Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-568-1
13x19.5 cm, 286 s.
SARI ETİKET
ÖZEL İNDİRİMLİ
Liste fiyatı: 21,00 TL
İndirimli fiyatı: 10,00 TL
İndirim oranı: %52,38
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Pedal Çeviren Kadınlar
Çeviri: Müfide Pekin
Yayına Hazırlayan: Başak Ertür
Kapak Fotoğrafı: Konstantinos Manos
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Haziran 2006

Sevgili günlüğüm,

Dün okula müfettiş geldi. Sınıfa girer girmez hepimiz ayağa kalktık. Öğretmenimiz ona bizim iyi çocuklar olduğumuzu söyledi. Ama müfettiş'in yüzü çok asıktı. Sınıfın ortasında durup ellerini arkasına kavuşturdu ve gürleyen bir sesle sordu: "Kimsiniz siz, nesiniz?" Hiçbirimiz yerimizden kımıldayamadık. Donduk kaldık öyle. Bir daha sordu aynı soruyu. Hiç kimseden bir cevap çıkmadı. Çetin Bey'in kitap tutan eli titremeye başlamıştı. O zaman gitti Vasilis'e sordu: "Nesin sen?" Vasilis kıpkırmızı oldu. "Çocuk," dedi kekeleyerek. Sonra bana sordu. O zaman birden bir fikir geldi aklıma...

Türkiyeli Rum bir ailenin İstanbul'dan İmroz'a, 50'li yıllardan 70'li yıllara uzanan hikâyesi. Çoğu mensubu göç ederek aramızdan ayrılan bir cemaatin gündelik hallerini, muhabbetlerini, eğlencelerini, kaygılarını, oyunlarını, tabularını, özlemlerini anlatıyor Rea Stathopulu, yer yer on yaşlarında matrak bir kız çocuğunun günlüklerinden, yer yer yetişkinlerin dünyası içinden.

Uluslararası politikadaki en ufak bir çalkantının özel hayatlarda birebir karşılık bulduğu, siyasi süreçlerin insanın mahremiyetine karıştığı bir tarih ve coğrafya. Bir yandan da, o hayli tanıdık aile, komşu, mahalle dengelerinin kâh ıstıraplı kâh esprili incelikleri.

Kitabı Müfide Pekin Yunancadan çevirdi.

İÇİNDEKİLER
Hazırlık
Yaz
Kış
İlkbahar
Veda
OKUMA PARÇASI

Yaz, s. 23-37

Sevgili günlüğüm,

Çimdik

Bugün anneannem büfeden küçük bir peçete aldı, kafasına koydu, Samatya'ya babasını ziyaret etmeye gideceğini söyledi. Margarita'yla öldük gülmekten. Annem engel olmaya çalıştı, beni yardıma çağırdı. Anneannem kısa boylu, zayıf, bir deri bir kemik, ama bir kuvvetli, bir kuvvetli... Sinirdenmiş, öyle diyor annem. İnsan sinirlenince çok kuvvetli olurmuş.

Anneannem henüz sakinleşmişti ki bu sefer de büyükhalanın küçük çanının sesi duyuldu. Öbür odaya koştuk. Ama annem bizi dışarı çıkartıp kapıyı kapattı...

Margarita'yla tırabzandan aşağı kaymaya başladık. En sevdiğimiz oyun bu. Ayaklarımızı küt küt vura vura yukarı çıkıyoruz, tahta basamakların çıkardığı sese çıldırıyorum. Bütün ev sallanıyor, tırabzandan aşağı kayarken çığlıklar atıyoruz. Tabii kiracılarımız evdeyken yapmıyoruz bunu; neyse ki çalışıyorlar da bütün gün evde olmuyorlar.

Annem kucağında bir sürü kirli çamaşırla bir an göründü, sonra çamaşırlığa doğru indi, gözden kayboldu. Halası üzerine yapmıştı yine herhalde. Ben olsam bu pis çamaşırları yıkamaya tiksinirdim doğrusu. Ama babam anneme bir çift pembe lastik eldiven aldı. Ellerini sürmüyor pisliklere.

Neyse ki anneannem var. Her gün bir çılgınlık yapıyor, biz de eğleniyoruz. Dün Sofia'nın bir şişe mürekkebini içti. Likör zannetmiş. Ağzının tadını biliyor. Annem saçını başını yoldu, "Şimdi düşüp ölürse ne yaparım?" diyerek. Anneannemin ise ağzı burnu mürekkep içinde kaldı ama verdiği cevaba baksana: "Bir uyduruk likör için ne bağırıyorsun be? Parasını veririm, yenisini alırsın..."

"Bir kız çocuğunun günlüğünün bebekliğe geri dönmüş bir anneanneyle başlaması tuhaf değil mi?" diye düşündü Margarita. Kendisini bildi bileli anneannesi Klioniki'nin aklı gitmişti. Onun İstanbul'un uzak semti Samatya'daki yaşamına ait ayrıntılı hikâyeleri dinlemişti annesinden. Marmara denizinin kıyısında, bir başka denize bakan evinde dört çocuğunu sıkı bir disiplinle büyütmüş. Kızları kiliseye giderlerken uzaktan herkesin gözü onların üzerinde olurmuş. "Bakın hele 'Kambur'un kızları' geliyor," dermiş kahvede oturup nargilelerini fokurdatan Türkler, üç kızın güneşte pırıl pırıl parlayan tertemiz sarı saçlarına doğru işaret ederek. Oğlu da orada büyüyüp serpilmiş; hani sonradan yüreği parçalanarak Amerika'ya, kendi yolunu bulsun diye kardeşinin yanına yolladığı tekne kazıntısı oğlu.

Kosta söyler dururdu; başlarda kayınvalidesinin başına böyle bir şeyin geldiğine inanmak çok zor gelmişti kendisine. Evini erkek gibi, disiplinli, hesaplı, demir bir yumrukla yöneten bu kadın –kendisinden yaşça çok büyük olan kocası henüz damadı onu tanıyamadan ölmüştü– birdenbire elindeki avucundaki parayı Türk çocuklarına dağıtmaya başlasın, para bitince de hükümetin emekli maaşlarını gitgide daha uzun aralarla ödediğinden yakınmaya başlasın... Kayınvalidesinin dediğine göre hükümet zavallı insanlara bir yılda daha az emekli maaşı ödemek için bu numaralara başvuruyormuş. Klioniki kocasının emekli maaşını alıyordu; kocası Türk ordusunun üniformalarına şerit üreten bir imalathanede çalışan ustalardan biriydi.

Bir seferinde, davet edildiği evde ikram edilen tatlının kaşığını yanına alıp gelince, artık anneannelerinin o eski anneanne olmadığını hepsi anlamıştı. O zamandan ta öldüğü güne kadar hep evden kaçıp gitme düşleri kurdu durdu. Evden kaçsın, artık kim olduklarını bile bilemediği ev halkından kaçsın, kendisini dehşete düşüren bugünden kaçsın, geçmişin güvenli kanatları altına sığınsın, hafızasındaki tek hatıra olarak yerini koruyan Samatya'ya gitsin, sıcak baba ocağının çatısı altına sığınsın.

... Ama bunlar dün olmuştu; oysa Virginia Teyze her gün başımdan geçenleri yazmamı söylüyor bana. Sanki bir arkadaşımla konuşur gibi yazmalıymışım. Hem düşüncelerini de eklemelisin, diyor. Düşündüğüm gibi yazayım bari günlüğüme. Her ne kadar arkadaşlarıma bütün düşündüklerimi söylemesem de...

Şimdi de, girişten sonra bugüne geliyorum.

Margarita çığlık çığlığa tırabzandan kayarken ve ben de ayaklarımı var gücümle yere vura vura basamakları çıkarken dış kapı açıldı ve hülyalı küçük hanımımız, yani ablamız Sofia kapıda göründü. Virginia Teyzeme bakılırsa "erken gelişmiş" Sofia. Belki de bu yüzden bu kadar deli. Bir bakarsın bizi hiç fark etmeden yanımızdan geçer gider, bir bakarsın hiçbir sebep olmaksızın avaz avaz azarlar, çok arada bir de okşar, şarkılar söyler bize. Sesi çok güzel.

Sofia'nın sesi... Margarita'nın gözlerinin önüne büyük ablasının şarkı söyleyen hali geldi. Çünkü sadece sesi değildi güzel olan, sesindeki tutku, başını yana doğru atışı, şarkı söylerken ellerini kullanışı... Yıllarca Margarita, şarkı söylerken başını yana atarsa sesinin daha güzel çıkacağını sanmıştı. "Göğe Yükselme" bölümünde Sofia, "Mezarını Çiçeklerle Bezediler" adlı ilahiyi söylerken tüm cemaatin tüylerinin ürperdiğini hissederdiniz. Tam bir huşu içinde kendinden geçerdi insanlar onu dinlerken...

Şimdi de ne zaman evine gitseniz, transistorlu radyo hep açıktır, kendisi de eşlik eder şarkılara, yemek yaparken, kızının saçlarını tararken, Strato'nun gömleklerini yıkarken, yaptığı kumaş çiçeklerin yapraklarını ütülerken... Yunanca olsun, Türkçe olsun bütün şarkıların sözlerini ezbere bilir.

"Neyse ki Kosta'nın güzel bir tenor sesi var," diye düşünürdü Gliko; çünkü kendi sesi berbat olduğu gibi ailede hiç kimsenin de güzel sesi yoktu. Aksi halde bu kız bu Allah vergisi güzel sesi kimden almış diye meraka kapılabilirlerdi etrafındakiler.

... Bugün sinirlerimiz üzerimizde maşallah. "Evi yıkacaksınız", "bu ne gürültü," gibi sözlerle bizi bir güzel terslemekle kalmadı, Margarita'nın örgüsünü çekti, o da gitti onu ısırdı, sonra yukarı çıkarken benim koluma bir çimdik attı. Çok acıdı ama hiç bağırmadım; yalnızca suratına buz gibi bir bakış fırlattım çünkü biliyorum ki bu onu daha fazla kızdırıyor. Neyse beni bıraktı ve hışımla odasına girip kapısını kapattı.

On üç yaşını bitirdiği geçen yıldan beri kendine ait bir odası var. Dapdaracık bir odaydı, yüklük olarak kullanıyorduk; tutturdu, ben bu bebeklerle ders çalışamıyorum diye. Bunun üzerine Todori çağırıldı, bir güzel boyadı odayı, sonra içine bir yatak ve açılınca çalışma masası haline gelen bir kitaplık sığdırıldı. Keşke benim de böyle bir açılır kapanır yazı masam olsa, şu anda yaptığım gibi orta masasının ya da dizlerimin üzerinde yazmasam. Her neyse, işte oraya kapanıyor sabahtan akşama. Arkadaşı Roza da geliyor, birlikte ders çalışıyorlar. Bence bütün yaptıkları laflamak, gizli gizli gülmek, annem de dinlensinler diye saat beşte kahvaltılık bir şeyler taşıyor odalarına. Ama gördük karnesini. Zar zor geçti sınıfı. Gayet eminim ki öğretmeni Bay Nestoras ona kıyak geçmiştir, ne de olsa babamın tavla arkadaşı. Benim kendime ait odam yok, ders de çalışmıyorum ama sınıfın birincisiyim. Öğretmenim de böyle diyor.

Bugünlük bu kadar. İyi geceler.

"Ah Niki, kendini hep ne çok önemsedin." Ama Niki ablasının iyi öğrenci olduğu doğruydu. Margarita Zapyon'da müdür yardımcısının odasının taşınmasına yardım ederken dolabın birinde bir sürü iftihar listesine rastlamıştı. Bu okulda okuduğu tüm yıllar boyunca Niki'nin adı ya birinci ya da ikinci sıradaydı. Performansıyla ve başarılarını kolay elde etmekle övünürdü hep. Başkalarının zayıf yanlarını hoşgörüyle karşılamazdı. Kendisine göre anlaşılması çok basit olan şeyleri öğretmek için hiçbir gayret sarf etmez, "Bileşik sayılar niye girmiyor kafana, anlamıyorum gerçekten Margarita," derdi mesela.

Ama öğretmenler, aynı okulda ablası okumuş diğer çocuklara yaptıkları gibi, ona hiçbir zaman ablasını örnek göstermediler. Gerçekten zordu durumları. Ne diyebilirlerdi ki, "Ablana benzemeye çalış," nasıl desinler?

Kocası Pateranga'nın arkadaşı olan bir edebiyat öğretmeni vardı, sadece o ara sıra Margarita'yı kenara çekip sorardı Niki'yi. Bir keresinde endişeli bir yüzle, "Niki nasıl? Haber alıyor musunuz?" diye sormuştu. Kıpkırmızı olmuştu Margarita, ağzından fısıltıyla bir-iki sözcük çıkabilmiş, Niki'nin büyük ablalarına ara sıra mektup yazdığını, iyi olduğunu söyleyebilmişti. Öğretmen hanım kafasını iki yana sallamıştı yazıklanarak. O da için için heba olan büyük yeteneğe yanıyordu belli ki.

Niki meselesi bütün çevrelerinde tabuydu aslında; kimse bu konuyu asla ağzına almıyordu; Margarita ise, Niki'yi yakalayıp temiz bir sopa çekmek arzusuyla yanıp tutuşmuştu uzun yıllar.
(...)

Boğaziçi
15 Haziran 1955, Çarşamba

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Hande Öğüt, “Kadının değişmeyen yazgısı”, Radikal Kitap Eki, 28 Temmuz 2006

Khin May Lwin, “Durmadan Yokuş Yukarı” adlı belgeselde, sorunlu beş genç kadının Birleşik Devletler’de, 2 bin 500 mil uzunluğundaki Continental Divide boyunca bisikletle yaptıkları yolculuğun macerasını anlatır. Geçmişlerinin yaratabileceği duygusal tehlikelere rağmen, hem bireysel hem de grup olarak başarabileceklerini kanıtlamak için bisiklet turuna yazılan beş kadın, turu tamamlayabilirse ilk kez kendi belirledikleri bir hedefe ulaşmış olacaklardır. Geçmişin tüm acılarına ve şimdinin engellerine rağmen tur tamamlanır. Rea Stathopulo’nun Pedal Çeviren Kadınlar’ındaki geçmişi gizlerle dolu kadınların macerası da pek değişik değil, zorlu bir döngüyü tamamlama söz konusu olduğu için... Farklı kuşaklardaki altı kadının öyküsü bu, anı roman. Hem kadın hem Rum olarak ötekileştirilen, yurtlarından, arzularından edilen “üç kızkardeş”in gerçeklerle yüzleşme, kendilerinden alınanı geri kazanma ve daima yokuş yukarı çıkma çabaları... Romanın kahramanlarından Virginia, ailedeki tüm kadınların pedal çeviren kadınlar olduğunu söyler: “Hayat boyu hep ileriye doğru yol almak zorundayız, ama dengemizi kaybetmeden.”

Bir azınlık olarak vatanından, bir kadın olarak doğasından uzaklaştırılan, sürekli noksanlaştırılan Gliko, Virginia, Anasto, Niki, Margarita ve Sofia’nın balans ayarını tutturmaları mümkün müdür bunca eksilmeye rağmen?

“Göç insanı eksiltir,” Ayla Kutlu’nun dediği gibi. Ancak milliyetçi, mizojin bir dünyada, göçü her şekliyle yaşayan bu kadınlar, pedal çevirmeye devam eder. Hafızasızlık ve adsızlık da aşılır bu güçle, çöller de; tıpkı “Follow the Women” adlı projede bir araya gelip barış için binlerce kilometre pedal çevirerek haykıran yüzlerce kadın gibi.

Türkiyeli Rum bir ailenin İstanbul’dan İmroz’a, 50’li yıllardan 70’li yıllara uzanan hikâyesini anlatırken göçe zorlanarak aramızdan ayrılan bir cemaatin gündelik hayatlarını, eğlencelerini, yemeklerini, oyunlarını, tabularını, Türk ile Rum toplumlarında kadına reva görülen adsızlığı aktarıyor, eğlenceli ve hüzünlü bir üslupla Rea Stathopulu.

1975 yılında, Yunanistan’a, bir daha geri dönmemek üzere gidecek olan Margarita, eşyalarını toparlarken, bir odanın içinde, bir defterin sayfalarına bakarak anımsar; bu anımsayış, tek bir güne pek çok hayatı sığdırır. Ablası Niki’nin 10 yaşındayken 1955’te tuttuğu günlük, romanın kuruluşunun hem nedeni, hem açarı, hem de gerekçesidir adeta. Geçmişe dönüşleri ve romanın ana zeminini oluşturan günlük ya da bir başka deyişle, bütüne eklemlenen çerçeveler, romanın organik bütünlük ve iç tutarlılığı sağlayan zamansal katmanlardan biridir. Bugünden bakarak geçmiş zamanın anımsandığı romanda, anlatı başlı başına bir zamana dönüşür. Eski zamanın izinde aranılan ise yeni bir olanak ve çıkıştır. Olası bir kurtuluş, bir yeni başlangıcın eşiğinde başlayan roman, kopuk zaman parçalarını bir arada buluşturur. Margarita’nın, memleketini terk ederken yaşadığı burukluğun ve o anki edimlerin aktarıldığı anlatı zamanıyla, Niki’nin günlükleri aracılığıyla malumat sahibi olduğumuz anlatılan zamana bir okuma süreci, yani Niki’nin günlükleri eşlik eder ki bu, hem anımsayanın hem de okur olarak bizlerin okuma, bilgilenme ve geçmişe bakma süreçlerimizdir. Margarita, 1955 yılı boyunca, bir çocuğun gözünden, edebi kaygı güdülmeden yazılan gündelik hayatı ve duyguları okurken geçmişe döner ve bize bu kez edebi bir lezzetle, bahsi geçen günleri ayrıntılarıyla, bugünkü bilinçlilik halini de katarak aktarır. Margarita ve Niki’nin bilmediği, hınzırca bir hazla sadece biz okurlara “çıtlatılan” saklı kalmış sırlar ise gölge yazarın dilinden verilir. Sonradan olanlara, anlatının şimdisinde, anlatıcı ses (yazar) aracılığıyla tanık oluruz.

Yaşanılan ân, geçmişle olan ilintisi bağlamında çoğalır, Stathopulu’nun romanında. Geçmiş, yaşanan ân’ın parçalandığı ve yeniden anlamlandırıldığı, geriye dönüşlerle kurulduğu ve bu yeni anlamlandırmayla birlikte yaşanan anın bir kez daha parçalanmasına yol açan bir anımsayıştan ibarettir. Bu tür geçmiş duygusu -Bergsoncu anlamda-, daha önce olmuş, bitmiş, hesabı kapatılmış olay ve süreçlerin anımsanmasından çok farklı bir duygudur; geçmişi her ân yeniden üretir.

Geçmişin acısını, hüznünü, sevinçlerini ve yitip giden zamanın fütursuzluğunu, beş zaman katmanını birlikte kullanarak anlatır yazar. Ki romanın “Hazırlık”, “Yaz”, “Kış”, “İlkbahar”, “Veda” başlıklı beş bölüme ayrılması da bu anlamda mânâ kazanır. Öykünün anlatılma ânı (Margarita’nın odasındaki zaman); yan öykünün yazıldığı zaman (Niki’nin 1955’te tuttuğu günlükler); öykünün kronolojisi (1923 Mübadelesi’nden 1975’e, yani romanın başlangıcına dek gelen, toplumsal ve kişisel tarihlerin iç içe geçtiği zaman); bu iki olaydan da önce olmuş bir şey (Çokuluslu Osmanlı’nın, ulus-devlete geçiş aşaması) ve bu iki olaydan sonra olacak bir şey (Margarita’nın gerçeklerle yüzleşip yeni bir hayata adım atışı), romanı oluşturan katmanlardır. “Analepsis”in (geçmişe atıflar) büyük yer kapladığı romanda “prolepsis”in (geleceğe atıf), bir umut olarak belirişi, mücadeleden asla vazgeçmeyen kadınların edebiyatının mükemmel bir örneği kanımca...

Sırlar, günahlar ve ihlal

Türk veya Rum olsun yazgıları hep aynı kadınların. Deneyimler ortak ama ne yazık ki pratik asla farklılaşmıyor. Kadının, topluluğun taşıyıcısı ve soyun devamlılığını sağlayan bir araç olduğu milliyetçi söylemde yazgı anlayışı da edilgen bir bilinçlilik olarak kurulur. Kadere inanıp yazgıya boyun eğmeyi küçük yaşlarda öğrenir kadınlar; edilgenliği üstlenmek, dinin aracılığıyla bir tür tevekküle dönüştürülerek ılımlı ruhsal bir denge sağlanır. Bir kadından beklenen de itidal, istikrar ve itaat değil midir?

Yemek yapmayı, çeyiz hazırlamayı, dikiş dikip nakış işlemeyi, hayırlı evlatlar yetiştirmeyi, hem hizmetçi, hem “geyşa” olmayı (ki bir karnavalda Margarita oda hizmetçisi, Niki ise Çinli kız kılığına sokulur, anneleri Gliko tarafından) annelerinden öğrenir kadınlar. Anneleri ve teyzeleri sürekli ibret hikâyeleri okur onlara, ders alıp da itaatkâr kadınlar olsunlar diye. Bu nedenle Niki’nin günlüğüne, anneannesini anlatarak başlaması hiç de garip değildir; kadınlar anneannelerinin yazgılarını yaşar, kadınlık ataerkinin dikte ettiği bir söylevdir! Cinsiyete dayalı işbölümünün belirlenip üretildiği ailelerde, gençleri yaşlılara tabi kılan ataerkil örüntünün döküntüleridir bunlar.

Kutsal bekaret kavramıyla korkutulan, kısmeti çıktığı an okumayı bırakması gereken, kendisine bebek muamelesi yapan erkeklere aşık olan, çocuk doğuramayınca lanetlenen, sosyal hayatları sadece komşu gezmelerinden ibaret olan bu kadınlar, sürekli tutulan bir yas süreci yaşarlar. Öğrenilmiş bir çaresizliktir kadınlık durumu. Sosyalist görüşü benimseyen, Niki bunu pratiğe dökmeye kalktığında ailesinin tepkisi ile karşılaşır. Sevdiği erkek tarafından evlilik arifesinde aldatılan Fula, intiharı seçer. Feminist bilince sahip Sofia evlilikten kurtulamaz. Sözüm ona kocasına istediğini yaptırır. Nedir bunlar? Evli ve iki çocuklu olmasına rağmen dikiş ve yapma çiçek kursuna katılmak; kadına reva görülen hane içi pratiğin yeniden üretimi!

Teyzesi Virginia gibi edebiyata düşkün olmasına rağmen bir Türk astsubay ile gizlice evlenerek Adana’ya gelin giden ve adını değiştiren Niki, kendisinden beklenen karşı duruşu ne yazık ki esirger bizden. Çünkü, annesinin yazgısını paylaşır. Zira Gliko da bir Türk subay ile birlikte olmuştur gençliğinde. Üstelik de evliyken ve Sofia, kocası Kosta’dan değil Engin Bey’den olmadır! Bu sır, yıllarca gizli bir günah olarak saklanır. Dahil edici (ki Gliko’nun sırrına dahil olmuştur Niki) ve iç patlamalı bir biçimdir sır, Baudrillard’ın tanımıyla. İnsan oraya girer ancak çıkmayı beceremez. Gücünü de buradan alır zaten, anıştırmaya ve ritüele dayanan değiş tokuş. Annenin sırrının içinde olan Niki onun kaderini paylaşır; bu ölümcül günahı sadece meşrulaştırarak işler, o.

Gliko’nun şehvetin tahrik edici gücüne teslim olma zaafı, bir günah, büyük bir suç olarak yargılanır Margarita tarafından. Örnek anne, erdemli eş figürü paramparça olur gözünde. (Ama Picasso’nun dediği gibi yıkmadan yapamaz insan.) Gliko’nun, kızlarını iffetli bir ev kadını olarak yetiştirme çabasındaki katı tutum, bir tersinmeden mülhemdir: Kaderini bir tutku belirlediğine göre kızlarını tutkudan uzak tutacaktır. Oysa hayatında belki de ilk ve son kez kendini kadın gibi hissettiği bir cinsellik yaşamıştır Gliko’cuk! Kocasının ilkel cinsel dürtülerine karşı baştan çıkmış ve çıkarılmıştır, ki baştan çıkarılmak, kendi hakikatinden bastırılmak; baştan çıkarmak ise ötekini kendi hakikatinden saptırmaktır. Bu noktadan sonra söz konusu hakikat, hakikatten uzaklaşan bir sırra dönüşür. Hakikatten uzaklaşmak da inkârı gerektirir.

Engin Bey, Gliko’ya yazdığı mektupta şöyle der: “Eğer herhangi bir kimse durumundan şüphelenirse bil ki inkâr kalendir.” Yadsınmış, bastırılmış hayatların kiplerinden biridir inkâr. Ama inkâr etmez Gliko, sadece saklar, bölünerek... Bir yanda yasaya itaatkâr bilinçli beni ile onu nefret ettiği şeyi yapmaya, yasayı ihlal etmeye zorlayan kendi merkezsizleşmiş arzusu arasındadır bu bölünme.

Artık bütünleşmeye evet demenin zamanı değil mi? Kültürel ve politik linçlere karşı durmanın, ataerkil hegemoniyi, ideolojiyi ihlal etmenin! Hiç durmadan pedal çevirip, dikey zeminleri alaşağı etmenin zamanı hem de...

Devamını görmek için bkz.

Ayşe Çavdar, “Kız kardeşlik halleri”, Aktüel, Temmuz 2006

Kız kardeşler birbirlerine karmaşık duygularla bağlanırlar. Kıskançlığa sakınma, öfkeye koruma duygusu karışır. Ebeveynler onları birbirlerine emanet ederler. Anne yarısı olarak abla, ne tam bir abla ne de annedir. Ne arkadaştır ne rakip. Ne sırdaş olur ne yoldaş. Rea Stathopulu’nun Pedal Çeviren Kadınlar adını verdiği romanın tüm kahramanları böylesi ikilemler yaşayan kız kardeşler.

Hikâyenin birkaç katmanı var. Bunlardan ilki zorunlu göç ve sürgün halleri, aşama aşama yurtlarından sürülen insanlar. Üst düzey siyasetin, gündelik yaşamı her gün tokatlayan, ona kendince bir çeki düzen verip tasarımlarken paramparça eden ve aslında tüm meşruiyetini bu parçalanmadan alan üslubu bu kitabın ana konusu. Bu tarz-ı siyasetin adına milliyetçilik diyoruz. Dünyayı gerçekte var olmayan “rasyonel” sınırlarla parçalayıp, parçalanmışlığı bir kural haline getiren acımasız siyaset. Varlığını sınırlara ve o sınırlara yönelik tehditlere borçlu paranoid idare biçimleri.

Stathopulu, İstanbullu Rumları anlatıyor: Gitmeye mecbur bırakılışlarını ve geride bıraktıklarını. Geride bırakılanların, onlardan sonra asla var olmadıklarına, kalanlardan bazıları mutluluk, bazıları esefle tanık oldular.

Roman, 1950’lerde çocuk, 1970’lerde genç birer kadın olan üç İstanbullu Rum kız kardeşin hikâyesini anlatıyor. En küçük kız kardeş Margarita, ablası Niki’nin günlüğünü keşfediyor tam da İstanbul’u terk edip, yanına gideceği günün akşamında. Niki’nin günlüklerinden içinde 6-7 Eylül olaylarını da barındıran 1955’in öyküsünü, Margarita’nın okudukça aklına üşüşen anılarından da 1960’ları okuyoruz. Bütün detaylarıyla İstanbullu Rumların gündelik yaşamlarını, ritüellerini, alışkanlıklarını öğreniyoruz. Diğer İstanbullulardan farksız olduklarını görüyoruz. Kızlar büyüyorlar, ebeveynler kuşkuda. Bunlar ne yeni ne de yabancı. Her an yeni bir depremle sarsılan siyasetin gündelik yaşama çarptığı anlarda ise, bu yaşamların hiç de sıradan olmadıklarını fark ediyoruz. Çünkü bu “azınlık” insanlar, çoğunluktan farklı renkte bir kumaş parçasını kutsayıp sandıklarında saklıyorlar. Farklı bir dinin tanrısına, farklı bir dilde dua ediyorlar. Dolayısıyla suçlu, işbirlikçi ve tehlikeliler(!). Sürgün onlara karşı alınan tedbirin olduğu kadar varlıklarından beslenen korkunun da adı.

Bir diğer katmanında bu roman, merkezinde kadınların olduğu bir dizi öyküyü; aşkı, namusu, günahı ve sırları barındıyor. Bu defa ev içlerini okuyoruz. Bu haller alabildiğine evrensel ve sıcacık. Aşka korkuyu ve yası karıştıran eski kuşaklara, 1950’lerde orta yaşını bulmuş olanların sırları, ardından aynı yıllarda çocuk az sonra genç olanların isyanı karışıyor. Dünyanın hemen her yerinde olduğu gibi. Sofia, Niki ve Margarita’nın özdeyiş küpü Virginia Teyzeleri özetliyor bu kadınlık halini: “Pedal çeviren kadınlarız her birimiz. Hayat boyu hep ileriye doğru yol almak zorundayız, ama dengemizi kaybetmeden.” Bir başka teyze ekliyor, “Hepimizin hayatı bostan dolabı.”

Margarita’nın, ablası Niki’nin günlüğüyle kurduğu diyalog bu kitabın en sağlam tarafı. Hem çocukça hem kadınca bir çekişmeyi, fesatlıkları, kıskançlıkları, gıpta edişleri resmediyor bu diyaloglar. Ama aynı anne babadan doğmuş, aynı varlıkları ve yoklukları paylaşmış olmanın getirdiği yakınlık hissi yüzünden, bambaşka bir hal alıyor bu çekişme. Aslında birbirlerinden başka anlayanları olmadığının farkındalar. Bu yüzden birbirlerine en sert yüzlerini gösteriyorlar. Çünkü yalnızca kırılgan yerlerini değil, dayanma sınırlarını da tahmin edebiliyorlar.

Bu kız kardeşlik halinin, Osmanlı Coğrafyası’nda, bugün birbirlerinden pasaportlu, vizeli sınırlarla ayrılan tüm toplumlar için geçerli olduğunu söylemek mümkün. Pek çok tarihçi, Osmanlı’nın, İstanbul’un fethedilmesinin ardından bir Balkan İmparatorluğu’na dönüştüğünü söyler. Çünkü, Osmanlı’nın Orta Asya’dan ve İran’dan uçurup getirdiği Hüma Kuşu, Balkanlara yerleşir. (Divan-ı Hümayun’a adını veren bu kuşun sembolik öyküsünün nefis bir anlatımı için, Ümit Hassan’ın, İletişim Yayınlarından çıkan Osmanlı: Örgüt-İnanç-Davranış’tan Hukuk İdeolojiye adlı kitabına bakmanızı öneririm). Bugün adına Yunan/Rum, Bulgar, Makedon, Hırvat, Sırp, Ermeni, Kürt, Arnavut, Boşnak ve Türk dediğimiz toplumların tümü Osmanlı’nın çocuklarıdır aslında. Kendi bağımsızlıklarını ilan ederken inkar usulüyle kimliklerinin temeline onu koymuşlardır. Ne de olsa hepimiz biraz da inkâr ettiklerimizizdir. Dahası birbirlerine kanları, renkleri, alışkanlıkları, keyifleri, kederleri bulaşmıştır. İsteseler de istemeseler de tıpkı Sofia, Niki ve Margarita gibi kızkardeş onlar. Aralarındaki rekabet, göz çıkaran kavgalar, utanç veren kıskançlıklar, “babam seni daha çok seviyordu, beni ihmal etti”lere varan suçlamalar, “çocukluğum sana dadılık etmekle geçti, gözün kör olmasın” çıkışmaları, “aslında o şehir benimdi elimden aldın” kabilinden fesatlıklar bile onların, hem de öz kız kardeşler olduğunun ispatı değil mi? İstanbul öyle ya da böyle hepsi için bir merkez. Ve İstanbul’dan kopmak zorunda kalmayı anlatan tüm sürgün öyküleri biraz daha acıklı. Çünkü bu şehir, tüm mecalsizliği, hayıflanmaları ve çaresizliğiyle torunları arasındaki kavgada yüzü gözü yırtılan yaşlı bir nineyi andırıyor artık. Stathopulu’nun alıntıladığı Rumca şarkı naif bir iç çekişe dönüşüyor şu halde: “Bir süpürgecik yapayım / Denizi süpüreyim / Yanaşsın kayıklarım.”

Devamını görmek için bkz.

"2006'nın öne çıkan on kitabı", Bant, Sayı 28, Ocak 2007

Fahriye Abla'dan daha güzel komşu olur mu? Olur. Türkiyeli Rum bir aile, İstanbul, İmroz, bir günlük, yirmi yıl. (Siyasetin, mahremiyetin içine beton bir blok etkisiyle dalabileceğini gösteren, EN samimi kitap).

 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.