Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-327-4
13x19.5 cm, 276 s.
Liste fiyatı: 27,00 TL
İndirimli fiyatı: 21,60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ursula K. Le Guin diğer kitapları
Yerdeniz, 6 Cilt Takım,
Yerdeniz Büyücüsü, 1994
Rocannon'un Dünyası, 1995
Dünyaya Orman Denir, 1996
Balıkçıl Gözü, 1997
Mülksüzler, 1999
Kadınlar Rüyalar Ejderhalar, 1999
En Uzak Sahil, 1999
Atuan Mezarları, 1999
Tehanu, 2000
Bağışlanmanın Dört Yolu, 2001
Öteki Rüzgâr, 2004
Uçuştan Uçuşa, 2004
Dünyanın Doğum Günü, 2005
Marifetler, 2006
İçdeniz Balıkçısı, 2007
Sesler, 2008
Güçler, 2009
Lavinia, 2009
Rüyanın Öte Yakası, 2011
Aya Tırmanmak, 2012
Yerdeniz, 2012
Malafrena, 2013
Zihinde Bir Dalga, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Yerdeniz Öyküleri
Yerdeniz V
Özgün adı: Tales from Earthsea
Çeviri: Çiğdem Erkal İpek
Yayına Hazırlayan: Bülent Somay
Kapak İllüstrasyonu: Deniz Bilgin
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ağustos 2001
5. Basım: Mayıs 2016

Ursula K. Le Guin’in kılavuzluğunda, Yerdeniz Takımadaları’nda yeni bir geziye çıkıyoruz. Yerdeniz dizisinin son kitabı olan Tehanu’dan on iki yıl sonra yayımlanan bu beş öykü, takımadaların dört bir yanında dolaştırıyor bizi; Roke’taki Büyücülük Okulu’nun kurulmasından başlayıp, Ged’in gidişinden sonra Okul’da gerçekleşen değişimlere kadar geniş bir zaman yelpazesinde, Yerdeniz’in erkekleri, kadınları ve ejderhalarına dair, isimlere ve büyülere dair yepyeni masallar okuyoruz bu kitapta... Kitapta yer alan beş öykü, sırasıyla, “bulucu”, “Karagül ile Pırlanta”, “Yerin Kemikleri”, “Bataklık Yayla” ve “Ejderböceği”

Yerdeniz Öyküleri’nin bir de eki var: Yerdeniz Takımadaları’nın haritası, poster olarak…

OKUMA PARÇASI

"Bulucu"dan, s. 9-17

I. Karanlık Çağda

Uzun yıllar önce Hard rünleriyle yazılmış olan Karanlığın Kitabı'nın ilk sayfası şöyledir:

"Elfarran ile Morred ebediyete intikal ettikten ve Solea Adası denizin dibine battıktan sonra çocuk Serriadh tahta çıkıncaya kadar onun yerine Arifler Divanı hüküm sürmüştü. Serriadh'ın saltanatı parlak ama kısa olmuştu. Enlad'da onu izleyen kralların sayısı yedi idi ve onların zamanında ülkelerinde huzur ve zenginlik artmıştı. Derken, ejderhalar Batı topraklarını talan etmeye gelmişler ve büyücüler beyhude yere onlarla savaşmaya gitmişlerdi. Kral Akambar sarayını, Enlad'daki Berila'dan, Havnor Şehrine taşımıştı; buradan filosunu Kargad Ülkesi'nden gelen istilacılara karşı yola çıkartmış ve onları Doğu'ya geri sürmüştü. Ama onlar yağmacı gemilerini ta İç Deniz'e kadar yollamaya devam ediyorlardı. Kralların sonuncusu, büyük bir bedel karşılığı hem ejderhalarla, hem de Karglarla barış yapan Maharion idi. Rün Halkası kırıldıktan, büyük ejderha ile Erreth-Akbe öldükten ve Yürekli Maharion bir ihanet sonucu öldürüldükten sonra sanki Adalar Diyarı'nda bir daha iyi bir şey olmadı.

"Maharion'un tahtında hak talep edenler çok olmuştu ama kimse tahtta fazla kalamıyordu; üstelik tahtta hak iddia edenlerin kavgaları her tür bağlılığı parçalamıştı. Artık ne bir ulus kalmıştı, ne de adalet; sadece zenginlerin iradesi vardı. Soylu ailelerden gelen adamlar, tüccarlar, korsanlar; asker ve büyücü çalıştırabilecek herkes kendisine hükümdar diyor, toprakların ve şehirlerin kendi mülkiyetinde olduğunu iddia ediyordu. Yerel diktatörler fethettikleri yerlerdeki insanları kendilerine köle yapıyordu ama para karşılığı çalıştırdıkları ve topraklarını ellerinden alan rakip diktatörlerden, limanlarını talan eden korsanlardan, geçim kaynaklarından mahrum bırakıldıkları için ortalığı talan edip soyan serkeş, sefil adamların oluşturdukları çeteler ve güruhlardan korudukları adamları da köleden pek farklı değildi."

Anlattığı çağın sonlarında yazılmış olan Karanlığın Kitabı çelişkili tarihi öykülerin, eksik biyografilerin ve bozulmuş efsanelerin bir derlemesidir. Ancak karanlık yıllara dayanan bu kayıtların tek toplamıdır gene de. Tarihi gerçeklerden ziyade övülmeye düşkün olan yerel diktatörler, fakir ve güçsüz insanlara iktidarın ne olduğunu öğretebilecek kitapları yakmışlardı.

Fakat bu diktatörler ellerine bir büyücünün irfan kitapları geçince onlara dikkatli davranıyor, bir zarar görmemek için kitapları kilit altında tutuyor ya da istediklerini yaptırmak için yanlarında çalıştırdıkları büyücüye veriyorlardı. Büyücüler veya çırakları bu kitaplardaki büyülerin, kelime listelerinin kenarlarına ve son sayfalarına bir salgını, kıtlığı, talanı, ustaların değişimini veya bu tür olaylarda yapılması gereken büyüleri ve bunların işe yarayıp yaramadıklarını kaydedebiliyordu. Bu tür tesadüfi kayıtlar, orada burada yakalanabilecek belirgin bir ânı ortaya çıkartabiliyordu; gerçi o anlar arasında kalan zaman kapkaranlıktı. Tıpkı, yağmurlu bir gece vakti denizde uzaktaki ışıl ışıl bir geminin bir görünüp bir kaybolması gibi.

Ayrıca küçük adaların, Havnor'un sessiz yaylalarının o yılların öykülerini nakleden şarkıları, eski nağmeleri ve türküleri vardı.

Körfezin üzerinde bembeyaz yükselen Büyük Havnor Limanı dünyanın kalbindeki şehirdir; en yüksek kuledeki Erreth-Akbe' nin kılıcı ise günün ilk ve son ışığını yakalar. Yerdeniz'in bütün ticaretinin, toplumsal ilişkilerinin, ilminin ve zanaatinin, yani istiflenemeyen zenginliğin geçtiği yer işte bu şehirdir. Kral da, iyileşmenin bir belirtisi olarak Halka'nın tamamlanmasından sonra buraya yerleşmiştir. Ve yine bu şehirde, son günlerde, değişimin bir belirtisi olarak kadınlar ve erkekler ejderhalarla konuşmaktadır.

Yalnız, Havnor aynı zamanda Büyük Ada'dır, geniş, zengin bir topraktır ve limandan içeriye doğru kurulmuş köylerde, Onn Dağı'nın yamaçlarındaki çiftlik arazilerinde hiçbir zaman fazla bir değişim olmaz. Oralarda, söylenmeye layık bir şarkı tekrar tekrar söylenir. Oralarda yaşlı adamlar Morred'den, onu gençliklerinde, bir kahraman oldukları zamanlardan tanıyorlarmış gibi söz ederler. Akşamları ineklerini eve getirmek için evden çıkan kızlar El'in Kadınları'nın öyküsünü anlatırlar; oysa bu öykü o sessiz, güneşli yollar ve kırlar, ev kadınlarının mutfaklarında bir yandan çalışırken bir yandan sohbet ettikleri ocak başları hariç, dünyanın her yerinde, hatta Roke'ta bile unutulmuştur.

Krallar zamanında büyücüler önceleri Enlad sarayında, sonraları Havnor sarayında toplanarak krala akıl verir; fikir alışverişinde bulunur, üzerinde anlaştıkları amaçlarına ulaşmak için sanatlarını kullanırlardı. Fakat karanlık yıllarda büyücüler maharetlerini en yüksek parayı verene sattılar; yarattıkları kötülüğü umursamadan, ya da umursamamaktan da kötü nedenlerle, güçlerini düellolarda, büyücülük mücadelelerinde birbirlerine karşı kullandılar. Salgınlar, kıtlıklar, pınarların kuruması, yağmursuz geçen yazlar, yazı olmayan yıllar, yeni doğan hastalıklı, anormal kuzular ve buzağılar, adalardaki insanların hastalıklı ve anormal doğan bebekleri – bütün bunlar, genellikle de haklı olarak, büyücülerin ve cadıların yaptıklarına bağlanmıştı.

O yüzden güçlü bir diktatörün koruması altında değilseniz büyüyle uğraşmak tehlikeli olmaya başlamıştı; o takdirde bile, kendinizden daha güçlü bir büyücüyle karşılaştığınızda yok olma ihtimaliniz vardı. Sıradan insanlar arasında tedbiri elden bırakırsanız, sizi çektikleri bütün kötülüklerin müsebbibi olarak gördüklerinden ve günahkâr bir varlık olarak kabul ettiklerinden ellerinden gelirse sizi öldürürlerdi. O yıllarda, insanların büyük çoğunluğunun inancına göre bütün büyüler kara büyüydü.

İşte o zamanlarda köy büyüsünün ve hepsinden de öte kadınların cadılıklarının adı kötüye çıkmıştı ve bugüne kadar da o kötü nam onlara yapışıp kalmıştır. Cadılar kendilerine ait olduğuna inandıkları bu sanatı icra etmelerini çok pahalıya ödemişlerdi. Hamile hayvanların ve kadınların bakımı, doğum, şarkıların ve ayinlerin öğretilmesi, tarla ve bahçelerin bereketi ve düzeni, evlerle mobilyalarının inşası ve bakımı, maden cevheri ve madenlerin çıkartılması her zaman için kadınların vazifesi olmuştu. Bu meselelerin iyi sonuçlanmasını garantilemek için yapılan büyü ve tılsımlara ait büyük ve zengin bir irfan, cadılar arasında paylaşılıyordu. Ama bir doğum sırasında veya tarlada bir şey ters giderse, bu cadının hatası sayılıyordu. Üstelik birbirleriyle savaşan, sonrasının ne olacağını pek düşünmeden hemen bir sonuç alabilmek için düşüncesizce zehir ve lanet kullanan büyücüler nedeniyle de işler, rast değil ters gidiyordu genellikle. Büyücüler kuraklığa, fırtınaya, her yanda bitki hastalıklarına, yangınlara ve salgınlara neden oluyorlar ve bunun için de köy cadıları cezalandırılıyordu. Cadıcık neden şifa tılsımının yaranın kangren olmasına sebep olduğunu, dünyaya getirdiği çocuğun neden zekâ özürlü çıktığını, kutsamasından sonra neden tarladaki tohumların yandığını ya da ağaçtaki elmanın bozulduğunu anlayamıyordu. Fakat bütün bu uğursuzluklar için birilerinin suçlanması gerekiyordu: Uzaklardaki diktatörlerin şato veya kalelerinde silahlı adamlarla, savunma büyüleriyle korunmayan, köyde veya kasabada ortalıkta görünen cadılar ile sihirbazlar oldu suçlananlar. Sihirbazlarla cadılar zehirli kuyularda boğulmuş, kurumuş tarlalarda yakılmış, ölü toprağı yeniden zenginleştirmek için diri diri gömülmüşlerdi.

Böylelikle irfanlarının uygulanması ve öğretilmesi tehlikeli olmaya başladı. Bu işi göze alanlar genellikle dışlanmış, sakat, aklını yitirmiş, ailesi olmayan, yani kaybedecek pek az şeyi olan yaşlı adamlar ve kadınlardı. Güvenilen ve saygı duyulan arif adamlar ve arif kadınlar yerlerini ortalığı karıştıran, numaralar yapan yetersiz köy sihirbazlarına; şehvet, kıskançlık ve kin için iksirleri olan acuze cadılar gibi alelade şahıslara bırakmışlardı. Çocuklardaki büyü hüneri de korkulacak, saklanması gereken bir şey olmuştu.

Bu, o zamanların bir öyküsüdür. Bir kısmı Karanlığın Kitabı'ndan alınmıştır; bir kısmı Havnor'dan, Onn'daki yayla çiftlikleriyle Faliern'in ormanlık arazilerinden. Öyküler bölük pörçük parçalardan bir araya getirilip yarısı kulaktan dolma, yarısı da tahmini bilgilerle yazılan bir yamalı bohça bile olsa, yine de yeterince doğru bir öykü ortaya çıkabilir. Bu, Roke'un Kuruluşunun öyküsüdür; eğer Roke'un Ustaları böyle olmadığını söylerlerse o zaman nasıl olduğunu bize onlar anlatsınlar. Çünkü Roke'un ilk kez Bilgeler Adası olduğu zamanın üzerini bir bulut kaplamıştır, bu bulutu oraya koyanınsa bilgeler olması ihtimali hiç de az değildir.

II. Susamuru

Bir susamuru vardı bizim pınarda

Girerdi her çeşit ölümlü kılığa,

Büyü ve tılsım yapardı her cinsinden

Anlardı bütün insan ve yeşilbaşların dilinden.

Böyle akar sular uzağa, uzağa,

Böyle akar sular uzağa.

*

Susamuru, Büyük Havnor Limanı'ndaki tersanelerde çalışan bir gemi yapımcısının oğluydu. Kırlara ait ismini ona annesi vermişti; annesi, Onn Dağı'nın kuzeybatı tarafındaki Yolsonu köyünde, bir çiftlikte yetişmiş bir kadındı. Birçoğu gibi, şehre iş aramak için gelmişti. Sıkıntılı günlerde nezih bir işte çalışan, nezih insanlar olarak gemi yapımcısı ile ailesi başlarına bir bela gelir korkusuyla dikkat çekmemek için ellerinden geleni yapıyorlardı. Yani, oğullarında bir büyücülük yeteneği olduğu kesinleşince babası döverek bunu çocuktan çıkarmaya çalışmıştı.

"Bir bulutu, yağmur yağdırdığı için dövmek gibi bir şey bu," dedi Susamuru'nun annesi.

"Dikkat et de çocuğun içine kötülük sokmayasın," dedi teyzesi.

"Dikkat et de, bir büyüyle elindeki kemeri sana döndürmesin!" dedi amcası.

Ama çocuk babasına karşı hiç büyücülük numarası yapmadı. Dayaklara sessizce katlanarak, hünerini gizlemeyi öğrendi.

Ona pek bir kıymeti yokmuş gibi geliyordu. Onun için karanlık bir odada gümüşsü bir ışık yapmak, ya da kaybolmuş bir iğneyi düşünerek bulmak, ya da elini tahta üzerinde gezdirip konuşarak eğrilmiş bir ek yerini düzeltmek o kadar kolaydı ki, neden bu kadar yaygara yaptıklarını anlayamıyordu. Ama babası bu "kestirmeleri" yüzünden ona çok hiddetleniyordu; hatta bir keresinde yaptığı işle konuştuğu için ağzına vurarak, marangoz işlerini sessizce aletlerle yapmasını sağlamıştı. Annesi açıklamaya çalışmıştı. "Bu çok büyük bir mücevher bulmak gibi bir şey," demişti, "biz koca bir pırlanta bulsak, saklamayıp da ne yaparız? Onu senden satın alabilecek güçteki herkes, seni öldürebilecek güce de sahiptir. O yüzden saklı tutmak gerek. Kendini büyük insanlardan ve onların mahir adamlarından sakın!"

"Mahir adamlar" diyorlardı büyücülere o günlerde.

Gücün bahşettiği hünerlerden biri de gücü tanımaktır; çok büyük bir ustalıkla gizlenmemişse, büyücüler büyücüleri hemen bilir. Oğlanın ise, on iki yaşında bile gelecek vaat eden bir allame sayıldığı gemi yapımcılığı dışında hiçbir ustalığı yoktu. Tam o sıralarda, doğumu esnasında annesine yardımcı olmuş olan ebe gelerek ailesine, "Bırakın işten sonra akşamları bana gelsin. Şarkıları öğrenip isim gününe hazırlanması gerek," dedi.

Bunda tuhaf bir şey yoktu çünkü Susamuru'nun ablasına da aynı şeyi yapmıştı; o yüzden annesiyle babası akşamları onu kadına yolladı. Fakat kadın Susamuru'na Yaradılış şarkılarından fazlasını öğretti. Hem onun, hem de kendisi gibi hiçbir ünleri olmayan, bazılarının ise şüpheli bir ünü bulunan bazı erkekler ve kadınların belli bir dereceye kadar büyücülük hüneri vardı; bunlar gizli gizli ellerindeki irfanı ve hünerlerini paylaşıyorlardı. "Eğitilmemiş bir yetenek, kılavuzsuz bir gemiye benzer," dediler Susamuru'na ve bildikleri her şeyi ona öğrettiler. Pek fazla bir şey bilmiyorlardı, öğrettiklerinin içinde büyük sanatlara başlangıç sayılabilecek şeyler vardı; ailesini kandırdığı için kendisini kötü hissetse de bu bilgiye ve zavallı öğretmenlerinin iyilikleriyle övgülerine karşı koyamıyordu Susamuru. "Eğer kötülük için kullanmazsan, bir zararı olmaz," dediler ona; Susamuru da bu konuda söz vermekte hiç zorlanmadı.

Şehrin batı surlarının dışında akan Serrenen ırmağında ebe, Susamuru'na gerçek ismini verdi; Havnor'dan uzaktaki adalarda bu ismiyle hatırlanır.

Bu insanlar arasında, kendi aralarında Dönüşümcü dedikleri yaşlı bir adam vardı. Dönüşümcü Susamuru'na birkaç gözbağı büyüsü göstermişti; oğlan on beş yaşlarına gelince de yaşlı adam onu Serrenen kıyısındaki kırlara götürerek bildiği tek gerçek dönüşüm büyüsünü gösterdi. "İlk önce şu çalıyı görünüşte bir ağaca çevirdiğini görelim bakalım," dedi ve Susamuru hemencecik yaptı bunu. Gözbağı oğlana o kadar kolay gelmişti ki yaşlı adam telaşlandı. Susamuru biraz daha bir şeyler öğretmesi için ona yalvarıp yakarmak zorunda kalmış ve sonunda eğer Dönüşümcü'nün büyük büyüsünü öğrenirse onu ister kendi, ister bir başkasınınki olsun, bir yaşam kurtarmak dışında hiçbir nedenle kullanmayacağına dair gerçek ve gizli ismi üzerine yemin etmişti. O zaman yaşlı adam büyüyü ona öğretti. Ama hep gizlemek zorunda olduğu için bunun pek bir işe yaramadığını düşünmüştü Susamuru.

En azından tersanede babası ve amcasıyla çalışırken öğrendiklerini kullanabiliyordu; iyi bir usta olmaya başlamıştı, babası bile bunu kabul ediyordu.

O sıralarda, hem şehrin, hem de Havnor'un doğusuyla batısının diktatörü kendisine İç Deniz'in Kralı diyen Losen adında bir deniz korsanıydı. O zengin ülkeyi haraca kesen Losen, bu parayı diğer ülkeleri talan edip esir toplamaları için yolladığı askerlerini ve filosunu zenginleştirmek için kullanıyordu. Susamuru'nun amcasının da söylediği gibi gemi yapımcılarını işsiz bırakmıyordu. İş arayan adamların dilencilikten başka bir iş bulamadıkları ve Maharion saraylarında sıçanların cirit attığı bir zamanda işleri olduğu için minnettarlık duyuyorlardı. Alınlarının akıyla çalıştıklarını söylüyordu Susamuru'nun babası; yaptıklarının ne amaçla kullanıldığı onları ilgilendirmezdi.

Fakat Susamuru'nun diğer eğitimi onu bu konularda huysuzlaştırmış, vicdanını hassaslaştırmıştı. O sırada inşa etmekte oldukları kadırga Losen'in kürek mahkûmları tarafından savaşa götürülecek ve bir gemi dolusu yeni esirle geri dönecekti. Bu güzel geminin öyle kötü bir amaca alet edilmesini düşünmek onu yıpratıyordu. "Neden eskisi gibi balıkçı tekneleri yapmıyoruz?" dedi babasına. "Çünkü balıkçılar bize para ödeyemez," diye cevapladı babası.

"Losen kadar çok ödeyemez. Ama hayatta kalırız," diye tartışmaya çalıştı Susamuru.

"Kralın buyruklarını geri çevirebileceğimi mi zannediyorsun? Yaptığımız bu kadırgalarda kürek mahkûmlarıyla birlikte kürek çekmeye yollandığımı mı görmek istiyorsun? Kafanı kullan oğul!"

Böylece Susamuru kararlı bir kafa ve kızgın bir kalple onlarla çalışmaya devam etti. Bir kapana kısılmışlardı. Eğer kapandan kurtulmaya yaramayacaksa doğuştan bir güce sahip olmanın kıymeti ne? diye düşünüyordu.

Bir usta olarak vicdanı yapmakta olduğu geminin marangozluk işlerinde bir hata yapmasına izin vermiyordu; ama bir büyücü olarak vicdanı gemiye bir tılsımcık yapabileceğini, geminin omurgasına veya direklerine bir lanet dokuyabileceğini söylüyordu. Herhalde bu, gizli sanatını iyilik için kullanmak sayılırdı. Evet, zarar vermek içindi ama sadece zararlılara zarar vermek için. Öğretmenlerine bundan söz etmedi. Eğer yanlış bir şey yapıyorsa bu onların suçu değildi ve bu konuda bir şey bilmeyeceklerdi. Uzun süre düşündü, nasıl yapması gerektiğini çözdü ve büyüyü büyük bir titizlikle hazırladı. Bu bulma büyüsünün tam zıddıydı: Kaybetme büyüsü, diye isim takmıştı kendi kendisine. Gemi yüzecekti, gayet güzel idare edilecek ve dümen kıracaktı ama dümen tam olarak doğru yöne dönmeyecekti.

İyi bir emeğin ve iyi bir geminin kötüye kullanılmasını protesto etmenin en iyi şekliydi bu. Kendisiyle gurur duyuyordu. Gemi denize indirildiğinde (her şey yolunda görünüyordu, çünkü kusuru açık denize açılıncaya kadar belli olmayacaktı) yaptığını yaşlı adamlardan, ebelerden, ölülerle konuşabilen kamburdan ve şeylerin isimlerini bilen kör kızdan oluşan öğretmenlerinden gizleyemedi. Yaptığı numarayı anlattı; kör kız güldü ama yaşlılar, "Dikkat et. İhtiyatlı davran. Gizli kal," dediler.

*

Losen'in hizmetinde, kendi deyimiyle cadılığın kokusunu iyi aldığı için kendisine Tazı diyen bir adam vardı. Görevi Losen'in yiyeceklerini, içeceklerini, giysilerini, kadınları yani düşman büyücülerin ona karşı kullanabileceği her şeyi koklamaktı; savaş gemilerini incelemek de onun işiydi. Gemiler büyülere ve nazara karşı zayıf, tehlikeli unsurlara açık şeylerdir. Tazı güverteye ayak basar basmaz bir şeyin kokusunu almıştı. "Hayret," dedi, "bu da kim?" Dümene giderek elini üstüne koydu. "Bu, çok zekice," dedi. "Ama kim bu? Yeni gelen biri sanırım." Takdirle kokladı. "Çok zekice," dedi.

*

Hava karardıktan sonra Gemi Yapımcıları Caddesi'ndeki eve geldiler. Tekmeleyerek kapıyı açtılar ve silahlı, zırhlı adamlar arasında duran Tazı, "O. Diğerlerini bırakın," dedi. Susamuru'na ise alçak, dostane bir sesle şöyle dedi: "Kıpırdama." Genç adamda büyük bir güç sezmişti, onu biraz ürkütmeye yetecek kadar. Fakat Susamuru'nun kendisini kurtarmak veya bu güruhu durdurmak amacıyla büyü kullanmayı düşünemeyecek kadar fazlaydı kederi, eğitimi ise çok azdı. Kendisini onların üzerine atıp, sonunda başına yediği bir darbeyle bayılıncaya kadar bir hayvan gibi boğuştu. Bir daha mahir adam yetiştirmesinler diye bir ders vermek amacıyla Susamuru'nun babasının çenesi kırıp, annesiyle teyzesini bayıltıncaya kadar dövdüler. Sonra da Susamuru'nu alıp gittiler.

Daracık sokakta bir kapı bile açılmamıştı. Kimse gürültünün ne olduğunu anlamak için dışarı bakmadı. Komşuların bir kısmının gelip ellerinden geldiğince Susamuru'nun ailesini avutması için adamların gitmesinden sonra epey bir vaktin geçmesi gerekmişti. "Ah bu bir lanet, bu büyücülük bir lanet!" dediler.

…….

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Müge İplikçi, “Çünkü güçsüzüz”, Radikal Kitap Eki, 19 Ekim 2001

Yerdeniz Öyküleri adlı kitabın ilk öyküsü Bulucu'da şöyle demişti Susamuru: "Güven"... Onu Zambak'a vermişti, Zambak da ona. Sır buydu aslında. "Güven," demişti Susamuru... Peki bir şey değişecek mi? Köleler hürleşecek mi? Dilenciler yiyecek bir lokma bulacak mı? Adalet yerine gelecek mi? Galiba bizde, insanlıkta bir kötülük var. Güven bunu inkâr ediyor. Bunun üzerinden atlıyor. Ama uçurum orada. Ve yaptığımız her şey sonunda kötülüğe hizmet ediyor, çünkü biz kötüyüz. Açgözlülük ve zulüm.... İnsanlar. Biz hatalıyız. Yanlış yapıyoruz. Ve hiç durmuyoruz...

Bunları söylerken ne Kadim Dilin ne de içinde var olan sihrin diliyle konuşuyordu Susamuru, asıl adıyla Medra. Kendini ve yaşadıklarının diliyle dünyayı anlatıyordu besbelli Ayo ve Çayır'a -şu ikiz kardeş, Zambak'ın annesi ve teyzesi yani, dünyanın Onn Dağı'ndan ibaret olduğu, kainatın sınırlarının da Havnor kıyıları anlamına geldiğine inanan ikiz kardeşler, ötesinin rüya ve söylenti olduğunu düşünen El'in kadınları'ndan ikisi. İçlerinde hepsi kadın olmasalar da kendilerine El'in kadınları demek işlerine geliyordu çünkü biliyorlardı ki tüm önemli adamlar(güçlergüçlüler) kadınların önemli işler yapamayacağına inanır. Güçleri olamayacağına inanır güçlü adamlar -tüm güçsüzlerin.

Türk okurunu Ursula K. Le Guin'le buluşturan Metis Yayınları yazarın Mülksüzler adlı romanını çıkardığında yalnızca bilimkurgunun kendine has lezzetini Türkçede yakalamış olmadık, aynı zamanda ütopyanın farklı bir yanını da keşfetme şansına eriştik. Oysa bu satırların yazarı bilimkurguya karşı her zaman ürkektir; bilimin hakiki tadını çoktan kapının öbür tarafında bırakmış bir ülkenin vatandaşı olmak bunda esas mıdır bilemez; bilim çıkmayan yerden kurgusu nasıl çıkar diye düşünmüş de olabilir hani. Bir diğer yanda bilimkurgunun belirgin bir metalik mesafesi vardır hayata diye de aklından geçirmiş olabilir, vs...

Buna mukabil Le Guin'in fantastik öyküleri hayatımıza delice girmiş ve bizlere kendi dünyamızın kofluğunu ve faniliğini son derece makul bir üslupla aktarmış, dönüp dolaşıp hayatı farklı kılıflar ve söylemlerle betimlemiş, çehresi yeni, fasılaları ise eprimiş kurgu gezegenlerle bizlere kendi yalnızlığımızı ve zavallılığımızı neredeyse sevecen bir dille yansıtmıştı... Bu retoriksiz, alçak gönüllü anlatı, Ursula K. Le Guin'i sevmemizde asıl nedendi belki ama ona bir de minnet borcumuz vardı. Bu borcun temelinde -kimbilir!- belki şöyle bir gerçek yatıyordu: Monoton ve ufacık tefecik içi dolu hırsçık yaşam pratiklerimiz yüzünden çığrından çıkan bizler, insanlığımızın kayıp yüzüyle onun gezegenlerinin ırmakları, denizleri, gök ve yeri aracılığıyla karşılaşıyorduk. Oralardaki büyü ve gerçek, sihir ve asıl olanla ruhlarımız olur olmaz yokuşlara sürüldüğü ve oralardaki kendimizi gördüğümüz için bir tür yüzleşmeyi borçluyduk ona. Durumumuz vahimdi. Hayat ve dünyalılığımız vahimdi. Bizlere ve üstümüze tuttuğu aynanın içinde gülümseyen vurdumduymaz yeryüzülüğümüz nasıl da eğreti duruyordu hakikat karşısında; savaşlar, iktidar savaşları, tutkular ne kadar da sakildi ve ne kadar da gerçekti aslında... Peki bu gerçek karşısında ne yapılabilirdi?

"Vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir," diyordu Ursula K. Le Guin Mülksüzler'de. "Devrimi satın alamazsınız. Devrimi yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak," diyordu. Ve ekliyordu:

"Devrim ya ruhunuzdadır ya da hiçbir yerde değildir." Dünyaya Orman Denir adlı kitabında Amerika Birleşik Devletleri'nin Vietnam savaşını yeriyor ve bitip tükenmeyen hırsları resmetmeye devam ediyordu o anarşist, sosyalist ve feminist ruhuyla.

Ama bir araya gelip birbirlerini güçlendirenler, açgözlü olanlar, zalim olanlar, dedi Susamuru. Onlara katılmayan herkes kendi köşesinde kendi güçsüzlüğünü yaşıyordu ona göre. Gerçek güç yabana gidiyordu. Her irfan sahibi kendi sanatını diğerlerine karşı kullanıyordu. Düzen buna işliyordu. Boşa harcanıyordu sanat, kölelerin hayatları gibi. Kimse ama kimse tek başına hür olamazdı. Bir büyücü bile. Dünya üstünde hiçbir şey ama hiçbir şey değişmiyordu. Gücü iyiye kullanmanın bir yolu yoktu.

Oysa Zambak'a güvenmişti Susamuru... Anieb'e... İlerdeki taş kulede kendisi gibi esir düşmüş o köleye. Onu büyüleriyle esir düşüren Kral'ın -oysa Yerdeniz'de kral mıral yoktu aslında!- büyücüsü Gelluk'a karşı Zambak'a duyduğu güvendi onu kurtaran ve içindeki iksirin hayatla buluşmasını sağlayan. Sözde kralın resmi büyücüsü Gelluk'u kendi diliyle yerin dibine gömendi Susamuru; saf cıva peşinde koşan Gelluk'u, cıvayı daha da arıtmak için insan bedeni arayan, hatta sadece basit tenli insanların değil de daha aşağılık tenli ve ruhlu olanların kurban edilmesini arzulayan kralın yasal temsilcisi Gelluk'u. Hep dinlenilmeye alışmış ama asla dinlemeyi bilmeyen o meşru büyücüyü yenmişti o güvenle, sessiz ve kendinden emin.

Savaş naralarının aslında zavallı çığlıklardan ibaret olduğunu görmek... Sırf bunun için bile Ursula K. Le Guin'e daha çok ihtiyacımız var şimdilerde...

Devamını görmek için bkz.

Aslı Sumer, "Yeni Yerdeniz Öyküleri", Virgül, Sayı 47, Ocak 2002

Ursula K. Le Guin bizi yine o tılsımlı diyara, Yerdeniz'e götürüyor. "Nihayet," diyesi geliyor insanın. Ged'in Tenar'ın sevgisinde huzuru bulmasından sonra, üç dört yılda bir dörtlü diziyi dönüp dönüp okumaktan, okuduklarımızı da bir an önce unutup bu yeniden okuma sürecini kısaltmayı dilemekten başka yapacak bir şey kalmamıştı biz Yerdeniz müdavimleri için. İşte LeGuin sağ olsun, "beklediğimize değdi," dedirtecek öyküler sermiş önümüze. Hatta öykülerin birinde sevgili Ged de ufak bir rol almış. Onu görmek eski sevgiliyi görmek gibi bir tat bırakıyor insanın yüreğinde.

Neyse, gelelim kitaba. Kapağı açar açmaz Roke'a dalıveriyorsunuz. Başbüyücü Ged'in ölümle yüzleştikten sonra başıboş bıraktığı Roke'un kuruluşuna gidiyorsunuz. Susamuru ya da Deniz Kırlangıcı ya da gerçek adıyla Medra'yla tanışıyor, onun irfanıyla bütünleşip sihriyle yüceliyorsunuz. Medra'nın küçüklüğünden başlayan öykü kurgusu bizi Havnor Limanının çok uzun zaman önceki sefaletine, büyücülerin kralların oyuncağı olduğu, gerçekten irfan sahibi olan insanların kendilerini gizlemek zorunda kaldıkları, zorbalık dolu bir döneme taşıyor. Medra'yla birlikte gemi inşa ediyor, gözbağı yapıyor, kralın adamlarına yakalanıp madenlere yollanıyoruz. Yerin sesini duyuyoruz tabanlarımızda. Minneti ve çaresizliği tadıyoruz. Bir mucizeyi gerçekleştirip Roke'a kanat çırpıyoruz. şık oluyoruz. Erdemlerimiz ve bilgimiz bizi öylesine aşıyor ki öğretme aşkıyla yanıp tutuşuyor, öğrenme aşkıyla yanıp tutuşan insanları bulmak için dünyaya yelken açıyoruz. Ve büyücülük okulunun kuruluşunda Medra'yla, Elehal'le birlikte emek harcıyoruz. Roke'un ustaları yerlerini buluyor, eksik taş kalmıyor bu öyküyle. Medra da en az Ged kadar sevdiriyor kendini. Onun içindeki temizlik pek çok insanı kendine çekiyor. Ve sonuçta iyinin kazanması, kötünün kaybetmesi de tanıdık ama tatlı bir zevk veriyor okuyucuya.

İkinci öykü "Karagül ile Pırlanta", irfan sahibi bir çocuğun kendini ve hayatı keşfini anlatıyor. Büyümek bir anlamda da tercih yapmaya başlamak demektir ya, işte Pırlanta da büyüme serüveninde çok önemli tercihlerle yüzleşiyor. Bir yanda babası ve onun işi, bir yanda büyük aşkı Gül, bir yanda bastıramadığı müzik tutkusu ve diğer yanda da büyü gücü Pırlanta'yı kasıp kavuruyor. Büyü gücü göz ardı edilmesi zor, eğitilmezse tehlikeli olabilecek, hayatını uğruna harcamaya değecek bir güçtür. Peki ya içinde bir sanat aşkı da varsa büyücünün? Müzik yapmak için bitmek bilmeyen bir arzu varsa? Ya bir kadının aşkı da varsa üstüne üstlük? Ne yapar büyücü? Her şeyi elinin tersiyle itip kadınına dönse bile adam, acaba o bıraktığı yerde midir hâlâ? Bu öykü de böyle ikilemlerle, acılarla, arzularla ve hayallerle dolu bir serüven işte...

Üçüncü öykü bizi yine tanıdık bir yüze, Ged'in isim babası Ogion'a götürüyor. Onu görünce de kendini evinde hissediyor insan. Tuhaf bir huzur yayılıyor içine, bir de tebessüm dudağına. O huzurla ilerliyoruz öykü boyunca. Bizim sessiz Ogion'un gençliğine gidiyor ve ustasının onu Sukûnet olarak adlandırdığını görüyoruz şaşkınlıkla. Nasıl yetiştiğine, o meşhur depremi nasıl durdurduğuna tanıklık ediyoruz. Ne istediğini, neyi ne zaman söyleyeceğini bilmenin önemini öğreniyoruz Sukûnet ve ustası Deniz Yosunu'yla.

"Olmaman gereken bir sürü yere gitmeden nerede olman gerektiğini bilmek ender bulunan vergilerden biridir," diyor Deniz Yosunu'na ustası Nemmerle. Ve bir gün Deniz Yosunu da "Zamanı gelince ne demen gerektiğini bileceksin. Sanat bu, öyle değil mi? Neyi, ne zaman söyleyeceğini bilmek. Geri kalanı da sükûnet," derken belki de büyücülüğün özünü açıklıyor okuyucuya. Sakinliğin ve sabretmenin faziletini görüyoruz bu satırlarda ve usta-çırak dayanışmasının tadını...

Derken dördüncü öykü ve değişimler, dönüşümler... İnsan sevgisini keşfeden bir büyücü "ki bu büyücü zamanında başbüyücü ve ustalardan birine şiddetle karşı koyabilecek kadar çılgın, hırslı bir yüreğe sahip" yeni bir hayat arıyor kendine; teslimiyet, huzur ve sevgi dolu bir hayat. Bu arayış esnasında sarhoş kardeşiyle birlikte yaşayan, peynir satarak geçimini sağlayan Armağan'ın evine düşüyor yolu. Ev sahibi, adına çok uygun. Büyücü için gerçek bir armağan oluyor. Kadın ona evini, yüreğini açıyor, ondan korkmuyor ve hayatını paylaşıyor onunla. Sonra kedilerin düşlerine daldığınız, düvelerle muhabbet ettiğiniz, sığırları iyileştirmek için günlerce aç susuz, çayırlarda dolaştığınız, maddî değerlerin anlamını kaybettiğiniz bir serüven başlıyor. Okurken yaşamdan tat almayı, küçük şeylerle mutlu olmayı, hırsların gereksizliğini öğreniyorsunuz. Karşılıksız vermenin yüceliğini öğreniyorsunuz. Hayattaki en büyük mutluluğun aradığınız şeyi bulmaktan öte, bulduğunuz şeyle mutlu olmak anlamına geldiğini öğreniyorsunuz. K. LeGuin, günümüzde unutulmuş, yozlaşmış birçok değer yargısının yokluğundan kaynaklanan sızıyı acımasızca hatırlatıyor bize.

Son öykü "Ejder Böceği", Tehanu zamanında geçiyor. Yani Ged'in Roke'u bırakıp Tenar'ın yanına gittiği, okulun başbüyücüsüz kaldığı zamanda. İşte o dönemler Ejder Böceği adında bir kız doğar. İçinde büyük bir güç bulunduğu, bu güçle başa çıkamayacağına inandığı için onu eğitmeyi reddeden bir cadı tarafından fark edilen bu kız alkolik babasının ve yaşadıkları evin sorumluluğunu üstlenmiş, çiftliği çekip çevireyim derken sert bir mizaç edinmiş, tuttuğunu koparan biri olup çıkmıştır. Şehirdeyse Roke'tan deneyim kazanmak için dünyaya gönderildiğini iddia eden, para karşılığı soylu bir beyin hizmetine girmiş, hikâyesi aslında tamamen farklı olan sorumsuz, çapkın, genç bir büyücü yaşamaktadır. Fildişi adındaki bu büyücü bir gün Ejder Böceği'nin methini duyar ve n'apıp edip onunla tanışır. Kızdan etkilenen fakat onu bir türlü elde edemeyen büyücü farklı bir yol denemeye karar verir. Kızın içindeki büyü gücünü keşfederek onu erkek kılığında Roke'a sokmayı vaat eder. Bu hayalin büyüsüne kapılan Ejder Böceği genç adamın peşine takılarak onunla Roke'a doğru yolculuğa çıkar. İki insanın tanışmalarından adaya varmalarına kadar geçen sürede yaşadıkları iç çatışmalar, değişimler her zamanki gibi ince detaylarla verilmiş. Öykünün sonundaysa ilginç bir sürpriz bekliyor bizleri.

Kitap genel olarak insanın özüne dönmesi, sevgiyi ve iyiliği keşfetmesiyle ilgili. Bir zamanlar kötü olanlar, daha sonra pişmanlık içinde iyiliği arıyorlar. Yaşamın tadına varıyorlar. Bu kitapta bolca aşk da var. Zaten Roke'a bir kadının girmesi fikri bile kuralların en azından yıkılabilir olduğunun göstergesi değil mi? Eh, artık büyücüler de âşık olabilsinler... K. LeGuin bizi Yerdeniz'in derinliklerine götürmekle kalmıyor, kendi içimizde de önemli bir yolculuğa çıkarıyor anlayacağınız. Belki değerlerimizle, korkularımızla ve beklentilerimizle yüzleşmemizi gerektiren bir yolculuk bu, ama sizce de zaten bunun vakti gelmemiş miydi?..

Devamını görmek için bkz.

Zeynep Alpaslan, “Yerdeniz: Kadınlar, erkekler ve ejderhalar”, İyi Kitap, Ağustos 2009

Bilimkurgunun aksine, fantazinin, kendini inandırıcı kılmak için bilimsel açıklamalara ihtiyacı yoktur. Onun gücü, ‘gerçekmiş gibi’ yapmasında değil, imkansız olanı olağan kılabilmesindedir. Aristoteles, ‘iyi’ sanatı tam da böyle tanımlar. Sıradışı olan, hayal dünyasında, kendine son derece sıradan bir yer edinir. Burada asıl garip olan, gerçeğin ta kendisidir. Yaşam ve ölüm gibi. Çocukluk, ergenlik, cinsellik ve bilgelik gibi...

Dünya üzerinde belki de, J.R.R. Tolkien’le kıyaslanabilecek tek fantazi yazarı Ursula K. Le Guin’dir. Ülkemizde feminizm, anarşizm ve ütopya-distopya üzerine yazdığı politik bilimkurgularla da tanınan yazarın fantastik serisi ‘Yerdeniz’, büyücülük okuluna giden bir çocuğun olgunlaşıp bir başbüyücüye dönüşmesini, doğumla başlayan, ölümle sonlanan (?) büyük yolculuğu üzerinden anlatıyor. Yerdeniz Büyücüsü, Atuan Mezarları, En Uzak Sahil, Tehanu, Yerdeniz Öyküleri ve yıllar sonra ortaya çıkan Öteki Rüzgâr isimli kitaplar, fantazinin sadece çocuklar için olmadığını iyi bilen yetişkinlere ve hevesli Harry Potter kuşağına, Yerdeniz Takımadası’ndaki Roke Adası’nda, sonunda başbüyücü Ged’e dönüşecek olan Çevik Atmaca ismindeki çocuğun izinde, kadınlar, erkekler, büyüler ve ejderhalarla ilgili, bambaşka bir deneyim vadediyor.

Hiç varolmamış bir dünyanın olağandışı karakterlerinin, ‘gerçekçi’ olduğunu iddia eden bir çok yapıtın aksine, bu kadar inandırıcı olabilmesinin sebebi, Ursula K. Le Guin’in insan ruhunun derinliklerine inmekteki cesaretinden ve psikanalitik çözümlemelerdeki başarısından kaynaklanıyor. İnsanın karanlık tarafı, hep en dibe itilmeye çalışılan, bastırılan ve yok sayılan ama aslında varlığı her daim hissedilen ‘gölge’si, Yerdeniz adalarının üzerinde, özgürce dolaşıyor. Yüzleşme, kaçınılmaz. Savaş da öyle. Ged’le bu kadar özdeşleşebilmemizin sebebi de bu. Yerdeniz’i okurken, kendi ‘gölge’mizi daha fazla görmezden gelemeyeceğimizin farkına varıyoruz. Şanslı olanlarımız, onunla barışıyor. Bir çoğumuz ise, Yerdeniz serisini dönüp dolaşıp tekrar tekrar okuyarak, onu alt edebilmek için ikinci bir şans yakalamayı umuyor. Yerdeniz’in var olmayan bir zamanda, var olmayan bir yerde hayat bulan fantastik dünyasının büyücüleri ve ejderhaları, aslında tam da, ‘şimdi’de ve ‘burada’ olan bizleri, insanları anlatıyor. Ursula K. Le Guin, yaşama ve ölüme dair tüm ‘gerçekleri’, Yerdeniz’e aynalamadan, pat diye yüzümüze vursaydı, onu hangimiz dinlerdik ki?

Ged’in izinden giden bir çocuk, nihayet büyüdü ve gölgesiyle yüzleşmeye karar verdi: Dünya üzerindeki en tapınılası Japon’lardan biri olan Hayao Miyazaki’nin oğlu Goro Miyazaki, hayatı boyunca animasyonla ve sinemayla ilgili her şeyden köşe bucak kaçtıktan sonra, babasıyla kıyaslanma korkusunu alt edip, 2006 yılında, çok sevdiği Yerdeniz Öyküleri’ni sinemaya uyarlamaya karar verdi. 26. İstanbul Film Festivali’nde de gösterilen Yerdeniz Öyküleri (Gedo Senki), Yerdeniz serisinin üçüncü ve dördüncü kitapları temel alınarak kurgulandı. Filmde Ged, prens Arren ile birlik olarak, yerle bir olmak üzere olan Yerdeniz’i kurtarmaya çalışıyor.

Yerdeniz’in gösterime gireceğini duyan bir çok kişi, Miyazaki ismiyle heyecanlanmış, ama yönetmen olarak Hayao’nun yerine, oğlu Goro’nun isminin geçtiğini öğrenince, filme önyargıyla yaklaşmıştı. Ortalama bir animasyon filminin çok çok üzerinde olan ve her karesinde derin bir sevgi, cesaret ve bağlılık sezilen Gedo Senki, kendine has tarzıyla, ve renkli, büyülü dünyasıyla, Japon animasyon sanatının Yerdeniz evrenine çok uyduğunu kanıtlıyor, yine de, Ursula K. Le Guin’in hayal gücünün yanında, biraz sönük ve yetersiz kalıyor. Babasının izinden yürümeye karar verirse, Goro Miyazaki’nin ileride çok başarılı işlerle karşımıza çıkacağına şüphe yok. Tabii, Gedo Senki, Hayao Miyazaki’nin elinde nasıl bir şahesere dönüşürdü, bunu asla bilemeyeceğiz. Anlaşılan ‘gölge’yle bir kere yüzleşmek, onu alt etmek için yeterli değil. Ama sadık Yerdeniz okuyucuları, bunu zaten çok iyi biliyorlar.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.