Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-530-8
13x19.5 cm, 216 s.
Liste fiyatı: 22,00 TL
İndirimli fiyatı: 17,60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Rüzgârlara Söyleyen
Özgün adı: Comédia infantil
Çeviri: Haluk Barışcan
Kapak İllüstrasyonu: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Eylül 2005

"Ben, José Antonio Maria Vaz, bu nemli, bunaltıcı gecede güneşten yanmış, kırmızıya çalan bir kerpiç damda durmuş dünyanın sonunu bekliyorum. Pisim, ateşim var ve giysilerim olacak sökük paçavralar cılız vücudumdan çılgın bir biçimde firar edermişçesine üzerimden dökülüyor... Ben, José Antonio Maria Vaz, tropikal göğün yıldızları altında bir damın üzerindeki yalnız adam, anlatacak bir hikâyem var..."

Haydutların yaktığı köyünden kopup şehirdeki binlerce sokak çocuğunun arasına karışan henüz on yaşındaki Nelio'nun dokuz güne sığdırdığı hikâyesidir, Antonio Maria Vaz'ın rüzgârlara anlattığı.

Gece gündüz canavarlarıyla boğuşan Nascimento, pantolon ceplerinde sebze yetiştiren Mandioca, evinden kaçmış Pecado, ağır işleyen kafasına rağmen bir banka kurmayı hayal eden Tristeza, tek kollu Alfredo Bomba ve albino Deolinda'dan oluşan çetesiyle hayata tutunmaya çalışan, "bilge" sokak çocuğu Nelio'nun...

Daha çok polisiye romanlarıyla tanınan İsveçli yazar Henning Mankell, ikinci vatanının, Afrika kıtasının masalsı ama katı gerçekliğinden bir kesit sunuyor bu hüzünlü çocukluk komedyasında.

OKUMA PARÇASI

Açılış bölümü, s.7-9

Ben, José Antonio Maria Vaz, bu nemli, bunaltıcı gecede güneşten yanmış, kırmızıya çalan bir kerpiç damda durmuş dünyanın sonunu bekliyorum. Pisim, ateşim var ve giysilerim olacak sökük paçavralar cılız vücudumdan çılgın bir biçimde firar edermişçesine üstümden dökülüyor. Ceplerimde un var, benim için altından bile değerli olan un. Çünkü daha bir yıl öncesine kadar temsil ettiğim bir şey vardı, fırıncıydım ben. Şimdiyse bir hiçim, gündüzleri kavurucu güneşin altında hiç durmaksızın orada burada sürten, bitmek bilmeyen geceleri de boş bir binanın damında geçiren bir dilenci. Ama dilencilerin bile kendilerine bir kimlik bahşeden işaretleri vardır; sokak köşelerinde ellerini, sanki biri alıp götürsün diye toptan vermek ya da parmaklarını teker teker satmak istermişçesine yola doğru uzatan diğerlerinden ayırt edilmelerini sağlayan işaretleri. "Rüzgârlara Söyleyen" olarak tanınan hırpani heriftir José Antonio Maria Vaz. Dudaklarım, dinlemeye kimsenin hazır olmadığı bir hikâye anlatırcasına gece gündüz aralıksız oynar. Denizden esen ve bana daima dikkatle, itirafların sona ermesini bekleyen yaşlı bir rahip sabrıyla kulak veren Muson rüzgârından başka bir dinleyicim olmadığını kabullenmiş gibiyim sonuçta.

Geceleri kaçıp bu terk edilmiş dama sığınıyorum, burada duruma hâkim olduğumu ve gerekli mekânı bulduğumu sandığım için. Yıldızlar sessizdir, beni alkışlamazlar ama göz kırparlar ve ben de sanki sonsuzluğun kulağına fısıldıldayabilirmişim hissine kapılırım. Başımı eğdiğimdeyse önüme serilen şehri görürüm: İçinde huzursuz ateşlerin parlayıp oynaştığı, görünmez köpeklerin kahkahalar attığı gecenin şehrini. Ve insanların nasıl olup da uyuduklarına, soluk aldıklarına, rüya gördüklerine ve seviştiklerine şaşarım, ben damımın üzerinde durmuş şimdi var olmayan bir insanın hikâyesini anlatırken.

Ben, José Antonio Maria Vaz, ben de ırmağın geniş ağzına inen sarp bayırlara asılı bu şehrin bir parçasıyım. Evler, tıpkı maymunlar gibi bayırlara tırmanıyor ve içlerinde yaşayan insanlar sanki her geçen gün biraz daha çoğalıyor. Bilinmeyen iç bölgelerden, savanlardan, uzaklardaki ölmüş ormanlardan çıkıp üzerinde bu şehrin bulunduğu sahil şeridine geliyorlar. Buraya yerleşiyor ve kendilerine yöneltilen bütün o düşmanca bakışların farkına varmıyorlar anlaşılan. Nasıl geçindiklerini ya da nerelerde barındıklarını kimse bilmiyor. Şehir tarafından yutuluyor ve onun bir parçası haline geliyorlar. Her gün denkleri ve sepetleriyle yeni yabancılar geliyor şehre, heybetli başlarının üstünde iri bohçalarıyla uzun boylu siyah kadınlar ufuk çizgisi boyunca dizilmiş küçük siyah noktalar gibi ilerliyor. Yeni çocuklar doğuyor ve bulutların karardığı, fırtınaların katil çeteler gibi ortalığı kasıp kavurduğu günlerde suların önüne katılıp sürüklenecek yeni evler bayırlardan yukarı tırmanıyor. İnsanlar kendilerini bildi bileli böyle bu. Pek çok insan geceleri uykusuz gözlerle bu gidişin neye varacağını kara kara düşünüyor.

Şehir ne zaman bayırdan aşağı yuvarlanıp deniz tarafından yutulacak?

Bunca insanın ağırlığı ne zaman fazla gelecek?

Dünyanın sonu ne zaman?

Ben, José Antonio Maria Vaz, bir zamanlar ben de geceleri uykusuz gözlerle kara kara düşünürdüm.

Ama artık bıraktım bunu. Nelio'yu tanıdıktan, onu dama taşıdıktan ve ölüşünü gördükten sonra.

Önceleri zaman zaman üzerime çöken huzursuzluk artık yok. Daha doğrusu, insanın korkmasıyla huzursuz olması arasında belirleyici bir fark olduğunu kavramış bulunuyorum.

Bunu bana açıklayan da Nelio oldu.

"Korktuğun zaman sanki doyurulmaz bir açlık çekiyormuş gibisindir, halbuki huzursuzsan bu huzursuzluğa karşı direnirsin."

Dediklerini hatırlıyorum ve haklı olduğunu da biliyorum şimdi. Bazen burada dikilip gecenin örttüğü şehre, huzursuzca titreşen ateşlere bakıyor ve yanında durup ölüşünü seyrettiğim dokuz gece boyunca söylediği her şeyi hatırlıyorum.

Bu dam da hikâyenin canlı bir parçası. Sanki denizin dibinde gibiyim, batmışım da daha derine gidemiyormuşum gibi. Kendi hikâyemin dibindeyim, her şey burada, bu damda başladı ve yine burada bitti.

Bazen görevim tam da buymuş hissine kapılıyorum: Sonsuza kadar damda dolaşıp kelimelerimi yıldızlara yöneltmek. Görevim bu, sonsuza kadar.

Unutmanın imkânsız olduğunu düşündüğüm garip hikâyem işte bu.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Abidin Parıltı, “Ben José Antonio Maria Vaz”, Radikal Kitap Eki, 30 Eylül 2005

Henning Mankell İsveçli bir yazar. Kitapları, dünyanın belli başlı ülkelerinde çok ilgi gördü. Türkiye'de de hatırı sayılır bir okuyucu kitlesi edindi. Mankell 1948'de doğdu. Annesi, aileyi terk etmiş olduğu için babası tarafından büyütüldü. On yedi yaşında Stockholm'e giderek Riks Tiyatrosu'nda yönetmen yardımcısı olarak çalışmaya başladı. 1968'de yönetmenliğe ve yazarlığa adım attı. İlk romanı Kaybolan Esir Kampı 1979'da yayımlandı. 1985'te Maputo'da bir tiyatro topluluğu kurmak üzere aldığı davet sonucu gittiği Mozambik ikinci vatanı hâline geldi. 1990-98 yılları arasında yazdığı, kahramanı Komiser Wallander olan polisiye romanlarla dünya çapında ün kazandı.

Ancak Mankell'in 1995 yılında yazdığı ve konusu Afrika'da geçen romanı Rüzgârlara Söyleyen'de polisiyeye hiç bulaşmamış. Daha çok Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlığı'nı ve Fuantes'i, ayrıca Gunter Grass'ın Teneke Trampet'ini sürekli hatırda tutacak biçimde masalsı ve büyülü bir dille yazmıştır. Mankell burada Afrika'da adı verilmeyen bir ülkede, ki bu ülkenin kendisinin yılın altı ayını geçirdiği Mozambik olduğu hemen anlaşılır, sokak çocuklarının iç acıtan hikâyesini anlatır. Roman genellikle José Antonio Maria Vaz'ın ağzından anlatılır.

'Unutmayın diye...'

Vaz, hikâyesini Muson Rüzgârları'na anlatır. Kimsenin onu dinlemediğini bilmektedir. Ancak Nelio'nun çarpıcı hikâyesini belleğinde saklamak, başkalarına anlatmak ve unutulmamasını sağlamak istemektedir. Olayı anlatmaya başladığında üzerinden bir yıl geçmiştir. Nelio'da bir anlamda yükünü hafifletmek, herkesin onun olağanüstü ve hüzünlü hikâyesini bilmesini sağlamak için Vaz'la paylaşmıştır hikâyesini. Bir yönüyle Nelio'nun hikâyesi bütün bir ülkenin makus tarihi ve talihidir de aslında. Bu yüzden romanın bir yerinde Vaz'a şöyle der: "Unutulmaktan korktuğum için değil, sizler kim olduğunuzu unutmayasanız diye" anlatır hikâyesini. Nelio henüz on yaşındadır ve sokakların bilgeliğini özümsemiştir. Haydutlar onun köyünü yakmıştır. Köyden sadece o kurtulabilmiştir. Belki de romanın en çarpıcı sayfaları köyün boşaltılma zamanlarıdır. On üç yaşındaki bir haydut hiç tereddüt etmeden bir köylünün kafasını baltayla keser, Nelio'nun henüz bebek olan kız kardeşi havanda tokmakla ölene kadar dövülür. İşte o zaman da dünya ölüyor gerçekten.

Haydutların komutanı Nelio'dan karşısındaki çocuğu öldürmesini istediğinde Nelio, haydutların komutanını vurur ve kaçar. Nelio'nun yolculuğu ve hikâyesi de burada başlar. Bize olağanüstü gelebilecek kişilerle tanışır, yaşar. Şimdi hikâyesinin yaşadığı ama kendisinin öldüğü bu şehre gelir. Bilge bir yapısı vardır. Sokak çocukları arasında hiç dayak yemeyen sadece Nelio'dur ve şehirde bir efsane olur. Sonra bir kadın onun büyüsel yönünün olduğunu anlatır ve efsane büyür. Nelio'nun çetesi oldukça ilginçtir.

Nascimento, konuşmayı güç bela becerir, onun yerine içinde yaşamaya mecbur bırakıldığı dünyayı tanımlamak ve yorumlamak için yumruklarını kullanır. İnce uzun, büyük ayaklı, sol elinin küçük parmağı kıvrık duran Mandioca'nın pantolon cepleri oldukça büyüktür. Çünkü, orada soğan ve domates yetiştirir. Cebine doldurduğu toprağı her gün sular. Bütün özlemi hiç hatırlamadığı ama benliğine kazınmış köyüne geri dönmektir. Pecado, üvey babasının kafasına kiremiti indirip kaçmıştır. Alfredo Bomba, çetenin en küçüğü, tek kollu olanıdır. Sadece dileneceği zaman ağlar. Diğer zamanlarda mutlu görünür. Tristeza'nın ise kafası az çalışır. Düşünceler beynine hızlı gitmemeyi öğrenmiş,umutsuz yoksulluğun üveyoğludur o.

Bir de Cosmos var. Çetenin Nelio'dan önceki lideri. Polislerin yola getirmeye çalıştıkları ancak beceremedikleri zeki çocuk. Romandaki kişiler bizim bugünkü dünyayı algıladığımız biçimdeki bir kişiliğe ve yaşantıya sahip değildir. Bu anlamda bize masalsı gelen bir dünya aslında onların içinde yaşadığı dehşet bir gerçekliktir. Bizim batıl olarak nitelendirdiğimiz onların içselleştirilmiş yaşam bilgeliğidir. Çetenin bütün elemanları daha çocuk olmadan büyümeyi öğrenmiş ve yaşamda kalmanın tek yol olduğunu algılamışlardır. Çocuk olmalarına rağmen büyümüş, ergenliğe ulaşmamış olmalarına rağmen yaşlanmış adamlardır. Çocuklukları bir günde biten bu kişilerin yükü oldukça ağırdır. Savaş, yoksulluk ve sokaklar o çocuk yüzleri birdenbire yaşlandırmıştır. Bir durgunluk çöker yüzlerine ve yorgun bilgeler olurlar. (bkz. Çevremiz, sokak araları, yol kenarları, metruk binaların içleri) bu çocuklar o toplumun dışarıya taşmış vicdanları olarak her zaman göz önündedir. Nitekim romandaki çocuklar da her zaman göz önünde ve her yerdedirler. Başkanın odasında bile.

Beyazların hükümranlığı

Vaz, Nelio'yu ağır yaralı bir hâlde kurtarır ve dama çıkarır. Nelio'nun hikâyesini dokuz gün boyunca dinler. Öte yandan Vaz'ın ve şehirdekilerin de hikâyesi akar. Vaz'ın, yüz yaşına yaklaşan ama hâlâ bir genç kız gibi olan, arabasıyla son sürat şehrin sokaklarında gezen Dona Esmeralda'nın yanında çalışmaya başlaması, Maria'ya âşık olması, Devrimci güçlerin diktatörlüğü yıkması, bunun ertesinde Dona Esmeralda'nın tiyatro kurması, ekibini hazırlaması, anlaşılması güç oyunlar çıkarması da anlatılır.

Roman hangi ülkede geçtiğini söylemez. Dile getirilen sorun ve trajedi herhangi bir sömürge ülkenin ya da iç savaşı yaşayan bir ülkenin başına gelebilecek olaylardır. Buna yaşadığımız ülkeyi de dahil edebiliriz. Romanın temelindeki bir diğer çatışma ve aslında en önemli çatışma, ki sözünü ettiğimiz bütün sorunların ana kaynağı, siyah-beyaz eşitsizliği ve beyazların hükümranlığıdır. Beyazların (Portekiz'in diktatörlük zamanında Mozambik'i sömürgesi hâline getirmesi) siyahlara egemenliği (Frelimo, Mozambik Kurtuluş Cephesi'nin, 1975'te savaşı kazanması) bittiğinde de aslında değişen çok fazla bir şey yoktur. Yoksuluk bâkidir hâlâ.

Mankell, burada kasvetli ve katı olabilecek bir hikâyeyi oldukça iyi bir dille ve bildiğimiz gerçeklerden kopararak anlatır. Kimi zaman kişilerine grotesk özellikler yükleyerek kimi zaman da olaya olağanüstü bir nitelik katarak masalsı kılar. Bütün kişileri kendi dramları içinde hem kahraman hem de kurbandır. Aslında bence Mankell, sömürge ülkelerin yazgısına Nelio'nun şahsında bir şiir yazmış Rüzgârlara Söyleyen'de. Yazıyı Nelio'nun Cosmos'a söylediği bir sözle bitirebilirim: "Ben başkan olsaydım istifa ederdim. Sokak çocukları sürüsünü yöneten birinin başkanlık yapmaya zamanı mı kalır?"

Devamını görmek için bkz.

Eylem Yıldızer, “Rüzgârlara Söyleyen”, Evrensel, 20 Ekim 2005

“Mümkün olan dünyaların en iyisi buysa diğerleri nasıldır, kimbilir?” Voltaire, Candide

“Ben, Josê Antonio Maria Vaz, bu nemli, bunaltıcı gecede güneşten yanmış, kırmızıya çalan bir kerpiç damda durmuş dünyanın sonunu bekliyorum. Pisim, ateşim var ve giysilerim olacak sökük paçavralar cılız vücudumdan çılgın bir biçimde firar edermişçesine üzerimden dökülüyor. Ben, Josê Antonio Maria Vaz, tropikal göğün yıldızları altında bir damın üzerindeki yalnız adam, anlatacak bir hikayem var”

İsveçli yazar Henning Mankell’in Metis Yayınları tarafından yayınlanan romanı Rüzgârlara Söyleyen, genç bir fırın işçisi olan Josê Antonio Maria Vaz’ın tanıklığında Afrika’nın yakıcı sıcağında bile erimeyecek katı gerçekliğini anlatıyor. Josê Antonio Maria Vaz, günün birinde öyle bir hikayeye, öyle bir yaşama tanık olur ki, bütün hayatını değiştirmeye karar verir. Bu tanıklığın ona yüklediği bir sorumluluk vardır ve bundan böyle bütün hayatını bu hikayeyi başkalarına anlatarak geçirecektir. Unutmak imkansızsa, anlatmak gerekir çünkü. Josê Antonio Maria Vaz, “rüzgârlara söyleyen” olacaktır artık. Çünkü Hint Okyanusu’ndan şehre dalan ayartıcı rüzgârlarla başlar bütün hikâye, gecenin karanlığında söylenen her kelime rüzgârlara söylenir ve dinlemek isterseniz size de anlatacaktır Josê Antonio Maria Vaz. Çalıştığı fırının sahibi tarafından kurulan ve fırına bitişik tiyatroda bir gece duyduğu silah sesleri Josê Antonio Maria Vaz’ı bir yetişkinin bile kaldıramayacağı deneyimleri ve acıları taşıyan küçücük bir bedenle tanıştırır. Göğsüne gömülmüş kurşunlarla kanlar içinde yerde yatan bu beden bir sokak çocuğuna, Neilo’ya aittir. Josê Antonio Maria Vaz’ın fırının damına taşıdığı Neilo, yaralarının tedavi edilmesini bile istemez. Henüz on yaşındaki bu sokak çocuğu, yaşından beklenmeyen bir sabırla acıya dayanmaktadır. İstediği tek bir şey vardır çünkü; hikâyesini anlatmak. Bu yüzden hikâyesini anlatana kadar –tam dokuz gün– ölüme direnecektir. Dokuz gün boyunca Josê Antonio Maria Vaz’a anlatacağı hikâye kendisinin esrarengiz ve inanılmaz hayatı olduğu kadar, Afrika’nın, hatta dünyanın bütün sokak çocuklarının hikâyesidir. “Unutulmaktan korktuğum için değil, sizler kim olduğunuzu unutmayasınız diye” der Neilo, hikayesine başlarken. Bir gece yarısı köyünü basan haydutlardan kaçmıştır Neilo, uzun ve ilginç bir yolculuğun ardından şehre varmış ve şehrin sokaklarında yaşamaya başlamıştır. Daha on yaşında olmasına rağmen sözlerinde ve davranışlarında büyük bir olgunluk vardır. Bu olgunluğun sırrı geride bıraktığı köyünde, o vahşet dolu baskın gecesinin sabahında yaşadığı acılardır. Haydutların dibekte buğday dövercesine tokmakla vura vura öldürdüğü minicik kızkardeşinin çığlıkları, annesinin dayanılmaz haykırışları Neilo’nun ruhunda derin izler bırakır. Kardeşini öldüren haydut çetesinin lideri başka bir çocuğu öldürmesi için ona silahını verdiğinde, yaşamak için tek şansı da olsa kardeşi saydığı çocuğu öldürmez Neilo. Bedeli ne olursa olsun, günlerce aç kalacak, hiç bilmediği bir dünyada kaybolacak da olsa seçimini yapar ve çete liderini vurur Neilo. Sonra onu şehrin karmaşa dolu hayatına sürükleyecek yolculuk başlar. Neilo artık, şehir meydanında, eski zamanlardan kalmış atlı heykelin içnde geçirdiği gecelerde ailesinin, köyündeki güzel günlerin hayaliyle yaşayacaktır. Sokak çocukluğu Neilo için bir zorunluluktan çok bir seçimdir. Çünkü ona korkutucu ve yabancı gelen şehrin sokakları, sığınabileceği ve özgür hissedebileceği tek yerdir. Neilo, damda geçirdiği dokuz gün boyunca her gece hikãyesini anlatır. Sokaklarda tanışıp sonradan lideri olduğu çetedeki çocuklar, her birinin sokaklara çıkan öyküsü, on yıllık ömründe anladığı, tanıdığı kadar dünya ve daha birçok şey, Neilo’nun kendine özgü masalsı kelimeleriyle rüzgâra takılır ve Hint Okyanusu’ndan bütün dünyaya yayılır. Zaten Neilo’nun hikâyesi bütün dünyanın acı ama gerçek hikâyesidir. Basılan, yakılan köyler, öldürülen çocuklar, acılı anneler, şehrin sokaklarında özgürlüğünden vazgeçmeden yaşamayı seçen, olgunlaşmış ruhlarındaki çocuksu neşeyi kaybetmeyen sokak çocukları! Size de tanıdık gelmiyor mu?

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.