Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-560-5
13x19.5 cm, 192 s.
Liste fiyatı: 20,00 TL
İndirimli fiyatı: 16,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ursula K. Le Guin diğer kitapları
Yerdeniz, 6 Cilt Takım,
Yerdeniz Büyücüsü, 1994
Rocannon'un Dünyası, 1995
Dünyaya Orman Denir, 1996
Balıkçıl Gözü, 1997
Mülksüzler, 1999
Kadınlar Rüyalar Ejderhalar, 1999
En Uzak Sahil, 1999
Atuan Mezarları, 1999
Tehanu, 2000
Yerdeniz Öyküleri, 2001
Bağışlanmanın Dört Yolu, 2001
Öteki Rüzgâr, 2004
Uçuştan Uçuşa, 2004
Dünyanın Doğum Günü, 2005
İçdeniz Balıkçısı, 2007
Sesler, 2008
Güçler, 2009
Lavinia, 2009
Rüyanın Öte Yakası, 2011
Aya Tırmanmak, 2012
Yerdeniz, 2012
Malafrena, 2013
Zihinde Bir Dalga, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Marifetler
Özgün adı: Gifts
Çeviri: Çiğdem Erkal İpek
Kapak İllüstrasyonu: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mart 2006
5. Basım: Şubat 2016

Eğer savaşmazsan ele geçirilirsin, soyun sona erer. Marifetler bu işe yarar, verdiği güçler sayesinde.. insan arazisini koruyabilir, soyunu temiz tutabilir. Eğer kendini koruyamazsan, marifetini kaybedersin. Başka soylar bize baskın çıkar, sıradan insanlar..

Ovalıların hiç de tekin bulmadıkları dağlarda yaşayabilmek için herkesin bir marifetinin olması gerek. Elbette her marifetin bir bedeli var. Bedel ödendikçe bu böyle sürer gider. Marifetler babadan oğula, anadan kıza geçer. Ta ki birileri çıkıp bu töreyi kabullenmemeyi göze alana kadar.

Hükmedemeyeceğinden korktuğu marifetini kullanmamak için gözlerini mühürleten Orrec ile marifetini “kötüye” kullanmayı reddeden özgür ruhlu Gry.. Babalarının oğlu, annelerinin kızı değil de kendi başlarına olmayı isteyen çocukların hikâyesini anlatıyor Le Guin bu kez.

OKUMA PARÇASI

2. Bölüm, sayfa 16-20

Tam içinde yaşarken, hayatınızın bir hikâye olduğunu fark etmeniz, onu hakkıyla yaşamanıza yardımcı olabilir. Gerçi, hayatınızın nasıl süreceğini veya nasıl biteceğini bildiğinizi düşünmeniz akıllıca olmaz. Bu ancak bittiğinde öğrenilebilecek bir şeydir.

Bitmiş bile olsa, bir başkasının hayatı bile olsa, hikâyesini yüz kere duyduğum yüz yıl önce yaşamış birinin hayatı bile olsa, hikâyeyi dinlerken, aslında nasıl biteceğini bilmiyormuşum gibi umuda ve korkuya kapılırım; böylece hikâyeyi ben yaşarım, o da benim içimde yaşar. Bu ölümü kandırmanın benim bildiğim en iyi yolu. Ölüm, hikâyeleri bitirdiğini zanneder. Hikâyelerin onunla birlikte değil onun içinde bittiğini bir türlü anlayamaz.

Diğer insanların hikâyeleri, insanın kendi hikâyesinin bir parçası haline gelebilir, kendi hikâyesinin temelini, üzerinde yükseldiği zemini oluşturabilir. Babamın Kör Brantor hikâyesi, Dunet akınının hikâyesi ve annemin ova hikâyeleri, Kumbelo'nun kral olduğu zamanla ilgili hikâyeleri de böyleydi işte.

Çocukluğumu düşündüğümde Taş Ev'in salonuna giriyorum, ocağın başındaki sırada oturuyorum, çamurlu avluda yahut Caspromant'ın temiz ahırlarındayım, mutfak bahçesinde annemle birlikte fasulye topluyorum, ya da kuledeki yuvarlak odada ocağın başında onunla beraberim, çıplak tepelerde Gry'ın yanındayım, hiç bitmeyen hikâyelerin dünyasındayım.

Kabaca yontulmuş ama uzun yıllar kullanılmaktan tutacak yeri simsiyah cilalanmış gibi görünen porsuk ağacından büyük, kalın bir asa Taş Ev'de kapının yanında, karanlık girişte asılı dururdu: Kör Caddard'ın asası. Ona dokunulmazdı. Asayı ilk gördüğüm sıralar benden çok uzundu. O zamanlar gidip sırf heyecanı için ona gizlice dokunurdum çünkü yasaktı, çünkü bir sırdı.

Ben Brantor Caddard'ı babamın babası sanırdım, çünkü anlayışım o zamanlar ancak oraya kadar uzanabiliyordu. Dedemin adının Orrec olduğunu biliyordum. Bana onun ismini vermişlerdi. O yüzden, aklımca, babamın iki babası vardı. Bu düşünce bana hiç tuhaf gelmiyordu ama ilginçti doğrusu.

Ahırda babamla birlikte atlara bakıyorduk. Atları konusunda adamlarından kimseye tam olarak itimat etmezdi ve ona yardımcı olmam için beni üç yaşından itibaren eğitmeye başlamıştı. Bir tabureye çıkmış demir kırı bir kısrağın kış postunu tımar ediyordum. Yandaki bölmede büyük gri aygırı tımar eden babama, "Neden bana babalarından sadece birinin adını verdin?" diye sordum.

"Sana adını verebileceğim tek bir babam vardı," dedi babam. "Saygıdeğer insanların birçoğu gibi." Pek sık gülmezdi ama o alaycı tebessümünü görebiliyordum.

"O halde Brantor Caddard kimdi?" –ama o anda, babam daha cevap veremeden cevabı bulmuştum– "O babanın babasıydı!"

"Babamın babasının babasının babası," dedi Canoc, Grişerit'in postundan kaldırdığı kıl, toz ve kurumuş çamur bulutu arasından. Ben kısrağın böğrünü çekiştirmeye ve kaşağılamaya devam ediyor, karşılığında da gözlerime, burnuma ve ağzıma dolan çerçöple, Demirkırı'nın böğründe açtığım elim büyüklüğünde parlak, pembe-beyaz bahar postuyla ve hayvandan çıkan memnuniyet homurtularıyla mükâfatlandırılıyordum. Bir kediye benziyordu, okşanınca insana yaslanıyordu. Onu elimden geldiğince ittirip işime devam ederek, temizlediğim parçayı büyütmeye çalışıyordum. Babaların sayısı benim boyumu aşmıştı.

Benim sahip olduğum baba yüzünü silip kısrağın durduğu bölümün önüne geldi ve orada durup beni seyretti. Ben de gösteriş yaparak, kaşağıyı pek bir işe yaramayan uzun hareketlerle sürterek çalışmaya devam ettim. Ama babam bu konuda bir şey söylemedi. "Caddard hem soyumuz, hem de batı dağlarında bulunan bütün soylar arasında en büyük marifete sahip olan kişiydi. Bize bağışlanan en büyük marifetti onunkisi. Bizim soyun marifeti nedir Orrec?" dedi.

Durdum, tabureden aşağıya indim, dikkatle, çünkü bu yükseklik benim için hâlâ çok fazlaydı ve babamın önünde durdum. Benim ismimi söylediği zaman ayağa kalkar, ona bakarak kıpırdamadan dururdum: Hatırlayabildiğim kadarıyla hep öyle yapmışımdır.

"Bizim marifetimiz çözmek," dedim.

Başıyla onayladı. Bana karşı daima nazikti. Ondan bir zarar gelebileceğinden korkmazdım. Ona itaat etmek zordu, ama büyük bir haz verirdi. Onun memnuniyeti benim ödülüm oluyordu.

"Ne anlama geliyor bu?"

Bana söylememi öğrettiği gibi söyledim: "Çözme, yapılmışı eski haline döndürme, yok etme gücü anlamına geliyor."

"Benim bu gücü kullandığımı gördün mü?"

"Bir kâseyi paramparça ettiğini gördüm."

"Bu gücü bir canlı üzerinde kullandığımı gördün mü?"

"Bir söğüt dalını yumuşatıp, simsiyah yaptığını gördüm."

Bu noktada kesmesini diledim, ama soruların bittiği yer burası değildi artık.

"Bu gücü canlı bir hayvan üzerinde kullandığımı gördün mü?"

"Bir sıçanı... öldürdüğünü gördüm."

"Nasıl öldü?" Sesi sakin ve amansızdı.

Kıştı. Avludaydık. Kapana kısılmış bir sıçandı. Genç bir sıçan. Yağmur suyunun toplandığı fıçıya girmiş ve dışarı çıkamamıştı. Onu önce süpürgeci Darre görmüştü. Babam, "Buraya gel Orrec," dedi; yanına gittiğimde ise, "Kıpırdama ve seyret," dedi. Ben de kıpırdamadan durup seyrettim. Fıçının yarısına kadar dolu suda yüzen sıçanı görebilmek için parmaklarımın üzerinde yükselmiştim. Babam fıçının tepesinde durmuş, dikkatle içine bakıyordu. Elini, sol elini uzattı ve bir şey söyledi veya sertçe nefesini verdi. Sıçan bir kez kıvrandı, titredi ve suyun üzerinde kıpırdamadan yüzmeye başladı. Babam sağ elini uzatıp sıçanı çıkarttı. Elinde gevşek, biçimsiz, ıslak bir kesecik gibi duruyordu, sıçan gibi değil. Ama kuyruğunu ve ayacıklarının ucundaki minik pençelerini görebiliyordum. "Dokun ona Orrec," dedi babam. Dokundum. Yumuşaktı, kemiksiz, sanki ıslak derisinin içine yarı yarıya un doldurmuşlar gibi. "Çözüldü," dedi babam, gözlerime bakarak ve o zaman gözlerinden korktum.

"Sen çözdün onu," diye sorusunu cevapladım ahırda, ağzım kuruyarak, babamın gözlerinden korkarak.

Başıyla onayladı.

"Benim o gücüm var," dedi, "senin de olacak. Güç içinde büyüdükçe sana nasıl kullanılacağını öğreteceğim. Marifetini kullanmanın yolu nedir?"

"Gözle, elle, nefesle, iradeyle," dedim, bana öğretmiş olduğu gibi.

Memnun kalarak başıyla onayladı. Ben biraz rahatladım, ama o gevşemedi. Sınav daha bitmemişti.

"Şu kıl yumağına bak Orrec," dedi. Ahırın zemininde, ayağımın az ilerisinde seyrek saman çöpleri arasında minik bir çamurlu at kılı yumağı duruyordu. Demir kırı kısrağın yelesine takılmıştı, ben de onu yerinden kurtarmış, yere bırakmıştım. İlk başta, ahırı pislettiğim için bana kızacak sandım.

"Ona bak. Sadece ona bak. Bakışlarını başka yere çevirme. Gözlerini onun üzerinde tut."

İtaat ettim.

"Elini kaldır... böyle." Arkama geçen babam sol kolumu ve elimi tuttu, parmaklarımız çamur ve kıl topağını işaret edinceye kadar nazikçe, dikkatle kaldırdı. "Böyle tut elini. Şimdi, söylediklerimi tekrarla. Sesini değil, nefesini kullan. Şöyle de..." Benim için hiçbir anlamı olmayan bir şey fısıldadı, ben de elimi onun ayarlamış olduğu gibi tutmayı sürdürüp kıl yumağına bakmaya devam ederek ondan sonra fısıldadım.

Bir an hiçbir şey kıpırdamadı, her şey hareketsizdi. Sonra Demirkırı içini çekti, ayağını değiştirdi; ahır kapısının dışından rüzgâr estiğini duydum ve yerdeki çamurlu kıl yumağı birazcık kımıldadı.

"Kımıldadı!" diye haykırdım.

"Rüzgâr kımıldattı," dedi babam. İçinde bir tebessüm saklı sesi yumuşaktı. Biraz farklı duruyordu, gerindi. "Biraz bekle. Daha altı yaşında bile değilsin."

"Sen yapsana baba," dedim, hem heyecanlanmış, hem de kızmış bir halde kıl yumağına kinle bakarak. "Sen boz şunu!"

Babamın kıpırdadığını bile görmedim, nefesini duymadım. Yerdeki yumak kıvrılıp puf diye toza dönüştü, yerde birkaç uzun, kahverengi kıldan başka bir şey kalmamıştı.

"Güç sana gelecek," dedi Canoc. "Soyumuzun marifeti güçlüdür. Ama en çok Caddard'da vardı. Şuraya otur. Artık onun hikâyesini dinleyecek kadar büyüdün."

Tabureye tünedim. İnce, dik, esmer bir adam olan babam bölmenin kapısında duruyordu. Dağlarda giyilen kalın kumaştan eteği ve paltosunun altında bacakları çıplaktı, kapkara gözleri ahır kirinden bir maskenin ardında parlıyordu. Elleri de kirliydi ama güçlüydüler, ince, sağlam, huzursuzluk nedir bilmeyen ellerdi. Sesi sakindi. İradesi güçlüydü.

Bana Kör Caddard'ın hikâyesini anlattı.

...

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Aslı Onat, “Güç ve kontrol”, Milliyet Kitap Eki, 29 Mart 2006

Yazar Ursula K. Le Guin'in romanlarını takip edenler, onun büyüme öyküleri anlatmayı sevdiğini bilir. Yazarın anlattığı öykülerdeki tüm karakterler "Yerdeniz Üçlemesi"nde olduğu gibi mutlaka bir gelişim süreci geçirir. Le Guin'in 2004'te kaleme aldığı ve Çiğdem Erkal İpek'in çevirisiyle Türkçeye kazandırılan "Marifetler" de bir büyüme öyküsü niteliğinde.

İki yıl gecikmeyle okuma şansını elde ettiğimiz "Marifetler"in başlığı, yazarın dünyasına aşina olanların anlayabileceği gibi 'büyü'ye gönderme yapar nitelikte. Ama bu kez karşılaştığımız büyü tarzı, "Kadim Lisan" gibi farklı dillere ait kelimelerle değil bakış, nefes ve zihinle gerçekleştiriliyor.

Le Guin, öyküsünü dağlarda yaşayan ve mistik güçlere sahip olan insanlar üzerinden anlatıyor. 'Ovalarda' yaşayanlar, 'dağlı' ve 'cadı' diye tanımladıkları bu insanlara korkuyla karışık bir saygı duyuyor.

Yaşamlarını feodal bir yapı üzerine kuran 'dağlılar'ın karşısındakini 'çözme' yeteneğine sahip olanları, bir bakışla bir insanın ya da hayvanın kemiklerini eritip onu içi boş bir yığına dönüştürebiliyor.. Yıkıcı güçlerin yanında hayvanlarla iletişim kurabilenler, kadınların hamile olduğunu anlayabilenler de mevcut.

Sevgi ve özgürleşme

Yazar, "Marifetler"i ergenlik çağındaki iki genç üzerinden anlatıyor: Akrabaları gibi yıkıcı bir gücü olduğundan şüphelenen Orrec ve hayvanlarla konuşma yetisine sahip bir kız olan arkadaşı Gry.

Orrec'in dedesi Caddard, zamanında gücünü kontrol edemeyerek etrafını yakıp yıkar. Babası Canoc, miras aldığı bu gücü kontrol edebilse de Orrec'in tuhaf bir durumu vardır. Annesi bir kalluk (yani sıradan bir insan olan) Orrec'in 12 yaşına geldiği vakit hala bir 'marifet' göstermemiş olması, soyunun devamı açısından babasını huzursuz eder. Bir gün üç kişiyle çıkılan bir av sırasında 'çözülerek' öldürülen engerek yılanı, hayvanı kimin 'çarptığı' konusunda soru işaretleri yaratır Orrec'in kafasında. Bunu yapan kendisi midir yoksa oğlunu cesaretlendirmek isteyen babası mı? Gücünü kontrol edememekten dolayı duyduğu kaygı, kendi rızasıyla babasından üç yıl boyunca görme yetisini engellemesini istemesine yol açar...

Kitabı iki anahtar kelime sürüklüyor: Güç ve kontrol. Le Guin'in dünyanın içinde bulunduğu politik duruma yaptığı gönderme son derece bariz.

Amerika'nın yerli kültürünün öyküleriyle yetişmiş, farklılıklara saygı duymayı çocuk yaşta öğrenmiş bir yazar olarak, güçlünün güçsüzü terörize etmesini çok iyi tanımlıyor Le Guin. Orrec'i korkutan gücünün gerçekten var olup olmadığına dair belirsizlik kitaptaki gerilimi canlı tutarken, insan 'gücün kontrolü' anlamında zaman zaman ABD'nin Irak özelindeki dünya politikasını düşünmeden edemiyor.

Yazının başında değindiğimiz büyüme ise Orrec ve Gry'ın ilişkisinde kendisini gösteriyor. "Yerdeniz..."de Ged'in Tenar'a yaptığı gibi "Marifetler"de de Gry sevgisi ve ilgisiyle Orrec'i özgürleştiriyor.

Ursula K. Le Guin'in 76 yaşında kaleme aldığı kitap, yazarın her yapıtı gibi okunmayı hak eden, algılarını 'başka dünyaların öyküleri'ne kapamayanlar için...

Devamını görmek için bkz.

May Jaggi, “İflah olmaz sihirbaz”, Radikal Kitap Eki, 21 Nisan 2006

Ursula K. Le Guin, güçle hayal edilmiş fantezi dünyaları için gerekli ilham kaynağını edebiyatın yanı sıra doğadan da alır. Oregon'daki Wilammette Nehri'nin yukarısında yer alan Portland tepelerinin batı yamacındaki evi, tepesi yirmi beş yıl önce büyük bir patlamayla uçmuş şimdilerde ise ürpertici bir sessizliğe bürünmüş olan St. Helen yanardağına bakan göz alıcı bir manzaraya sahiptir. Yaklaşık yarım yüzyıldır kendi evi olan Kuzeybatı Pasifik'teki bu evde Le Guin kendisine hem bilimkurgu hem de fantastik öykücülüğünde 'büyük usta' unvanını kazandıran bir dizi eseri tasarlamıştır. Harry Potter'den otuz yıl önce Yerdeniz Büyücüsü'nde Çevik Atmaca olarak adlandırdığı Ged'i büyü, ölüm ve dil gücünün hüküm sürdüğü ejderha ve kara büyücülerin sanayi-öncesi takım adalarındaki bir büyücü okuluna gönderdi. Çocuklar için gerçekçi öyküler, şiirler, denemeler ve kitaplar yazan Le Guin "Bir kalite göstergesi olarak yazın türü konusunda sabırsızımdır" der.

Onun J.K. Rowling'e "Tüm fantezi dünyasında patlama yaratmıştır" şeklindeki övgüsü hafif bir burukluğu ifade eder. Sessizce, "Beni bazı insanların darmadağın ettiği gibi etkileyemedi" derken, ilave eder: "Ancak kendinden önce gelen yazarlara daha çok minnet duygusu içinde olabilirdi. Benim aklımın almadığı nokta ilk kitabı inanılmaz bir şekilde orijinal bulan eleştirmenlerdir. Pek çok erdemi var, ne var ki orijinallik bunlardan biri değil. İşte beni üzen bu nokta." Hem erişkinlerin, hem de çocukların keyifle tadını çıkardıkları Yerdeniz dörtlemesi, Atuan Mezarları (1971), En Uzak Sahil (1973) ve Tehanu (1990) hiçbir zaman basımdan düşmemiş hatta 2001 yılında Yerdeniz Öyküleri ve Öteki Rüzgâr başlıklı romanların eklenmesiyle zenginleşmiştir.

Ve marifetler

Karanlığın Sol Eli (1969) Hain gezegeninden gelen gezginler ya da kaşifler hakkında ve erişkinlere bilimkurgu öyküleri dizisi olan klasikleşmiş Eukman'ın temeliydi. Roman, ona Mülksüzler (1974) ütopyaları gibi hem Nebula hem de Hugo ödüllerini getirdi. Distopya Portland'ında geçen bir bilimkurgu klasiği The Lathe of Heaven'de (1971), hayallerin gerçekleştirebilen yetilere sahip bir adamın bir ütopik psikiyatr tarafından acımasızca yönlendirilişini anlatır.

Le Guin'in yirminci romanı olan Marifetler, bir dizi yeniyetmeyi anlatır. Le Guin "Fantezi yazmak, çocuklar için yazmak anlamına gelmiyor. Fakat farklılıkları ortadan kaldırıyor; doğasında karşı yakaya geçme özelliği olan bir tür" der. Fantezi yazımın pek çoğu "güç ilişkileri hakkındadır" der ve ekler:

"Tolkien'e bakın. Bu gücü elinde tutanı ve diğerlerine yaptığını incelemektir." Shelley'le aynı çizgide olan bir inançla "Ahlaki iyiliğin en önemli enstrümanı hayal kurmaktır." "Hareketlerinizin sonucunu hayal edemezseniz veya etmezseniz ahlaklı veya sorumlulukla hareket edemezsiniz." Çocuklar bunu yapamazlar; bebekler ahlaki açıdan canavardırlar -tam anlamıyla aç gözlü canavarlar. Hayalleri öngörü ve empati konusunda eğitilmelidir." Bu da hiç kolay bir iş değildir. Bir zamanlar yazdığı gibi, "Tabii, bu iş basittir; yani çocuklar için yazmayı kastediyorum. Onları yetiştirmek kadar basit bir iş."

Kültür zenginliği

Marifetler, onun erken dönem kitaplarının bazıları gibi soyluluk ve kan bağı takıntısında olan bir köle toplumu hakkındadır. "Bunu yapan o kadar çok kültür odağı var ki, özellikle kanlarında özel birşeylerin aktığını düşünen" der. Bazı yorumcular "kölelik bitti" derken "acaba hangi gezegende yaşamaktadırlar?"

Le Guin, Alman bir göçmen olan babası Alfred Kroeber'in kendi kurduğu antropoloji bölümünde "tek kültürlülüğün yarattığı kültür yıkıntıları, dil kalıntıları"nı çalıştığı Berkley, Kaliforniya'da 1929 yılında doğdu. Annesi Theodora'da Amerikan yerlilerinin yaşamlarında aynı bakış açısıyla çalışmalar yaparken bir Yahi yerlisinin 'uygarlık' ile karşılaşmasını anlattığı Ishi in Two Worlds (1961) başlıklı romanı yazdı. "Halk öyküleriyle dolu bir evimiz vardı. Kuzey mitoslarını Yunan mitosundan daha çok severdim" diyen Le Guin, barbar ve uygar arasındaki sınırı, "sadece aklın bölgeleri olarak" gördü. Yaz ayları boyunca Napa vadisindeki aile çiftliğinde "amcalarım" dediği Amerikan yerlilerinden sözlü kültürün zenginliğini ve karşılaştıkları ayırımcılığı öğrendi. Bunlar ve yaşadığı vadi nükleer bir soykırım sonrasını anlattığı Hep Yuvaya Dönmek'in (1985) yazımına ilham oldu. "Beyaz benim için ne bir norm oluşturur ne de okuduğum pek çok fantezi öyküde olduğunun aksine insana eşdeğer tutarım" der. "Karakterlerimin birçoğunu farklı renkteki insanlardan seçmem bilinçli bir seçimdir."

Yerdeniz dizisinde Ged bakır kırmızısı, arkadaşı Vetch ise siyahidir. "Kitap kapağı tasarımcılarıyla sonsuz bir mücadele içindeydim. Yavaş yavaş kitap kapaklarındaki insanların renkleri koyulaşmakta, ancak bu süreç çok uzun bir zaman aldı." Yerdeniz dizisi geçen yıl Amerikan bilimkurgu kanalı için mini bir televizyon dizisi olarak uyarlandı.

Fantezinin izi

Radcliffe ve Columbia üniversitelerinde Fransız ve İtalyan edebiyatı çalıştıktan sonra , Fulbright bursu kazanarak Fransa'ya gitti. Orada Charles Le Guin ile tanıştı. Charles Georgia'dan gelmişti ve okul arkadaşı oldular. "1953'de Paris'te evlendik ve daha sonra Güney'e yerleştik. Tamamen ayrıma uğramış bir toplumda önceleri büyük bir şok yaşadık. Ve onu Batı'ya götürdüm." Kocası bir tarihçi olarak, Portland Üniversitesi'nde 1958'de göreve başladı. Bu çiftin üç çocuğu ve üç torunu dünyaya geldi. "İyi ve kötü arasındaki ayrım Tolkien'de olduğundan çok farklıdır. Kötünün başladığı yer aslında yaşamlarımızdaki kötülüğün bir metaforudur, o asla karakterlerini dışardaki kötülüğün içine atmaz, oysa bu onun hoşlandığı bir şeydir." Le Guin'e göre fantazi genellikle 'kaçış'la karıştırılsa da o aslında "İnsan doğasındaki iyi ile kötünün savaştığı ruhsal bir yolculuk." "Bu biraz hayale benziyor" der Le Guin "Ve semboller neredeyse evrensel olmakla birlikte herkese hitap eder nitelikte. Bu semboller çok eski zamanlardan beri aynıdır: Gılgamış Destanı'nı okuyoruz ve anlıyoruz." Sembolik dil temeldir ancak ilkel ya da çocukça değildir, derin bir dilbilgisi gerektirir. Jungbu anlamda yararlı bir basamaktı. (Freud'un tersine, o yalnızca sanatçıların yaptığını anlardı.)

O, fantezi türünün izini buldu; Frankestein'dan başlayıp Philip K. Dick'e kadar, Borges'i, Calvino'yu, Saramago'yu ve Marquez'i kucakladı. Ancak o aynı zamanda diğer geleneklerden de etkilendi, Dickens ve Tolstoy'dan Hardy ve Woolf'a kadar: "Vurabildiğin kadar uzağı vurmalısın" der Le Guin. Bilimkurgularında eşyayı ve askerleri terk etti. "Bunlar hep tutucu varsayımlar: beyaz adam gider ve evrenle kavga eder." Ancak 60'lı yıllarda, o fetihle ilgili bir dünyayla ilgilenmemeye, ama 'form'u birbirine geçmiş, bir müzisyenin sonatıyla olduğu gibi istediğin kadar oynayabileceğin metaforların kusursuz bir kutusu olarak gören ve kullanan bir jenerasyonun bir parçası oldu.

Fantazi dünyası genellikle büyücüler üzerine kurulu olan Le Guin, gücü tevazu ve sorumlulukla eğitmesini bilmiş bir yazar. "Bazıları, bazı zamanlar çok kızgın olur ancak bildiğim bir gerçek var ki; bir noktaya kitlenmek o noktayı bitirmek demektir. (...) "Eğer okuyucunuzu eserinize değer biçme konusunda özgür bırakırsanız, bu gerçek sanattır ve bu, eseri kalıcı kılar."

Not: Bu yazı 17.12.05 tarihli The Guardian Book Review’da yayımlanmıştır.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.