Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-525-4
13x19.5 cm, 136 s.
Liste fiyatı: 15,00 TL
İndirimli fiyatı: 12,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Açık Havada Bir Gün
Özgün adı: Plain Pleasures
Çeviri: İnci Ötügen
Kapak Resmi: Lucian Freud
Kapak Tasarımı: Emine Bora, Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Haziran 2005

"Çocukluğumuzda ağaçların üstüne yaptığımız evleri hatırlarsın... Çocukken tırmanıp içine girer, yaprakların arasında gözlerden uzak kalınca da evden kaçma planları yaparsın. Çocuklar ağaç evleri severler. Mesela lafı hiç gevelemeden sana son derece orijinal ama bir o kadar da sığ bir kadın olduğumu söylesem... bir anlamda, çok sığ. Rezaletten korkarım."

Özgün, harekete geçirici, dilinin sadeliği içinde okuyucuyu en beklenmedik anlarda sarsabilen bir yazar; ilk bakışta sıradan görünen yaşamların zenginliğini son derece kolaylıkla taşıyabilen öyküler...

Çok yazmamış ve yazmayı adeta işkence olarak nitelemiş bir yazar Bowles – gücünü yazarken acı çekme ile yazıyor olmanın doğurduğu gerilimden almış olsa gerek. Günah ve kurtuluş, düşsel ve gerçek, kadınlar ve erkekler, anneler ve kızlar – bütün bu ikilemlerin içinden geçerken yazarın ironik olanı yakalamaktaki büyük yeteneği ortaya çıkıyor. Gerçekten bu kadar tuhaf mıyız? İnsanın içinden geçenle dile döktüğü arasındaki uyumsuzluk, gerçekten de Bowles'un anlattığı kadar büyük mü?

İÇİNDEKİLER
Sade Sefalar
Her Şey Güzel
Bir Guatemala İdili
Cataract Kampı
Açık Havada Bir Gün
Kavgacı İkili
Yeşil Çubuk Şeker
OKUMA PARÇASI

“Sade Sefalar” öyküsünün başlangıç bölümü, s. 7-13

Alva Perry İskoç ve İspanyol soyundan gelme, kırkına gireli çok sene geçmemiş, ağırbaşlı ve çekingen bir kadındı. Yanakları aşırı çöküktü ama hâlâ hoştu. Özellikle gözleri olağanüstü duruluk ve güzellikteydi. Amcasının ucuza kiralanabilen bağımsız dairelere, daha doğrusu ülkenin bu bölgesinde hâlâ dendiği gibi akarete dönüştürülmüş evinde yaşıyordu. Sarp, koruluk bir tepenin eteğindeki ev otoyola bakıyordu. Tepenin ortasına kadar uzanan beton merdiven evin biraz aşağısında bitiyordu. Merdivenler artık yıkılmış bir enerji santralı için yapılmıştı. Kocası on bir yıl önce öldüğünden beri Bayan Perry akarında yalnız yaşıyordu; yine de gün boyu yapacak ufak tefek işler bulduğundan yalnızlığının içinde ailesine bakan bir kadın kadar çalışkandı.

Bir o kadar çekingen John Drake onun altındaki akarda oturuyordu. Bir kamyonu vardı, kereste şirketlerine serbest iş yapıyor, ayrıca bir mandıranın süt güğümlerini dağıtıp topluyordu.

Bay Drake'le Bayan Perry tepedeki evde yaşadıkları bunca yıl boyunca kuru bir selamlaşmadan öte konuşmamışlardı.

Bir gece Bay Drake evin girişinde dururken, farkında olmadan tanımaya başladığı kuvvetli ayak seslerini duydu Bayan Perry'nin. Yukarı baktı ve kadının aşağı indiğini gördü. Ölmüş kocasının kahverengi paltosunu giymişti, göğsüne bastırdığı bir kesekâğıdı taşıyordu. Bay Drake yardım etmeyi önerdi, kadın kararsız kalarak sahanlıkta durakladı.

"Bir şey değil, patates," dedi, "yine de sağ olun, onları dışarıda közleyeceğim, hanidir yapmak istiyordum."

Bay Drake patatesleri aldı, baston yutmuş gibi yürüyerek arka kapıdan çıkıp biraz aşağıya, evin arkasındaki bahçe niyetine kullanılan küçük düzlük alana indi. Kesekâğıdını yere koydu. Arka verandanın yakınında yeni yapılmış çöp ocağı tütüyordu, bahçenin ortasında da Bayan Perry'nin amcasının yaptırdığı üstü kapalı, çevresi canlı renkte suni tuğlalardan örülmüş domuz ağılı vardı. Bayan Perry arkadan geldi.

Bay Drake'e teşekkür etti ve yanında ateş yakacağı domuz ağılıyla koruluğun başlangıcı arasında mekik dokuyarak çalı çırpı toplamaya başladı. Bay Drake başka bir şey demeksizin çalı çırpı toplamasına yardım etti, böylece ateş yandığında kadın adama bekleyip birlikte patates yemeyi teklif etti gayet doğal olarak. Adam kabul edip ateşin karşısında ters çevrilmiş bir kutunun üstüne oturdu.

Bay Drake kıpkırmızı yanaklarını Bayan Perry'den biraz olsun gizlemeyi umarak yüzünü ateşin aksi yönüne, koruluğa dönmüştü. Çok utangaç bir insandı, yüzü doğuştan kırmızıydı ama yabancı kadınların karşısında öylesine koyu bir kırmızıya dönüşürdü ki açık seçik fark edilirdi. Bayan Perry niye durmadan arkasına bakıyor diye merak etti, ama adamla soru soracak kadar samimi olmadıklarını düşündü. Konuşmasını boşuna bekledi, sonra konuşmayacağını anladı ve söyleyecek bir şeyler bulmak için zihnini yokladı.

En sonunda pür ciddiyet, "Sade, alelade sefaları sever misiniz?" diye sordu.

Kadın konuşunca Bay Drake çok rahatladığını hissetti, rengi düzeldi. Utangaç olduğu kadar da dikkatli olduğundan birkaç kelimede bir duralayarak, "Bana alelade sefalarla ne kastettiğiniz konusunda biraz daha fikir verirseniz ben de size ne düşündüğümü söylerim," dedi ihtiyatla.

Bayan Perry duraksadı. "Sade sefalar," diye söze başladı, "bir sürü insanın ya da alengirli yemeklerin olmadığı." Daha çok örnek bulmak için zihnini yokladı. "Danslı, viskili, orkestralı değil de patates közlemek gibi sade sefalar... Bir piknik gibi de, yenmediği için hendeğe atılacak bir sürü fazladan yiyeceğin olduğu cinsten değil. Yetişkin insanların sarıp eve geri götürmeye çok üşendikleri için pastaları hendeğe attığını görmüştüm. Siz de böyle şeyler gördünüz mü?"

"Yok, görmedim sanırım," dedi Bay Drake.

Kadın, "Çok israf ediyorlar," diye fikrini söyledi.

Kadının konuşmayı keseceğinden korkan Bay Drake, "Öyleyse sade sefaları severim," diye söze girdi.

Kadın, "Sade sefalar Tanrı'nın gözünde daha makbuldür değil mi?" diye sordu.

Adam bu kadar kutsal ve özel şeylerden kısacık bir tanışıklıktan sonra bahsedilmesinden rahatsız olmuştu, bir türlü cevap veremiyordu. Her zaman suskun olan Bayan Perry bir kelime selinin gırtlağında şiştiğini hissetti.

Hiç girizgâh yapmadan başladı: "Kız kardeşim Dorothy Alvarez şehir merkezindeki bütün açılışlara gider. Birlikte ortalığın altını üstüne getirmemiz için beni de çağırır, ama ben gitmem. Grubundaki en şen insan odur, kocasından boşandı. Her gittikleri yere onu da götürürler. İstese her gece lokantada yer yemeğini. Kızarmış balığa, daha bir sürü şeye bayılır. Ben böyle közlenmiş patates olmadıkça ne yediğime pek aldırmam. Hepimizin sadece bir tek hayatı var, gerçek hayatımız, beşikte başlayıp mezarda biten. Dorothy'yi her gördüğümde, eğer dikkat etmezsen hayatın acılar içinde ve aç biilaç bir kenarda kalacak, sen de mezara onsuz gideceksin, diye uyarıyorum. Bir adam gökkuşağının peşinden ne kadar uzağa giderse, geride aç bir köpek gibi bıraktığı hayatına dönmesi o kadar zor olur. Bazen adam yaşlanınca hidayete erer ve hayatını bıraktığı yere dönmek için dayanılmaz bir istek duyar, ama oraya ulaşamaz – çoğu zaman. En iyisi hayatının hep yanı başında kalmaktır. Dorothy'ye, hayat üstünde birbirinden farklı milyon tane çiçek olan bir ağaç değildir, dedim." Bir dakika bunun üstünde sessizce düşünceye daldıktan sonra devam etti. "İçine bozuk paralar koyduğu bir kutusu var, ne zaman etrafta çok sürttüğünü düşünse kutudaki paralarla kiliseye mum alır. Ruhu için yapıp yapacağının hepsi bu, yetişkin bir kadın için yeterli değil."

Kadının söylediklerini dikkatle dinleyip anlamak için müthiş çaba gösteren ama kız kardeşinin çok özel bir sırrını söyler sonra pişman olur diye de çok korkan Bay Drake'in yüzü gergindi, başka her şeyi zihninden tamamen uzaklaştırmıştı. Çok ileri gidecek olursa onu durdurmak için kendini adamakıllı hazırlamıştı.

Patatesler olmuştu, Bayan Perry iki tanesini ona ikram etti. "Patates buyurmaz mısınız?" diye sordu. Rüzgâr domuz ağılının etrafında esiyordu, esinti ilk oturdukları zamana göre daha soğuktu şimdi.

"Bu sıralardaki uğultulu soğuk gecelere ne diyorsunuz? Rahatsız oluyor musunuz?" diye sordu Bayan Perry.

John Drake, "Kesinlikle oluyorum," dedi.

Kadın dikkatle adamın yüzüne baktı. "Kiraz gibi kıpkırmızı," dedi kendi kendine.

Bay Drake gözlerinde hülyalı bir bakışla, "Ilık bir iklimde yaşamayı tercih edebilirdim belki de," diyordu ağır ağır, "gerekli gereksiz durmadan yer değiştirmenin yararına inansaydım eğer. Yani ha bire oradan oraya demek istiyorum." Kızardı, hassas bir konuya geliyordu çünkü.

"Ya, ya," dedi Bayan Perry. "Durmadan yer değiştirmek iyi değil."

"Daha gençken iyice güneye, Florida'ya gitme fırsatım olmuştu," diye devam etti adam. "Bir timsah çiftliği projesinde ortaklık teklif etmişlerdi, ama timsahlar hiç güvenli değil. Çiftlik işi tutmayabilirdi; riske o kadar aldırmıyordum, palmiyeleri, hindistancevizi ağaçlarını ve buna benzer şeyleri görmek için can atıyordum. Yine de bir adamın yer değiştirmesi için çok geçerli bir nedeni olması gerektiğine inanıyordum. Sanırım sonunda beni ta Florida'lara gidip timsah yetiştirmekten alıkoyan da bu oldu. Mesele para meselesi değildi, en önemli şey paradır diye yetiştirilmedim çünkü. Sadece şimdi nasıl düşünüyorsam o zaman da öyle düşünüyordum, bir adam yaşadığı yeri terk edecekse geçerli bir nedeni olmalı – Panama Kanalı'nın inşaatında çalışmaya giden çocuklar gibi mesela, ya da bunun gibi başka haklı nedenlerle. Aksi takdirde insan doğup büyüdüğü yerde kalmalı diye düşünüyorum, o zaman hiç kimse onun hakkında 'Buraya gelip de bizim beceremeyeceğimiz neyi yapabileceğini sanıyor?' diyemez. En azından yaşadığı yeri terk edip gurbete gitmek için tek bahanesi sonunun neye varacağı belli olmayan riskli bir iş olan benim gibi bir adam için ahali böyle der diye düşünüyorum. Erkek kardeşim böyle düşünmüyor. Bir yerde üç aydan fazla asla kalmaz." Gözlerinde kederli bir ifade, başını bir o yana bir bu yana sallayarak patatesini yedi.

Bayan Perry'nin aklı başka yerlerdeydi, bu yüzden adam aniden kalkıp elini uzatınca irkildi.

Adam, "Artık gideyim," dedi, "patateslere karşılık, yarın akşam benimle bir lokantada yemek yemeye gelir misiniz?"

Kendini şehir hayatından bilerek ve isteyerek çekmiş kadın, yıllardır böyle bir davet almamıştı, ne diyeceğini bilemedi. "Bunu yapmalı mıyım sizce?" diye sordu.

Bay Drake kesinlikle gelmesi gerektiğini söyledi, kadın daveti kabul etti. Ertesi öğleden sonra Bayan Perry evin aşağısındaki alçak beton köprünün ayağında otobüs bekledi. Artık üstüne olmayan lavanta rengi bir elbise için kız kardeşinin görüşüne ve yardımına ihtiyacı vardı. Kendisi iyi dikiş dikmeyi hiç becerememişti, kadın elbisesi tadilatından da pek anlamazdı. John Drake ile buluşacağı lokantaya giderken giymek istediği elbiseyi koltuğunun altına sıkıştırmıştı.

Dorothy Alvarez bir ara sokakta, iki ailelik bir evin yarısında oturuyordu. Bayan Perry kapıyı çaldığında oturma odasındaydı, bir erkek misafirini ağırlıyordu. Oturma odası tertemizdi ama perdelerin ve eşya kılıflarının canlı renklerdeki çapraşık desenleri yüzünden içinde rahat etmek zordu, yer muşambasındaki on, on beş kez tekrarlanan siyahlı turunculu kocaman çiçek saksısı deseni de huzursuzluk yaratmada aşağı kalmıyordu.

Dorothy perdeyi açıp kapıyı kimin çaldığını görmek için dışarıya bir göz attı. Orantısız yanakları pespembe boyalı, kıvırcık saçlı ufak tefek bir insandı.

Gelecek haftadan önce gelmesini beklemediğinden, dışarı bakıp da kız kardeşini görünce çok şaşırmıştı.

"Ooo," diye bağırdı Dorothy.

Misafiri, "Kim gelmiş?" diye sordu.

"Kız kardeşim. Gitsen iyi olur, benimle konuşacak çok önemli bir şeyi olmalı. Arka kapıdan çıkarsan daha iyi olur. Yabancılarla burun buruna gelmekten hoşlanmaz."

Adamın canı sıkılmıştı, Dorothy'ye hoşça kal demeden çıktı. Kadın kapıya koşup Bayan Perry'yi içeri aldı.

Onu oturma odasına götürüp, "Otursana," dedi. "Otur da anlat neler oldu." Cam bir tabağa kesekâğıdından biraz akide şekeri koydu.

"Bu elbiseyi üstüme uydurmanı istiyorum ya da tadilatı için bana yardım etmeni," dedi Bayan Perry. "Bu akşama istiyorum. Caddedeki lokantada komşum Bay Drake'le buluşacağım, sende giyinir öyle giderim diye düşündüm. Tadilatı sen yaparsan ücretini veririm."

Dorothy'nin yüzü asıldı. "Öz kardeşine niye para teklif ediyorsun?"

Bayan Perry sessizce ona baktı. Cevap vermedi, sebebini kendi de bilmiyordu. Dorothy kardeşine giydirdiği elbisenin orasına burasına topluiğneler soktu. "En sonunda dışarı çıktığına memnun oldum," dedi. "Kolye takmak ister misin?"

"Fazladan bir dizi boncuğun varsa alabilirim."

Dorothy her zamanki patavatsız tavrıyla "Ne diyeyim, umarım sana uygun bir adamdır," dedi. "Âşık olup o çirkin evde ömür tüketmeyi bırakman, buralarda bir sokağa yerleşmen için varımı yoğumu verirdim. Bir düşün, her şey çok farklı olurdu benim için. Sevdiğin, değer verdiğin bir kocan olsaydı senin de keyfin daha yerinde olurdu. Sonuncusu gibi değil... sanırım ümit etmekten ve düş kurmaktan vazgeçmeyeceğim asla," diye ekledi asabiyetle, çünkü kardeşinin bu konuları konuşmaktan hiç hoşlanmadığı her zamanki gibi kafasına çok geç dank etmişti. "Sanma ki," diye başladı güvensizce, "burada hep hayatımdan memnunum. Senin kadar akıllı uslu ve ciddi değilim tabii..."

Sabırsızca öbür yanını dönen Alva Perry, "Ne diyorsun anlamıyorum," dedi. "Dışarıda yemek yiyeceğim."

"Keşke bana daha yakın olsaydın," diye yakındı Dorothy, "Bazı geceler bu odada efkâr basıyor."

Bayan Perry, "Çok efkârlandığını sanmam," dedi kısaca.

"Madem dışarı gideceksin, neden neşelenmiyorsun?"

"Neşem yerinde," diye cevap verdi Bayan Perry.

Bayan Perry lokanta kapısını arkasından kapattı, her bölmeye belli etmeden bakıp arkadaşını arayarak bütün salon boyunca yürüdü. Görünüşe bakılırsa daha gelmemişti, o da boş bir bölme seçti, içine girip ahşap sıraya oturdu. Çeyrek saat sonra adamın gelmeyeceğine kanaat getirdi, bunun yarattığı büyük incinmeyi bastırıp bütün dikkatini yemek listesine vererek Bay Drake'i aklından çıkarmayı başardı. Listeye göz atarken kancasını çözdüğü boncuk dizisini çantasına tıktı. Bay Drake geldiğinde garson kadını çağırmış domuz sipariş ediyordu. Adam utangaç bir gülümsemeyle onu selamladı.
(...)

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Hande Öğüt, "Göçmenlik, avarelik, feminizm", Radikal Kitap Eki, 22 Temmuz 2005

"Dünyanın kötülüklerinden sıyrılmak olanaksız değildir. Dış etkilerden ve iç güdülenmelerden kurtularak, istenci olumsuzlayarak bir tür özgürlüğe kavuşabiliriz," savını ileri sürer Schopenhauer, mutluluğun imkânsız olduğunu düşünenlere inat...

Avangard romanın kilometre taşlarından addedilen Ağırbaşlı İki Hanımefendi ile tanıdığımız Jane Bowles, Açık Havada Bir Gün adlı kitabındaki hikâyelerinde, dışsal otorite ve içsel şartlanmaların yıkıldığı, küçük, mütevazı dünyalar kuruyor. Kahramanları için murad ettiği bu sade evren, tek yönlülük ve kapalılıktan sıyrılıp bildik özgürlük klişesini kırarak hürleşmenin adresi kılınır. Kötülüklerden kurtulunmaz ama kötülük bir metafora dönüşür; özgürlük ise bir üst bilinçlilik hâline.

Engin yeteneğine rağmen hayatı boyunca bir roman (Ağırbaşlı İki Hanımefendi), bir oyun (Yazlık Evde) ve bu kitaptaki altı kısa öykü harici bir şey yazmayan, tasarladığı iki romanını da tamamlayamadan felç geçiren Jane Bowles, literatüre armağan ettiği eserler kadar özel yaşamıyla da tartışma konusu oldu daima. Amerika'yı terk edip Doğu'ya yerleşti; eşcinsel ilişkilerde mutluluk buldu. 1946-1966 yılları arasında kaleme aldığı hikâyelerin toplandığı Açık Havada Bir Gün; özgün, ateşleyici, dilinin sadeliği içinde en beklenmedik anlarda şaşkınlık yaratan, sıradan görünen yaşamların ardındaki zenginliği açık edebilen metinlerden mülhem. Niceliğin değil niteliğin öne çıktığı, gücünü yazmanın acı verici hazzı ve geriliminden alan öyküler, günah ve arınma, düş ve gerçek, kadın-erkek, anneler ve kızlar gibi ikilemlerin içinden geçerken ironinin dayanılmaz hafifliği ile kuşatıyor okuru.

Hissedilenle söylenen arasında

İçten geçen ile dile dökülen, görülen ile gözetlenerek sezilmeye çalışılan arasındaki uyumsuzluğun çarkındaki bireyleri, gerçekçi bir gözlem ile yazıya taşıyan Bowles temel çıkış noktasını, çarpık işleyişe başkaldıranların, sürüden ayrılarak yalnızlaşmayı seçenlerin kendiliğindenliği ve ilişkilerinde bulmuş. İlk öykü 'Sade Sefalar', kocasının ölümünden sonra yalnızlığı seçerek doğaya dönen 40'larındaki Alva Perry'nin hayatının küçük bir kesidini yansıtır. Komşusu John Drake ile tesadüfi tanışmasının ardından onunla yemeğe çıkan Alva, hem sarhoş, hem de âşık olur olmasına ama aslında o, yeni biriyle tanışmaya ve yeni yerler görmeye hiç ihtiyacı olmayan bir mizantroptur. Yalnızlık, vazgeçişlilik ve yoksunluğunu, yalınlaştırılıp yalıtılmış bir küçük evrene masseden, yaşamına anlam verme çabası içindeki Bowles kadınlarından biridir Alva.

Yalnızlıkla çocukluktan itibaren baş başa kalan; natüralist feminist; kendi merkezinin varlığını unutan arzulara, arzu akışlarına olanak sağlayabilen kadınlardır bunlar...

'Yeşil Çubuk Şeker' adlı hikâyede yine yalnızlığa meyyalliği çocukluğunda beliren Mary'nin kendine doğanın kucağında kurduğu küçük dünyayı anlatır, Bowles. Ebeveyninin ve toplumun müeyyide çemberinin dışına cesurca çıkabilen Mary, kusursuz bir özgürleşimci psikolojik mekanizmayı yerleştirir zihnine, tıpkı doğanın kucağında yeşerttiği hayali oyunlar gibi...

'Her Şey Güzel', Bowles'un yaşamayı seçtiği Fas'ta geçer. Hıristiyanlar ile Müslümanların komşuluk ilişkileri, reddedilemeyen benzerlikler, etnik kökeni ne olursa olsun kadınlar arasındaki önlenemez rabıtalar ve kadınların dünyayı güzelleştirmesi dile getirilir. Diğer hikâyelerdeki kadınlar da sadece hayatın güzel ya da çirkin oluşuna önem veren mütevazı ruhlardır.

'Bir Guatemala İdili'nde Bowles, eşi Paul Bowles'ün Esirgeyen Gökyüzü'nde hakir gördüğü, belirli bir süreliğine yolculuğa çıkan turistlerle dönmemecesine yola düşen gezginler arasında yaptığı ayrımın benzerini gerçeğe dönüştürür. İspanya'nın bir kasabasındaki salaş pansiyona gelen Amerikalı gezginin ikilemlerinde, ekonomik yayılma hasebiyle başka medeniyetleri ve melezi daima merak eden Batı hicvedilir, örtük biçimde. Ötekileştirilen bir kültürün gelenek ve alışkanlıklarını bir laboratuvar deneyine dönüştüren gezgin, pansiyonda kalan iki çocuklu, geçkince, şişman dul Senaro Ramirez ile cinsel ilişkiye girer; kadının arzusuyla gerçekleşen bu gelgeç ilişki, Batılı gezginimizin meşruiyetini gizlediği, ölesiye suçluluk duyduğu bir günahtır. Oysa Senora, istekleri ile yapabilme gücü arasındaki ikilemden gücünü alan, arzusunun üreme ve ahlâktan kopmasına izin veren bir kadın olarak, eril öznenin kadın bedenini nesneleştiren, araçsallaştıran, parçalara ayıran tek katlı arzusunun yerine kendi çokkatlı arzusunu öne çıkarır. Utancını asla silemeyeceği ilişkisinin ardından memleketine dönen gezgin, serüvenini bir anıya dönüştürüp kendi 'zamanını' yaşayacaktır artık.

Parametreler sorunu tarihte değil, bizim zamanımızda yatar, Umberto Eco'ya göre. Kişi, gezgin örneğinde olduğu gibi farklı konularda birbiriyle çelişen parametrelere sahip olabilir. Ancak Batı kültürü, kendi çelişkilerini açık ederken aynı anda onu sağaltacak teknolojik kapasiteye de haizdir. Bowles, hayatının bir bölümünü dünyanın 'Doğusu'nda geçiren, kendi kültürüne gönüllü sürgün, göçebe bir yazar olarak seküler, liberal politik çevrelere ters düşmeyi göze alırken yerleşik cinsel kimliği de reddederek 'rizomatik' bir ağın içine yerleştirir yaşamını ve yazınını. İnsanlığın tüm değerlerini alt üst eden bir dönemde (50'liler) yaşayan ve yazan Bowles, doğal olarak bekleyiş, bırakılmışlık, yalnızlık, umutsuzluk ve yabancılaşma üzerine kuracaktır yapıtını.

Temel ilgi alanlarından biri anne-kız ilişkisi olan, 'In the Summer House' adlı oyununda da anadan kıza geçen genetik bir şifre olarak annelik kavramını irdeleyen Bowles, bu öyküsünde de anneliği ve kızlarıyla rekabetini ele alır. Ki bir sonraki öykü 'Cataract Kampı'nda da yine birbirlerine hem annelik, hem evlatlık yapan Harriet ile kız kardeşi Sadie arasındaki himaye, kıskançlık, öykünmeye tutar ışığını.

Aylaklık üzerine düşünceler

Göçebelik, anarşist ideolojinin içinden bir kavramsallık olarak belirmekle birlikte, aylaklığı da imleyen bir semboldür aslında. Bowles bu anlamda 'aylaklığa' yakın durur. Yaşamın absürdlüğünü ve insanlar arası iletişimin olanaksızlığını vurgulayan 'saçma tiyatro' geleneğinden beslenen bir oyundur sanki bu hikâyeler. Yitip giden zaman eksenini hikâyesinin dip akıntısı yaparken şimdiki zamanda geçmişin hesabı, geleceğin hayalleri ile hemhal olan insanların dramıdır sergilenen. Yazar, olayları izlememize izin verir ama kendi içimize çağırır bizi ilkin; aşinalık kurup anlamlandırmamıza ve kendi tecrübelerimizle paralellikler kılmaya yöneltir. Hikâyeler arasında gezinirken seyreder, seyrederken de düşünürüz; aylaklık üzerine. Walter Benjamin'e göre, içinde yer alınan fakat olumlanmayan, değiştirilmeye de güç yetmeyen bir hayatın içinde, bir tür protestodur, aylaklık.

Bowles'un aylakları gözlemler, düşünür; bireyselliğine, mahremiyetine sahiptir ve onun dış dünya tarafından yutulup silinmesine; kitlenin prototipi olmasına izin vermez. Bir başka varoluş, yaşayış biçimi geliştirirler.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.