Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-567-4
13x19.5 cm, 384 s.
SARI ETİKET
ÖZEL İNDİRİMLİ
Liste fiyatı: 26,00 TL
İndirimli fiyatı: 11,25 TL
İndirim oranı: %56,73
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Yastıkname
Özgün adı: Makura no Soşi
Çeviri: Kitap Çevirmenleri Girişimi Ortak Çevirisi
Yayına Hazırlayan: Tuncay Birkan
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Haziran 2006

Japon kültürünün bin yıllık klasiği şimdi Türkçe'de. Bütün gerçek edebiyat klasikleri gibi bugün bile bizlere söyleyecek çok şeyi olan, benzersiz üslupta bir kitap Yastıkname. Sarayda imparatoriçenin nedimeliğini yapan Sei Şonagon, hep başucunda tuttuğu "defterine" aklına esen her şeyi yazmış: Tanık olduğu küçük, sıradan olayları, anılarını, önemli bulduğu konulardaki fikirlerini; hoşuna giden gitmeyen, muhteşem ya da moral bozucu bulduğu, kalp atışını hızlandıran ya da asabını bozan, "gıcık" ya da hayran olduğu şeyleri... Özel bir duyusallığı ve gözlem yeteneği var Şonagon'un: Kayıt düştüğü inanılmaz ayrıntılara, özgür ve kadınca bir bireyselliğin damgasını vurmayı başarabildiği için olmalı, yüzyılların ötesinden hâlâ bizleri şaşırtmayı sürdürebiliyor.

Yastıkname, Kitap Çevirmenleri Girişimi'nden 83 çevirmenin ortak çalışmasıyla Türkçe'ye çevrildi. Dünyada bir ilk niteliği taşıyan bu ortak çalışma aynı zamanda kitap çevirmenlerinin bir meslek birliği içinde bir araya gelişlerini simgeliyor. Çevirmenler birbirine yabancı dil ve kültürler arasında köprü işlevi görürler. Bu kez de öyle oldu: Uzak bir ülke ve uzak bir geçmiş onlar sayesinde şimdi daha yakınımızda...

İÇİNDEKİLER
Sunuş
Yastıkname
Notlar
Ekler
1. Takvim
2. Yönetim
3. Yerler
a. Merkez Bölge ve Komşu Bölgeler
b. Başkent Çevresi
4. Giysiler, Evler, vs.
a. Giysiler
b. Evler
c. Vasıtalar
d. Mektuplar, Oyunlar, Müzik Aletleri
5. Kronoloji
OKUMA PARÇASI

Tuncay Birkan, Sunuş, s. 9-27.

Kitap ve Yazarı Hakkında

Bizim Osmanlı edebiyatıyla analoji kurup Yastıkname adıyla çevirdiğimiz, ama bu tür kaygılar gözetmeyen bir çevirmenin pekâlâ "Başucu Kitabı" da diyebileceği Makura no Soşi, Japon edebiyatında zuihitsu adı verilen türün ilk ve en önemli numunesi sayılıyor. Düz çevirisiyle "kalemi izle", daha dolambaçlı bir çeviriyle de "kalemine ket vurma, hangi konuda olursa olsun içinden nasıl yazmak geliyorsa öyle yaz" denebilir belki zuihitsu'ya. Yani kendi başına bir tür yaratmış bir kitap Yastıkname. Kitabın kaleme alındığı 10. yüzyıl Japonyası'nda daha çok kadınlarca kaleme alınan eserlerle çok güçlü bir günce edebiyatı, seyahatname ve anlatı geleneği oluşmuş, ama bu kitapla birlikte doğan zuihitsu, günce, biyografi, hatırat, şiirler, aforizmalar, listeler, anlatı eskizleri ve bugün Batı kökenli kültürlerde "deneme" adı verilen türün çok özgün bir bileşimi olarak tarif edilebilir. Kenko ve Kamo no Çomei ileriki yüzyıllarda bu türde yazan en önemli iki isim sayılıyor. Yastıkname'yle birlikte filizlenen bu tür, saray çevresinde doğmuş olmasına rağmen, gündelik ve dünyevi olanla aşkın ve kutsal olan arasındaki sınırları sürekli ihlal etmesi, sözgelimi dini ayinleri, devlet törenlerini anlatırken aşırı dünyevi ayrıntıların altını çizerken, öte yandan da çok sıradan bir âna, olaya, nesneye, manzaraya muazzam bir şiirsellik katabilmesi açısından büyük Rus kuramcı Bahtin'in anlattığı "karnaval" geleneğinin çok uzaklardaki bir yankısı sayılabilir belki.

Kitabın yazarı Sei Şonagon'un 965 ya da 966 yılında doğduğu tahmin ediliyor, ölüm tarihiyse bilinmiyor, ama o dönemki kaynaklar tarandığında 1017 yılına kadar kesinlikle yaşamış olduğu anlaşılmış. Zaten Yastıkname'de yazdıkları dışında hayatı hakkında pek fazla bilgi yok. Ön adı bile bilinmiyor; "Sei", soyadı Kiyovara'nın ilk karakterinin Çince'deki okunuşu, "Şonagon" ise o dönemin Japon sarayında belli işlerle görevli nedimeler için kullanılan genel bir unvan. Yastıkname'de anlatmadığı halde hakkında bilinenler şunlardan ibaret denebilir: Anakronizme düşmeyi göze alarak günümüze ait bir kavramı kullanacak olursak "üst orta sınıftan" bir aileden geliyormuş; birçok sanatçı yetiştirmiş bu ailede (mesela babası Heian döneminin en ünlü şiir antolojilerinden birini hazırlayanlar arasında yer almış) o zamanki standartlara göre son derece iyi bir eğitim almış (genellikle soylu erkeklerin ayrıcalık ve statü simgesi olarak kullandıkları Çince'yi ve Çin kültürünü gayet iyi bildiği ve bu bilgisiyle saraylı erkekleri şaşırttığı kitapta anlatılan birkaç olayda da görülüyor); 983 yılında Taçibana Norimitsu ile evlenmiş (buna da şüpheyle bakanlar vardır. Bkz. 140. not), o yıl ve 986 yılında yapılan edebiyat toplantılarında dikkat çekmiş, 990 yılı civarında hizmetine girdiği İmparatoriçe Sadako (ya da Teişi) 1000 yılında ölünce saraydan ayrılmış ve Fujivara Muneyo ile evlenmiş.

Hakkında birçok ayrı yerde çeşitli efsane ve dedikodular üretilmiş olduğunu gören uzmanlar Sei Şonagon'un hayatının son yıllarında bol bol seyahat etmiş olduğu tahmininde bulunuyorlar. Bu dedikodular arasında hayatının son yıllarında bir manastıra çekildiği, sefalet içinde öldüğü, pek de güzel bir kadın sayılamayacağı gibi rivayetlerden bahsediliyor. Bir de aktarmadan geçilemeyecek bir dedikodu: Onunla hemen hemen aynı dönemde yaşamış bir başka ünlü nedime (ama başka bir İmparatoriçenin nedimesi), kimilerinin dünya tarihinin ilk "psikolojik" romanı saydıkları Genci Monogatari'nin (Genci'nin Hikâyesi. Yazımı 1008'de tamamlanmıştır) yazarı Murasaki Şikibu güncesinde Sei'yi şu sözlerle çekiştiriyor: "Sei Şonagon'un kendinden pek memnun bir havası var. Ama sağa sola saçıp bir de böyle yayılmalarını istemiyormuş gibi davrandığı o Çin işi yazılarını şöyle bir durup incelediğimizde, hatalarla dolu olduğunu görürüz. Başkalarından farklı olmak için bu kadar çok uğraşan birinin insanların gözünden düşmesi kaçınılmaz, ileride çok zorluk çekeceğini tahmin ediyorum. Kabiliyetli bir kadın şüphesiz. Ama, insan en olmadık ortamlarda bile duygularını böyle uluorta sergilerse, karşısına çıkan hiçbir ilginç şeyi kaçırmamaya çabalarsa, insanların ona aklı bir karış havada biri gözüyle bakmaları kaçınılmaz. Böyle bir kadının akıbeti iyi olabilir mi?"

Bugün Yastıkname

Hayatının başka birçok ayrıntısını olduğu gibi akıbetini de bilemiyoruz, ama yazdıklarının "farklılığı" ve "ilginçliğiyle" bugün bizleri hâlâ etkilemeye devam ettiği kesin. Evet, bizim bugün "Sei Şonagon" diye tanıdığımız bu adsız kadın on küsur yıl yaşadığı sarayın gündelik hayatında kendisinden başka kimselerin göremediği ayrıntıları, "karşısına çıkan" insanların zaaflarını, gülünçlüklerini ve elbette hoşluklarını öyle ince bir mizahla yazmış; yukarıda da dediğimiz gibi, bir yandan, herkeslerin otomatikman bir görkem ve yücelik atfettiği ortam ve kişileri sıradanlaştırıp "dünyevileştirirken", bir yandan da en sıradan faaliyetlere ve insanlara o ayrıntıcı gözüyle (özellikle de o muhteşem listelerini çıkarırken) öyle bir şiirsellik ve aşkınlık katabilmiş ki birçok çağdaşı unutulup gitmişken o bugün hâlâ bizlerle; tıpkı ondan pek hoşlanmayan ama müthiş bir yazma yeteneğine sahip olan Şikibu Hanım gibi. Kendisini 1000 küsur yıl sonra, Japonya'dan binlerce kilometre uzaklıktaki bir ülkenin kültürüne ve diline, Türkçeye buyur etmekten gurur ve mutluluk duyuyor oluşumuzdan da belli olmuyor mu cazibesini zerre yitirmemiş olduğu?

Etrafına, insanlara, ilişkilere, nesnelere, doğaya, yüzeyselmiş gibi görünmekle birlikte öylesine derinden nüfuz eden bir gözü var ki Sei Şonagon'un, günümüzde en çok avangard sinemacılara esin vermiş olmasına şaşmamak gerek. Fransız sinemacı Chris Marker Sans Soleil adlı dokümanter filminin, İngiliz sinemacı Peter Greenaway de doğrudan kitabın adını ödünç aldığı The Pillow

Book (bizde "Tual Bedenler" adıyla oynamıştı) adlı kurmaca filminin çeşitli bölümlerinde o güzelim listelerin görsel karşılıklarını oluşturmaya çalışır, bunu yaparken de bu listelerden bazı bölümleri şiir, hatta dua okurcasına yüksek sesle terennüm etmekten kendilerini alamazlar.

Tarihe Geçmeden Önce

Ama bu "göz"ün çağları aşan "ayrıksılığının" ne idüğünü tam manasıyla değerlendirebilmek, Sei Şonagon'un o sahici, o benzersiz öznelliğini hangi toplumsal-tarihsel koordinatlar içinde geliştirmiş olduğunu görebilmek için, kitapta çok küçük bir kesiti anlatılan Heian döneminin de hem Japon tarihi içinde hem de dünya tarihi içinde ne kadar "ayrıksı" bir dönem olduğunu kabaca da olsa anlatmak şartmış gibi görünüyor. Bu işi de ben yapacağım mecburen. Japon tarihi uzmanı falan olmak şöyle dursun, bu kitabın editörlüğünü üstlenene kadar Japonya hakkında bildiklerim okuduğum tek tük birkaç Japon romanı (Dazai, Kavabata, Mişima, Murakami) ile seyrettiğim filmlerden edinilmiş harcıâlem denebilecek malumatlardan ibaretti üstelik. Ama az çok klişe denebilecek bu Japonya "imgesi" ile bu kitapta Şonagon'un anlattığı toplumun yaşayış tarzı, değerleri, Frenkçesi ethos'unun alakasının çok ama çok az olduğunu hayretle fark edince epey ciddi bir okuma faaliyetine girmiştim neyse ki. Yastıkname'yi İngilizceye çeviren Ivan Morris'in sadece Heian dönemindeki saray çevresinin yaşayışını konu alan The World of the Shining Prince (New York: Knopf, 1964) adlı çok güzel yazılmış kitabı başta olmak üzere, yine Yastıkname'nin ilk İngilizce çevirisini yapmış olan Arthur Waley'nin The Pillow Book of Sei Shonagon'unu (Londra: Unwin, 1960) ve G. B. Sansom'ın Japan: A Short Cultural History (New York: D. Appleton-Century, 1943) adlı gayet kapsamlı ve öğretici çalışmasının, Frank Brinkley'nin A History of the Japanese People (New York: Encylopedia Britannica, 1912), W. G. Aston'ın A History of Japanese Literature (Londra: Heinemann, 1907), Tomiko Yoda'nın Gender and National Literature: Heian Texts in the Constructions of Japanese Modernity (Durham: Duke, 2004) adlı eserlerinin ilgili bölümlerinden The Princeton Companion to Classical Japanese Literature'ın (haz. Earl Miner, Hiroko Odagiri, and Robert E. Morrell, Princeton: Princeton University Press, 1985) o nefis "Sei Shonagon" maddesine kadar irili ufaklı bayağı metin okudum (kitapta kullandığımız illüstrasyonların bir kısmını da bu kitaplardan aldık). Ayrıca Ankara Üniversitesi Japon Dili ve Edebiyatı bölümünde öğretim üyesi olan sayın Hüseyin Can Erkin'in bana ilettiği ders notlarından da çok yararlandım.

Okudukça da başlangıçtaki "galiba bambaşka bir dönemmiş bu" hissim gittikçe güçlenerek "hakikaten de eşsiz bir dönemmiş" haline geldi. Bütün gerçek yaratıcılar gibi Sei Şonagon'un da bugün bize hâlâ derinden hitap edebilmesini salt içinde yaşadığı kültürün kodlarını çözerek anlayamayacağımızı, onu asıl değerli kılanın bu kodlara verdiği "bireysel" tepkinin niteliği olduğunu düşünsem de, bir bölümünü dolaysızca içselleştirdiği, hatta bazen düpedüz aşmayı başaramadığı (alt sınıflardan insanlar karşısında duyduğu bariz tiksinti günümüz okurlarının Sei'yle romantik bir özdeşlik kurmasını imkânsızlaştırır mesela) bu kültürel-tarihsel kodları anahatlarıyla olsun serimlemeye çalışmak gerekiyor diye düşünüyorum. Bu iş bir Önsöz'ün sınırları içinde ve "ikinci el"den bilgilerle ne kadar hakkıyla yapılabilir, elbette çok şüpheli. Affınızı rica ederek başlıyorum.

Heian Dönemine Dair

İmparatorluk başkentinin 784 yılında Nara'dan Nagaoka'ya, 794'te de oradan Heiankyo'ya, yani günümüzdeki adıyla Kyoto'ya taşınmasıyla başlayan ve 1192'de Kamakura'da askeri hükümetin kurulmasıyla sona eren Heian döneminde, Sansom'ın sözleriyle "neredeyse bütünüyle estetik olması bakımından son derece dikkate değer, hatta belki de eşsiz bir kültür"ün (Sansom 1943, s. 238) serpildiği görülür. Ama bugün geleneksel Japon kültürü denince akla gelebilecek olan unsurların birçoğunun bulunmadığı, hatta bazı Japon milliyetçilerinin oluşturmak istedikleri milliyetçi ve eril anlatıyı, militarizmin esamisi okunmadığı için sekteye uğratması yüzünden pek hayırla yâd etmedikleri bir dönem bu (Yoda'nın yukarıda andığımız kitabı tam da ulusal bir kanon oluşturmaya çalışan milliyetçi Japon edebiyat tarihçilerinin bu "fazla kadınsı" dönemi bir yere oturtmakta karşılaştıkları zorlukları, bu amaçla benimsedikleri stratejilerin tarihini anlatıyor). İvan Morris'in belirttiği gibi, bugün geleneksel Japonya denince hemen akla gelen şeylerin, suşi ve soya sosunun, Zen budizmle bağlantılı çay seremonileri, çiçek aranjmanı gibi pratiklerin, Haiku şiirlerinin, No ve Kabuki tiyatrosunun, harakirinin ve özellikle de eril-militarist ideolojinin kült figürleri olan samuray ve geyşaların daha ortaya çıkmamış olduğu bir dönem. (Morris 1964, s. 141).

Zorlama bir analojiyle, epey uzun sürmüş bir "Lale Devri" denebilir belki bu döneme, görüntüye, adabımuaşerete, zarafete, hatta gösterişe ve genel anlamda estetiğe, hat sanatına ve şiire verilen büyük değer öne çıkarılarak. Ama hakikaten de zorlama olur bu benzetme, çünkü en başta kadınların Heian döneminin hem günlük sosyal hayatında hem de sanat ve edebiyat hayatında işgal ettiği epeyce özgür, öncü ve hatta kurucu konumun bir karşılığı yok Osmanlıda. Kadınların tek başlarına çift-çubuk sahibi olmalarının doğal görüldüğü, o yüzden de nispi bir ekonomik bağımsızlığa sahip oldukları bir dönemden bahsediyoruz ne de olsa. (Bu arada bu döneme ilişkin olarak yapacağımız bütün tespitlerin sadece imparatorluk başkenti çevresindeki üst sınıftan insanlarla sınırlı olduğunu hatırlatmakta fayda var. Hatta bu bakımdan fazlasıyla sınıfsal bir farkındalığa sahip olan, alt sınıftakilere neredeyse yarım-insan gözüyle bakan bir zümre Heian döneminin üst-orta ve üst sınıfları. Mesela Şonagon'un "avam"la temasını anlattığı bölümlerdeki –sözgelimi 168, 173 ve 174 numaralı bölümlerdeki– "kalpsizliği" ve kendisinden üst tabakadan olan kişilere, özellikle de İmparatorla İmparatoriçeye gösterdiği o abartılı ama bir yanıyla da içten hürmet günümüzün birçok liberal yorumcusunu hayrete düşürmekte, sinirlerini bozmaktadır. Bkz. Morris'in bu kitaptaki 349. notu. Ama tarih denen sınıf mücadeleleri silsilesinin insan ruhunda da ne büyük örselenmeler yarattığını bilenler ve tarihin herhangi bir döneminde bir "altın çağ"ın yaşanmış olduğuna inanmayanlar Şonagon gibi her yönüyle olağanüstü bir kadının da bu örselenmişlikten payını almış almasında şaşılacak bir şey görmeyeceklerdir.)

Ne bu ekonomik bağımsızlık, ne kadınların evlilik düzenlemelerinin gevşekliği sayesinde görece serbest, "çokeşli" bir cinsel hayat yaşayabiliyor olmaları (bu dönem hakkında yazan muhafazakâr tarihçilerin çoğunun sinirlerini de bu bozar; bu dönemi gösterişe ve görüntüye fazla önem vermekle suçlarken "dekadans", hatta düpedüz "ahlaksızlık" gibi sıfatlara başvururlar hep; mesela tipik bir ahlakçı Viktoryen olduğu anlaşılan Brinkley "Dönemin erkeklerinin efemine ve duygusal oldukları yetmiyormuş gibi kadınlar da başka hiçbir dönemde görülmemiş bir ahlak düşüklüğü sergiliyorlardı, cinsel ahlak ve kocaya sadakat anormal denecek ölçüde feci düzeydeydi ve hafife alınıyordu" diyebilmiş), ne o dönemden günümüze kalmayı başarmış hemen hemen bütün büyük edebiyat eserlerinin kadınların imzasını taşıyor olması, ne de dinin bile sanat, sanatın da din haline gelmiş olması (Sansom 1943, s. 239) bu dönemde kadınların erkek egemenliğinden kurtulmuş olduğunu iddia etmemize yetmez. Kadınların erkeklerle hep perdeler ve paravanlar arkasından konuşmak zorunda olmaları bile yeter bunu anlamaya. Ama yine de hakikaten ciddi ölçüde "kadın eli değmiş" bir dönemdir Heian dönemi ve benzersizliği de büyük oranda buradan kaynaklanır.

Bunda Japonya'nın görece yalıtılmış bir ada olması sayesinde uzun süre savaş ve istilalara karşı korunabilmiş olmasının ve bu yüzden de askerlerin gördüğü işlevin çok büyük ölçüde salt törensel bir düzeye çekilmiş olmasının da rolü büyük elbette. Savaş ve çatışmalardan uzak durup sık sık kutladıkları envai çeşit bayramla birbirlerini ve doğayı temaşa ederek estetik hazlar devşirme lüksü bulabilmiş bir kültürdür bu. Ayrıca uzun süre devlet örgütlenmesinden dine, kültür ve dilden gündelik yaşamlarının birçok ayrıntısına kadar hayatlarını büyük ölçüde Çin ve kısmen de Kore'den ithal ettikleri gelenekler üzerine inşa etmiş olan Japonların Heian döneminin başlarında Çin'le diplomatik teması keserek kendi içine dönmüş ve bu ithal unsurlara her alanda kendilerine özgü bir damga vurmaya başlamış olmaları önemlidir. Mesela Çin'den ithal Konfüçyüsçülüğün katı kuralcılığı ve Budizmin kasvetli, teni hor gören bakış açısı burada Şintoizmin de etkisiyle yumuşatılmıştır. Belli günlerde belli yönlere yolculuk yapmayı, tırnak kesmeyi, yıkanmayı vs. yasaklayan çeşit çeşit hurafesiyle ve doğaya kutsallık atfedişiyle Şintoizm bu dinlerin soyutluğunu azaltmış, yeryüzüyle irtibatını ve insanların zaafları karşısındaki hoşgörüyü artırmıştır, denebilir. Dönemin kültürünün soyutlamayla arasının iyi olmadığı düşünsel, felsefi ve bilimsel içerikli eserlerin yok denecek kadar az olmasından da anlaşılabilir. Aynı dönemlerde, serpilmekte olan Arap-İslam medeniyetinin tam da bu alanlarda birbirinden parlak çalışmalar üretmiş olduğunu, mesela İbni Sina'nın tıp, mantık, kimya alanındaki öncü eserlerini hemen hemen Şonagon'la aynı yıllarda yazmış olduğunu hatırlamak ilginç olacaktır. Ama o dönemde bu bakımdan istisnai olanın İslam kültürü olduğunu hatırlamakta da fayda var. Zira dünyanın büyük çoğunluğu daha destan çağındadır: Kırgızların ünlü Manas Destanı ile İngilizlerin Beowolf destanı da hemen hemen aynı onyılların ürünüdür, hatta Türklerin Dede Korkut Destanı da bu yıllarda yaratılmış olabilir (9. ila 11. yüzyıllar arasına tarihlenir).

Morris Çin etkisinin elbette hemen sönüp gitmediğini anlatır, uzun uzadıya, mesela devlet kademelerinde görev alacak kişilerin, yani esasen erkeklerin daha incelikli bir dil sayılan Çinceye ve Çin kültürünün inceliklerine vakıf olmaları beklentisi ve devlet işlerinde Çince kullanma geleneği sürmüştür. Üstelik de epey eskimiş bir Çince kullandıklarını, Çin'i neredeyse iki yüz yıl geriden taklit ettiklerini, mesela o dönemde Japonya'da en sevilen Çin şairi olan –Yastıkname'de de en çok ondan alıntı yapılır- Po Çü-İ'nin Çin'de neredeyse unutulmuş olduğunu belirtir uzmanlar. Bu yüzden de biraz ikinci sınıf görülen Japon dilini geliştirip dört başı mamur bir edebiyat dili haline getirme işini, saraylı kadınlar üstlenmiş ve müthiş bir başarıyla yerine getirmişlerdir.

Bu dönemde tahta birçok imparator geçmiş olmasına rağmen yönetim, özellikle 950'li yıllardan sonra aslen Fujivara ailesinin elinde kalmıştır. İmparatordan sonra devlet yönetimin en üst makamlarında hep Fujivaralar olmuş; imparatoriçeler, Morris'in deyimiyle, çok sıkı bir "evlilik siyaseti" izlenerek hep bu ailenin kızlarından seçilmiş; Şinto dinine göre tanrısal bir figür sayılan imparatorlar bu simgesel konumda tutulmuş ve zamanlarının çoğunu aslen dini görevler yerine getirerek geçirmişler. Zaten çoğu çocuk denecek yaşta tahta getirilmiş, erken yaşta da manastıra çekilmeye zorlanmışlar. Sözgelimi bu kitapta hep bahsi geçen imparator İçijo altı yaşında tahta geçmiş, on yaşında Sei Şonagon'un nedimelik yaptığı on dört yaşındaki Sadako Fujivara ile evlendirilmiştir. Diğer etkili ailelerle ve aile içi hiziplerle çıkması kaçınılmaz olan çatışmalar da fiziksel şiddetten çok entrika, rüşvet, sus payı verme, fazla ileri gideni taşraya sürme (ki taşra ve taşra yöneticileri çok küçümsendiği için bu çok ağır bir ceza sayılıyormuş; Şonagon'da da bu bakışın çok etkili olduğu görülüyor) gibi daha "barışçı" yöntemlerle halledildiği ve bu stratejinin de epey uzun bir süre, Heian döneminin sonlarına kadar başarılı olduğu anlaşılıyor. Ancak bu kitapta yer verdiğimiz bazı renkli minyatürlerde betimlenen ayaklanma ve kargaşa sahnelerinden de anlaşılacağı üzere yüzyıllardır horgörülen taşra ve taşralı aşiretler de bu arada boş durmamış ve yeterince askeri ve ekonomik güç topladıklarına kanaat getirdikten sonra bu şehirli ve epey pasifist yöneticilerden intikamlarını acı almışlar. Heian döneminin sonları ciddi bir şiddete sahne olmuş ve böylece dönemin "asude, feminen ve estetik" iklimi yerini Kamakura döneminin militarist, eril atmosferine bırakmış.

Bu çok kaba özetten anlaşılacağı üzere Sei, dönemin kültürünün olumlu ve olumsuz özelliklerinden payını bol bol almış gibi görünüyor. Alt sınıfları ve taşralıları küçümsemesiyle, makam ve şaşaa düşkünlüğüyle, törenlere bayılmasıyla, ilim irfanla pek işi olmamasıyla, çevresindeki insanların değerini önce işgal ettiği makamla, sonra da dönemin adabımuaşeretine ne kadar özendiğiyle, giysilerinin, elyazılarının ve yüzlerinin güzelliğiyle biçmesiyle (Bu arada Heian döneminin güzellik standartları günümüzdekine göre epey farklı. Güzellikten anlaşılan yuvarlak, hafif tombul yüzlü ve çok küçük gözlü olmak. Ayrıca kadınların kaşlarını tamamen alıp bir-iki santim üzerine kalemle kaş çizmek ve dişlerini siyaha boyamak gibi âdetleri var), doğayı temaşa etmeye düşkün oluşuyla (Kyoto'nun bugün bile nefis bir doğası olduğu hep söylenir), gözünü insan ilişkilerine, özellikle kadın-erkek ilişkilerine dikmesiyle tam döneminin insanıymış gibi.

Ama Yastıkname bu dönemin anlayışlarını yansıtmakla kalsaydı sadece antropolojik bir değeri olurdu o dönemde yazılan diğer birçok metin gibi. Bugün bize edebi bir haz vermezdi. Ama veriyor. Bunu da büyük ölçüde kültürünün değerlerinin ona "dur, sonra ölçüsü kaçar" dediği yerde Şonagon'un durmamış, o ölçüleri sonuna kadar zorlamış olmasına bağlıyorum ben şahsen. Şikibu' nun yakınarak dediği gibi, duygularını "uluorta" dile getirmekten hiç çekinmemiş, o güzelim listelerinde herkesin fazla kanıksamış olmaktan göremediği ayrıntılara özel bir dikkat göstermiş ve evet, epey mızmız gördüğü anlaşılan diğerlerinden "farklı" olmayı önemsemiş. Onaylanmamayı, kınanmayı umursamamış, hatta onaylanmayan şeyler yapmaktan özel bir zevk de almış. Kitabın son bölümünde dedikleri meramını ve farkını çok güzel ortaya koyuyor: "İnsanların kitabı [ben hiç önemsemediğim halde] bu kadar beğenmeleri de o kadar garip sayılmaz; zira şimdiye kadar yazdıklarımdan anlaşılacağı üzere, başkalarının nefret ettiği şeyleri rahatça onaylayan, onların sevdikleri şeylerden de tiksinen br mizacım var benim."

Bu uzun sunuşu Princeton'ın yukarıda bahsettiğim ansiklopedisinin, Şonagon'a özel bir sevgi duyduğu anlaşılan yazarının sözleriyle bitireyim: "Sei Şonagon varolmasaydı, onu kimse icat edemezdi."

Çeviri Tercihlerine ve Okurken Akılda Tutulmasında Fayda Olan Noktalara Dair Birkaç Not

1. Kitabın özgün metninde listeler dışındaki bölümlerin başlıkları yok. Ama İngilizce, Fransızca ve Almanca çevirmenlerin hepsi kendileri başlık vermişler. Mesela İvan Morris her bölümün ilk cümleciğini kullanmış başlık olarak. Birkaçını korudum, ama daha çok Almancacı çevirmenden cesaret alarak birçok bölümün adını kendim koydum.

2. Metinde aslen Ivan Morris'in edisyonunu takip etmekle birlikte bazı kritik noktalarda onunkilerle çelişen tercihler yaptık. Sözgelimi o ayların Japoncadaki adlarını kullanmayıp Birinci Ay, İkinci Ay demişken biz doğrudan o adların çevirilerini kullandık. Bunların bizde yaklaşık olarak hangi aya tekabül ettiğini görmek için Ek 1, s. 348'e bakılmalı. Morris, müzik aletlerinin ve Japonya'ya özgü bazı eşyaların adlarını İngilizceye çevirdiği halde, biz Japonca orijinal isimleri kullanmayı tercih ettik (Koto, biva, kiço gibi). Fakat saray elbiselerinin adlarında biz de Morris'i izleyerek her birinin orijinal isimlerini kullanmak yerine tek bir genel isim belirlemeyi tercih ettik. O robe kullanmış, biz ise bütün sakıncalarına rağmen saray çağrışımı biraz daha yüksek olan "kaftan" demeyi tercih ettik. Diğer giysileri ise genellikle "Çin işi ceket", "harmaniye" gibi Türkçe karşılıklarla çevirirken, Morris'in trouser-skirt dediği giysiye bizde de bilindiği için hakama dedik.

3. Bu kitapta yer verdiğimiz bütün Ekler ve dipnotların çok büyük kısmı İvan Morris'in edisyonundan alınmıştır. Fakat onun dipnotlarının üçte birini gereksiz görerek kullanmadık, üçte ikisini de ciddi oranda kısaltarak kullandık.

4. Sarayda geçen bir kitapta bol bol makam ve unvan ismi olması doğal. Bunları çoğunlukla Osmanlı sarayından eşdeğer unvan ve makam adlarıyla çevirmeye çalıştık. Kimi yerlerde aynı karakterlerin farklı unvanlarla anıldığını göreceksiniz. Üstelik kimi karakterler tenzil-i rütbeye maruz kalmış gibi görünebilir. Bu yüzden aynı kişinin farklı dönemlerde farklı unvanlara sahip olmuş olabileceğini ve kitaptaki olayların kronolojik bir sırayla anlatılmadığını hatırlatmak isteriz. Anlatılan olayın hangi tarihte geçtiği Ek 5'in sonunda gösterilmiştir.

5. Bir kadınla bir erkeğin konuştuğu her bölümde kadınlar bir perde ya da paravan arkasından konuştukları için birbirlerini görmediklerini akılda tutmakta fayda var.

6. Okurken, İmparator ve İmparatoriçe figürlerine gereğinden fazla azamet atfetmemek için ikisinin de çocuk denecek yaşlarda olduğunu hatırlamak gerek. Şonagon saraya girdiğinde imparator 10, İmparatoriçe de 14 yaşındadır. İmparatoriçe 24 yaşında bir doğum sırasında ölünce Şonagon saraydan ayrılmıştır. İmparatorluğun gerçek idarecileri olan Fujivara ailesinden, adları sık sık geçen Naip Miçitaka, İmparatoriçenin babası ve imparatorluğun fiili yöneticisi; Koreçika da İmparatoriçenin erkek kardeşidir; Miçitaka'nın kardeşi Miçinaga ise ona rakip hizbin başıdır ve çeşitli manevralar çevirerek iktidarın dizginlerini eline geçirmeyi başarır (s. 171'deki resim Miçinaga'nın resmidir).

7. Bölümler birbirini kronolojik olarak veya başka bir sistematiğe dayalı olarak izlemediği için kitabı gönlünüzce atlaya atlaya okumaktan hiç çekinmeyiniz. Cortazar kendi romanı Seksek için bunu salık vermişti hatırlanacağı üzere, meşrudur yani. Hâlâ ikna olmayan varsa, Roland Barthes da Metnin Hazzı'nda atlayarak okunabilen metinlerden ayrı bir haz alındığını üstüne basa basa belirtir.

8. Kitabın orijinalinde ve bizim temel aldığımız İngilizce edisyonunda resim yok. Kitaptaki siyah-beyaz resimlerin önemli bir kısmı 20. yüzyılda yaşamış olan Japon ressam Masami Iwata' nın kitabın Almanca edisyonu için yaptığı resimlerdir, diğerlerini biz çeşitli kaynaklardan derledik.

Çeviri Sürecinin Hikâyesi ve Teşekkür Borçlu Olduklarımız

Bu kitabı çevirme "projesi" Kitap Çevirmenleri Girişimi'nin içinde ortaya çıktı, serpildi ve epey uzun ve zahmetli bir süreç sonunda da gerçekleştirildi. Basit bir çeviri işini adlandırmak için "proje" gibi cafcaflı bir ad seçmiş olmam yadırganabilir. Ayrıca bu Girişim de neyin nesi, işinin ehli bir çevirmenin dört-beş, bilemedin altı ayda çevireceği bir kitap için niye böyle "uzun ve zahmetli süreç" yaşandı, anlatmak gerek biraz ayrıntıya girerek. Kitabın kendisi kadar "olağanüstü" olmasa da çeviri süreci de her bakımdan "olağandışı" oldu çünkü. Hatta dünya çeviri tarihinde bir ilk olduğunu düşünüyorum.

"Kitap Çevirmenleri Girişimi", esasen, 2003 yılının Ağustos ayında bir grup çevirmenin bulabildikleri 50-60 kadar çevirmenin e-posta adreslerine gönderdiği "Kitap Çevirmenlerine Çağrı" metniyle kurulan bir e-posta grubunun, sanal olmayan dünyada ciddi ciddi "ses" getirmeye başladıktan sonra kendisine bir ad koymak zorunda kaldığında benimsediği isim. Söz konusu e-posta grubu çevirmenlerin her türlü çeviri sorunu hakkında bilgi ve fikir paylaşımında bulunabilecekleri bir haberleşme platformu işlevi görmesinin yanı sıra, kendisine en baştan beri iki temel amaç belirlemişti: 1. Pek sık şikâyet ve dedikodu konusu olan ama çözüm bulma adına pek bir şey yapıldığı söylenemeyecek olan "çeviri kalitesi"ni artırarak kitap çevirmenliği işini hak ettiği saygınlık ve itibara kavuşturmak, 2. Çok yüksek nitelikli bir emek harcadığı halde sigorta, emeklilik gibi hiçbir sosyal hakkı olmayan, kendisine vaat edilen üç otuz parayı bile zamanında asla alamayan, yayınevlerinin büyük çoğunluğundan kötü muamele gören, hukuken "eser sahibi" olarak nitelenmesine rağmen çevirisi üzerinde editörlerin yaptığı değişiklikleri görüp kendini geliştirme ve gerektiğinde bunlara itiraz etme imkânından mahrum bırakılmış olan, dahası çoğunlukla kitap kapaklarında, ilanlarda, tanıtım yazılarında adı sanı bile geçmeyen çevirmenin tüm bu sorunlarına dikkat çekip çözüm önerileri getirmek, çevirmenin kamuoyu nezdindeki görünürlüğünü artırmak ve gerekli mesleki "standartlar" oluşturulduğu takdirde kitap çevirmenliğinin illaki bir hobi, bir yan iş olarak sürdürülmesi gerekmediğinin, hevesli ve yetenekli insanların bu işi bir "meslek" olarak da sürdürebilmesinin mümkün olduğunun anlaşılmasını sağlamak.

Söz konusu girişim bu iki amacı gerçekleştirmek yolunda birçok iş yaptı; bunların hepsini burada sıralamak anlamsız olacağı için merak edenlerin www.kitapcevirmenleri.org sitesinin sayfalarını ziyaret etmesini salık verelim, bütün çevirmenlerin ve çevirmen adaylarının da http://groups.yahoo.com/group/cevirmen/ adresinden bu gruba üye olabileceklerini hatırlatalım. Bu satırların yazıldığı sıralarda sayısı 600'e yaklaşmış olan üyeleri arasında tecrübeli çevirmenlerin yanı sıra bu işe yeni atılmış ya da atılmak isteyen çevirmen adayları, akademisyenler ve editörlerin de bulunduğu Kitap Çevirmenleri Girişimi içinde sürdürülen tartışmalar sayesinde, geçtiğimiz ay içinde bir Kitap Çevirmenleri Meslek Birliği de kurulmuş bulunuyor: ÇEV-BİR. Elinizdeki kitapta emeği geçen bütün çevirmenler kitaptan alacakları telif gelirinin tamamını, yukarıda bahsettiğimiz "mesleki standartlar"ın oluşturulması ve yerleştirilmesi yolunda çok önemli bir kurumsallaşma adımı olarak gördükleri bu Meslek Birliği'ne bağışladılar.

Artık bu "proje"nin nasıl geliştiğine geçebiliriz bunca tanıtım gayretinden sonra. Grupta yapılan tartışmalar sırasında, yukarıda bahsedilen "çevirmenlere görünürlük kazandırmak, varlıklarına ve sorunlarına dikkat çekmek" amacıyla bir ortak çeviri yapma projesi doğdu. Kısa bir süre bir "Savaş Karşıtı Öyküler" antolojisi yapma fikri üzerinde durulsa da, hem bir bütünlüğü olan hem de rahatça bölüşülebilmeye müsait tek bir eseri birçok çevirmenin farklı dillerden çevirmesinin daha çarpıcı olacağı fikri ağırlık kazandı. Üstelik bu eser projeye katılmak isteyen bütün çevirmenlerin işe eşit uzaklıkta başlayabilmesi için İngilizce, Fransızca, Almanca, İspanyolca gibi dillerde yazılmış olmamalıydı. İkinci bir dilden çeviri yapmanın "netameli" bir iş olduğunu bilmemize rağmen "proje"nin doğası bunu göze almayı gerektiriyordu. Aynı zamanda çevirinin ne kadar önemli bir faaliyet olduğunun, en uzak kültürleri bile nasıl da yakınlaştırabildiğinin üzerinde durma fırsatı sağladığı için de "uzak" bir dilden bir eser olsa iyi olur diye düşünülüyordu. Çeşitli seçenekler üzerinde duruldu. O sıralarda, hoş bir tesadüf, Aslı Biçen, benim bir arkadaşımın kütüphanesinde görüp hemen üstüne atladığım kitabı okuyordu (Demek ki ilk olarak o arkadaşıma, yani Gülcan Erçetin'e teşekkür etmek boynumun borcu.) Bir yandan yana yakıla kitap aradığımız halde nedense bir türlü düpedüz "başucumuzda" duran bu kitapla bağlantı kuramadık bir süre. Sonra bir gün kaçınılmaz olan gerçekleşti, bir anda gözlerimiz parladı ve aradığımız kitabın yanıbaşımızda olduğunu anlayıverdik ve hemen gruba önerdik.

Sonrasında bu önerimiz kabul gördü. Gönüllülerin tam sayısı belirlendikten sonra ben hayatımın en zor işlerinden birini yapıp kitabı (İngilizce baskıdaki 584 dipnotu da göz önünde bulundurarak) eşit uzunlukta 80 küsur parçaya bölüp her birini bir çevirmene ayırdım ve bunu yaparken de çevirmenlerin tecrübe düzeylerini, daha şiirsel bölümleri mi saray hayatının rutinlerini anlatan nispeten daha "düz" bölümleri mi çevirmek istediklerini göz önünde bulundurmaya çalıştım. Kitabın İngilizcesi ve tez vakitte bulduğumuz Fransızcası, Mehmet Moralı'nın cansiperane çalışmaları sayesinde taranarak bilgisayar ortamına aktarıldı, böylece projeye katılan çevirmenlerin kendi bölümlerini çevirmeden önce kitabın tamamı hakkında fikir edinmeleri sağlandı. Kitapla ilgili çeşitli bilgiler içeren linkler verildi.

Çeviriye başlamadan önce bir süre internet sitemizin Forum sayfalarında izlenecek çeviri stratejisi, üslup, kitaba özel terim, tabir ve unvanların nasıl karşılanması gerektiği gibi konularda bir fikir birliği oluşturmaya çalışıldı. Bu öntartışma aşamasında projeye katılan tek Japonca çevirmeni Hüseyin Can Erkin bütün sorulara yetişmeye çalışarak çok önemli katkılarda bulundu. Kendisine minnettarız. Aramızdan bir grup arkadaşımız unvanları nasıl karşılayabileceğimiz konusunda fikir almak üzere, Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü'nden Japon ve Çin tarihi uzmanı Prof. Dr. Selçuk Esenbel'le görüşmeye gittiler. Bize zaman ayırdığı için kendisine çok teşekkür ediyoruz.

Kitabın İngilizce ve Fransızca versiyonları (ve daha sonra ulaşabildiğimiz Almanca edisyonları) arasında sadece üslup değil bölümlendirme, bölümlerin sıralaması ve uzunluğu bakımından bile ciddi farklar olduğu için birini esas almak gerekiyordu. (Eserin orjinali de sonradan kitaplaştırıldığı için Japonya'da da aradan geçen bin yıl içinde çok farklı şekillerde, bölümlerin sıraları değiştirilerek, yerine göre eklenip eksiltilerek yayınlanmış ve bu edisyonların bazıları arasında ciddi farklar var. Mesela, Japoncacı arkadaşların yaptıkları redaksiyon sırasında anladık ki Şonagon bazı olayları bir edisyonda başkasının başından geçmiş gibi anlatırken, bazılarında kendi başından geçmiş gibi anlatıyor.) Biz de Ivan Morris'in uzman olmayan okurun kitabı takip edebilmesini kolaylaştıracak şekilde düzenlediği ve anlaşılırlığı artıran bol dipnotla pekiştirdiği İngilizce edisyonu temel almaya karar verdik.

Terim tercihleri ve üslup bakımından az çok bir birlik sağlandığına kanaat getirsek de çevirileri yapıldıkları dillerden denetleyecek gönüllü redaktör arkadaşlara düşecek muazzam işi azaltmak amacıyla önce bir "ikinci göz"den geçirmenin hayırlı olacağını düşündük. Projeye katılanlar arasında ilk defa çevirisi burada yayınlanacak ya da çeviri işine daha yeni başlamış epey çiçeği burnunda çevirmen olduğundan, bu "ikinci göz"leri bu arkadaşları mümkün olduğunca daha tecrübeli çevirmenlerle eşleştirmeye dikkat ederek ben tayin etmeye çalıştım. Herkes çevirisini bitirdiğinde ilk önce eşleştiği kişiye gönderecekti, ama onun önerilerini dikkate alıp almamayı kendi tasarrufuna bıraktık. Yalnız bu kadar çok sayıda kişinin işi arasında tutarlılık sağlamaya uğraşacak redaktörlerin işini kolaylaştırmak amacıyla, özellikle terim ve tabirler konusunda "son söz"ü onlara bırakmanın daha sağlıklı olacağı konusunda uzlaşılmıştı en baştan.

Kitabın büyük bir bölümünün çevirisi 2005 yılının mayıs-haziran ayları içinde yapıldı, ama Almanca metne ulaşma konusunda yaşadığımız sıkıntılar ve bazı arkadaşların çeşitli gerekçelerle sözlerini yerine getirememeleri yüzünden bütün metnin çevirisinin tamamlanması uzadı. (Meraklısına: Bu sürece katılmış olan çevirmenlerin bir kısmı bu proje hakkındaki düşüncelerini ve hangi saiklerle bu işe gönüllü olduklarını Kül Eleştiri dergisinin Eylül-Ekim 2005 tarihli "Çevirmen" özel sayısında yer alan özel bir dosyada anlatmışlardı. Bu vesileyle derginin genel yayın yönetmeni Bilal Kolbüken'e, söz konusu sayının editörlüğü işini gerçekten tamamen bana havale ettiği ve daha ne zaman çıkacağı bile belli olmayan bir kitapla ilgili ayrıntılı bir dosyaya sayfalarını açmakta tereddüt etmediği için, Aslı Biçen'e de bu dosyayı hazırladığı için teşekkür etmek şart). Ama Ağustos başında bütün metnin çevirisi tamamlanmıştı. Dünyada ilk defa bir kitabı tam 83 çevirmen çevirmiş oluyordu. Türkiye ve dünyanın dört bir yanında, İstanbul'da, Ankara'da, İzmir'de, Sivas'ta, Muğla'da, Almanya'da, Hollanda'da yaşayan ve çoğu birbirinin adını bile daha yeni öğrenen tam 83 çevirmen, "ikinci dilden" çeviri yapmanın hepsinde uyandırdığı tereddütlere rağmen, 1000 yıl önce Japonca'da yazılmış bir metni İngilizce, Fransızca, İspanyolca, Almanca çevirileri ve Japonca aslı üzerinden Türkçe'de "yeniden devşirdi". Bu hoş tabiri girişimin 2005 yılı TÜYAP Kitap Fuarı'nda dağıttığı kitapçıktan ödünç aldım. Aynı kitapçıkta çeviri faaliyetinin, yukarıda değindiğim "uzağı yakınlaştırma" işlevi gayet güzel anlatılmış: "Bizden çok farklı hayatlar yaşayan, çok değişik âdetleri olan, çok eskiden yaşamış insanlarla ne kadar çok ortak yönümüzün olduğunu; 'insan olma' halinin gerçekten de var olduğunu; 'yabancı'lığın korkularla beslenen uydurma bir kavram olduğunu gösterdiği için, yani çevirinin binlerce yıldır üstlendiği en önemli işlevlerden birini, köprü olma işlevini yerine getirdiği için seçtik bu metni." Bu kitapta bu köprünün harcını atan 83 arkadaşımızın her birine teşekkür ediyorum.

Söz konusu köprüyü sağlamlaştırma ve tek tek bileşenlerinin çıkıntılarını, pürüzlerini vs. giderip "sıvasını atma" işini de altı kişi üstlendi. Önce Tuncay Birkan, Feryal Halatçı, Bülent O. Doğan İngilizce çevirilerin redaksiyonunu, Gülru Özer de Fransızca çevirilerin redaksiyonunu yaptı (Almanca çevirilerin redaksiyonunu Almanca üzerinden yapmaya zaman kalmadığı için ben İngilizce üzerinden yaptım), daha sonra da Ankara Üniversitesi DTCF Fakültesi Japon Dili ve Edebiyatı bölümünden Sayın Ayşe Nur Tekmen ve Tsuyoshi Sugiyama bütün metni Japonca orijinaliyle karşılaştırarak çok işe yarayan öneri ve uyarılarda bulundular. Hepsine çok teşekkür ediyoruz.

Son aşamada ben bütün metni yeni baştan İngilizcesiyle karşılaştırarak bir kez daha okudum: İngilizceden çevrilen bölümlerde normal redaksiyon pratiğini izlerken, diğer dillerden yapılan çevirilerin, İngilizcedekinden farklı söyleyiş tarzlarına (anlamda bir sekte, Türkçe söyleyişte bir bozukluk yaratmadıkları sürece) dokunmamaya çalıştım. Japoncadan redaksiyon yapan arkadaşların önerilerini mümkün olduğunca metne dahil etmeye çalıştım (kimilerini edisyondaki farklar yüzünden dikkate alamadım). Ivan Morris'in edisyonundan kullanılmış olan dipnotların seçimi, önemli sayıda bölümün başlığı, kimi unvan ve hitaplar vs. gibi birçok ufak ama kritik konuda son kararı ben verdim. Bu yüzden kitapta görülebilecek olası hata ve yanlışların sorumlusu da elbette benim.

Kitabın Türkçe üzerinden son okumasını yapıp sorunlu yerlere dikkat çeken, özellikle de unvanlar ve özel isimler konusundaki birçok karışıklığın giderilmesine yardım eden Eylem Can'a, kitaptaki bütün şiirleri gözden geçiren Aslı Biçen'e, son anda kitaptaki renkli resimleri bulup dikkatimize sunan Gürol Koca'ya, kitabı basacak yayınevi aradığımız sırada daha önce hiç bu tarz "klasik" kitaplar yayımlamamış oldukları halde çevirmenlerin dayanışmasına destek vermek amacıyla kitabı basmaya talip olan Metis Yayınları'ndan Müge Gürsoy Sökmen ve Semih Sökmen'e, kitabın resimlenmesi işini gayet ustalıklı bir biçimde kotaran Emine Bora'ya, durmadan karar değiştirmelerimi sabırla karşılayıp her değişikliği usanmadan dizgiye yeniden yeniden kaydeden Sedat Ateş'e ve kitabın çevirisine mali destek veren Japan Foundation'ın yetkililerine de şükran borçluyuz.

Son olarak en büyük teşekkürü bu müthiş kitabı bizim de rahatça takip edebildiğimiz kültür dairesi içine, yani Batı dillerine çevirmiş olan bütün çevirmenlere etmek gerek herhalde. Ama hepsinin içinde, kitabı sadece İngilizceye çevirmekle kalmayıp biz sıradan okurların aradaki tarihsel ve coğrafi uzaklığı kolayca kat edivermesini sağlayan mükemmel bir edisyon da hazırlamış olan Ivan Morris'in adını bilhassa anmak isterim. Bu kitap bugün Türkçede varolabiliyorsa büyük ölçüde Morris'in sayesinde varoluyor.

Devamını görmek için bkz.

29. Zarif Şeyler

Menekşe rengi bir yeleğin üzerine giyilmiş beyaz bir palto.

Ördek yumurtaları.

Yepyeni gümüş bir kâsede sunulan, içine küçük buz parçaları atılmış liana şurubu.

Necef taşından yapılmış tespih taşları.

Mor salkım çiçekleri. Karla kaplanmış erik ağacı çiçekleri.

Çilek yiyen şirin bir çocuk.

32. Yakışıksız Şeyler

Dallı güllü beyaz bir elbise giymiş, saçları kötü görünen bir kadın.

Kuru saçlar üzerine takılmış gülhatmi.

Kızıl kâğıt üstünde çirkin elyazısı.

Sıradan insanların evlerinin üzerinde biriken kar. Özellikle de ayışığı altında acınacak bir manzaradır.

Mehtaplı bir gecede sade bir yük arabası, ya da böyle bir arabaya koşulmuş kestane renkli bir öküz.

Hayatının baharı bir hayli geride kalmış olmasına rağmen hamile kalmış, soluk soluğa yürüyen bir kadın. Yaşını başını almış bir kadının genç bir kocası olması da hoş değildir zaten, ama kocası birini ziyarete gittiğinde kadının kıskançlığa kapılması çok yakışıksızdır.

Uyuyakalmış ve sıçrayarak uyanan yaşlıca bir adam ya da kopardığı palamutları çiğneyen kır sakallı bir adam. Yediği eriğin ekşi olduğunu anlayınca dişsiz ağzını göstere göstere yüzünü buruşturan yaşlı bir kadın.

Kızıl hakama giymiş alt tabakadan bir kadın. Bugünlerde böyle manzaralarla çok karşılaşılıyor.

Karısı çirkin olan yakışıklı bir adam.

Yüzünde can sıkıcı bir ifadeyle, konuşmayı daha yeni öğrenmiş bir çocukla oynayan, kara sakallı, yaşlıca bir adam.

Sadak Taşıyanların Kumandan Yardımcısı'nın av kıyafetiyle gece devriyesine çıkması çok yakışıksız. Özellikle de ürkütücü kızıl harmaniyesiyle kadınlar bölümünün etrafında caka satarak dolaşırsa herkes onu hor görür. Davranışını onaylamazlar ve "Şüpheli birini mi arıyorsun?" gibi sözlerle ona sataşırlar.

Altıncı Kademe'den Mabeyinci olarak hizmet veren, dolayısıyla Kıdemli Saray Erkânı Odası'na girebilen bir Saray Polisi Zabiti'nin sözcüklerle ifade edilemeyecek kadar muhteşem bir şey olduğu düşünülür. Köylüler ve alt tabakadan insanlar onun bu dünyanın dışından bir yaratık olduğuna inanırlar: Huzurunda korkudan titrer ve gözlerine bakamazlar. Böyle bir adamın bir kadının odasına gizlice girmek için Saray binasının dar koridorlarında sinsi sinsi dolaşması çok yakışıksızdır.

Özenle kokulandırılmış bir kiço'ya asılmış erkek hakaması. Hakamanın kumaşı fazlasıyla ağırdır ve kandil ışığında bembeyaz parlıyor olsa da yakışıksız bir yanı vardır.

Önü açık kaftanıyla pek şık göründüğünü sanan ve kaftanını kiço'ya asmadan evvel fare kuyruğu gibi incecik katlayan bir asker – böyle bir adam gece devriyesine hiç uygun değildir. Görevli memurlar kadınlar kısmına girmekten kaçınmalı, aynı şey Beşinci Kademe'den Mabeyinciler için de geçerli.

64. Şaşırtıcı ve Üzücü Şeyler

Tarağını temizlerken, tarağın dişlerinden birine bir şey takılır ve tarak kırılır.

Bir öküz arabası devrilir. İnsan, böylesine sağlam, büyük bir nesnenin sonsuza dek tekerlekleri üzerinde kalacağını zanneder halbuki. Bir rüya gibidir, sersemletir insanı, ağzın açık kalakalırsın.

Bir çocuk veya bir yetişkin, insanları rahatsız edecek bir şeyi patavatsızca ağzından kaçırıverir.

Gece boyu kesinlikle geleceğini düşündüğün bir adamı beklemişsindir. Şafak sökerken, tam adamı bir an unutup uykuya daldığın sırada, bir karga öter. Sıçrayarak uyanır ve bir bakarsın ki gün ağarmış – en hayret verici şeylerden biridir bu.

Atıcılık müsabakasında okçulardan biri atışını yapmadan önce uzun süre titremesinin geçmesini bekler; okçu sonunda oku fırlattığında, ok yanlış yöne gider.

74. Resmi Yapılınca Güzelliğinden Yitiren Şeyler

Karanfiller. Kiraz çiçekleri ve sarı Japon gülleri. Hikâyelerde güzelliği övülen erkek ve kadın yüzleri.

75. Resmi Yapılınca Güzellikçe Kazançlı Çıkan Şeyler

Çam ağacı. Sonbaharda kırlar. Bir dağ köyü. Dağda bir patika. Turna. Geyik. Dondurucu soğukta bir kış manzarası. Kavurucu sıcakta bir yaz manzarası.

92. Kıymetsiz Şeyler

Kötü kalpli çirkin bir insan.

Kumaşlar için kullanılan kolanın içine su katılmış hali. Burada gerçekten kaba saba şeylerden bahsediyorum, ama insanların bunları hoş karşılamayacağını düşünerek bunları anlatmaktan çekinmeyeceğim. Ölüler Bayramı'ndan sonra yakılan ateşlerin daha harlı yanması için kullanılan maşalardan neden burada bahsetmeyeyim? Bunlar olmayan şeyler değil ki, hem herkes bunları biliyor.

Başkalarının da okuyacağı bir yerlere böyle şeyler yazmamak gerekir belki, ama ben kimsenin bu notları göreceğini düşünmüyordum ki; o yüzden de ne kadar garip ya da nahoş olursa olsun aklıma ne gelirse yazdım.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Vedat Çakmak, “Bin yıl ötesinden bir kitap: Yastıkname”, bianet, 7 Temmuz 2006

Kitap Çevirmenleri Girişimi’nden 83 çevirmenin Türkçe’ye kazandırdığı Yastıkname isimli kitap, aydın bir Japon kadının anılarını içeriyor. Bu kitap onuncu yüzyılda yaşamış aydın bir Japon kadınının anıları. Sei Şonagon dönemin yapısını aktarırken, 1000 yıl ve bir o kadar da uzakta yaşananlar, insana o kadar da uzak gelmiyor.

Kitabın önsözünü, Çev-Bir Başkanı Tuncay Birkan, çevirmenlerden ve kitabı yayına hazırlayanlardan biri olarak yazmış. Şöyle başlıyor: “Bizim Osmanlı edebiyatıyla analoji kurup Yastıkname adıyla çevirdiğimiz, ama bu tür kaygılar gözetmeyen bir çevirmenin pekala ‘Başucu Kitabı’ da diyebileceği Makuro No Soşi, Japon edebiyatında zuihitsu adı verilen türün ilk ve en önemli numunesi sayılıyor.”

83 çevirmenin biraraya gelip, İngilizce, Fransızca, Almanca, İspanyolca ve Japonca’dan (sıralama, çevrilen dillerdeki bölüm sayılarına göre) çevirdiği bu eser, Japonca’nın diğer dillerden farklılığı nedeniyle batı dillerine çevirinin zorluklarını ve yapılan hataları görmemize de yardımcı oldu.

Japonca cümle yapısında özne kullanılmaması, batı dillerine yapılan çevirilerde, yer yer hangi işin, kimin tarafından yapıldığının karışması ya da belirsiz hale gelmesine yol açmış. Geniş bir grupla, özgün hali de ele alınarak ve çok çeşitli dillerdeki çeviriler incelenerek yapılan Türkçe çeviri, bu noktaları da ortaya çıkararak gelişmiş. Rahatlıkla söyleyebilirim ki, Türkçe Yastıkname, akademik anlamda diğer bütün çevirilerden daha başarılı.

Aylara farklı tanımlamalar

O dönemde kullanılan Japon takviminde ayların adları, çeviri için sorun olsa da, başka toplumların yaşama bakış açılarını yansıtması nedeniyle çok zarif: “Ocak: Filizlenme ayı, Şubat: Çamaşır serme ayı, Mart: Serpilme ayı, Nisan: Havlupüskülü ayı (“Havlupüskülü” güzel bir beyaz çiçeğin adıydı.), Mayıs: Çeltik filizi ayı, Haziran: Susuz ay, Temmuz: Şiir yazma ayı, Ağustos: Yaprak dökümü ayı, Eylül: Uzun gece ayı, Ekim: Tanrıların olmadığı ay, Kasım: Kırağı ayı, Aralık: Yılın sonu/Koşan keşiş ayı.”

Kitap ise, mevsimleri anlatarak başlıyor: Baharda Şafak, Yazın Geceler... “Baharda, günün en güzel vakti şafaktır. Hava yavaş yavaş ağarırken, dağların siluetleri ölgün bir kızıla boyanır, üzerlerinde leylak rengi bulut hüzmelerinden bir yol oluşur. Yazın, geceler güzeldir. Mehtaplı geceler değil sadece, zifiri karanlık geceler de... Ateşböcekleri oraya buraya uçuşurken, hatta yağmur yağarken, o kadar güzeldir ki!

Sonbaharda, akşamlar... Altın gibi parlayan güneşin tepelerin sırtlarına kadar indiği, kargaların ikişerli, üçerli, dörderli gruplar halinde yuvalarına döndüğü günbatımı vakitleri... Hele ufukta küçücük benekler gibi görünen bir yabankazı sürüsü de varsa, bundan alası olmaz. Güneş battığında, rüzgarın sesini ve böceklerin vızıltısını duyduğunuzda yüreğiniz çarpar.”

Kışın anlatımını ise okurların okumasına bırakıyoruz.

Sosyal yapılanma ele alınıyor

Kitap, o dönemin sosyal yapılanması hakkında da oldukça fikir veriyor. Sei Şonagon, saray çevresinde bulunan bir kişi olarak, dönemin yöneticilerinin davranışları hakkında yazdıklarıyla, tarih okumayı seven okurlara önemli ipuçları aktarıyor. Bir örnek şöyle: “İmparatoriçenin, Başvekilharç Narimasa’nın evine taşınması sırasında evin avlusunun doğu kapısı dört sütunlu bir yapıya çevrilmişti, İmparatoriçe Hazretlerinin tahtırevanı buradan geçecekti. Benim ve diğer nedimelerin bindiğimiz arabalar ise kuzey kapısından girecekti. Muhafız kulübesinde daha kimsecikler yoktur diye düşünüp, üstümüze başımıza çekidüzen verme zahmetine girmeden öylece, olduğumuz gibi geçelim dedik; yolculuk sırasında kadınların çoğunun saçı başı dağılmıştı, ama kimse taranmakla uğraşmadı, zira arabaların doğruca evin verandasına çekileceğini sanıyorlardı. Ne yazık ki kapı, palmiye yaprağından arabalarımızın geçebileceği kadar geniş değildi. Hizmetçiler kapıdan eve kadar önümüze hasırlar serdiler, biz de dışarı çıkıp yürümek zorunda kaldık. Fena halde can sıkıcı bir durumdu bu, hepimiz çok sinirlendik, ama ne yapabilirdik ki? Bunlar yetmezmiş gibi, saray nedimleri, hatta daha düşük rütbeli bir grup adam da Muhafız Evi?nin yanında dikilmiş, sinir bozucu bakışlarla bizi süzüyorlardı.”

Bu paragrafın sonuna doğru, Onuncu yüzyıl Japonya’sında, sosyal sınıflar arasındaki ilişkilere de bir ipucu var: “Daha düşük rütbeli bir grup adam”. Bugünkü sosyal yaşamımızda da bulabileceğimiz bir dizi olay ya da gözlem var Şonagon’un kitabında.

Devamını görmek için bkz.

Celâl Üster, “Türkiyeli çevirmenlerin manifestosu”, Radikal Kitap Eki, 7 Temmuz 2006

Japon kültürünün bize hep biraz uzak kaldığı düşünülmüştür. Coğrafì uzaklığın mutlaka bir payı vardır, ama çok önemli olduğunu sanmıyorum. İç içe, kucak kucağa gelişenler, birbirlerinden dolaysızca etkilenenler dışında, hemen tüm kültürlerin birbirlerine uzaklıkları da vardır, yakınlıkları da. Kaldı ki, Japon dünyası, Çin'den onca şey almasına karşın, burnunun dibindeki Asya'ya bile uzak düşebilen, ayrıksı bir dünya değil midir? Engin bir konunun sığlıklarında kulaç atmaya çabaladığımın ayırdında olduğum için, uzatmak istemiyorum. Kestirmeden söyleyeyim: Eski Japon ozanlarının şiirlerini okurken aşkın o güne değin göremediğimiz gizleriyle göz göze geliyorsak, Mişima'nın yapıtlarını okurken ruhumuz allak bullak oluyorsa, Kurosava'nın filmlerini izlerken gelenekle çağdaşlığın akıl almaz görsel harmanıyla kendimizden geçiyorsak, haykularla bir kaşık suda yaratılan imgeleri seyrederken derin bir dinginliğe erişiyorsak, Japon hat ve resim sanatı örneklerine şaşkın bir hayranlıkla bakıyorsak, o dünyanın bize yabancı olduğu söylenebilir mi?

Çeviri denen uğraş

En yabancı gibi görünen kültürleri, tüm uzaklıkları yakın kılan, kuşkusuz, sanatın evrenselliği. Ama görsel sanatlar dışında, özellikle edebiyatı, bilmediğimiz dillerde yazılmış şiirleri, öyküleri, oyunları, romanları bize yakın kılan da, çeviri dediğimiz uğraş.

Geçenlerde, Kitap Çevirmenleri Girişimi'nin uzun ve zorlu bir süreç sonunda gerçekleştirdiği bir kitap Metis Yayınları'nca yayımlandı. Yastıkname, yaklaşık bin yıl önce, Japon edebiyatının klasik çağı sayılan Heian döneminde yazılmış bir kitap. 10. yüzyılda yaşadığı sanılan saray ozanı, günce yazarı Sei Şonagon'un özgün adı Makura no soşi olan bu kitabı, daha önce İngilizceye The Pillow Book diye aktarılmış; o yüzden, "Başucu Kitabı" da denilebilir. Japonlar bu türe "zuihitsu" diyorlar; kimilerinin "çalakalem" diye tanımladığı bu tür, Japon düzyazı tarzının en güzel ve özgün örneklerinden biri. Ama aynı zamanda döneminin saray yaşamı üstüne de değerli bir kaynak.

Türkçe çeviri ve kitabın gerçekleşmesine önderlik eden Tuncay Birkan, baştaki "Sunuş"ta, Sei Şonagon'un yapıtının ilk ve en önemli örneğini oluşturduğu bu tür için, "düz çevirisiyle 'kalemi izle', daha dolambaçlı bir çeviriyle de 'kalemine ket vurma, hangi konuda olursa olsun içinden nasıl yazmak geliyorsa öyle yaz denebileceğini" belirtiyor. Kitap Çevirmenleri Girişimi'nin ortak çevirisinde, "Başucu Kitabı" adı yerine, Osmanlı edebiyatıyla analoji kurularak, bence yerinde bir yorumla Yastıkname adı yeğlenmiş.

Birkan'a bakılırsa, kendi başına bir tür yaratmış bir kitap Yastıkname: "Kitabın kaleme alındığı 10. yüzyıl Japonyası'nda daha çok kadınlarca kaleme alınan eserlerle çok güçlü bir günce edebiyatı, seyahatname ve anlatı geleneği oluşmuş, ama bu kitapla birlikte doğan zuihitsu, günce, biyografi, hatırat, şiirler, aforizmalar, listeler, anlatı eskizleri ve bugün Batı kökenli kültürlerde 'deneme' adı verilen türün çok özgün bir bileşimi olarak tarif edilebilir."

Sei Şonagon'un kitabının adına gelince, Britannica'da, Heian döneminin birçok kaynağında, yatak odalarında, uykuya dalmadan önce tutulan güncelerden söz edildiği belirtiliyor. Bu da, en azından, Makura no soşi, The Pillow Book ya da Yastıkname adının nereden geldiğini açıklıyor.

Birkan'ın "Sunuş"unda, kitap ve yazarı, kitabın kaleme alındığı Heian dönemi ayrıntılı, kapsamlı bir biçimde anlatılmış. Meraklı okuyucu, Yastıkname'ye baş koymadan önce, "Sunuş"ta anlatılanlardan yeterli bilgi ve keyfi alacaktır.

Peki, böylesi zorlu bir uğraşı gerçekleştiren Kitap Çevirmenleri Girişimi nedir? Birkan, tek tümceyle şöyle tanımlamış: "Kitap Çevirmenleri Girişimi, esasen, 2003 yılının Ağustos ayında bir grup çevirmenin bulabildikleri 50-60 kadar çevirmenin e-posta adreslerine gönderdiği 'Kitap Çevirmenlerine Çağrı' metniyle kurulan bir e-posta grubunun, sanal olmayan dünyada ciddi ciddi 'ses' getirmeye başladıktan sonra kendisine bir ad koymak zorunda kaldığında benimsediği isim." Amaç, kitap çevirmenliği işini hak ettiği saygınlığa kavuşturmak ve çok yüksek nitelikli bir emek harcamasına karşın birçok haktan yoksun olan çevirmenin sorunlarına çözüm önerileri getirmek, bu uğraşın bir meslek olarak da sürdürülebilmesinin mümkün olduğunun anlaşılmasını sağlamak.

Kitap Çevirmenleri Girişimi'nin bu amaçları gerçekleştirmek yolunda bugüne kadar yaptığı işleri merak edenler, www.kitapcevirmenleri.org sitesinin sayfalarına uğrayabilirler. Çevirmenler ve çevirmen adayları da http://groups.yahoo.com/group/cevirmen/ adresinden bu gruba üye olabilirler.

İnsan olma hali

Girişim içinde sürdürülen tartışmalar sonucunda, kısa bir süre önce bir Kitap Çevirmenleri Meslek Birliği de kurulmuş bulunuyor: ÇEV-BİR. Yastıkname'nin çevrilmesinde emeği geçen tüm çevirmenler, kitaptan alacakları telif gelirinin tamamını, "mesleki standartlar"ın oluşturulması ve yerleştirilmesi yolunda çok önemli bir kurumsallaşma adımı olarak gördükleri bu Meslek Birliği'ne bağışlamışlar.

Yastıkname çevirisinin gerçekleştirilmesi ise, yalnız ülkemizde değil, belki dünyada da ilk kez rastlanan bir "olay". Çoğu birbirinin adını bile daha yeni öğrenen tam 83 çevirmen, "ikinci dilden" çeviri yapmanın hepsinde uyandırdığı tereddütlere karşın, bin yıl önce Japonca'da yazılmış bir metni İngilizce, Fransızca, İspanyolca, Almanca çevirileri ve Japonca aslı üzerinden Türkçe'de yeniden devşirmişler.

Girişim üyeleri, geçen yılki TÜYAP Kitap Fuarı'nda dağıttıkları kitapçıkta, bu metni neden seçtiklerini açıklarken çeviri uğraşının işlevine de açıklık getirmişlerdi:

"Bizden çok farklı hayatlar yaşayan, çok değişik âdetleri olan, çok eskiden yaşamış insanlarla ne kadar çok ortak yönümüzün olduğunu; 'insan olma' halinin gerçekten de var olduğunu; 'yabancı'lığın korkularla beslenen uydurma bir kavram olduğunu gösterdiği için, yani çevirinin binlerce yıldır üstlendiği en önemli işlevlerden birini, köprü olma işlevini yerine getirdiği için seçtik bu metni."

Kusursuz bir kitap

Yastıkname'nin ortak çevirisinin onca çevirmence gerçekleştirilmesinin ardından, Birkan'ın deyişiyle köprüyü sağlamlaştırma ve tek tek bileşenlerinin çıkıntıları, pürüzlerini giderip "sıvasını atma" işini de altı kişi üstlenmiş. Birkan, Feryal Halatçı, Bülent O. Doğan İngilizce çevirilerin, Gülru Özer de Fransızca çevirilerin redaksiyonunu yapmış. Daha sonra Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Japon Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden Ayşe Nur Tekmen ve Tsuyoshi Sugiyama tüm metni Japonca aslıyla karşılaştırarak öneri ve uyarılarda bulunmuşlar. Son aşamada, Birkan tüm metni yeni baştan İngilizcesiyle karşılaştırarak bir kez daha gözden geçirmiş.

Sonuçta, çevirmenlerin dayanışmasına destek vermek amacıyla kitabı basmaya talip olan Metis Yayınları'nın da katkısıyla kusursuz bir kitap çıkmış ortaya. Yalnızca çevirisiyle değil, kapak tasarımı ve resimleri, çizimleri, haritaları içeren iç düzeniyle de kusursuz bir kitap.

Emek, bilgi ve bilinçliliği gerektiren bir örgütlenmenin ürünü saydığım Ivory Coast's çevirisi, nicedir özlenen bir çevirmen örgütlenmesinin simgesi niteliğinde. Yalnızca çevirmenlik açısından da değil; yabanıllık ve yabanlıkların çevremizi sardığı bir ortamda, bu denli başarılı bir ortak çalışma insanın yüreğine umut düşürüyor.

Devamını görmek için bkz.

Berna Akkıyal, “83 çevirmenli bir kitap”, Birgün, 8 Temmuz 2006

Kitap Çevirmenleri Meslek Birliği i Mayıs 2006 itibariyle resmen kurulmuş bulunuyor. Birliğin kurulmasından önce çevirmenlerin bir araya gelerek sorunlarını ve olası çözümleri paylaşıp tartıştıkları Kitap Çevirmenleri Girişimi'nin ise mazisi iki sene öncesine uzanıyor. İşte bu ortak girişimin ürünü Yastıkname. Kitabın tam 83 çevirmeni var. Kitabın seçim nedenini, çeviri sürecini ve diğer ayrıntıları, kitabı hazırlayan ve kapsamlı "Sunuşunu yazan Tuncay Birkan'a sorduk. Çevirmenlerin, kitabın çeviri süreciyle ilgili yorumlarından oluşan seçkiyi ise Kül-Edebiyat dergisinin Eylül-Ekim 2005 sayısında yayımlanan "Bir Ortak Çeviri Macerası: 83 Çevirmenin Çevirdiği 1000 Yıllık Japon Metni Yastıkname'ye Dair Birinci Elden İzlenimler" başlıklı dosyadan aldık.

Yastıkname çevirisi Kitap Çevirmenleri Girişimi'nin ilk çalışması mı?

Aslında "çalışma" babından anabileceğimiz pek çok şey yapmıştık kolektif olarak. Çevirmenlerin yayınevleriyle sözleşmeler imzalarken kullanabilecekleri ve onların haklarını mevcut piyasa koşullarını da göz önünde bulundurarak kayda geçiren Tip Sözleşme'yi hazırladık, Çevirmenlere, Yayıncılara ve Okurlara Yönelik Çağrı ve Kılavuz Metinleri hazırlayıp bunları çok sayıda dergide yayınlattık. 2005 yılı TÜYAP Kitap Fuarı'nda yayıncılar ve editörlerle birlikte Türkiye'deki Çevirmen Sorunları'yla ilgili bir panel düzenledik (Bu panelin metnine Sayın Ahmet Yıldız'ın hazırladığı 2006 Edebiyat Yıllığı'nda ulaşmak mümkün), yayınevlerini ziyaret ederek kendimizi tanıtıp işbirliği talep ettik ve en önemlisi bütün bu işleri yapma sürecinde çevirmen kimliğiyle dayanışmayı, haklarımıza sahip çıkmayı, sorunlarımıza ortak çözümler bulmayı öğrendik. Çeviri yönünde de en bastan beri atölye çalışmaları yaptık. Ama kitap olarak hep birlikte çevirdiğimiz ilk eser Yastıkname oldu.

» Sei Şonagon'un eserinin özelliği ne? Niçin bu kitabı seçtiniz?

Medeniyet, edebiyat ve özgürlük gibi kavram ve değerlerin Batı'yla ve onun son iki yüzyıllık tarihiyle özdeşleştirilmeye çalışıldığı bir dönemde yaşıyoruz. Daha 10. yüzyılda bile Japonya'da son derece güçlü bir estetik anlayışının ve medeniyetin hüküm sürdüğünü ve kadınların ne kadar da özgür bireyler olabildiklerini göstererek herkesi şaşırtacak, ezberleri bozacak bir kitap Yastıkname. Sırf bu yüzden bile çevrilmesi ve okunup tartışılması gerekir.

Projeye farklı dillerden çeviri yapan arkadaşlarımızın eşit mesafeden katılabilmesi için kitabın orijinalinin İngilizce, Fransızca, Almanca, İspanyolca gibi yaygın dillerden birinde yazılmış olmaması gerekiyordu ve bu kadar çok insan tarafından sağlıklı bir biçimde çevrilebil-mesi için birbirinden nispeten bağımsız bölümlerden oluşması gerekiyordu.

» Kitabı hangi dillerden, kimler çevirdi? Bu seçim nasıl yapıldı?

Kitap İngilizce, Fransızca, Almanca, İspanyolca ve Japoncadan çevrildi, http://groups.yahoo.com/group/cevirmen/ adresinde faaliyet gösteren girişimimizin e-posta grubuna üye olan çevirmenlerden projeye katılmaya gönüllü olan herkes katıldı. Katılanlar arasında son derece tecrübeli çevirmen arkadaşlarımız olduğu gibi, ilk edebi çeviri deneyimini burada yaşayan arkadaşlarımız da vardı. Herkes çevirisini yaptıktan sonra bir "ikinci göz" olarak fikirlerini almak için bir başka çevirmene de gönderdi; ki bu eşleştirmeler tecrübeli çevirmenlerle çiçeği burnunda çevirmen adaylarını eşleştirme kriteri gözetilerek yapıldığı için, önemli bir eğitim fırsatı, değişik tarzda bir atölye çalışması da gerçekleşmiş oldu çeviri sürecinde.

» Birlikte çalışmanın zor ve avantajlı yönleri neler oldu? Kitabın gözden geçirilmesi süreci zorlu muydu?

Kitap ne kadar parçalı bir yapıya sahip olursa olsun eninde sonunda tek bir yazarın kaleminden çıktığı için belli bir tutarlılık gözeterek çevrilmesi gerekiyordu elbette. Bunun için çeviriye başlamadan önce sitemizin "Forum" bölümünde herkes nelerde zorlandığını yazarak birbirinden yardım istedi ve bu süreç içinde kitapta çok sık geçen unvan ve özel terim ve tabirlere ortak karşılıklar belirlendi. Muazzam emek harcanan bir proje oldu, sonuçta okurların keyifle takip edebilecekleri bir metin çıkarabildiğimizi umuyorum.

» Bu çevirinin Meslek Birliği'nin kuruluş sürecine etkisi oldu mu?

İnsanlar birbirlerine ancak birlikte somut bir şeyler yaparken güvenmeyi öğreniyor, dayanışma denen değer ancak o zaman somutluk kazanıyor. Burada da öyle oldu. E-posta grubumuz ilk kurulduğunda hemen bir kurum olarak örgütlenmeye kalksaydık çok kısa bir sürede hüsrana uğrar ve başarısız olurduk. Biz birbirimize güvenmeyi öğrendiğimiz ve ortaya ses getirici bir şeyler koyabilmenin güzelliğini yaşadığımız

»'Diğerleri ne dedi?'

Hamide Koyukan İlk başta ortak çeviri fikriydi beni cezbeden ve "yeni" olan. Çünkü çeviri benim için hep tek başına yapılan, bireysel bir edim olageldi. Çeviri yapma sürecinde o kadar içselleştirdi-ğim metin, kitap haline geldiğinde artık benim dışıma çıkmış oluyor ve yabancılaşıyor sanki. Yastıknamdyi çevirmeye oturduğumda sanki yalnız değilmişim gibi bir duyguya kapıldığımı söylemeliyim, birlikte bir iş yapıyor olmanın tadını, coşkusunu verdi bana. Bir de çeviri sırasında kararsız kaldığım sözcükler olduğunda kendimi "Acaba diğerleri buna ne demiştir?" sorusunu sorarken yakalamak yeni bir şeydi. "Yoksa yalnız değil miydim, neydim!?"

Kısacası birlikte çeviri yapmaktan keyif aldım, yeni taşındığım mahallenin henüz tanıştığım çocuklarıyla oyun oynamaya dalıp, farkında olmadan akşamı etmek gibi bir duygu verdi.

için Meslek Birliği kurma süreci çok daha rahat ve sancısız geçilebildi. Anlattığım nedenlerle Meslek Birliği'mizin kalıcılığının da bununla orantılı olacağını düşünüyorum

» Şimdi ne tür projeler üzerinde çalışıyorsunuz?

Atölyeler düzenlemeyi, üniversitelerle işbirliği içinde sempozyumlar, ortak çalışmalar yapmayı sürdüreceğiz. Ama sanırım bir daha böyle 80-90 kişi tek bir kitabı çevirme işini yapmayız. Bu olayın güzelliği biricikliğindeydi zaten, ama daha ileride daha küçük gruplar halinde çeşidi antolojiler çevirip hazırlama gibi işler yapılabilir.

»İlk çeviri deneyimim

Güneş Deniz:

Yastıkname'de payıma düşen kısmı çevirirken iki heyecanı aynı anda yaşadım doğrusu. Yaptığım birkaç makale çevirisi sayılmazsa, bu yaptığım ilk edebi çeviriydi ve ilk kez bu kadar çok sayıda çevirmenin ortaklaşa çalıştığı bir projede yer alıyordum. Çeviriye katılanlar olarak küçümsenmeyecek bir iş yaptığımızı düşünüyorum; özellikle de ülkemizde fazla temsil şansı bulmayan Japon edebiyatından önemli bir eser üzerinde çalıştığımız için. Çalışmamız sırasında bambaşka bir kültüre kıyısından da olsa tanıklık etme şansımız oldu.

» Çeviri stratejisi

Gürol Koca Karşılığını tam olarak veremediğim terimlerle karşılaştığımda, huzursuz olur, o terim veya terimler üzerine odaklanırım, çeviri hızım yavaşlar, metin üzerindeki hakimiyetimi zaman zaman yitiririm. Bu sorunlar birbirini takip eder, sonunda ortaya iyi bir iş çıksa dahi memnun olmam. Yastıkname'n'm bana düşen bölümünü çevirirken bir hata yapıyor olabileceğim endişesini diğer çevirilerimdeki kadar yoğun yaşamadım. Bu ortak çevirinin genel olarak, çeviri stratejisi konusunu gündemimize taşımak ve bu konuda fikir alışverişinde bulunmamızı sağlamak gibi bir faydasının da olacağına inanıyorum.

Devamını görmek için bkz.

Murat Belge, “Yastıkname”, Milliyet Kitap Eki, 30 Ağustos 2006

Bu yakınlarda Metis Yayınları'ndan birkaç bakımdan ilginç bir kitap çıktı: Japon edebiyatından bir kitap, Türkçede adı "Yastıkname" olmuş. Japonya'da İ.S. 10. yüzyılda, ilginç bir kadın edebiyatı başlar. Japonya dışındaki dünyada tanınan ilk örneği Murasaki Şikibu'nun yazdığı "Genci Monogatari"dir ("Genci'nin Hikâyesi"). Üniversiteye yeni başladığım yıllarda (yani '60'ların başı) Penguen'in "Dünya Klasikleri" arasında çıkmıştı. O zaman alıp okumuş, ama kültürel farkların büyüklüğünden ötürü fazla bir şey anlamamıştım.

Bu "Yastıkname"nin yazarı da Sei Şonagon adında, gene 900'lerin sonlarında yaşamış bir kadın. Yukarıda andığım Murasaki ile birbirlerini tanıyorlar (ve anladığım kadarıyla pek sevişmiyorlar).

Japonya'nın 'kadın edebiyatı'ndan başka 'saray edebiyatı' diye de niteleyebileceğimiz bir edebiyatı bence yeterince ilginç. Ama buna gelmeden önce, kitabı görmeyenler için, çevirisiyle ilgili birkaç şey söyleyeyim. "Hazırlayan" nitelemesiyle Tuncay Birkan'ın adını görüyoruz kitabın başında. Ama bir de "Kitap Çevirmenleri Girişimi Ortak Çevirisi" sözü var. Birkan'ın yazdığı önsözü okuyunca, bunu İngilizce, Fransızca, Almanca ve İspanyolcadan çeviren seksen küsur çevirmen olduğunu öğreniyoruz! Peki, bu seksen kişinin arasında bir tane de Japoncadan çevirecek adam yok mu? Var. Hüseyin Can Ertekin. Ayrıca, Japonca aslına bakarak redaksiyonda yardımcı olan iki kişi daha var: Ayşe Nur Tekmen ve Tsuyoşi Sugiyama. Birkan önsözünde bunun nasıl bir çalışma olduğunu uzun uzun anlatmış, benim bu ayrıntılara girmeme gerek yok.

Yalnız şunları da söylemeden edemeyeceğim: Çok sorun çıkarabilen, zor bir süreç olduğu anlaşılıyor. Yani, "her kitap böyle çevrilsin" denecek gibi değil, çünkü böyle bir şey mümkün değil. Ama bazı özel kitaplar için, muhtemelen daha az kişinin katılımıyla, belki düşünülebilir.

Militarizm ve edebiyat

Ben bir yan konuya değinmek için bu konuya bu kadar girdim. Bu da, bu 'girişim'in, bir yandan 'çevirmenin itibarı'nı korumak, bir yandan da yapılan 'çevirilerin niteliğini yükseltmek' amaçlarını güdüyor olması. Bunların her ikisi de önemli ve gerekli ve zaten birbirlerini tamamlıyorlar. Onun için özellikle bunları vurgulamak istedim. 'Kitap' diyenimiz, 'okumak-yazmak'tan dem vuranımız, bunların içinde amatör veya profesyonel olarak bulunanımız, hepimiz için gerçekleşmesi gerekli, gerçekleşmesine katkıda bulunmak da son derece önemli amaçlar bunlar.

Bu 'edebiyat'a gelelim şimdi. Üzerinde çalıştığım bir kitap nedeniyle Japonya beni yakından ilgilendiriyor. Ama bu 'edebiyat', Birkan'ın önsözde yaptığı şu tespit dolayısıyla ilgilendirmiyor: "...bugün geleneksel Japon kültürü denince akla gelebilecek olan unsurların bulunmadığı, hatta bazı Japon milliyetçilerinin oluşturmak istedikleri milliyetçi ve eril anlatıyı, militarizmin esamisi okunmadığı için sekteye uğratması yüzünden pek hayırla yâd etmedikleri bir dönem bu..."

Ben de tam Japon militarizmini çalıştığım için beni ilgilendirmiyor; öte yandan hiçbir toplam 'sadece militarist', 'toptan' şöyle veya böyle olamayacağı için, 'militarizmin esamisi okun'mayan bu edebiyat beni de ilgilendiriyor, sonuç olarak. Hem öyle büsbütün okunmayan bir esami olmadığını, bu incelikli saray edebiyatında bile karşınıza çıkan bazı değer yargılarından anlıyorsunuz.

Bu edebiyata Batılı anlamında 'roman' demek bir yana, 'anlatı' gibi daha genel bir terim kullanmak bile zor. Sonunda, zaman içinde bir çeşit ileriye gidiş var, ama, bu gidiş, bizim alışık olduğumuz kültürde 'deneme' diyebileceğimiz bir yazı türü tarafından sık sık kesintiye uğratılıyor.

Şiirin yeri

Şonagon'da, herhalde 'saray' denen ortamın evrensel ürünü olan müthiş bir öz-denetim var. Onun için, söylediklerinden çok söylemedikleri, ama hissettirdikleri ilginç ve önemli. Burada iki şey dikkatimi çekti: Japon sarayında görünüş çok önemli. Her şey bir 'spectacle' olmak durumunda. Bu zaten, görselliğin her alanda çok ağır bastığı genel Japon kültürü içinde daha kolay anlaşılabiliyor.

İkincisi ise 'şiir'in hayatta tuttuğu merkezi yer. Bu insanlar durmadan birbirine şiir yolluyor. Şiirle cevap alıyor ve bugün Batı'da 'intertextuality' dediğimiz şey orada 1000 yılında egemen değer.

Utançsız snobizmiyle, üstte kalma ama zarafetinden taviz vermeme tutkusuyla, saklamadığı hınzırlığı ve sakladığı bütün özlemleriyle, yapaylık ve sahiciliğin çok ilginç ve özgün bir karışımı olduğunu anlıyoruz, Sei Şonagon'un.

Devamını görmek için bkz.

Aslı Biçen, “Şonagon Hanımefendiye Misafir Olmak”, Cumhuriyet Pazar Eki, 2006

Bazı kitaplar bize kendimizi misafirlikte gibi hissettirir, öyle uzak bir coğrafyada öyle bilmediğimiz bir kültürde buluruz ki kendimizi, hayret duygusunu yitirmemiş eski zaman seyyahları gibi dikkatle etrafımıza baka baka dolaşırız bu kurgu-mekanda. Peki ya mekan kurgu değilse? Bu durumda tarihten bahsetmek gerekir; tarihi gerçeklerden kurulu bir metinden. Memleket tedrisatından geçmiş çoğu bahtsızın yüzünü buruşturmadan telaffuz edebileceği bir kelime değildir tarih. Savaşların, uluslararası ilişkilerin, seçilmiş, elenmiş, kalıbına uydurulmuş tarihi biliriz biz. O yüzden de 1000 yıl önce, yani dünyada daha ancak destanlar varken, oturup kendi hayatını tümüyle öznel bir bakış açısıyla yazmış bir saray hanımefendisinin, yastık-altı defterini karıştırdığımızda bize hiç de tarih gibi gelmeyecektir.

Sei Şonagon’un misafirisiniz artık ama sakın ha kaftanınızın eteklerini düzeltip durmayın, elinizi ayağınızı da mangala uzatmayın, sinir olur. Çayınızı yudumlarken, Japon saray hayatının türlü ayrıntılarını sayıp döker size, belki de Kurosawa’nın tarihi filmlerinde duyduğumuz, daima küçük bir çocukla konuşuyormuş gibi gülücükler barındıran şu ilginç kadın sesiyle. Saray kedisini korkutan zavallı köpeciğin başına gelenleri anlatır, kar yağdığı zaman bahçede yapılan kar dağının kaç günde eriyeceğine dair tutuşulan bahsi, bayram günlerinde kutsal yerlere yaptığı ziyaretler sırasında yaptığı bir tespiti: Vaizler mutlaka yakışıklı olmalı, malum ibadet sırasında daima onlara bakılıyor. Kim şık, kim rüküş fısıldayıverir kulağınıza, yine o kahkahalı sesiyle.

Şonagon’un sarayı, emsallerinden bildiğimiz gibi öyle çok gösterişli bir yer değildir, ihtiyaç duyuldu mu bazı kısımlarının tahtaları sökülüp yakılabilir. İnsanlar birbirleriyle sürekli şiirler üzerinden mesajlaşırlar; hepsi 8-10 ciltlik bir eski Çin şiirleri antolojisini ezbere bilir. Birisi bu ciltlerce külliyatın içinden rasgele iki mısra seçip yolladığında, şiirin devamını, neyi ima ettiğini şıp diye anlayıp hemen başka bir şiirle karşılık verirler. Bazen bizzat oturup kendileri şiir yazar, yine bu şiirlere göndermede bulunarak. Özel ulakların taşıdığı mesajlara cevap vermemek çok ayıptır. Siz çayınızı yudumlarken, Şonagon hanımefendi belki de yanınızda, hemen o anda gelmiş bir mesaja cevaben, kendisine hediye edilmiş, pek de hora geçmiş, çok güzel bir kağıda, divitini mürekkep taşına sürte sürte böyle bir mesaj yazacak, sonra da İmparatoriçe’den zekasına övgüler alacaktır. Zira çok iyi, “erkeklere has” bir eğitim almış olan Şonagon, engin kültürü, edebi yeteneği, zekasının kıvraklığı ve hazırcevaplığıyla herkesi büyüler. Bilhassa erkekleri.

Erkeklerle kadınların genelde paravanlar ardından konuştukları için birbirlerini görmedikleri, camsız, kepenkli, loş odalarda yaşadıkları, geceleri de aydınlatmanın pek iyi olmadığı düşünülürse, kitapta anlatılan sevgili trafiği, geceleyin gizlice gelip şafak vakti kimselere duyurmadan gitmeler daha bir anlam kazanır çünkü sevgili seçiminde fizikten ziyade akıl ön plana çıkar. Yazılar ve mesajlar üzerinden doğar ilişkiler. Mesela Şonagon Hanımefendinin ahım şahım güzel olmadığı rivayet edilse de erkekler arasında revaçtadır. Cinsel özgürlüğün son derece fazla olduğu, sadakat kavramının pek rağbet görmediği dönem, daha sonra ahlakçı eleştirmenler tarafından tenkit edilecektir.

Zaman zaman, değer yargılarıyla, unvana ve mevkiye büyük saygı duyan yaşlı teyzenizi hatırlattığı için ondan biraz soğuyabilirsiniz ama size içini açtığı muhteşem listeleriyle gönlünüzü tekrar fethedecektir. Şöyle şeyler yazabilmiştir çünkü o listelerde:

“Yavrularını besleyen serçeler. Küçük çocukların oyun oynadıkları yerlerden geçmek. Mis gibi tütsü kokan bir odada uyumak. Zarif Çin aynasının biraz puslandığını fark etmek. Yakışıklı bir erkeğin arabasını kapınızın önünde durdurup hizmetkârlarına ‘geldiğimi haber verin” demesi... Birini beklediğiniz gecelerde rüzgârın camınıza savurduğu yağmur damlalarının sesiyle birdenbire irkilmek” (İçinizi Kıpır Kıpır Eden Şeyler)

“Taşradan gelen bir mektup, ama yanında hiçbir hediye yok. Başkentten taşraya gelen böyle bir mektup için de aynısı söylenebilir; fakat yine de içinde bir sürü sosyete haberi olacağından, onda bir teselli bulabilir insan” (Moral Bozucu Şeyler)

“Bir kaba su dökerken suyun üzerinde oynaşan ışık” (Temizlik Hissi Veren Şeyler)

“İnsan birini sevmez oldu mu başka biri haline geldiğini zanneder, halbuki hâlâ aynı kişidir” (Birbiriyle Kıyaslanamayacak Şeyler)

“Birisi size hıçkırarak acıklı bir hikaye anlatır; onu samimi bir merhametle dinlersiniz. Bununla birlikte tek bir damla gözyaşı dökemeyecek durumdasınızdır ki bu da pek münasebetsiz kaçar. Yüzünüze ağlamak üzereymişsiniz gibi şekiller verseniz de hiçbir şey değişmez: Tek damla gözyaşı dökemezsiniz” (Münasebetsiz Şeyler)

“Bir hayranınız gizlice ziyarete geliyor, ama köpek onu fark edip havlamaya başlıyor. İnsanın hayvanı gırtlaklayası gelir... İlişki yaşadığın bir adam eskiden tanıdığı bir kadını methettikçe ediyor. Bu geçmişte kalmış bir şey olsa da fazlasıyla sinir bozucu olabilir. Hele kadınla hâlâ görüşüyorsa daha beter! (Yine de bazen o kadar o kadar da kötü gelmiyor)” (Gıcık Şeyler)

“Birlikte yaşasa da aralarında mesafe bırakabilen insanlar.” (Nadir Şeyler)

“Kardeşler arasındaki ve birbirini sevmeyen bir ailenin diğer üyeleri arasındaki ilişkiler” (Yakın Ama Aslında Uzak Şeyler)

“Çam ağacı. Sonbaharda kırlar. Bir dağ köyü. Dağda bir patika. Turna. Geyik. Dondurucu soğukta bir kış manzarası. Kavurucu sıcakta bir yaz manzarası.” (Resmi Yapılınca Güzellikçe Kazançlı Çıkan Şeyler)

Hayatını süsleyen bütün ayrıntıları, kendisini iyi ya da kötü etkileyen, beğendiği ya da tiksindiği her şeyi sizinle paylaşır. Öyle ki 1000 yıl önce yaşamış bu müstesna kadının size ne kadar benzediğini, nasıl sizinle aynı şeyleri kafaya taktığını, gıcık olabileceğiniz şeylere gıcık olup, hoşlanabileceğiniz şeylerden hoşlandığını görürsünüz. İnsanın zaman içinde tekamül ettiğine duyduğunuz inanç biraz ironik görünmeye başlar belki, 1000 sene önce Japonya’da saray hayatı yaşamış bir nedimeyle ne kadar çok ortak zevkiniz ve kaygınız olduğunu gördüğünüzde. Şimdiye kadar kitap şeklinde karşınıza çıkmış en gerçek insan Sei Şonagon olabilir. Çayınızı yudumlayın, misafirliğin keyfini çıkarın, onun gözünden 1000 yıl öncenin Japonya’sına bakın. Tarih her birimizin tek tek yaşadığı şeydir bir yandan da. Dünyanın her yerinde 3000, 5000, 8000 yıl önce yaşamış insanlarla nasıl ortak dertleri paylaştığımızı, gündelik hayatın güzellikleri ve çirkinlikleri içinde nasıl savrulduğumuzu, zayıflığımızı, küçüklüğümüzü, aynılığımızı, kültürle kendimize yarattığımız emniyetli cepleri, hayatı kendimiz ve birbirimiz için zorlaştırsak da neticede hep aynı türün üyeleri olduğumuzu hatırlayın.

Bir de unutmayın, bu kitap sizler için, ben dahil 83 çevirmen tarafından çevrildi, ilk sayfayı çevirip onların da isimlerine şöyle bir göz gezdirin.

Devamını görmek için bkz.

Hülya Atakan, “Bir parça beyaz, süslü kâğıt...”, Virgül, Mayıs 2007

Baharda, günün en güzel vakti şafaktır. Hava yavaş yavaş ağarırken, dağların siluetleri ölgün bir kızıla boyanır, üzerlerinde leylak rengi bulut huzmelerinden bir yol oluşur.

Doğa güzellemeleriyle bezeli Yastıkname’nin öyküsü, yazarı Sei Şonagon’un bir parça Miçinoku kâğıdına duyduğu özlemle başlar. Bir parça beyaz, süslü kâğıt onu mutlu eden şeylerin başında gelir; hatta bu, kaliteli ve beyaz olduktan sonra düz bir kâğıt bile olabilir. “İmparator Tarihçinin Kayıtları” isimli kitaptan artakalan bir tomar kâğıt... meraklı bir saray nedimesinin on yıl boyunca yaşadığı bir sarayın çevresinde olup biten her şeyi, gözlemleri, düşünceleri ve duygularını en küçük ayrıntısına kadar yazdığı yastık altı notları, bu fazladan bir tomar kâğıt sayesinde günümüze ulaşır.

Heian döneminin hüküm sürdüğü binli yılların başıdır. Japon imparatorları, dili, dini başta olmak üzere kültüründen ve yaşam felsefesinden oldukça etkilendikleri komşuları Çin dahil dış dünyaya kapılarını kapamış, adalarına çekilmiştir. Yastıkname öncesine kadar, Akira Kurosawa’nın kılıçları havada savrulan, oradan oraya sıçrayıp duran samurayları ve 80’li yılların Şogun dizisinin ünlü Toranaga Anjinsan’ıyla tanıdığımız Japonlardan eser yoktur. Yalnızca doğanın güzelliklerinin ve aşkın estetiğinin yansıtıldığı bu şiirsel dünya ile Şonagon, Japonların o erkeksi, savaşçı ruhlu karizmasını yerle bir ederken, okurun yüzüne muzip bir tebessümü de davet eder.

Heian döneminin ismi, başkentleri Heiankyo’dan gelir. Şonagon notlarında sarayın dokuz katlı bahçesinden bahseder. Şakayıklar, zambaklar, kasımpatıları, süsenler ve elbette ünlü erik ve kiraz ağaçları; üstelik çiçeklerinin renklerine göre saf saf sıralanmış... Görenler, günümüzdeki ismiyle Kyoto şehrinin bugün de sayısız tapınakları ve görülesi güzellikte devasa parkları ve bahçeleri olduğunu anlatır. Beş bin kişilik sarayda kültürlü, seçkin bir zümre yaşar. Köylüler ise ikinci sınıf insanlardır, dahası yaratıklar. Şonagon’un, kitabında bu yoksul insanları sepet kurdu ve haşarata benzetmesi iticidir; börtü böceğe, ota sapa kadar öylesine methiyeler dizmiş bir kadının bu denli acımasız olabileceğini anlamak zordur.

Sei Şonagon o dönemde kitabı olan tek kadın değil. Heian dönemi, Japon edebiyat tarihinde kadın yazarların belki de en şanslı oldukları dönem. Genci’nin Hikâyesi ile tanınan Murasaki Şikibu da bu dönemin ünlü kadın yazarları arasında. Heian döneminde önemli eserler bırakan yazarların neredeyse tümünün kadın olması tesadüf mü? Yastıkname’nin bir bölümünde, saray nazırı bir baba kızına şöyle öğüt veriyor: Önce yazma sanatını, sonra yedi telli biva’yı herkesten iyi çalmayı öğrenmelisin. Ayrıca Kokin Şu’nun yirmi kitabındaki tüm şiirleri ezberlemen lazım. Kokin Şu, iki yüzyıl boyunca yazılmış, bin kısa şiirden oluşan bir şiir antolojisi. Japonların o tarihte kız çocukları için okuma yazma konusunda bu denli ileri görüşlü olması tam bayan okurları hoşnut etmeye başlamıştır ki, her doğan çocuğu kız olan bir ilim adamının, Şonagon’un Moral Bozucu Şeyler listesinde yer alması ile bu sevinç yarım kalır. İlim ve uzmanlık isteyen işler aile işi olarak sürdürülür ve kız çocukları bu işler için uygun görülmez.

Heian döneminin bir kadın duyumsaması ile yansıtılıyor olması, Yastıkname’yi kadın edebiyatı sınıfına mı dahil eder? Ara ara kitapta Şonagon’un feminist duyguları da yer alır. Heian döneminde, Şonagon gibi sarayda yaşayan kadınlar şanslıdır, ama diğerleri için aynı şeyi söylemek mümkün müdür? Onlar eşleri tarafından kötü muamele gören, tarlalarda köle gibi çalışmaya zorlanan çoğunluktur. Erkekler saray kadınlarını zevk ve eğlenceye düşkün bulur, onlar herkesin gözünün içine çekinmeden bakarak konuşan, altta kalmayıp, üstelik zarif bir şekilde laf yetiştiren bilmiş kadınlardır. İmparatoriçeye eşlik edecek nedimeler iyi eğitimli kızlardan seçilir. Nitekim Şonagon da edebi kimliği olan bir aileden gelir; babası ve büyük dedesi Japonların ünlü şiir antolojilerinin şairleri arasındadır. Şonagon mektuplarında ve sohbetlerinde, atalarından gelen bu ustalığını iyi kullanır ve her fırsatta kanıtlamaya çalıştığı zekâsı ve yetenekleri ile erkeklere karşı kazandığı üstünlük ona mutluluk verir. Otlar, böcekler dahil hiçbir ayrıntıyı kaçırmayacak kadar çevresindeki her şeye meraklı hali, müthiş gözlemciliği, zarafeti, şiir yeteneği, kendinden emin tavırları, çevresindeki herkesi kendine hayran bırakan zekâsı, başına buyruk, özgür ve içten halleri, onun sosyal sınıfa, dış görünüşe, gösterişe, mevki ve unvana aşırı değer veren sevimsizliğini perdeler.

Yastıkname kadın edebiyatının bir parçası olmaktan öte, bir Japon klasiğidir. Şonagon’un, içinden geldiği gibi, çalakalem aldığı notlar bir döneme ışık tutar. Bu yönüyle Yastıkname, bir tarih kitabı gibidir. Heian dönemi, estetiğin ve sanatın ağır bastığı, şiir antolojilerinin büyük küçük herkesçe deliler gibi ezberlenip yutulduğu, iletişimin büyük oranda şiirlerle yapıldığı barışçıl bir dönemdir. Odaları ayıran paravanlara, kadın erkek herkesin kullandığı yelpazelere işlenmiş renkli resimler resim sanatının gelişmişliğini, parlak renklerde ipek ve değerli kumaş giysiler ise dokuma ve boya endüstrisinde katedilen yolu gösterir. Notlar, tapınaklarda ve sarayda sutraların okunduğu, ayinlerin ve törenlerin düzenlendiği, insanların sık sık perhiz günü inzivalarına çekildiği bir dinin ipuçlarını verir. Şonagon’un mevki-unvan hayranlığı sayesinde, dönemin idari anlayışı, saray erkânı, taht çekişmeleri, ülkenin ekonomik durumu, sosyal sınıflar, kadın-erkek ilişkileri, askeri törenler, sayısız bayramlar ve önemli günleriyle renkli bir yaşam, başkent Kyoto’nun muhteşem doğası içinde Yastıkname ile birlikte gün ışığına çıkar.

Kitapta geçen her şeyin saray ve çevresinde olup bitenlerle ilgili olduğu düşünülürse, Yastıkname’yi bir saray ya da soylu edebiyatı olarak değerlendirmek mümkün mü? Kedi köpeğin bile soyluluk unvanlarıyla taçlandırıldığı saraydan bayramlar, törenler, dans gösterileri eksik olmaz. Ne de çok kutlanacak günleri vardır. Bayramlar yılın ilk ayı olan Filizlenme Ayının ilk gününden itibaren başlar; Körpe Otlar Bayramını Mavi Atlar Bayramı, Zambak Bayramını Ölüler Bayramı, Kızlar Bayramını ise İlk Meyveler Bayramı ve daha yüzlercesi izler... Tuhaf alışkanlıkları ve garip gelenekleri olan bu insanlar arasındaki iletişim neredeyse tümüyle şiirledir. Şiir, insanların zekâ ve kavrayışını ölçmekte kullanılan en önemli sınavdır; oyunlarından mektuplarına günlük yaşamlarının her anında mısralar yer alır. Kitapta, Şonagon’un hatırlayamadığı bir dizeyi sarayda öteberi taşıyan bir çocuğun ona hatırlatması, şiirin toplumda taşıdığı önemin bir göstergesi olarak belirir.

Yastıkname’yi X. yüzyıl sonlarında, dünya edebiyatı ortamında değerlendirmek doğru olur mu? Ne büyük bir mutluluk ki Japonya, “On Bin Yaprak Derlemesi” diye bilinen Manyo Şu dahil yirmi ciltlik şiir antolojisini, efsanelerini, tarihini, binlerce dizelik sutralarını, törenlerini ve geleneklerini VII. yüzyıldan itibaren kayıt altına almış. O dönemde dünyada kahramanlık destanları, şövalye hikâyeleri ve mitolojik öyküler kulaktan kulağa aktarılmakta. Ortaçağın bağnaz Avrupa’sında Yastıkname gibi nikki, zuihitzu karışımı bir kitabı hayal etmek mümkün mü? Türkler Anadolu’nun kapısını çalmak üzere, nesilden nesile aktarılan Dede Korkut, Oğuz Kağan destanlarıyla geçer göçer bir yaşamın izleri ancak takip edilebiliyor. Ortadoğu’da ise durum farklı, ortaçağ bu coğrafyanın her alanda yaşadığı altın çağlar. Tebriz, Bağdat, Semerkand, Buhara... Ömer Hayyam’ın Rubailer’i, Firdevsi’nin Şehname’si, Ferideddin Attar’ın Mantık-ut Tayr’ı ve Nizami’nin Hüsrev ile Şirin’i, Leyla ile Mecnun’u ki manzum romanın öncüleridir... Fars edebiyatı ileride Türkleri olduğu kadar Batı’yı da etkileyecektir.

Yastıkname, günceler ya da anı kitapları grubuna da dahil edilebilir; Şonagon’un içinden geldiği gibi yazdığı bu kitapta insan ne ararsa onu bulabiliyor. Bir tarih kitabı, bir günce, anı, çoğunlukla da denemeler...

İş-ev, dört duvar ve kalabalıklar... üstelik büyük bir kentin hengâmesinde hızlı bir koşturmaca. Ne akan mevsimler, ne yağan kar, ne yağmur şıkırtısı, ne açan çiçek, ne öten bir kuş... doğanın tüm güzelliklerinden uzak akıp giden bir ömür... Böyle karanlık günlerde Yastıkname, kimi altın kürelere benzeyen meyveleriyle portakal ağaçlarının dalları arasında saklanmış guguk kuşu hototogisu’nun ötüşlerinde, kimi de karla kaplanmış erik ağacı çiçeklerinin dayanılmaz güzelliğinde soluk aldırır.

Şonagon’un muhteşem listeleri vardır. İçinizi kıpır kıpır eden şeyler, zarif şeyler, sevimli şeyler, mutluluk veren şeyler, görülmeye değer şeyler, kıymeti kalmamış şeyler, gıcık şeyler, can sıkıcı şeyler... Hepsi de okunası güzellikte listelerdir. Onları okurken farkına varmadan insan kendi listelerini yapmaya başlar...

Yastıkname’nin ilk ve son sayfaları mor, üzüm moru, ve bu renkle kaplanması tesadüf mü? Üzüm moru rengindeki kumaşlar, mor olan ne varsa; çiçek, iplik, kâğıt her şey Şonagon’un “Muhteşem Şeyler” listesinde. Bu arada mor rengin asaleti temsil ettiğini, saray dışında kullanılmasının yasak olduğunu belirtmek gerek.

Mektuplar ise günlük iletişimde günümüz cep telefonları kadar sık kullanılan bir yöntem. Özellikle ismi bile pek zarif olan ertesi gün mektupları... Tanımadıkları erkeklerin kendilerine bakmalarından bile son derece rahatsız olan ve kendilerini sürekli bir yelpaze ya da bir paravan arkasına gizleyen Heian kadınının, havanın kararmasıyla birlikte saray koridorlarında başlayan sevgili trafiği inanılmazdır. Birlikte geçirilen bir gecenin ardından, şafak sökmeden, kimseler görmeden erkek bir an önce evine gidip ertesi gün mektubunu yazmaya koyulmalıdır. Mektuplar gönderilirken ince bir kurdeleyle sarılır ve mutlaka mevsime uygun bir çiçek dalına iliştirilir; bu çiçek açmış erik veya kiraz dalı da olabilir, lavanta dalı veya nilüfer yaprakları da.

O dönemde kullanılan Japon takvimindeki ayların adları ise çok zarif: Ocak, Filizlenme Ayı; Şubat, Çamaşır Serme; Temmuz, Şiir Yazma; Ağustos, Yaprak Dökümü; Ekim ise Tanrıların Olmadığı Ay’dır...

Vakit isimleri de masal gibi: kaplan vakti, öküz vakti, koyun vakti, maymun vakti... fare vakti, elin ayağın çekildiği uyku saatleri olmalı. Muhafız subayı, sarayda saati anons ediyor: Öküz vakti, dördüncü çeyrek... Yani sabaha karşı 3:30.

Geçen yaz, Yastıkname ile kitapçıdan eve dönerken, yol boyu uzun uzun kapak resmine bakmıştım. Doğrusu bizim minyatürlerimizi andıran bu eski resimden –eskiliği dışında– fazla da bir şey çıkaramamıştım. Belli belirsiz de olsa incecik bıyıkları, dudağının hemen altında ve çenesinde ince sakalları olan bir erkek yerde, bir yaygının üstünde bağdaş kurmuş oturmuş, kafasının üstündeki küçücük düz takke ve arkasındaki dikey süs, adama kapağı açılmış bir konserve kutusu görünümü vermiş. İki eliyle kapkara büyükçe bir şeyi kucaklamış. Bu şey, sanki bir müzik aleti. Hemen önünde, yerde duran kapkara şey ise bu tuhaf müzik aletinin kutusu olmalı, belki de bir go tahtası. Arkasında ayakta duran kadın ise kollarını öne doğru uzatmış, yerde oturan adama doğru hafifçe eğilmiş. Belki birazdan adamın yanına oturacak ve çaldığı şarkıya eşlik edecek. Upuzun gece siyahı saçları tel tel omuzlarından aşağıya dökülmüş. İkisinin de yüzündeki ifadesizlik dönemin güzellik anlayışını yansıtıyor. Tamamıyla alınmış ve biraz yukarısından kalınca çizilmiş kaşlar, onun altında ince bir çizgi gibi uzanan gözler, minicik bir burun ve dudak, kalın bir pudra tabakası ile maskelenmiş bir yüz. Üzerlerinde kat kat, bol kumaşlı giysiler kıvrım kıvrım yerlere yayılmış ve biraz ötelerinde uzunlamasına duran mangala bakılırsa mevsim kış.

Kapaktaki resimle ilgili tek açıklama ise kitabın ön yüzündeki kısa nottu. Kapak Resmi: Genci Monogatari için yapılmış rulo-resimden detay. Yaklaşık XII. yüzyıl.

Genci’nin Hikâyesi yalnızca Japonya’nın değil, aynı zamanda dünyanın da ilk romanı olarak kabul edilen, tıpkı Şonagon’la aynı dönemlerde sarayda nedime olarak yaşamış Murasaki Şikibu’nun, Genci ismini verdiği bir prensin ve ailesinin başlarından geçen öyküleri anlatan kitabıydı. Elli dört bölümlük kitaptaki öyküler XII. yüzyılla birlikte rulo-resimlere aktarılmıştı. Kapaktaki resim ise, bugün Tokyo dahil Japonya’nın birkaç müzesinde ve tapınaklarında ulusal hazine gibi korunan on dokuz rulo-resimden biriydi. Yerdeki yaygının üstünde oturan adam Genci’nin oğlu Akşam buğusu, Yugiri; elinde tuttuğu, sevgilisinin annesinden gelen uzun bir mektup; önünde yerde duran kutu ise, dikkatlice bakıldığında mürekkep taşı ve fırçalar dahil tüm yazı takımının da seçilebildiği bir yazı sehpası. Arkasındaki kadın ise eşi Kumoinokari. Kollarını uzatmasının nedeni, mektubun bir sevgiliden geldiğini hissetmiş olması ve mektubu kocasının elinden kapmak için fırsat kollaması. Yani resimde daha önce düşündüğüm gibi bir aşk değil, aksine bir aile dramı yaşanıyor. Orijinal resimde, kapakta görülmeyen birkaç ayrıntı daha var: Sağdaki paravanın arkasında Yugirilerin hizmetkârları iki genç kız, kulaklarını aradaki paravana olabildiğince dayamış içeriyi dinliyor. Bir düzeltme daha: Mevsim kış değil, aksine sıcak bir yaz günü. Yastıkname bana dünya romanlarının öncüsü Genci’nin Hikâyesi’ni okuma şansını verdi. Her ne kadar günümüzde, o geleneklerine sıkı sıkıya bağlı Japonların bile fiziksel görünüşleri dahil tüm yaşamlarıyla Batı’ya benzeme telaşlarına –Doğu mu demeliydim?– bir anlam veremesem de, bir zamanların Japonlarını, onların masalsı dünyalarını tanımak yine de güzeldi.

Kitapta biri diğerinden bağımsız, kronolojik olmayan yüzlerce bölümün her biri neredeyse ayrı bir çevirmen tarafından Türkçeleştirilmiş ama bütünde bu hiç mi hiç fark edilmiyor. Sözcük ve kavram birliği ve cümle kuruluşlarıyla kitap sanki tek bir kişinin kaleminden çıkmış gibi. Yastıkname’nin telif geliri bu proje sayesinde kurumsallaşan Kitap Çevirmenleri Birliği’ne adanmış. Yastıkname aslında büyük oranda çeviriden çeviri... Başta Ivan Morris’in İngilizce çevirisi olmak üzere, Fransızca, Almanca, İspanyolca ve orijinali Japoncadan çevrilmiş. Yastıkname projesini gerçekleştiren tercüman ordusu, Heian döneminin Japon edebiyatını ve kültürünü tanıma şansını bu denli yakından tanımış ve biz okurlara bu denli kusursuz yansıtmışken, dilerim bu kez programlarına günümüz Türkçesiyle Genci Monogatari’yi de alırlar.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.