Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-531-5
13x19.5 cm, 320 s.
LİSTE DIŞI
BASILMAYACAK
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Salman Rushdie diğer kitapları
Harun ile Öyküler Denizi, 1994
Geceyarısı Çocukları, 2000
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Utanç
Özgün adı: Shame
Çeviri: Aslı Biçen
Yayına Hazırlayan: Tuncay Birkan
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Eylül 2005

Salman Rushdie, Geceyarısı Çocukları’ndan hemen sonra kaleme aldı Utanç’ı. Bu iki görkemli roman daha şimdiden 20. yüzyıl klasikleri arasında sayılıyor. Çok sayıda dile çevrilen Utanç şimdi Türkçede. Hiç yabancılık çekmeyeceğiniz bir ülkede, tanıdık karakterler arasında, zevkle okuyacağınızı düşünüyoruz bu romanı.

“Politik roman” diyebiliriz Utanç için. İktidar çılgınlığına kapılmış politikacılar, olgunlaşmamış gördükleri toplumun vasiliğine kendilerini atayan hırslı, “dinibütün” generaller, elbirliğiyle demokrasisi delik deşik edilmiş bir ülke... Müthiş bir ironi ve hüzünle anlatıyor Rushdie bu ülkeyi – politik romanların sıklıkla başvurduğu basmakalıp çözümlere rağbet etmeyen, zengin karakterlerle dolu bir alegori yaratarak başarıyor bunu.

Biri Ziya-ül Hak’a, ikisi baba-kız Butto’lara “hem benzeyen hem de benzemeyen” karakterlerin önemli roller üstlendiği bu olağanüstü roman, yine “benzeyen ama tam da Pakistan denemeyecek” bir ülkenin tarihini, utanç duygusunun prizmasından anlatmaya girişiyor. Ayıbı, rezaleti, skandalları da içeren bir anlam zenginliği taşıyan bu utanç özellikle iki karakterde somutlanıyor: “Utanmazlığın” kişileşmiş hali, şişko doktor Ömer Hayyam Şakil ile başka insanların hissetmedikleri bütün utancı kendinde toplayan karısı Safiye Zeynep...

İÇİNDEKİLER
I Anavatandan Kaçışlar
1 Servis Asansörü
2 Ayakkabılardan Bir Gerdanlık
3 Eriyen Buzlar

II Düellocular
4 Paravanın Ardında
5 Yanlış Mucize
6 Şeref Meseleleri

III Utanç, Müjde ve Bakire
7 Kızarma
8 Güzel ve Çirkin

IV On Beşinci Yüzyılda
9 Büyük İskender
10 Peçeli Kadın
11 Asılmış Bir Adamın Monoloğu
12 İstikrar

V Hüküm Günü

Teşekkürler
OKUMA PARÇASI

Açılış bölümü, Servis Asansörü’nden, s. 13-16.

Havadan bakıldığında her şeyden ziyade kötü orantılı bir halteri andıran ücra sınır kasabası K'da bir zamanlar üç sevimli, sevgi dolu kız kardeş yaşardı. İsimleri... ama gerçek isimleri asla kullanılmazdı, tıpkı evdeki en iyi porselenler gibi; üçünün de yaşadığı o trajedi gecesinden sonra porselenler zamanla yeri unutulan bir dolaba kilitlenmiş, böylece Çarlık Rusyası'nda Gardner seramik fabrikası tarafından üretilen büyük bin parçalık takım, gerçekliğine neredeyse inanmaz oldukları bir aile efsanesine dönüşmüştü... lafı daha fazla uzatmadan üç kız kardeşin Şakil soyadını taşıdıklarını ve herkes tarafından (yaş sırasıyla) Çanni, Manni ve Banni diye bilindiklerini söylesem iyi olacak.

Günün birinde babaları öldü.

Öldüğünde on sekiz yıldır dul olan İhtiyar Bay Şakil'in yaşadığı kasabaya "cehennem çukuru" demek gibi bir huyu vardı. Son hezeyanı sırasında büyük bölümü anlaşılmayan dur durak bilmez bir monoloğa kaptırmıştı kendini, bu monoloğun bulanık akışı esnasında hizmetkârlar uzun müstehcen bölümler, yatağının etrafındaki havayı fokur fokur kaynatan küfürler ve lanetler seçer gibi olmuşlardı. Bu son söylevinde, ihtiyar münzevi, ömrü boyunca kasabasına duyduğu nefreti baştan almış, kâh pazarın etrafındaki alçak, boz renkli "kambur zumbur" binaları yok etmeleri için iblislere seslenmiş, kâh ölüme bulanmış sözleriyle Kışla Mahallesinin serin, kireç badanalı kibrini lanetlemişti. Halter biçimli kasabanın iki ucundaki kürelerdi bunlar: eski şehir ve Kışla, eski şehirde sömürgeleştirilmiş, yerli halk otururdu, Kışla'da yabancı sömürgeciler, Angrez, yani Britanyalı sahipler. İhtiyar Şakil iki dünyadan da tiksinirdi ve yıllar boyu, kuyu gibi ışıksız bir avluya bakan, yüksek, kaleye benzer, devasa malikânesine kapanmıştı. Ev açık bir meydanın kenarındaydı ve pazarla Kışla'ya eşit mesafedeydi. İhtiyar Bay Şakil ölüm döşeğinde, binanın dışarı bakan üç beş penceresinin birinden, Rönesans üslubunda yapılmış büyük otelin kubbesini görebiliyordu; katlanılmaz Kışla Mahallesi sokaklarından bir serap gibi yükseliyordu otel ve içinde altın tükürük hokkaları, pirinç düğmeli üniforma giymiş, kutu şapka takmış evcil örümcek maymunları, her gece muhteşem bitkilerin, sarı güllerin, beyaz manolyaların ve tavana uzanan yeşim rengi palmiyelerin enerjik başkaldırısı arasında kartonpiyerli balo salonunda çalan tam tekmil bir orkestrayı bulmak mümkündü – kısacası Flashman's Otel'in, daha o zamandan çatlamış olan büyük yaldızlı kubbesi, kısa olmaya yazgılı ihtişamının usandırıcı kibriyle parlıyordu; o kubbe altında üniformalı postallı Angrez subayları, beyaz kravatlı siviller ve aç bakışlı, saçları lüle lüle hanımlar her gece toplanır, bungalovlarından çıkıp dans etmeye ve renkli olma yanılsamasını paylaşmaya gelirlerdi – halbuki aslında sadece beyazdılar, hatta amansız sıcağın, bulut altında gelişmiş soluk tenleri üzerindeki zararlı etkileri yüzünden ve tabii bir de karaciğerlerini hiçe sayarak güneşin öğle vakti ifratında kırmızı Burgonya şarabı içme alışkanlıkları yüzünden gri. İhtiyar adam emperyalistlerin altın otelden yayılan, umutsuzluğun neşesinden ağırlaşmış müziğini duydu ve rüyalar oteline yüksek, net bir sesle küfür etti.

"Kapatın şu pencereyi," diye bağırdı, "yoksa bu gürültüyü dinleye dinleye öleceğim." İhtiyar kadın hizmetkâr Haşmet Bibi pencereyi kapattığında birazcık rahatladı ve son enerjisini toplayarak, ölümcül hezeyan selinin istikametini değiştirdi.

"Yetişin," diye ihtiyar adamın kızlarına seslenerek odadan fırlamıştı Haşmet Bibi, "babacığınız kendini şeytana teslim ediyor." Dış dünyayı def eden Bay Şakil ölüm monoloğunun öfkesini kendine çevirmiş, ruhunun sonsuza kadar lanetlenmesini istiyordu. "Allah bilir sinirine ne dokundu," dedi Haşmet esefle, "ama tuttuğu yol, yol değil."

Dul adam çocuklarını Farsi sütannelerle, Hıristiyan ayahlarla ve çoğunlukla Müslümanlıktan gelen demirden bir ahlakla büyütmüştü, gerçi Çanni babasını asıl güneşin katılaştırdığını söylerdi. Üç kız, onun öldüğü güne kadar bu labirentvari malikâneden hiç çıkartılmamıştı; hemen hemen hiç eğitim görmeden haremlikte hapis tutulmuş, birbirlerini eğlendirmek için kendilerine has lisanlar icat etmiş, çıplak bir adamın nasıl göründüğü üzerine kafa yormuş, ergenliğe ulaşmadan önce tuhaf cinsel organlar hayal etmişlerdi, mesela erkeklerin göğsünde kendi memelerinin oturacağı oyuklar, "o zamanlar öyle cahildik ki," diye hatırlatacaklardı yaşları ilerledikçe hayretle birbirlerine, "döllenmenin memelerden olduğuna inanabiliyorduk." Bu uzun mahpusluk üç kız kardeş arasında asla tam olarak kopmayacak çok güçlü bir bağ oluşturmuştu. Kafesli bir pencerenin önünde durup büyük otelin yaldızlı kubbesine bakarak ve gizemli dans müziğinin nağmelerine göre salınarak geçirirlerdi akşamlarını... söylentiye bakılırsa ikindilerin tembel mayışıklığında birbirlerinin vücutlarını keşfederlerdi uyuşuk uyuşuk; geceleri de babalarının ölümünü hızlandırmak için büyüler yaparlardı. Ama kem dillerin söylemeyeceği yoktur, özellikle de erkeklerin soyan gözlerinden uzakta yaşayan güzel kadınlar hakkında. Kesinlikle doğru olan bir şey varsa o da, bebek rezaletinden çok önce, bekâretlerinin soyut tutkusuyla çocuk özlemi çeken üç kız kardeşin çocukları doğduktan sonra bile üçlüyü bozmamak, sonsuza kadar gençliklerindeki yakın bağı korumak için gizli bir anlaşma yapmış olmalarıydı: yani bebekleri paylaşmaya karar vermişlerdi. Bu akdin, yalıtılmış üçlünün birbirine kattıkları âdet kanlarıyla yazıldığı ve imzalandığı, sonra yakılıp kül edildiği ve sadece belleklerinin hücrelerinde saklandığı yolundaki menfur hikâyeyi kanıtlama ya da yalanlama imkânım yok.

Ama yirmi yıl boyunca tek bir çocukları olacaktı. Adı Ömer Hayyam olacaktı.

Bütün bunlar on dördüncü yüzyılda meydana geldi. Doğal olarak Hicri takvimi kullanıyorum: sanmayın ki böyle hikâyeler hep çok uzun zaman önce vuku bulmuş. Zaman süt gibi kolayca homojenleştirilemez; dünyanın o bölgesi, yakın zamana kadar, hâlâ binüçyüzlerdeydi.

Haşmet Bibi onlara babalarının son anlarını yaşadığını söylediğinde kardeşler en renkli kıyafetlerini giyip onu görmeye gittiler. Onu utancın boğucu parmakları arasında, zorba yeis çırpınmaları içinde, Tanrı'dan, kendisini sonsuza kadar cehennem çöllerinden birine, ayakaltı olmayan bir yere göndermesini talep ederken buldular. Sonra sesi kesildi ve en büyük kızı Çanni ona üç genç kadını ilgilendiren tek soruyu sordu hemen: "Baba, artık çok zengin olacağız, değil mi?"

"Orospular," diye küfretti ölmekte olan adam, "buna pek güvenmeyin."
(...)

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Fatih Balkış, “Salman Rushdie’nin geçmişe yolculuğu”, Kamil Koç Yolculuk Dergisi, Nisan 2010

Salman Rushdie, romanlarında sürgündeki bir yazar olarak –ama bu sürgün olma durumu Humeyni’nin ölüm fetvasından sonra gerçeklik kazanmıştır– doğduğu, yaşadığı ve bir nedenle ayrılmak zorunda kaldığı toprakları betimler. Doğu kültürünü yeniden ele alırken, Geceyarısı Çocukları’nda Hindistan’ı, Utanç’ta ise, kendisinin romanda ifade ettiği gibi altı aydan fazla kalmadığı Pakistan’ı zemin olarak kullanır. Pakistan’ın en çalkantılı döneminde, bu çalkantıların tam merkezinde bulunan iki aile Haydar ve Harappa ailelerinin, (atfedilen Muhammad Ziyaü’l-Hak ve Zulfikar Ali Butto) iktidar mücadelelerinin özellikle kadınlar çevresinden anlatılması, romanın bütününü oluşturur.

Romanın içerdiği siyasi tarih boyutunu komediye, farsa, gösteriye çeviren Rusdie, daha başından kendisine yöneltilecek eleştirilerden kurtulmaya çalışır.

“Bu hikâyedeki ülke Pakistan değil, daha doğrusu tam manasıyla değil. Aynı alanı, daha doğrusu hemen aynı alanı kaplayan biri gerçek biri kurgusal iki ülke var. Hikâyem, kurgusal ülkem, bizatihi kendim gibi, gerçeğe belli bir açıyla duruyor. Bu kaydırmayı gerekli gördüm; ama değeri tartışmaya açık kuşkusuz. Kanaatimce ben sadece Pakistan hakkında yazmıyorum...”

“Pakistan’a uzun süredir aşina olduğum halde, içinde bir kerede en fazla altı ay oturmuşluğum vardır. Bir keresinde sadece iki haftalığına gitmiştim. Bu altı aylar ve iki haftalar arasında farklı uzunlukta aralar olmuştur. Pakistan’ı dilim dilim öğrendim...”

“Sanırım itiraf ettiğim şu; her ne kadar orayı yazmayı seçmiş olsam da, o dünyayı kırık ayna parçaları üzerinden düşünebiliyorum.”

Rushdie’nin sesi, yarı uydurma, ama belli bir gerçeklik üzerine söz söylemek isteyen bir yazar için tatmin edici kalkanlar olabilir. Ama okur, bunca kıyımın ve şiddetin yaşandığı bir dönemde, iktidardakilerin ilişkilerinin neşeli, eğlenceli bir sirk gösterisi gibi çizilmesini garipseyebilir. Elbette bu yorum, romanın kendi gerçekliğine yapılan bir eleştiridir; çünkü Rushdie, hemen her demecinde ayrılmak zorunda kaldığı toprakları boğucu ve klostrofobik olarak değerlendirirken, diğer yandan o topraklar üzerine yazmaya devam eder. Bir anlamda Garcia Marquez’in büyük aile romanının mirasçılığına soyunurken, diğer yanda İrlanda’da kendisini sürgün hisseden Joyce gibi davranır. Gerçekte her iki kutupta da değildir. Sonuçta Doğu’dan gelmiş, Doğu’yla kimi bağlarını koparmamıştır ama düşünce yapısı ve aldığı eğitim düşünülecek olursa tam anlamıyla Batılı bir yazardır. Bu sıra dışı kimliğiyle günümüzün en ilginç kişiliklerinden biridir Rushdie. Utanç’ı onun Doğu üzerine söylediği son sözler olarak ifade etse de, teorik olarak bundan kaçınması olası değildir. Bir çeşit “veda hutbesi” düşüncesiyle kendisine gerekli payeyi vermeyen Doğu toplumlarına, aynı zamanda bir sitem olarak da düşünülebilir. Yine de bir ülkenin belli bir döneminin anlatılması söz konusuysa, Rushdie anlattığı olaylar kadar anlatmadıklarından da sorumludur. Romanı, temsilcilerin ve seçilmişlerin çevresinden anlatmak, romanın temel açmazlarından biridir. Ayrıca bütün bir ülkenin utanca bulanmış gibi gösterilmesi, kahramanlar arasındaki çatışmalar, onların intikam duyguları ve sevgiye hiç yer bırakmayan bir bakış açısı, bu romanın düşündürücü yanlarıdır. Sanki Rushdie, post modern zamanlarda bir trajedi nasıl yazılır, onu göstermek ister. Böylece kimsenin mutluluğu yakalayamadığı hatta onun da ötesinde gelecekte de yakalayamayacağı bir dünyayı betimler.

Post modern anlatıların, tarihi ele alış biçimleri bir anıştırma, yaklaştırma, benzetme ya da bir gölgeler karnavalına çevirme çabası, yöntem olarak romanı içerden ve dışarıdan kuşatan bir kafesin içine sokar. Bu kafes imgesi, bütün roman boyunca kadın ve erkek kahramanların yazgılarında benzerlikler kurar. Ömer Hayyam’ın garip uğraşları, romanın asıl kahramanı Safiye Zeynep’in gelişmemiş aklı, İskender Harappa ve Rıza Haydar’ın şiddet dolu ilişkileri, onların eşleri Rani ve Belkıs’ın çileleri ve kızları Ercümend Harappa (Benazir Butto), Demir Donlu Bakire’nin “aşırı uçlarda” olması. İki ailenin birbiriyle olan iç içe geçmiş ilişkisi ve bu ilişki üzerinden bir devri tanımlama girişimi ustalıkla yapılır. Bir dönemin parodisini yapmak, hoş ve eğlenceli bir dille kanlı bir dönemi anlatmak, yazarın bilinçli bir edimidir. Ama Pakistan’da ya da Rushdie’nin söylediği gibi olası bir Pakistan’da o şiddet dolu yılları, tüm acılarıyla anımsayan yaşça olgun okurlar da vardır. Bu noktada Pakistan insanını nasıl tanımladığı ise romanın yedinci bölümünde Rushdie’nin kendi sesiyle anlatılır. Kahramanının (Safiye Zeynep) ruhunu, Londra’da Pakistanlı bir babanın öldürdüğü kızının ruhundan alır. Önyargılı bir romancının, dahası yazdığı ve yaşadığı ülkenin insanlarına güvenmeyen ve onların dünyanın neresinde olursa olsun “utanç”ı peşlerinde taşıdığına inanan bir romancının talihsizliğidir bu. Londra’dan verilen bu örnek, bütün bir ulusun yazgısını betimleyebilir mi? Dahası Pakistan’daki yaşamdan kesitler sunulmadan, halk inançlarından ya da yaşam döngülerinden bahsedilmeden yapılabilir mi? Ama bu sorularımız yersizdir çünkü daha başından, kırık cam parçalarından yansıyanların bu romanı oluşturacağını, hatta anlatılan ülkenin bile tam olarak Pakistan olmadığı Rushdie tarafından ortaya konmuştur.

Rushdie’nin eleştirilecek yanıİ iyi bir gazete okurunun zaten çok iyi bildiği tarihi gerçekleri kendi biçemiyle ya da daha doğrusu Doğu’nun “Büyülü Gerçekçisi” kimliğiyle anlatmaya çalışmasıdır. Bu tutumuyla onu post modern bir yazar olmakla niteleyebiliriz; ama tarihin yeniden yazılması, kopyalanması ve türevlerinin alınma meselesi, çağın yazarlarının kullanmaktan çok hoşlandıkları bir yöntem olarak karşımıza çıkıyor. Belki de Rushdie’yi tam olarak kavramak için tüm yapıtlarını birlikte değerlendirmek gerekir. Harun ile Öyküler Denizi’nde, olayların eğlenceli yanını görebilen bir masalcıya, Geceyarısı Çocukları’nda iğne deliğinden Hindistan’ı seyreden bir destan yazarına ve Utanç’ta kendi utancının izini süren bir romancıya dönüşmesi, onun renkli zihinsel tutumunun kanıtlarıdır.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.