Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-578-0
13x19.5 cm, 368 s.
Liste fiyatı: 35,00 TL
İndirimli fiyatı: 28,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ketil Bjornstad diğer kitapları
Düşüş, 2006
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Müzik Uğruna
Özgün adı: Til musikken
Çeviri: Deniz Canefe
Yayına Hazırlayan: Başak Ertür
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Eylül 2006

İnsanı bir çağlayan gibi sürükleyip karanlık dünyasında alıkoyan bir ergenlik öyküsü. Zira alışılmadık bir ergenlik ve alışılmadık bir öykü: Hayatını konser piyanisti olmaya adamış lise çağında bir müzisyen ve onunla aynı tutkuyu paylaşan, birbirlerinden hayli farklı olsalar da müzikte birleşen ve müzikte rekabet eden arkadaşları. Norveç sanat dünyasının en önemli isimlerinden müzisyen ve edebiyatçı Ketil Bjørnstad, Kuzey Avrupa'ya özgü dehşet verici yabancılaşmayı kuvvetli kalemiyle ve sarsıcı bir duyarlıkla işliyor. Yazarın Türkçede ilk romanı.

"Sonunda sahneye çıktığımda salondaki hayranlık dalgasının nasıl çekildiğini fark ettim. Tıpkı neşeli insanlarla dolu bir balonun havada yaptığı gezinin ardından kendisini havada tutacak gazı ve ateşi kalmadığı zaman iniş yapması gibi. Aulae yüzlerce metrekare kumaşın çimenlerin üzerine serildiği, halatların gerçekliği yere indirdiği, herkesin yavaş yavaş gezinin bittiğini anlamaya başladığı hüzünlü bir toprak parçasına dönüşüyor.

Yeni bir finalist kuyruklu piyanonun başında sessizce duruyor.

Bu benim. Aksel Vinding.

Piyanonun başında onları büyüle Aksel."

OKUMA PARÇASI

Açılış bölümü, s. 13-17

ÇAĞLAYAN

Vadinin dibinde bir ırmak akar. Yukarıdaki kesimlik ormandan gelir, köprünün altından aşağı döner, akıntının ortasında, soğuk ve garip bir sessizlik içinde donmuş gibi kımıldamadan duran yuvarlak taşların, küçük, cilalı gibi parlayan kayaların üzerinden akar. Annem mavi beyaz benekli bornozunu giyip ıslak saçlarıyla bu kayalardan en büyüğü olan Taterberget'nin üzerinde oturmayı sever. Özenle yerleştirdiği bacaklarıyla, tıpkı babamla birlikte on beşinci evlilik yıldönümlerini kutlamak için gittiğimiz Kopenhag'ın, Langelinie Rıhtımı'ndaki Küçük Denizkızı'na benzer. Irmağın kıyısından ona el sallarız. Babam ona seslenip dünyanın en güzel kadını olduğunu söyler.

Köprülerin aşağısında ırmak iyice genişler. Batıdaki mobilya fabrikasının yakınında bir çağlayan vardır. Kırmızı tuğla binayı, çam ve maundan yapılma bahçe koltuklarını, annemle babamın eve yerleştirdiklerine benzeyen açık meşe rengi, küçük, kareli desenli salon mobilyalarını severim. Annemin her gün öğleden sonra üzerinde uyukladığı, ayrıca babamla uyumak istemediği geceler yattığı kanepeyi de o mobilya fabrikasında yapmışlardı. Fabrikanın pencereleri çağlayana bakar. Çağlayan birden karşınıza çıkıverir. Yüz metre gerisi cennet gibi bir yerdir. Su sakin sakin akar. Ama babam derin akıntılara dikkat etmemiz için uyarır bizi. Cathrine'nin ve benim Taterberget'nin güneyinde yüzmemize izin yoktur. Bir yaz günü batıda, ırmağın genişlediği yerdeki çakılların üzerinde yattığımı anımsıyorum hayal meyal. Akıntıya kapılmıştım. Cathrine olanları görüp var gücüyle bağırmıştı; yalnızca kızların atabileceği türden bir çığlıktı bu. Babam kendini suya atmış, birkaç kulaçta beni yakalamıştı. Olayın ciddiyetini fark etmemiştim, ama yine de çok ters bir şeyler olduğunu anlayabiliyordum. Babam beni kıyıya çıkardı, bir havluya sardı, iki kolunu bana dolayıp sarsmaya başladı. Babamın sırtını yumruklayan annemin incecik sesini hatırlıyorum. O zaman babam ellerini yüzüne götürüp ağlamaya başlamıştı. Bunu görmek çok acıydı.

Ama o günden bu yana pek çok şey oldu ve hâlâ Taterberget' nin kuzeyi bizim yüzme yerimiz. O sabah annemle babamın yatak odalarında kavga etmiş olduklarını biliyorum, biraz canım sıkılıyor. İçlerinden birinin gideceğinden, bizi bırakacağından, başka bir yerde yaşamaya ya da kendini öldürmeye karar vereceğinden korkuyorum. Babamla annemin durumu ciddi. Eski günlerde, onlar Cathrine'nin ve benim uyuduğumu sanırlarken salonda birbirlerine bağırarak söyledikleri her söze yattığım yerden kulak kabartırdım. Kimi zamanlar Cathrine ağlamaya başlardı. Ben asla ağlamazdım. Bunu yapmamak için kendime söz vermiştim. Kontrolümü yitirmekten korktuğum için soluk almaya bile cesaret edemezdim neredeyse. Birileri bana hiç durmadan yutkunmanın işe yaradığını öğretmişti. Böylece ağlamamı daha başlamadan boğuyordum. Ama gecenin ilerleyen saatlerinde midem bulanırdı, banyoya gitmek zorunda kalırdım. Kusmaya böyle başlamıştım.

Annemle babam birbirlerine hiç rahat vermeyecekler, duvarın arkasından duyduğum bütün o sözlerden bıktım usandım artık. Ama sonra barışma anı geliyor. Saat onda annem şimdiden sigarasını yakmış olarak beni uyandırmak için yanıma geldiğinde bana asla inandırıcı gelmemiş olan o mutlu, biraz histerik kahkahalarını atıyor. Şimdi Taterberget'ye gidip yüzeceğimizi biliyorum. Bunların hepsi eski törenler. Büyükler şarap içecekler, ben de tadına bakacak kadar büyüdüm. Çok ender tepki gösteririm ben. Bütün o barışma anlarında bir mutluluk, gizliden bir umut yatar. On beş yaşındayım, Cathrine'nin tersine onlarla zaman geçirmeyi seviyorum. Cumartesi gecelerini onlarla geçirmek istiyorum hâlâ. Benden iki yaş büyük Cathrine çetesiyle dolaşmaya gittiğinde annemle babamın arasına oturup kavga etmemelerinin tadını çıkarıyorum. Çünkü cumartesi geceleri kavga etmekten kaçınırlar. Benim çıkıp arkadaşlarımla dolaşmamamı garip buluyorlar ama böyle işte, bunu bir türlü açıklayamıyorum. Futbol oynamayı sevmiyorum, kışın buzun üzerinde hokey oynamayı sevmiyorum. Çocukların bütün o itiş kakışları ödümü patlatıyor. En sevdiğim şey piyanonun başına oturup canımın istediği kadar çalmak. Annem beni müzikle tanıştırdığında daha beşikte yatıyordum. Her zaman şarkı söyler, mırıldanır. Çocuk şarkıları, keman konçertoları, koca senfoniler. Bir de kendi deyişiyle "radyo yolculuklarına çıkar". Sinyallerin çok güçlü olduğu karanlık, soğuk kış akşamlarında bütün yerküreyi kucaklar adeta. Viyana'da bir kemancı Çaykovski çalar. Moskova'dan bir piyano sonatı dinleyebilirsiniz. Bütün akşam boyunca annem radyoda ileri geri dolaşır durur. "Dinle Aksel! Ravel! Fa minör piyano konçertosu! Bak şimdi ikinci bölüm başlıyor!" Dünyadaki bütün müzikleri bildiğini düşünüyorum ve niçin onun da annesiyle babası gibi müzisyen olmadığını anlamıyorum.

Babam bütün çocukluğum boyunca kenarda kaldı. Anneme çok bağlı olmama bir itirazı yoktu. Babam bir karga gibi şarkı söyler ama annemin ve daha sonraları benim eve doldurduğumuz bütün o müziklere çok değer verir. Son yıllarda onların maskotu gibi oldum. Bechstein piyanonun başına geçiyorum, ne isterlerse çalıyorum. "Schumann çal!" diyor annem. "Bach çal!" diye bağırıyor babam. Şimdiden olgun bir piyanistmişim gibi beni var güçleriyle alkışlıyorlar. Uzun bir süre boyunca gerçek mutluluk olduğunu sandığım bu neşe dolu anları Cathrine hiç sevmiyor. Bjørnsletta'dan gelen çetesiyle dışarıda dolaşıyor, eve geç geliyor ve hepimizin yaşamını cehenneme çeviriyor. Ama pazar günü geldiğinde herkes gecenin olaylarından, beklemekten, içkiden, annemin ağlamalarından, Cathrine'nin hepimizi sırayla avazı çıktığı kadar bağırarak azarlamasından bitkin düştüğü için kimsede daha fazla kavga edecek güç kalmamış oluyor. Vinding ailesi geç kalkar, bunu bütün Melum Sokağı'nda oturanlar bilir. İlk kalkan da annem oluyor çünkü radyoda sabah konserini dinlemek istiyor. Brahms'ın dördüncü senfonisi çalıyor, akşamın kavgalarından sonra hüzün ve anlayış dolu. Babamla ikisi birlikte koyuldukları uzun yaşam yolculuğu sırasında bir yerlerde yitirmiş oldukları bir mutluluğu bulmaya çalışır gibiler. Şimdiden zaten bildiğimiz şeyi, yani yüzüp piknik yapmak için Taterberget'ye gideceğimizi, babamın o kendine özgü umutsuz anlatımıyla "birlikte güzel zaman geçireceğimizi" söylediklerinde hâlâ kahvaltı masasında oturuyoruz. Cathrine içini çekiyor, bayat bira kokuları saçıyor, yumurtasına bile başlayamamış daha. Ama kurtulamıyor. Artık yaşı epey büyük ama yine de henüz reşit olmadı ve pazar günleri Vinding ailesinin ne pahasına olursa olsun barışıp bir arada olmak için umutsuzca çabaladığı günler. Bu bana kendimi onlardan daha yaşlı hissettiriyor; çünkü sırlarının ortaya çıktığını, benim onlardan daha fazlasını bildiğimi, artık hiçbir şeyin yararının olamayacağını anlamıyorlar.

Yine de onları sevindirmek için dediklerini yapmak istiyorum. Anneme usulca gülümsüyorum. Mutfaktaki küçük radyoda hâlâ Brahms çalıyor. Brahms annemle benim küçük sırrımız, elbette Schumann ve Debussy de var. Ama hiçbiri Brahms gibi değil. Ti taaa ta tiii, ti taaa ta tiii. Sanki bu ciddi ve güzel senfoniyi bırakıp acımasız ve olgunlaşmamış bir dünyaya kendimizi atmayı asla başaramayacakmışız gibi birbirimize bakarak müziği mırıldanmamız, kollarımızı havada sallayıp durmamız Cathrine'nin tepesini attırıyor. Bu sırada babam mutfak rafından iki şişe şarap çıkarıyor. Yeşilliklerin arasında yenecek yemek için, Normandiya'da balayı sırasında annemle birbirlerinin gözlerinin içine bakarak kadeh kaldırdıkları, asla sonu gelmeyen mutlu yemeğin bir benzerini yaşamak için kendince hazırlık yapıyor. "Biraz da peynir alıyorum," diye mırıldanıyor, bu sırada annem birkaç saat sonra yiyeceğimiz salatayı hazırlamaya başlıyor. Niçin bugün annem özellikle dikkatimi çekiyor? Onu başka kadınlarla, Cathrine'nin odasında çaktırmadan okuduğum gençlik dergilerinde görüp hayran kaldığım film yıldızlarıyla karşılaştırmaya başladım. Kim Novak. Audrey Hepburn. Natalie Wood. Annem mutfak tezgâhının başında dururken bu ev için, bu yaşam için aşırı güzel görünüyor. Açık mavi elbisesiyle Maria Callas'a benziyor. Yunanlı primadonna gibi her türlü rolü başarabilir. Soğan doğruyor, zeytinyağı ve sirkeyi karıştırıyor, biraz daha yumurta pişirerek Cathrine'nin iyice canını sıkıyor. "Røa'da başka hiç kimse böyle şeyler yapmıyor," diyor ablam kızgın kızgın. "Yalnızca siz." Piknikleri, annemin savurganlığını, ondan daha hassas olduğu için babamın bile yıllar içinde fırsat buldukça dert yandığı vurdumduymazlığını kastediyor. Evlilikte aşkı bulacaklarını sanıp aynı çatı altında yaşamayı bile bir türlü başaramayan uysal ve çaresiz iki insan. Ayrıca onlar mutluyken bile mutlu olmayı beceremeyen sinirli iki çocuk. İşte Vinding ailesi. Çocukluğumu bitmez tükenmez bir gerginlik, sinirlerime kronik bir şekilde yerleşen bir huzursuzluk olarak, anlık, sert yaşamlarımızı düşündüğüm anda içimi kaplayan bir acıyla hatırlıyorum; bütün bunların ortasında, her an kötü bir şeyler olmasını bekleyerek, böylesine beceriksizce yaşamaya çalıştığımız için gösterdiğimiz zayıflık.
(...)

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Aslı Onat, “Başarı tutkusu ve aşk arasında”, Milliyet Kitap Eki, 30 Ağustos 2006

Müzik kitapları genellikle ya teknik konulardan, bestecilerin hayatı üzerine kurgusal romanlardan, biyografilerden ya da otobiyografilerden oluşur. Dolayısıyla bir müzisyenin hayatını, onu en iyi şekilde anlatabilecek olan gerçek bir müzisyenin kaleminden okuma şansımız her zaman olmaz.

Avrupa'da çok tanınmış bir piyanist olan Ketil Bjørnstad'ın "Til musikken / Müzik Uğruna" adlı romanı, böyle bir yapıt. Bjørnstad, bir piyanistin 'camiada' ismini duyurma mücadelesini kuşkusuz kendi deneyimlerinden de yola çıkarak yazmış. Yazar olayları anlatırken piyano yarışması öncesinde istifra eden yarışmacılar gibi son derece insani ve gerçekçi ayrıntıları ustalıkla kullanıyor.

Kitabın kahramanı '60'lı yıllarda yaşayan Aksel Vinding. Norveçli bir genç olan Aksel, mutsuz annesi, annesinin gözünde bir 'kaybeden' olan babası ve 'tuhaf' ablasıyla yaşayıp giderken annesi, ailece çıktıkları bir piknikte ırmağa düşüp çağlayana sürüklenerek ölüyor. Bu durum Aksel'in de kendi hayatı üzerine ciddi kararlar almasına neden oluyor. Annesinden miras aldığı müzik sevgisi, Aksel'in piyanist olma isteğini körükleyince, okulunu bırakıyor.

Mizahi tespitler

Kendine güveni tamken, beklenmeyen bir şekilde âşık oluşu ise darmadağın ediyor Aksel'i. Tramvaya binerken karşılaştığı Anja Skoog'a ilgisi artarken, katılmayı düşündüğü piyano yarışmasında onunla rakip olduklarını fark etmesi işleri değiştiriyor. Güveni, ondan on kat daha özgüvenli olan Anja'nın mükemmel çalışı karşısında sarsılıyor. Ama ona kapılmaktan kendisini alamıyor.

Yazarın klasik müzikçilerin kendilerine has dünyasıyla ilgili ince ve mizahi tespitleri de dikkat çekici: "Biz Aulae'ye gidenler birbirimizden ne kadar farklıyız ama yine de hepimizi birbirimize bağlayan bir şey var. Biraz tuhafız, neredeyse küçük bir mezhep gibiyiz. The Beatles'ın ya da Rolling Stones'un ne olduğunu hemen hemen hiç bilmeyiz. Bizim uğraştığımız şey bambaşka".

Öyle ki sevdiklerini bile favori bestecilerinin özellikleriyle tanımlıyorlar. Örneğin Aksel için Anja 'tam bir Debussy kişiliği'. 'Biraz saydam (...) yüzeyin arkasında bir şeyler sezilse bile sanki bir tür sisin içine bakarmış gibi'.

Müzik camiasını sorguluyor

Karakterlerden birinin klasik müzik camiasını sorgulayan şu sözleri ise oldukça vurucu: "Klasik müzikte hiçbir şey anormal değildir canım. Burası sakatların ve dahilerin arenası. İnsan kartlarını doğru oynarsa doruğa giden yol şaşırtıcı ölçüde kısadır. Bunu yapamazsa çabalar durur ama kaybedenler safından çıkamaz".

Bjørnstad, Aksel ve genç piyanistlerden oluşan arkadaş grubunun başarılı olma ve bazılarının hem kariyerlerinden hem de hayatlarından elenme süreçlerini ustalıkla anlatıyor. Bunu yaparken insan ilişkilerine ağırlık vermesi, romanın her kesimden okura hitap etmesini sağlıyor.

Devamını görmek için bkz.

Beril Yalçın, “Yanlış notalar konçertosu”, Radikal Kitap Eki, 19 Ocak 2007

Piyanonun tuşları insanı büyüleyebilir. Hiç dokunmamış biri için, o beyaz-siyah, kusursuz bir düzene sahipmiş gibi duran tuşlar çok çekici gelebilir. Onlara elinizi sürmek; sessizce varoldukları ve sabırla piyanistlerini bekledikleri kaderlerinde sizin için de bir yer var mı diye fal bakmak istersiniz. Siz müziği çok sevseniz de, müzik sizi sevecek mi, o büyüleyici dünyasının içine alacak mı diye merak edersiniz. Yeterince iyi misiniz, yeterince güçlü müsünüz, yeterince istekli misiniz? Norveçli müzisyen ve yazar Ketil Bjørnstad'ın yazdığı Müzik Uğruna, hayatlarında müziğin önemli bir rol üstlendiği bir grup genç insanın öyküsünü anlatırken, müzik sevgisinin ne olduğu, ne anlama geldiği ve aslında ne anlama gelmesi gerektiğine dair soruları da akla getiriyor.

Bir hırs mıdır müzik? Belkilere, şansa, tesadüflere bırakılabilecek bir şey midir? Çok çalışmak insanı müzisyen mi yapar yoksa 'icracı' mı? Aradaki farkı kim belirler, kim hisseder? Ve neden bazı aileler, anne-babalar, öğretmenler ya da organizatörler, on sekiz yaşına bile basmamış gençlerin hayatlarına, müziğin güzelliğini değil de seyircilerin takdirini yakıştırırlar? Kitapta söz konusu olan, konserlere eğlenmek için giden bir izleyici kitlesi değil. Onların dünyasında, 'hep beraber çalalım, söyleyelim, hatalı çalıp söylesek bile hep birlikte müziğin keyfine varalım' gibi bir duygu yok ne yazık ki. Gencecik piyanistleri bekleyen 'kader', şöyle bir topluluğun insafına kalmış: Hepsi de koltuklarında oturan ve saatler boyu da oturacak olan, verecekleri iyi-kötü herhangi bir tepkiyi en sondaki güçlü veya 'lütfen sunulacak' alkışlara saklayan bir izleyici kitlesi... Kitapta 'canavar' olarak da anılan kitle... Bugün de varolmaya devam eden, 'klasik müzikte çıt çıkmaz, konsantrasyon bozulursa her şey mahvolur' düşüncesine sımsıkı sarılmış, bu insafsız kaderi sorgusuz sualsiz kabul etmiş ve müzisyeni bir gün, bir gecede yargılayıverme gücünü elinde tutan kitle...

'O yollardan' geçmiş biri

Kendisi de klasik piyano eğitimi alan, ilk konserini 17 yaşında veren, ancak Miles Davis'i dinledikten sonra kariyerini farklı bir yöne kaydırıp caz piyanisti olan Bjørnstad, böyle bir kitabı yazmakta son derece haklı. 'O yollardan' geçmiş biri olarak, gençlerin yaşadıklarını en iyi şekilde hissedebiliyor. Gençliğin getirdiği duygusal çalkalanmaları bastırmaya çalışarak, hayatlarını o beyaz-siyah tuşlara adamış olanların çektiği sıkıntıları sunuyor bizlere. Gençler bir şey kazanıyor mu, kazanıyorsa da karşılığında ne bedel ödüyor? Sevmek, âşık olmak yasak, çok çalışmak marifet, arkadaşlarını kırk yılda bir görmek 'normal'... Kısacası, onlar için genç olmak, aslında hiç de heves edilecek bir durum değil... Üstelik kitaptaki gençler, '70'li yıllara girmek üzereler, '68 ruhu onlara uzak kalmış, belki de uzak tutulmuş. Okudukça sorguluyor insan: Müzik dediğin, bir genci, bir konserde 'efsane'ye dönüştürmek için mi vardır? Ya da tam tersi, onu bir anda alaşağı etmek için mi? Nedir bu yarış, bu telaş? Şu kusurlu hayatlarımızda, kusursuz müziği ne yapalım ki?

Hayatımızın müziği

Akdenizli olduğumuzdan belki de, dünyanın kuzeyindeki diyarlar bizim için soğuk, heyecansız ve hatta 'aşksız'dır. Bu kitabın yansıttığı atmosfer de farklı değil. Gençler, evler, sokaklar hem birbirlerine hem de sıcak bir hayata uzaklar. Ketil Bjørnstad'ın Norveçli olmasından mıdır, kitapta insanın kalbiyle arasını açan bir serin hava var. Debussy, Chopin, Brahms, Beethoven, Çaykovski, Ravel gibi ünlü bestecilerin adları, eserleri, notaları havada uçuşup duruyor, ama onların müziği bile o serin havayı dağıtamıyor, çünkü bir grup gencin yaşadıkları, müzikle aramıza mesafe koyuyor. Kitabın kahramanı, ilk sayfalarda henüz 15 yaşında olan, 18'ine gelmeden annesini kaybeden, âşık olan, okulu bırakan ve konser piyanisti olmak isteyen Aksel Vinding. Aksel'in ailesi, kitaptaki diğer ailelerden farklı, çünkü aslında bir ailesi yok Aksel'in. Ondan iki yaş büyük bir abla, Cathrine; sulara kapılıp giden ve ailesini bir arada tutan bağları da ölüme sürükleyen bir anne; gün geçtikçe ezikleşen, başka bir kadının sözde aşkının kol kanat germesiyle hayatta kalan, üç kuruş daha fazla para için ölen karısının çok sevdiği plakları satan bir baba...

Aksel'in en büyük gücü, annesinin hayattayken kendisine aşıladığı müzik sevgisi. Ve bütün arkadaşlarından daha zor koşullarda yaşasa da, en yoksulu olsa da, aralarında hayatı en çok seven de yine Aksel. Hem müziği hem de evlerinin yakınında oturan Anja Skoog adlı bir kızı seven Aksel... Annesinin ölümüyle sarsılan, ama bunu kimle paylaşabileceğini bile bilmeyen, gittikçe daha büyük bir aşkla bağlandığı Anja'nın da piyano çaldığını ve kendisinin en büyük rakibi olduğunu öğrenen, ama onun için her şeyi feda edebilecek olan bir genç Aksel. Kendisini tamamen müziğe verebilmek için okulu bırakan, bu önemli kararı da kendi başına veren Aksel, evde sürekli çalışmanın başarı anlamına gelmeyeceğini, müziğin sandığından, bildiğinden çok daha büyük bir gücü olduğunu anlıyor. Ama onun için bu güç, paylaşılan mutlu anları, hüzünleri bir arada tutan ve bu haliyle anlamını bulan bir tutku. Ama bu güç, bir genç kız için, kendisine bakan bir çift göz yüzünden bir anda felakete dönüşen ve izleyici karşısında 'rezil' edebilen bir tutku anlamına gelebiliyor. O bir çift göz ki bu genç kıza âşık...

Kimisi için de deneme tahtası olmuş müzik; 'zengin babalar' sayesinde bir gövde gösterisine dönüşen, ama gelecek planlarında yeri kesinleşmemiş bir 'heves'. Ketil Bjørnstad, kendi duyguları ile anne ve babalarının, öğretmenlerinin, tatmin olmak bilmeyen izleyicilerin beklentileri arasında kalmış gençleri yazarken, uzun cümlelerden kaçınmış. Cümleleri kısa ve net, ne söylemek istiyorsa, en yalın haliyle söylüyor. Bu onun tarzı demek yanlış olur, çünkü yine Metis Yayınları'ndan çıkmış olan Düşüş adlı romanındaki dili farklı. Orada olaylardan çok duygu ve düşüncelere yer vermişken, Müzik Uğruna'da duyguları daha çok olaylarla belli eden, kolaylıkla takip edilen bir anlatım tarzı var. Henüz on sekizine bile basmamış gençlerin birer ermiş olmadığı düşünülürse, bu tarz bir dil, roman için çok uygun bir seçim olmuş. Gençler adına düşünüp adım atan büyüklerin de aslında onlara iyilik mi, kötülük mü ettiği belli olmadığından, kullandığı sade dil sayesinde bu gerçeği rahatlıkla görmemizi sağlıyor Bjørnstad. Gençler, müzik uğruna bir şeyleri feda etmeyi gerçekten istiyorlar mı, yoksa onları fedakârlığa zorlayanlar başkaları mı? O başkaları ki, o güzel şarkı, "Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler" diye akıp giderken en çok onlar hüzünlenir... Bjørnstad, kendisi de piyanist olduğu için konuyu müzikle anlatmış olabilir, ama onun asıl yazdığı, kaybolan yıllar, kaybolan aşklar ve türlü hırslarla yitip giden hayatlar. Bazen yanlış notalara bassak ne olur ki? Müzik, biz hatalı çalsak da hayatımızı daha güzel kılacaktır. Müzik bu değilse eğer, uğruna feda edilen hayatlar gerçekten de kayıp değil midir? İşte Norveçli yazarın satırlarının arasında gizlenen melodi bu ve bu melodi de kulağa hoş geliyor doğrusu.

Devamını görmek için bkz.

Behçet Çelik, "Karanlık boşluklar", Virgül, Şubat 2007

Norveçli caz piyanisti Ketil Bjørnstad’ın peş peşe iki romanı yayımlandı son aylarda. Gerek solo, gerekse çello sanatçısı David Darling’le birlikte yaptığı albümlerle tanınan yazarın yirminin üzerinde romanı, iki şiir kitabı, bir oyunu ve denemelerinin derlendiği kitapları olduğu belirtiliyor biyografisinde. Müzik profesyonellerinin bu kadar geniş ölçekte entelektüel çalışmaları olmaz pek. Nitekim Düşüş’ün arka kapak yazısında, eleştirmenlerin Bjørnstad için "tipik bir Rönesans aydını" dedikleri belirtiliyor; Bjørnstad’ın biyografisini okuyunca bu saptamayı yapanlara hak vermemek ve başka yapıtlarının tercümesini beklememek elde değil.

Müzik Uğruna, Bjørnstad’ın müzisyen yanıyla da ilgili. Türkçede bir tek bu romanı yayımlansaydı, ait olduğu, yakınında bulunan dar bir cemaatin yaşadıklarını ya da özyaşamsal bir konuyu romanlaştıran bir yazar sanabilirdik. 1960’ların sonunda geçen, kahramanları daha çok konser piyanisti olmak isteyen on beş-on sekiz yaşlarındaki gençlerden oluşan Müzik Uğruna’nın peşinden yayımlanan Düşüş’ün konusu ve kahramanlarıysa hayli farklı. Düşüş, Norveçlilerin AB’ye girmemeyi seçtikleri 1994’te ve sonrasında geçiyor, romanın başkahramanı da kırklı yaşlarda bir yargıç.

Yine de bu iki romanın kimi ortak yanlarından söz edilebilir. Öncelikle her iki romanın kahramanları da erkek; yaşları, yaşadıkları dönem, uğraşları farklı da olsa, romanların her ikisi de bu iki erkeğin iç dünyalarına derinlikli bir bakış imkânı veren iç konuşmalarla örülü; her ikisi de hayatlarının merkezinde gördükleri kadına duydukları hissin yarattığı bir tür bağımlılık içerisinde. Şunu da söyleyebiliriz: Her iki romanda da erkek psikolojisi, erkeklerin kadınlar karşısında duydukları karmaşık duygulanımlar öne çıkıyor. Her iki roman kahramanı da müzikle ilişkili; kuşkusuz Müzik Uğruna’nın kahramanı Aksel için müziğin yeri bambaşka, ama Düşüş’ün kahramanı da müzik seven, yakınlarıyla bir araya geldiğinde müzik yapan biri. Schubert’in Sol Majör Kuartetine de her iki romanda sıkça değiniliyor, bu eser her iki roman kahramanının da favorilerinden. Düşüş’ün kahramanı toplumdaki yerinin yaylı sazlar kuartetindeki yeri olduğunu düşünecek kadar düşkün müziğe; ikinci kemandır, kuartette de, hayatta da...

Romanların arkasındaki toplumsal yapıların da benzeştiği noktalar yok değil. Otuz yıllık fark Norveç toplumunda çok şey değiştirmemiş olmalı. "Refah toplumu" olarak anılan, örnek gösterilen Norveç’te geçen bu romanlarda Bjørnstad, yalnızlığın, yabancılaşmanın, tinsel boşluğun yerine ikame edilen yarışma duygusunun harap ettiği ruhları anlatıyor. Kuşkusuz, Norveç toplumuna has durumlar değil bunlar – modern çağın, kapitalist toplumun sonuçları. Bjørnstad, romanlarında bu gibi durumların bireylerde yarattığı harabiyeti anlatıyor, nedenlerle pek ilgili değil. İnsanların birbirleriyle ilişkilerinde –çocuğun ebeveyniyle, kadının erkekle, erkeğin kadınla, varlıklı olanın olmayanla, işverenin istihdam ettikleriyle arasındaki karşılıklı ilişkide– ortaya çıkan tahakküm ilişkisinin çeşitli yansımalarını görmek mümkün bu iki romanda. Bireylerin haletiruhiyeleri, acıları üzerinden toplumsal eleştiri yaptığı söylenebilir Bjørnstad’ın.

Düşüş’ün kahramanı Erling Fall’in hayatı, karısının onu terk edip bir başkasıyla evlenmesiyle altüst olur. Roman bu alt üst oluşun ertesinde Fall’in yaşadıklarından oluşuyor. Fall uzunca bir süre evliliğinin neden bittiğini algılamakta zorluk çeker, daha da kötüsü, boşanmanın ardından sudan çıkmış balığa dönmüştür. Hayatının ritmi bozulmuştur. Hoş, boşanmadan önceki hayatının bir ritmi var mıdır diye de sorulabilir. Fall için eşiyle birlikte "yaşamak bir romanda yeni bir sayfa açmak gibi yeni bir olay getirmiyordu[r] ve sevdiği de bu işte bu olaysızlıktı[r]."

Fall, yıllar önce eşiyle çıktığı bir yolculukta, "Dünyayı dolaşan birinin elli bin kilometre yaptıktan sonra bir yenilik bulamayacağını, yalnızca sürekli yeni şeyler bulabileceğini ve bu yenilerin sonunda onu sıkmaya başlayacağını çünkü nereye gitse aynı yeni görüntüleri göreceğini" anlamıştır. Bu nedenle, yaşadığı tekdüzelikten memnundur. Erling Fall "yaşamının tekdüze olmasını, tekdüzelikten kurtulmak için istiyordu[r]. O alıştığı yerin verdiği güveni öylesine durağan yapmak istiyordu[r] ki en ufak ayrıntı bile onu bozmaya yetmesin."

Boşanmadan önceki hayatını düşünür, anımsar. Eşine bağımlı olduğunu, hatta onun kölesi haline geldiğini saptar: "Tanrı ya da başka bir ruhsal güce sığınamayan yalnız insanlar için günlerin ağırlığını taşımanın ürkünç olduğunu düşündü. Bu nedenle kendine bir efendi seçmeliydi insan." Ne var ki karısına "yeter artık!" dedirten de bu olmuştur. Ayrılmadan birkaç gün önce Erling’e, "Bana bir anne figürü gibi yapışıyorsun! Bir hiç olduğunun farkındasın, bu yüzden benim gücümü sünger gibi emiyorsun," demiştir. Aradan zaman geçip eski karısına duyduğu bağımlılık sona erdikten, hatta bir başka kadına ilgi duymaya başladıktan sonra da Erling’in kendisi hakkındaki yargısı değişmez: "Değersiz olduğunu bildiği için kadınlara yapışmak zorunda kalan bir adam olduğunu" düşünür.

Düşüş’te, Camus’nün aynı isimli romanını anımsatan göndermeler mevcut. Camus’nün kahramanı da yargıçtır örneğin, ayrıca köprüde başına gelen bir olaya sıkça değinir. Bjørnstad’ın romanında da bir köprü sahnesi mevcut, üstelik her iki köprü de Paris’te – belki de aynı köprü. Camus’nün anlattığı, II. Dünya Savaşının ardından Avrupa’da yaşanan mana kaybının yüzyılın sonunda aldığı biçimi Bjørnstad’ın kaleme aldığı söylenebilir. Erling Fall’in boşanmanın ardından, gençliğinde entelektüel bir anarşistken sonradan borsa spekülatörlüğünden hayli para kazanmış eski bir arkadaşıyla Tibet’e dağa tırmanmaya gittiğinde tanıştığı rehber, "zenginlerin yaşamdan bıkkınlıklarını tekrar tekrar sergilemelerine" şaşırır. Doğulu rehberin Batılıların hayatlarına bakarken anlayamadığı, şaşırdığı şeyi Erling yaşayarak anlar, fark eder roman ilerledikçe. Tekrar tekrar sergiledikleri bıkkınlık değildir belki de, içine düştükleri ve başkalarını da yanlarına çektikleri "karanlık boşluk"lardır. Ne var ki, Erling’in bunu fark etmesinin de çok anlamı yoktur, fark etmesi yetmez karanlık boşluktan çıkmasına.

Müzik Uğruna, adından da anlaşılacağı üzere, ilk bakışta hayatını müziğe adayanların bunu ne uğruna yaptıklarını sorgulayan bir roman gibi görünüyor. Bu, Müzik Uğruna’nın bir boyutunu oluşturuyor. Düşüş’te daha net görüp tanıdığımız "karanlık boşluk," Müzik Uğruna’nın da derinliklerinde, özellikle kimi kahramanların hayatlarında mevcut.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.