Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-537-7
13x19.5 cm, 398 s.
Liste fiyatı: 35,00 TL
İndirimli fiyatı: 28,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ursula K. Le Guin diğer kitapları
Yerdeniz, 6 Cilt Takım,
Yerdeniz Büyücüsü, 1994
Rocannon'un Dünyası, 1995
Dünyaya Orman Denir, 1996
Balıkçıl Gözü, 1997
Mülksüzler, 1999
Kadınlar Rüyalar Ejderhalar, 1999
En Uzak Sahil, 1999
Atuan Mezarları, 1999
Tehanu, 2000
Yerdeniz Öyküleri, 2001
Bağışlanmanın Dört Yolu, 2001
Öteki Rüzgâr, 2004
Uçuştan Uçuşa, 2004
Marifetler, 2006
İçdeniz Balıkçısı, 2007
Sesler, 2008
Güçler, 2009
Lavinia, 2009
Rüyanın Öte Yakası, 2011
Aya Tırmanmak, 2012
Yerdeniz, 2012
Malafrena, 2013
Zihinde Bir Dalga, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Dünyanın Doğum Günü
ve diğer öyküler
Özgün adı: The Birthday of the World
And Other Stories
Çeviri: Çiğdem Erkal İpek
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Eylül 2005
2. Basım: Haziran 2009

"Önce farklılığı kurmak –yabancılığı oturtmak– sonra da ateşli bir insani duygu kıvılcımının sıçrayıp bu farkı kapatmasını sağlamak: Hayal gücünün bu akrobasisi beni her şeyden çok büyüleyip tatmin ediyor."

Ursula K. Le Guin, romanlarından bildiğimiz dünyalarda yeni yolculuklara çıkarıyor bizi. Ağırlıklı olarak cinsiyet meselelerinin, aşkın, cinselliğin, yabancılaşmanın işlendiği bu hikâyelerde Ekumen'e ait dünyalara, Gethen, Karhide, Seggri, O ve Werel gezegenlerine dönüyoruz. Son ve neredeyse bir roman kadar uzun "Kaybolan Cennetler" adlı hikâyesinde ise Le Guin, yeni bir gezegene ulaşmak için nesiller boyu süren bir yolculuğu anlatıyor.

İÇİNDEKİLER
Önsöz

Karhide’da Ergen Olmak
Seggri Meselesi
Seçilmemiş Aşk
Dağ Usulü
Yalnızlık
Kadim Ezgi ve Köle Kadınlar
Dünyanın Doğum Günü
Kaybolan Cennetler
OKUMA PARÇASI

Önsöz, sayfa: 9-16

Kâinat icat etmek zorlu bir iş. Yehova cumartesi günü tatil yaptı. Vişnu arada bir kestirdi. Bilimkurgu kâinatları sözle kurulmuş ufacık dünyalardan ibarettir, ama öyle bile olsa üzerlerinde biraz kafa yormak gerekiyor; her hikâye için yeni bir kâinat düşünmektense, yazar dönüp dolaşıp aynı kâinatı kullanabilir, hatta bazen yarattığı kâinat eski bir gömlek gibi yıpranıp yumuşamaya, iyice doğallaşmaya başlayana kadar.

Ben hayali kâinatım için hatırı sayılır bir emek harcadığım halde, onu tam olarak icat etmiş gibi hissetmiyorum kendimi. Paldır küldür bu kâinatın içine daldım ve o gün bugündür sistemsizce –oraya bir bin yıl bırakarak, burada bir gezegen unutarak– içinde dolanıp duruyorum. Bu kâinata Hain Kâinatı adını veren dürüst ve azimli insanlar kâinatın tarihini Zaman Çizelgesi'ne yerleştirmeye çalıştı. Ben ise ona Ekumen ismini verdim ve tarihini çıkartmanın umutsuz bir çaba olduğunu düşünüyorum. Kâinatın Zaman Çizelgesi, kedi yavrusunun örgü sepetinden çekip çıkarttığı yumaklara benziyor; tarihi de daha çok boşluklardan oluşuyor.

Bu birbirini tutmazlığın, yazarkenki dikkatsizlik, unutkanlık ve sabırsızlık dışında nedenleri var. Ne de olsa uzay, esas olarak bir boşluktur. Canlı barındıran dünyalar birbirlerinden çok çok uzaktadır. Einstein insanların ışıktan daha hızlı seyahat edemeyeceklerini söylemişti; o yüzden ben insanlarımı genellikle ışık hızına yakın bir hızla seyahat ettiriyorum. Böylece uzayı kat ettiklerinde, Einstein'ın zaman genişlemesi sayesinde pek yaşlanmıyorlar; ama vardıklarında yola çıktıklarından onlarca veya yüzlerce yıl sonrasına varmış oluyorlar ve bu arada çiftlikte neler olup bittiğini de ancak benim pratik aletim yanıssalı kullanarak öğrenebiliyorlar. (Yanıssalların internetten daha eski ve daha hızlı –ben bilgileri anında taşıyorum– olduğunu düşünmek çok ilginç.) Sonuç olarak benim kâinatımda, bu kâinatta olduğu gibi, burada şimdi olan, orada sonra oluyor veya tam tersi geçerli; bu da tarihin net olmasını ve işe yaramasını engellemenin güzel bir yolu.

Tabii ki bunu, uzun zamandır ortalıkta olan ve tarihçileri sadece olmuş olanların çoğunu bilmekle kalmayıp bunların olmaya devam ettiğini ve edeceğini bilen Hainlilere sorabilirsiniz... Onlar biraz Hz. Süleyman'a benzerler, güneş veya güneşlerin altında yeni bir şey görmezler; ama ona nazaran çok daha neşelidirler.

Hepsi de Hain soyundan gelmiş olan diğer dünyalardaki insanlar, doğal olarak eski insanların söylediklerine inanmak istemez; tarihin tekerrür etmesine yol açarlar, böylece her şey yeniden olur.

Bu dünyaları ve insanları planlamadım ben. Onları hikâyeleri yazarken buldum, zamanla, parça parça. Bulmaya da devam ediyorum.

İlk üç bilimkurgu kitabımda, bizim yerel galaksimizin yerel kısmında, Arz da dahil aşağı yukarı bildiğimiz gezegenleri kapsayan bir Dünyalar İttifakı vardı. Bu aniden, dünyalar arası bilgi toplayan bir konsorsiyuma, hükmedici olmayan ama zaman zaman bu kuralına kendisi itaat etmeyen Ekumen'e dönüştü. Bir zamanlar babamın antropoloji kitapları arasında, ev halkı anlamına gelen Yunanca oikumene kelimesine rastlamıştım, hani ekümenik kelimesindeki gibi; tek bir özgün yurttan yayılmış geniş bir insanlığı kapsayacak bir kelimeye ihtiyaç duyduğumda da hemen hatırladım. Kelimeyi "Ekumen" olarak yazdım. İnsan bilimkurgu yazarken, bazen, kelimeleri canının çektiği şekilde yazabiliyor.

Bu sekiz hikâyenin altısı, benim artık dirsekleri delinmiş, tutarlıymış numarası yapan kâinatımda, Ekumen'e ait dünyalarda geçiyor.

1969 yılında yazdığım romanım Karanlığın Sol Eli'ndeki anlatıcı, Hain'den bir yere kımıldamayan Sabitlere rapor veren bir seyyah, Ekumen'in Seyyarı'dır. Bu kelimeler bana anlatıcıyla birlikte geldi. İsminin Genly Ai olduğunu söylemişti bana. Hikâyeyi anlatmaya başladı; ben de yazdım.

Zamanla ve pek de kolay olmayan bir şekilde, onunla birlikte nerede olduğumuzu öğrendik. Daha önce Gethen'e gitmemişti ama ben gitmiştim, "Kış'ın Kralı" adlı bir hikâyede. İlk ziyaretim o kadar aceleye gelmişti ki Gethenlilerin cinselliklerinde garip bir taraf olduğunu bile fark edememiştim. Turist gibi gitmiştim yani. Çifte cinsiyetli mi? Çifte cinsiyetli miymişler?

Sol El yazılırken, lazım oldukça, ben hikâyenin nereye gitmeye başladığını anlamadığım zamanlarda parça parça mitoloji ve efsaneler bana gelmişti; ikinci bir ses, Gethenli bir ses zaman zaman hikâyeyi devralıyordu. Ama Estraven son derece çekingen bir insandı. Üstelik olay örgüsü, hikâyeyi bana nakledenlerin her ikisini de o kadar kısa bir sürede, o kadar çok belaya bulaştırdı ki birçok sorunun cevapsız kalması bir yana, pek çoğu sorulamadı bile.

Bu kitaptaki ilk hikâye olan "Karhide'da Ergen Olmak"ı yazarken yirmi beş, otuz sene sonra Gethen'e döndüm. Bu kez benim algımı da bozan, dürüst ama şaşkın bir erkek Terralı yoktu yanımda. Estraven'in aksine saklayacak hiçbir şeyi olmayan, açık kalpli bir Gethenli'ye kulak verebiliyordum. Bu kez elimde baş belası bir olay örgüsü yoktu. Sorular sorabildim. Cinselliğin nasıl işlediğini anlayabildim. Nihayet bir kemmerevine girebildim. Gerçekten eğlendim de.

"Seggri Meselesi", farklı gözlemciler tarafından Seggri ismindeki bir dünyada bulunan toplum hakkında, uzun yıllar boyunca oluşturulmuş birçok kısa ama detaylı rapordan oluşuyor. Bu dokümanlar, raporları tıpkı sincapların fındıkları saklamaları gibi saklayan Hainli Tarihçilerin arşivlerinden alınmış.

Hikâyenin çekirdeği, okuduğum bir yazıda gizliydi: dünyanın –bizim dünyamızın– bazı bölgelerinde sadece erkek bebeklerin kıymetli olduğu düşünüldüğünden, kız ceninlerin kürtajla alınmasının ve kız bebeklerin doğar doğmaz öldürülmesinin yol açtığı cinsiyet dengesizliğini anlatan bir yazıda. Mantıksız ve doymak bilmez bir merakla, hikâyenin kendisi haline gelen bir düşünce deneyimiyle bu dengesizliği tersine çevirerek fazlalaştırdım ve sürekli kıldım. Gerçi Seggri'de karşılaştığım insanları sevdim ve çeşitli sesleri yönlendirmek son derece hoşuma gitti; ama bu deneyim mutlu bir deneyim değildi gene de.
(Aslında tam olarak yönlendirmek kelimesini kastetmiyorum. Bu kelime, kurgularımdaki karakterlerle aramdaki ilişkinin özeti gibi bir şey. Kurgu – öyle değil mi ya? Lütfen bana diğer yaşamlar hakkında hiç mektup yollamayın. Ben elimdekileri ancak idare ediyorum.)

A Fisherman of the Inland Sea (İçdeniz Balıkçısı) adlı öykü derlemesinin, kitaba adını veren öyküsünde, dünyaların sıralanışına göre Hain'e oldukça yakın olan O ismindeki bir dünya halkı için bazı sosyal kurallar icat etmiştim. Dünya, her zamanki gibi, kendimi üzerinde bulup araştırma isteği duyduğum bir yere benziyordu; ama O halkının evlilik ve akrabalık âdetleri üzerine gerçek düşünceler, saygın sistematik düşünceler sarf ettim. Üzerinde kadın erkek sembolleri bulunan grafikler çizdim, oklu çizgiler kullandım, çok bilimsel oldu yani. Bu şemalara ihtiyacım vardı. Hep karıştırıp duruyordum. Hikâyenin ilk basıldığı derginin mübarek editörü beni, ensestten bile berbat, korkunç bir gaftan kurtarmıştı. Ben nısıfları karıştırmıştım. O bunları yakalayarak, düzeltti.

Bu güçlükleri aşmak epey zaman aldığı için, O'ya iki kere dönmemi sağlayan belki de sadece enerji sakınımı kuralına uymaktı; ama ben yine de orayı çok sevdiğim için döndüğümü düşünüyorum. İnsanın sadece ikisiyle (her iki cinsten birer ama her ikisi de karşı nısıftan olan) cinsel ilişki kurabildiği üç kişiyle evli olması fikri hoşuma gidiyor. Oldukça yüklenmiş duygusal ilişkiler üreten ve bu ilişkileri hüsrana uğratan karmaşık sosyal ilişkiler hakkında düşünmekten hoşlanıyorum.

Bu bağlamda, bilimkurgunun elde ışın tabancalarıyla yazıldığını düşünenlerin kulağına tuhaf da gelse, "Seçilmemiş Aşk" ile "Dağ Usulü"nün birer töre komedisi olduğu söylenebilir. "O" toplumu bizim burada, şimdi varolan toplumumuzdan farklı da olsa Jane Austen'ın İngiltere'sinden daha farklı sayılmaz; hatta belki Genji'nin Hikâyesi'nden daha da az farklıdır.

"Yalnızlık"ta Ekumen'in sınırlarına, altmışlı-yetmişli yıllarda, Atom Felaketi ve Bildiğimiz Dünyanın Sonu'na, Peoria'nın parlak harabeleri arasındaki mutasyona uğramış varlıklara inandığımız dönemlerde yazdığımız Arz'a benzer bir yere gittim. Ben hâlâ Atom Felaketi'ne inanıyorum, hiç şüpheniz olmasın, ama bu konuda hikâyeler yazma zamanı şimdi değil; üstelik zaten benim bildiğim haliyle dünya birkaç kez sona erdi.

"Yalnızlık"ta nüfus çöküşünü her ne meydana getirdiyse –muhtemelen de nüfusun kendisiydi– bu çok önce olup bitmişti ve hayatta kalmak, sadakat ve içe dönme hakkındaki bu hikâyenin ilgilendiği de o değil zaten. İçe dönük insanlarla ilgili hemen hiç iyi bir şey yazılmaz. Baskın karakterler hep dışa dönüktür. İnsan yirmi yazardan on dokuzunun içe dönük olduğunu fark edince hayli garip geliyor bu.

Bize, "dışa açık" olmamaktan utanmamız öğretildi. Ama yazarların işi içe dönmektir.

Bu hikâyedeki insanlar, hayatta kalmayı başaranlar, bu hikâyelerin çoğundakiler gibi biraz garip bir cinselliğe ve dişi-erkek düzenine sahipler; ama evlilik türünden bir düzenlemeleri yok. Evlilik gerçek içe dönükler için fazla dışa dönük bir şeydir. Birbirlerini sadece zaman zaman görürler, o kadar. Bir süre için. Sonra giderler, yeniden yalnız ve mutlu olurlar.

"Kadim Ezgi ve Köle Kadınlar" keyfe keder.

Bağışlanmanın Dört Yolu adlı kitabımda birbiriyle bağlantılı dört hikâye vardır. Bir kez daha (en azından Elizabeth Gaskell'ın Cranford'una kadar geriye uzanan, gittikçe daha sık rastlanan ve ilginç bir tür haline gelmeye başlayan) bu edebi tür için, tanınmasını sağlayacak bir isim aradım: Roman değil ama bir bütün oluşturacak şekilde yer, karakter, konu ve hareket açısından birbiriyle bağlantılı hikâyelerin olduğu bir kitap. İngilizlerin, derlemelerin "satmadığı" söylenince, bağlantısız hikâyeleri sözel bantlarla birbirine tutturan yazarların kitapları için kullandıkları hafifçe aşağılayıcı, düzene sokup bir araya getirmek mealinde fix-up diye bir terimleri var. Fakat bu şekilde yazılmış gerçek kitaplar, Bach'ın viyolonsel suiti ne kadar rasgeleyse o kadar rasgele derlemelerdir. Böyle bir kitap bir romanın yapamadıklarını yapar. Gerçek bir türdür ve bir ismi de hak etmektedir.

Belki de bu türe hikâye suiti diyebiliriz? En azından ben öyle diyeceğim galiba.

Yani hikâye suiti Bağışlanmanın Dört Yolu iki ayrı dünya olan Werel ve Yeowe'nin yakın tarihini gözler önüne seriyor. (Bu Werel, daha önce yazılmış Sürgün Gezegeni isimli romandaki Werel değil. Bu farklı bir Werel. Daha önce de koca gezegenleri unuttuğumu söylemiştim.) Bu dünyaların köleliğe dayanan toplum ve ekonomileri, devrimci bir değişim sürecindedir. Bir eleştirmen, köleliği üzerinde yazmaya değer bir mesele olarak ele aldığım için benimle alay etmişti. Hangi gezegende yaşadığını merak ediyorum!

"Kadim Ezgi", suitin üç hikâyesinde görülen Hainli bir adamın, Esdardon Aya'nın tercüme edilmiş ismi. Kronolojik olarak bu yeni hikâye, o suiti izliyor ve beşinci bölüm olarak Werel'deki iç savaşta yaşanan bir olayı anlatıyor. Ama aynı zamanda kendi içinde bütünlüklü bir parça. Hikâyenin kalkış noktası Güney Carolina'daki Charleston'dan nehir yukarı gidince varılan büyük köle tarlalarına yapılan bir ziyaretti. O güzel, korkunç yeri görmüş olan okurlar bahçeyi, evi ve tekin olmayan o toprakları hatırlayacaktır.

Kitaba adını veren hikâye, "Dünyanın Doğum Günü" Ekumen dünyasında geçmiş olabilir de olmayabilir de. Samimiyetle söylüyorum, bilmiyorum. Önemi var mı? Dünya değil; insanları fiziksel olarak bizden biraz farklı; ama toplumları için kullandığım modelin bazı yönleri açık bir şekilde İnkalara dayanıyor. Burada da Mısır, Hindistan veya Peru'nun büyük kadim toplumlarındaki gibi kral ile tanrı birdir; kutsal olan ise insana ekmek veya nefes kadar yakın ve yaygındır. Kaybetmesi de aynı derecede kolaydır.

Bu yedi hikâye belli bir düzeni paylaşıyor: Öyle veya böyle, ya içten ya da (yerleşik olmaya meyilli) bir gözlemci aracılığıyla, bizden farklı bir toplumda yaşayan, hatta fizyolojileri bile bizden farklı olabilen ama bizim gibi hislere sahip kişileri sergiliyor. Önce farklılığı kurmak –yabancılığı oturtmak– sonra da ateşli bir insani duygu kıvılcımının sıçrayıp bu farkı kapatmasını sağlamak: Hayal gücünün bu akrobasisi beni her şeyden çok büyüleyip tatmin ediyor.

En sondaki uzun hikâye "Kaybolan Cennetler" bu düzene sahip değil, bir Ekumen hikâyesi olmadığı kesin. O da bir hayli kullanılıp eskitilmiş başka bir kâinatta yaşanıyor: Genel, paylaşılan, bilimkurgusal bir "gelecek". Bu yorumunda, Dünya yıldızlara, halihazırdaki bilgilerimize göre iyi kötü gerçekçi, en azından gerçekleşme ihtimali bulunan bir hızla gemiler yolluyor. Böyle bir geminin menziline varması onlarca, yüzlerce yıl alabilir. Zaman genişlemesi yok, uzayda atlama numaraları yok – bildiğimiz zaman var sadece.

Başka bir deyişle, bu bir nesil-gemi hikâyesi. Harry Martinson'ın Aniara'sı ve Molly Gloss'un The Dazzle of Day'i olmak üzere iki dikkate değer kitapta ve birçok hikâyede bu tema kullanılmıştır. Hikâyelerin çoğunda mürettebat/yerleşimci bir nevi derin dondurucuya konur ki, Dünya'dan ayrılmış bu insanlar menzillerine varınca uyansınlar. Ben de hep, ömrü bu yolculukla geçen bu insanlar hakkında, ne dünyadan ayrılışı, ne de menzile varışı bilen insanlar hakkında yazmak istemişimdir. Birkaç kez denedim. Hiç başaramadım; ta ki değişimlerle, dönüşümlerle, görülmez bir yaşamla –pupa beden, kanatlı ruh– dolu bir koza gibi, ölü bir uzay boşluğu içinde mühürlemiş bir gemi fikri etrafında dinsel bir tema örülmeye başlayıncaya kadar.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.