere başladık, Fernande çok güzeldi gerçi ama dersler biraz ağır ve sıkıcı oluyordu, onun için Fernande'a dışarıda bir yerde, sözgelişi bir çayevinde buluşmamızı ya da Montmartre'da yürüyüş yapmamızı önerdim. Böylesi daha iyi olmuştu. Fernande çeşit çeşit şeyler anlatmaya başladı. Sonra Max Jacob'la tanıştım. Fernande'la ikisi bir araya geldiğinde halleri çok komik oluyordu. İkisi de sanki Fransa'nın ilk imparatorluk ailesinden gelen iki soyluymuş gibi bir havalara giriyorlardı, Max Jacob le viex marquis, yani yaşlı marki olarak Fernande'ın elini öpüp ona iltifatlar yağdırıyor, Fernande da İmparatoriçe Josephine olarak bu iltifatları kabul ediyordu. Karikatür gibi bir şeydi bu ama pek hoştu. Sonra Fernande bir hayvan gibi sesler çıkaran ve Picasso'nun çok sinirine dokunan Marie Laurencin adlı gizemli ve korkunç bir kadından söz etti bana. Gözümün önünde yaşlı ve korkunç bir kadın canlandı benim de ama daha sonra gencecik bir kız olan ve bir Clouet(*) portresini andıran Marie'yle tanıştığımda çok keyiflendim. Max Jacob yıldız falıma baktı. Benim için büyük bir onurdu bu çünkü falımı bir kâğıda yazmıştı Max Jacob. Bunun ne büyük bir onur olduğunu o anda anlayamamıştım ama sonradan, hele son zamanlarda iyice anladım, çünkü bu aralar Max'a büyük bir hayranlık duyan bütün genç ve kibar beyler Max'ın benim yıldız falımı bir kâğıda yazarak verdiğini duyunca çok şaşırıp etkileniyorlar, Max kimsenin falını yazmaz, çabucak söyleyip geçermiş çünkü. Her neyse ben yıldız falımı biliyorum ve üstelik yazılı olarak elimde.

Sonra Van Dongen'le Hollandalı karısı ve Hollandalı küçük kızı üzerine bir sürü öykü anlattı Fernande bana. Van Dongen Fernande'ın bir portresini yapmış ve bu portre yüzünden adı çıkmıştı. Van Dongen'in bu portrede yarattığı ve sonradan da pek moda olan badem göz tipi yüzünden olmuştu bu. Oysa Fernande'ın badem biçimli gözleri doğaldı, Fernande'da iyi olsun kötü olsun her şey doğaldı.

Tabii Van Dongen bu resmin Fernande'ın portresi olduğunu bir türlü itiraf etmiyordu, oysa Fernande ona poz vermişti, sonunda aralarında büyük bir kırgınlık olmuştu. Van Dongen o günlerde yoksuldu, etyemez bir Hollandalı karısı vardı ve bu yüzden hep ıspanakla yaşıyorlardı. Van Dongen sık sık ıspanaktan kaçıp Montmartre'daki bir meyhaneye sığınıyordu, bu meyhanede yiyip içtiklerini de hep oradaki kızlar ödüyordu.

Van Dongen'in çocuğu daha dört yaşındaydı ama dehşet bir şeydi. Van Dongen onunla türlü çeşit cambazlıklar yapıyor, onu bir bacağından tutup başının çevresinde havada döndürüyordu. Küçük kız Picasso'ya bayılıyordu ve Picasso'nun kucağına atıldığı zaman onu neredeyse yere deviriyordu, onun için de Picasso'nun bu çocuktan ödü kopuyordu.

Germaine Pichot ve sevgililerini bulduğu sirkle ilgili başka bir sürü öykü vardı, Montmartre'ın geçmişteki ve o günkü bütün yaşamı üzerine de pek çok öykü vardı. Fernande'ın ideal olarak gördüğü tek bir kişi vardı, o dönemin en önemli kadın kahramanı Evelyn Thaw'du bu. Daha sonraki bir kuşağın Mary Pickford'a tapması gibi Fernande da ondan söz edildiğinde hayranlıkla derin bir iç çekerdi.

Gertrude Stein'ı bir sonraki görüşümde durup dururken, Fernande küpelerini takıyor mu, dedi Gertrude Stein, bilmiyorum, dedim. Eh bir dikkat et bakalım, dedi o da. Daha sonraki karşılaşmamızda, evet, dedim Gertrude Stein'a, Fernande küpelerini takıyor. Ya demek öyle, dedi Gertrude Stein, şimdilik yapılacak bir şey yok, çok can sıkıcı bir şey bu çünkü Picasso doğal olarak yanında hiç kimse olmadığı için stüdyoda oturamıyor bir türlü. Bir hafta sonra Fernande'ın artık küpelerini takmadığı haberini verebilmiştim. Aa iyi iyi, dedi Gertrude Stein, demek ki hiç parası kalmadı ve bu iş de sona erdi. Bir hafta sonra Fernande ve Picasso'yla birlikte rue de Fleurus'te akşam yemeği yiyorduk.

Fernande'a San Francisco'dan aldığım Çin işi bir gecelik verdim, Pablo da bana çok güzel bir karakalem resim verdi.

Şimdi iki Amerikalı'nın nasıl olup da o sıralar dışarıdaki dünyanın varlığını bile bilmediği bir sanat akımının tam ortasında yer aldığını anlatacağım size.

(*) Jean Clouet. 1485-1540 yılları arasında yaşamış, canlandırdığı kişilerin ifade özelliklerini derin ve duyarlı bir biçimde işleyen Fransız portre ressamı. (ç.n.) Yukarı

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.