Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-538-4
13x19.5 cm, 336 s.
SARI ETİKET
ÖZEL İNDİRİMLİ
Liste fiyatı: 32,00 TL
İndirimli fiyatı: 12,00 TL
İndirim oranı: %62,50
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Henry Bauchau diğer kitapları
Oidipus Yollarda, 1998
Antigone, 2003
Diotime ve Aslanlar, 2004
Çevre Yolu, 2013
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Mavi Çocuk
Özgün adı: L'enfant bleu
Çeviri: Sosi Dolanoğlu
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 2005

Mavi Çocuk, ruhu ağır yaralı ergenlik çağında bir çocuk ile tedavisini üstlenen bir psikanalistin, psikozun labirentlerinden sanat yoluyla bir çıkış aramalarının uzun ve sancılı sürecini anlatıyor: Ruhunu kaygı ve korku ele geçirmişken, hezeyanın fırtınaları zihnini oradan oraya savururken huzur bulmak için sığınılacak bir "Cennet Adası" yaratmanın.. Kafanın içindeki şeytanları ve canavarları resim ve heykel yoluyla dışarı çıkarmanın.. "Normaller"in dünyasında bir "engelli" olarak kendini var etmenin.. Nihayet, sanatın ve hayatın engellerle dolu yollarında "ben" olarak yürümeyi göze alabilmenin hikâyesini..

Henry Bauchau'nun üç kitabını yayımlamıştık Metis Edebiyat'ta: Oidipus Yollarda, Antigone ve Diotime ve Aslanlar. Yazar bu son romanının konusunu mitolojiden değil şimdiki zamandan alıyor ancak temalarının temel vurgusu değişmiyor: Hayatın acıları ve şifa bulma...

OKUMA PARÇASI

s. 24-27.


(...)

Ertesi gün Orion'la çalışmam başlıyor. Benimle tek başına, küçücük çalışma odamda güvende olmaktan memnun. Yavaş yavaş birbirimize alışıyoruz. Kolay olmayacağını hemen fark ediyorum. Dikkatli ve iyi niyetli ama kesintisiz bir çeyrek saatten fazla bir noktaya yoğunlaşamıyor. Daha sonra konu veya faaliyet değiştirmek gerekiyor.

Yorgun olduğunu görüp ona resim çizmeyi önerdiğim ilk seferinde, "Artık resim dersinde," diyor.

Her zaman olduğu gibi kurala uygun davranmamaktan korkuyor. Hem derste, hem benimleyken çizebileceğini hatırlatıyorum. "Toplantıda duymadın mı?"

"Hayır, duyulmadı, korkuldu."

"Korktuğun neydi?"

"Paris şeytanının ışınlarından korkuldu, onların etrafta kıvılkıvıllaştığı hissedildi, ama doktorlar ve sen orada olduğundan başarılı olamadılar."

Orion'un kelime dağarcığına ve kendisinden inatla zamir kullanmadan, edilgen çatıda bahsetmesine alışmam lazım. Soru sormamaya alışmam lazım. Ona büyük boy bir kâğıt ve boya kalemleri veriyorum. Kalemlerden bazılarını eline alıyor, bakıyor, kâğıda bakıyor. O da benim gibi mi acaba, çizgisini bulana kadar beklemesi, acele etmemesi mi gerekiyor? Bir kalem seçti, onun ne yaptığına, bir şey yapmayışına bakıyorum ve bir şeylerin yavaş yavaş ortaya çıktığını görüyorum.

"Bir ada sanki..."

Karşılık vermiyor, gülümsüyor, işine dalıyor, gömülüyor. Ada bir önceki kadar, masmavi ve sapsarı olan kadar güzel olmayacak, zira çok farklı renkler kullanıyor. Ne gam, mademki kendini ifade ediyor ve mutlu besbelli. Uzun süre mutlu olmaya hakkı yok zira birden başını kaldırıyor ve biraz korkuyla şöyle diyor:

"Dikte..."

"Yarın, sen resmine devam et."

"Annem her gün bir dikte yapılması gerektiğini söylüyor."

Mutluluk ânı uçup gidiyor, gözlerinde kaygı beliriyor. Ona dikteyi yaptırıyorum, iç çekiyor, yazdıklarını sık sık karalıyor, bittiğinde bana uzatıyor. "Yanlışları kırmızı kalemle işaretle."

İşaretliyorum, kâğıdı ona uzatıyorum. Üzüntüyle kâğıda bakıyor ve kendisine ait olmayan bir sesle: "Ne çok yanlış, ne çok yanlış!" diyor.

"Kim diyor bunu?"

Cevap vermiyor, ayağa kalkıyor. "Gitme vakti, efendim."

Gerçekten de teneffüs saati, bu süre boyunca gidip öğretmenler odasının kapısına dayanacak ve bu merkezi noktada arkadaşlarının şakaları, tehditleri ve hainliklerine maruz bırakacak kendini.

Ertesi gün gelir gelmez bir gün önceki dikteyi uzatıyor: "Tekrar yazıldı. Bir daha yaptırır mısın?"

Dikteyi baştan alıyorum, ağır ağır dikte ediyorum, yanlış yaptığı kelimelerin üstüne hafifçe basarak okuyorum. Zorlanıyor, kelimelerin üstünü çizerken iç çekiyor, terliyor. On dakika sonra artık dayanamıyor, ona acıyorum: "Duralım, yorgunsun, daha sonra tekrar başlarız." Kâğıdını uzatıyor, derken, aniden fark ettiği bir şeymiş gibi:

"Korkuluyor... yanardağlardan korkuluyor...?"

"Yanardağlar..."

"Kafamın içindekiler. Ne çok yanlış! Ne çok yanlış! diye haykırıyorlar. Neden? diye bağırıyorlar. Sonra da: Nasıl? diye. Ve Nedenasıl ve Nasılne! Sonra da hiçsin, hiç, canına okuyacağız! diye. O zaman her yerden fokurköpürüyor."

Ter içinde, gözleri parlıyor, gözkapakları oynuyor, daha konuşacak ama nereye kadar? Vücudu dayanacak mı? Öyle huzursuz ve gergin ki. Devamlı bir çabanın bedeli çok büyük, çok ağır olmayacak mı? Hem sen psikoz konusunda o kadar çok şey bilmiyorsun. Devam etmeli mi? Onun gibi, içimden şu cevabı veriyorum: Bilinmiyor. O sırada, aklıma adası geliyor yeniden. Evet, devam etmeli ama başka bir yoldan. Konuşmak onun için hâlâ öyle zor, öyle belirsiz ki. "Ada resmine tekrar başlasan mı?" demeyi göze alıyorum.

"Dün atölyede bırakıldı."

"Birlikte almaya gidelim."

Kabuğuna çekiliyor, korkuyor. Zayıf bir sesle, "Hayır, yalnız sen," diyor.

Hızla kalkıyorum ve koridorların dehlizinden geçerek atölyenin kapısına varıyorum. Allah kahretsin, kapalı! Aceleyle Orion'un yanına dönüyorum, hâlâ sandalyesinin üstünde büzülmüş halde. Önüne bir kâğıtla boya kalemleri koyuyorum.

"Kapı kapalı, anahtarı bulmaya çalışacağım. Sen bu arada başka bir resme başla."

Sekreterlerde anahtar yok, zaman çizelgesine bakıyorum, sanat öğretmeni Bayan Darles'ın gelmediği gün bu. Anahtarı yanına aldı herhalde. Aceleyle geri dönüyorum. Korktuğum gibi, Orion büyük bir krizin bütün semptomlarını şimdiden gösteriyor, gözlerini kırpıştırıyor, kollarını çırpıyor, birazdan zıplamaya başlayacak, sonra gerisi gelecek.

"Resmimi almadın mı? Sakladılar. Çaldılar!"

"Hayır, hayır, kimse alamazdı, kapı kapalı, Bayan Darles anahtarı yanına almış."

Onu oturtuyorum: "Burada, küçük çalışma odamızda rahatız. Yeni bir resme başla."

"Ne yapılacağı bilinmiyor. Kafanın içinde hiçbir şey yok."

Tekrar kalkıyor, sandalyesini itip düşürüyor ve beni görmeden bana bakarak olduğu yerde zıplamaya başlıyor. Buna alışık değilim, paniğe kapılıyorum, ama en çok, Amma da başlangıç! diye düşünüyorum. Daha ilk günden herkesin haberdar olacağı büyük bir kriz. Bunu da amma mesele yaptı ha! diye düşünecek bazıları şüphesiz. Ama onlar daha önce tek başlarına bu yaşta bir gencin böyle bir kriziyle başa çıktılar mı? Sizinle üç aylık bir deneme yapalım kararının içerdiği tehdidin işlerinin üzerine çöktüğünü hissettiler mi?

Orion gittikçe çılgına dönüyor, ben de; tam o sırada aklıma ona gösterdiğim labirent resimleriyle nasıl ilgilendiği geliyor. Neredeyse çığlık çığlığa, "Labirent, Orion, bir labirent yap!" diye bağırıyorum.

Bu kelime onu tam on ikiden vuruyor adeta. Zıplamayı kesiyor, beni görüyor, bu da onu yatıştırıyor. Sandalyesini yerden kaldırıyorum, masaya oturuyor, kâğıdını görüyor, kalemlerini. Artık korkmuyorum, tekrar ediyorum: "Bir labirent yap!"
(...)

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Erol Hızarcı, “Ağlayarak İyileşen Çocuk”, Radikal Kitap Eki, 17 Mart 2006

Ergenlik çağındaki Orion, başkalarıyla iletişim kurmakta zorlanan, büyüme engelli bir çocuktur. Gittiği gündüz hastanesinde, diğer çocuklar tarafından kızdırıldığında, sıraları kaldırıp fırlatan, eşyaları kırıp döken, insanları ısıran, tepinen ve sonra ağlayan. Ağlayarak iyileşen... Kendi deyimiyle, ısırılmakta, tepinilmekte ve sonra ağlanmakta ama iyi gelmektedir.

Diğer çocuklar onun bu hezeyan halinden korkmakta, korku veren halini seyretmekten zevk almaktadır. Hezeyanlarına engel olamayan Orion, bu yüzden atılmak üzeredir. Gündüz hastanesinde çalışmaya gelen Veronique, bir pskiyatr olarak hastasıyla arasında belirli bir mesafe koyması gerektiği halde, her ikisi için de ne denli tehlikeli olduğunu bile bile, onunla bu sınırların ötesinde bir ilişki kurmaya karar verir.

Orion pek çok sözcüğü bilmediğinden, konuşmakta ve anlamakta güçlük çekmekte, derste sürekli resim çizmektedir. Veronique, onun bir dahi olabileceğini düşünür, dehasını da resimle ortaya çıkarabileceğine inanır. Dilini yazarak, kendini de çizerek çözmesi için onu desteklerken, sevgiyle yeniden bütünleyebileceği güvenli bir alan yaratma çabasını özenle sürdürür.

Uzun yıllar sonunda “Ben” diyeceği güne değin...

Ara sıra şiir yazan Veronique, müzisyen eşi Vasco’ya ısrarla artık ısmarlama besteler yapmak yerine kendi müziğini ortaya çıkarmasını söylemekte, Vasco da, henüz hazır olmadığı karşılığını vermektedir. Bu tartışma Veronique’in “Müzik sensin” demesiyle sona erer, Vasco sonunda kendi müziğine yönelme cesaretini bulur.

Kendisinden hep edilgin olarak söz eden Orion’un kendine özgü bir dili ve karmançormanlaştırılmış sözcükleri vardır. İçinde, kendisini sürekli takip edip sık sık yoğun ışına maruz bırakarak hezeyana sürükleyen Paris Şeytanı ve Paris sokaklarında onu dört nala kovalayan üç yüz beyaz at vardır. Bir de belirsiz şahıs. Kendisiyle ilgili hemen her soruya –belki de bu yüzden- “Bilinmiyor” yanıtını vermektedir.

Paris Şeytanı denizi aşamadığı için, Orion kendine Cennet Adaları yaratmıştır. Sevdiği imgeleri bu adalara yerleştirir. Ayrıca şeytan, Paris’in dışına çıkıldığında etkisini yitirdiğinden, ara sıra gitmek iyi gelmektedir. Veronique ondan labirent çizmesini ister. Orion’un labirenti beklenmedik bir hız ve beceriyle çizmesi gibi, sonra hiçbir engele takılmadan labirentten çıkışı çizmesi Veronique’i şaşırtır. Onun için çıkışın resim olduğuna inancı pekişir. Zaten onun için başka bir çıkar yol görünmemektedir.

Zorlu ve sevgi dolu karşılıklı aktarımlar sürecinde Veronique ara sıra tıpkı Orion gibi “Bilinmiyor” der. Orion da gitgide açılarak, ardışık numaralandırdığı kaygı diktelerini yazmaya, resim çizmeye ve heykel yontmaya devam eder. Artık kendi müziğini yapmakta olan Vasco ve Orion arasında birbirlerine esin veren ve yüreklendiren bir ilişki kurulur. Kaygı diktelerinden esinlenerek, Veronique şiir yazmak için kalemi eline alır, Orion’un elinde ise resim fırçası vardır. İkisi de silahlanmıştır. Karanlık labirentte el ele çıkış ararlar. Çıkışın yeri bilinmediğine göre, bilinmeyene yürümek mecburiyetindedirler. Orion’un hemen her soruya “Bilinmiyor” diye yanıt verdiği yere.

Orion geçmişindeki travmaları hatırladıkça önleri aydınlanır. İçindeki yol resimden geçince açılır, bebek adımlarıyla kendi dışına çıkmayı başarınca elini tutabileceği bir kızla karşılaşır. Orion’u çaresiz bırakan bu aşk hikayesi ona “Ben” dedirtmeyi başarır.

Artık Mavi Çocuk vardır.

Doksan yaşında yazılmış bu romanda, hiç büyümeyen çocuğun öyküsü anlatılıyor. Sanatın öyküsü... Bir yapıtın çıkış sancılarının ne denli yoğun ve korkunç olabildiği, bu yolda yürümenin ne kadar tehlikeli olabileceği, bütünlüğü ustaca kurulup alabildiğine çıplak ve bir o kadar masum serimlenen tüm bu sancıların aslında bir sanatçının doğumu olduğu, biraz-doktor-olan-hoca-psikoloğu ve hemşiresi olmayı cesaret göstererek kabul eden Veronique’in gözünden, onun duygu ve düşünceleriyle anlatılıyor.

Henry Bauchau’nun anlatıcı olarak bir kadını, ikisinin karşılaşma, buluşma noktası olarak ne hastane ne de okul olan resmi bir kurumu seçmesi bu nedenle yerinde bir seçim.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.