Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-579-7
13x19.5 cm, 216 s.
Liste fiyatı: 22,00 TL
İndirimli fiyatı: 17,60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ursula K. Le Guin diğer kitapları
Yerdeniz, 6 Cilt Takım,
Yerdeniz Büyücüsü, 1994
Rocannon'un Dünyası, 1995
Dünyaya Orman Denir, 1996
Balıkçıl Gözü, 1997
Mülksüzler, 1999
Kadınlar Rüyalar Ejderhalar, 1999
En Uzak Sahil, 1999
Atuan Mezarları, 1999
Tehanu, 2000
Yerdeniz Öyküleri, 2001
Bağışlanmanın Dört Yolu, 2001
Öteki Rüzgâr, 2004
Uçuştan Uçuşa, 2004
Dünyanın Doğum Günü, 2005
Marifetler, 2006
Sesler, 2008
Güçler, 2009
Lavinia, 2009
Rüyanın Öte Yakası, 2011
Aya Tırmanmak, 2012
Yerdeniz, 2012
Malafrena, 2013
Zihinde Bir Dalga, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
İçdeniz Balıkçısı
Özgün adı: A Fisherman of the Inland Sea
Çeviri: Çiğdem Erkal
Kapak İllüstrasyonu: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mart 2007
3. Basım: Mayıs 2016

Masalda, yaşadığı ada ile anakara arasındaki sakin denizde her gün tek başına balığa çıkan Uraşima adındaki fakir bir balıkçı anlatılır. Uraşima uzun siyah saçları olan genç ve yakışıklı bir adammış. Bir gün denizler kralının kızı yukarı bakıp da geniş gökyüzü dairesinden yüzerek geçen bir karaltıyı seyrederken, kayığının kenarından eğilen Uraşima'yı görmüş.

Dalgaların içinden çıkarak, kendisiyle birlikte denizin altındaki sarayına gelmesi için Uraşima'ya yalvarmış. Uraşima önce, "Çocuklarım evde beni bekler," diyerek kabul etmemiş. Ama denizler kralının kızı nasıl reddedilir? "Sadece bir geceliğine," demiş Uraşima.

Le Guin’in sekiz öyküden oluşan ve Dünyanın Doğum Günü kitabından on yıl kadar önce yazdığı İçdeniz Balıkçısı’nda, "Bilimkurgu Okumamak Üzerine" başlıklı bir giriş yazısı da yer alıyor. Her iki kitabında da ortak olan bazı olay, araç ve kavramları nasıl icat ettiğini anlatıyor yazar. "Çörtme teorisini" ya da "nıh uçuşu"nu merak edenlere tavsiye edilir.

OKUMA PARÇASI

Giriş: Bilimkurgu Okumamak Üzerine, s. 9-20.

Bilimkurgu okumayan insanlar ve hatta bilimkurgu yazanların bir kısmı, bilimkurguda kullanılan fikirlerin hepsinin uzay mekaniği ve kuantum teorisi ile sıkı bir bağdan kaynaklandığını ve sadece NASA'da çalışan ve video kayıt cihazını programlamayı bilen okurlar için yazıldığını varsayarlar veya öyleymiş gibi yaparlar. Böyle bir fantazi, yazarların kendilerini üstün hissetmelerini sağlarken, okumayanlara da okumamak için bir gerekçe vermiş olur. Bunu anlamıyorum; teknoloji fobisinin derin, konforlu, oksijensiz mağaralarına sığınarak zırlıyorlar. Bilimkurgu yazarlarının da çok azının "bunu" anladığını anlatmaya çalışmanın bir faydası yok bu insanlara. Biz de, videoya "Başyapıtlar Kuşağı"nı kaydetmeye niyetlendiğimiz halde, genellikle "I Love Lucy" dizisinin yirmi dakikası ile bir güreş müsabakasının yarısını kaydetmiş olduğumuzu fark ederiz. Bilimkurgu kitaplarındaki bilimsel fikirlerin çoğu ilkokulu bitirmiş herkesin eksiksiz anlayabileceği ve gerçekten bilindik şeylerdir; öte yandan zaten kitabın sonunda kimse sizi bu bilgilerden sınava tabi tutmayacak. Kaldı ki bu yazılanlar fark ettirmeden verilen bir mühendislik dersi falan da değildir. Matematik Şeytanının icadı olan "öykü şeklinde problemler" de değil. Öykü bunlar. Kendiliğinden ilginç, güzel, insanlık durumuna uygun olan bazı konularla oynayan kurgular sadece. Kaba ve kusurlu "bilimkurgu" adında dahi, "bilim", "kurgu"nun hizmetindedir, "kurgu"nun anlamını tamamlayıcı bir işlevi vardır.

Mesela Karanlığın Sol Eli adlı kitabımdaki ana "fikir" bilimsel bir şey değildir ve teknoloji ile hiç alakası yoktur. Burada biraz fizyolojik hayal gücü vardır – bedensel bir değişim. Çünkü uyduruk dünya Gethen'deki insanların belli bir cinsiyeti yoktur. Zamanın çoğunda cinsiyetsizdirler, ayda bir kez kızışırlar, bazen kadın, bazen erkek olarak. Bir Gethenli hem bir bebek doğurabilir, hem de bir bebeğin babası olabilir. Şimdi, böyle bir şey uydurmak size ister tuhaf, ister uygunsuz, ister heyecan verici gelsin, bunu kavramak veya roman içinde ima ettiği şeyleri anlamak çok da bilimsel bir zekâ gerektirmez.

Aynı kitapta başka bir unsur da bir buzul çağının ortalarında olan gezegenin iklimiydi. Basit bir fikir: Soğuk; çok soğuk; hep çok soğuk. Dallanıp budaklanmalar, karmaşıklıklar ve akisler, hayal gücünün ayrıntılara inmesiyle ortaya çıkar.

Karanlığın Sol Eli'nin gerçekçi bir romandan tek farkı, okurdan o an için anlatı gerçekliğinde belirli ve sınırlı bazı değişiklikleri kabul etmesinin istenmesidir. Yani iki buzul çağı arasındaki ılıman bir iklimde, iki cinsiyetli insanlar arasında Dünya'da (diyelim ki Gurur ve Önyargı'da veya istediğiniz başka bir gerçekçi romanda) değil de, bir buzul çağında, erdişiler arasında Gethen'de bulunmuş oluyoruz. Bu arada her iki dünyanın da hayal ürünü olduğunu hatırlamakta fayda var.

Öğelerdeki bilimkurgusal değişiklikler ne kadar eğlenceli ve şık olsalar da esasen kitabın doğası ve yapısının gerektirdiği şeylerdir. İster romanda asıl peşine düşülen ya da keşfedilen şeyler olsunlar, ister bir metafor veya sembol görevi görsünler, bu öğelerdeki değişiklikler toplum ve karakter psikolojisi çerçevesinde, kurgu tarzında betimlemeler, olaylar dizisi, duygular, imalar ve imgeler yoluyla çözümlenir ve somutlaştırılırlar. Bilimkurgulardaki betimlemeler, varsayılan ortak deneyimlere hitap eden gerçekçi kurgudakilere nazaran, Clifford Geertz'in deyimiyle bir bakıma daha "yoğun"dur. Ama bunları anlamanın zorluğu, herhangi bir karmaşık kurguyu takip etmenin zorluğundan daha fazla değildir. Gethen dünyası daha az bildik bir yerdir, ama aslında

Jane Austen'ın araştırdığı ve son derece canlı bir şekilde somutlaştırdığı iki yüz yıl öncesinin İngiliz sosyal yaşamına nazaran son derece basittir. Her ikisi de kelimeler dışında, yani bunlar hakkında okumak dışında şahsen deneyim edinebileceğimiz yerler olmadığından, her iki dünyayı da anlamak için biraz çabaya ihtiyaç var. Bütün kurgu eserler bize başka türlü erişemeyeceğimiz bir dünya sunarlar; bu dünyanın erişilmezliği ister geçmişte kalmış olmasından, ister uzak ya da hayali yerlerde geçmesinden, ister bizim başımızdan geçmemiş deneyimler hakkında olmasından, isterse bizi kendimizden farklı zihinlere götürmesinden kaynaklansın. Bazı insanlara göre dünyalardaki bu değişiklikler, bu tanışık olmama durumu, üstesinden gelinemez bir engeldir; bazılarına göre de bir macera ve zevktir.

Sürekli bilimkurgu okumasalar da en azından bir kere hakkıyla bilimkurgu okumaya çalışmış insanlar genellikle onu gayri insani, elitist ve kaçışçı bulduklarını söylerler. Bilimkurguların bütün karakterlerinin hem geleneklere uygun olmalarından, hem de olağandışı birer dâhi, uzay kahramanı, süper-hacker, erdişi uzaylı olmalarından dolayı bu kurguların gerçek insanların hayatta uğraşmak zorunda oldukları şeylere değinmekten kaçtığını ve böylece kurgunun temel işlevlerinden birini yerine getiremediğini söylerler. Jane Austen'ın İngilteresi bize ne kadar uzak olursa olsun, kitabın içindeki insanlar akla yatkın ve bir şeyleri açıklayıcı gelir – onlar hakkında okurken, kendimiz hakkında bir şeyler öğreniriz. Bilimkurgunun kendimizden kaçmaktan başka bize sunduğu bir şey yok mu?

Naylon karakter sendromu ilk bilimkurgularda gerçekten vardı, fakat yazarlar onlarca senedir karakterleri ve insan ilişkilerini araştırmak için bu edebi türü kullanıyor. Ben bunlardan biriyim. Tamamen hayal ürünü olan bir ortam, belirli bazı özellikler ve fırsatların yaratılması için en uygun ortamdır. Ama çağdaş romanların büyük bir bölümünün karakter romanı olmadığı da bir gerçek. Yüzyılın bu ucu, Elizabeth veya Victoria devirlerindeki gibi bir bireysellik çağı değil. Bizim gerçekçi yahut başka türlü öykülerimizde güvenilmez anlatıcılar, dağılmış görüş açıları, çoklu algılayış ve perspektifler bulunur; karakter derinliği ana değer olarak kabul edilmez. Olağanüstü metafor imkânlarıyla bilimkurgu birçok yazarı bireysellik sınırlarının ötesindeki bu araştırmanın en ön saflarına taşımıştır: Postmodernin yamaçlarındaki Şerpalar gibi.

Elitizme gelince, bu sorun bilimperestlikle ilgili olabilir: Teknolojik avantaj, ahlaki bir üstünlük zannediliyor. Yüksek teknokrasi emperyalizmi, kibri açısından eski ırkçı emperyalizme denktir; teknoloji düşkünleri bilginin/ağın içinde olmayanları, insan eliyle yapılmış doğru gereçlere sahip olmayanları yok sayarlar. Onlar proleterlerdir, yığınlardır, suratları olmayan hiçlerdir. Gerek kurgu, gerekse tarih kitabında hikâye onlarla ilgili değildir. Hikâye, gerçekten etkileyici, gerçekten pahalı oyuncakları olan çocukların hikâyesidir. Böylece zamanla "insan" denilen şey, son derece gelişkin ve hızlı büyüyen endüstriyel teknolojiye ulaşabilenler diye tarif edilmeye başlanıyor fiilen. "Teknoloji"nin kendisi de bu tür şeylerle sınırlanıyor. Ben, Keşif'ten önce Amerika Yerlilerinin hiçbir teknolojiye sahip olmadıklarını büyük bir samimiyetle söyleyen bir adamı kendi kulaklarımla duymuştum. Öyleyse fırınlanmış testiler hudayinabittir, sepetler yaz mevsiminde olgunlaşırlar. Machu Picchu da olduğu yerde bitivermiştir.

İnsanlığı, karmaşık bir endüstriyel gelişim teknolojisinin üretici-tüketicileriyle sınırlandırmak gerçekten acayip bir fikir, tıpkı insanlığı Yunanlılarla, Çinlilerle veya İngilizlerin orta sınıfının üst kesimiyle sınırlandırmak gibi. Biraz fazla sayıda insan dışarıda kalıyor.

Bununla beraber bütün romanlar insanların çoğunu dışarıda bırakmak zorundadır. Karmaşık bir teknolojiyle ilgili bir romanda (nasıl desek) teknolojik açıdan farklı türde olanlar meşru olarak dışarıda bırakılabilir; tıpkı orta sınıfın yaşadığı banliyölerdeki zinalar hakkındaki bir romanın şehrin fakirlerine önem vermemesinde veya erkek ruhuna odaklanmış bir romanın kadınları atlamasında olduğu gibi. Ama bazılarının bu şekilde dışarıda bırakılması, avantajın üstünlük anlamına geldiği, bütün toplumun orta halli beyaz sınıftan oluştuğu ya da hakkında kitap yazmaya değer tek varlığın erkek cinsi olduğu şeklinde de okunabilir. Bir şeyin atlanmasıyla verilen ahlaki ve politik mesajlar, bunları verme bilinci üzerinden meşrulaştırılırlar; yazarın kültürünün bu bilince izin verdiği kadarıyla elbette. Bu iş, eninde sonunda bir sorumluluk alma meselesidir. Yazarlık sorumluluğunun inkârı ve kasti bir bilinçsizlik elitizm adını hak eder ve gerçekçilik de dahil her türden kurguyu fakirleştirir.

Diğer dünyaların, uzay yolculuğunun, geleceğin, hayali teknolojilerin, toplumların veya varlıkların imgelerini ve mecazlarını kullandığı için bilimkurgunun yaşamlarımızla insani bir bağ kurmaktan kaçtığı şeklindeki yargıyı kabul etmiyorum. Ciddiyet sahibi yazarlar tarafından kullanılmış olan bu imgeler ve mecazlar bizim yaşamlarımızın imgeleri ve mecazlarıdır; bizim hakkımızda, varlığımız ve seçimlerimiz hakkında şimdi ve burada başka türlü söylenemeyecek şeylerin meşru bir şekilde kurgu yoluyla simgesel söylenişidir. Bilimkurgunun yaptığı şey şimdiyi ve burayı genişletmektir.

Siz neyi ilgi çekici bulursunuz? Bazı insanlar için, sadece diğer insanlar ilginçtir. Bazı insanlar gerçekten de ağaçları, balıkları, yıldızları veya makinelerin nasıl çalıştığını, gökyüzünün neden mavi olduğunu hiç umursamaz; onlar, genellikle de dinlerinin etkisiyle sadece insana odaklıdır; bu insanlar ne bilimi, ne de bilimkurguyu sevebilirler. Antropoloji, psikoloji ve tıp hariç tüm bilim dalları gibi, bilimkurgu da sadece insan odaklı değildir. Diğer varlıkları ve varlığın diğer safhalarını da içerir. Bilimkurgu, gerçekçi romanın en büyük konusu hakkında, yani insanlar arasındaki ilişkiler hakkında olabilir ama bir insanla başka bir şey arasındaki, başka bir çeşit varlık, fikir, makine, deneyim veya toplum arasındaki bir ilişki de olabilir.

Son olarak da, bazı insanlar bana, bilimkurgular kasvetli olduğu için bu kitaplardan kaçındıklarını söylüyorlar. Eğer felaket sonrası olabilecekler için insanlığı uyaran öykülere, birbirlerinden daha fazla zırlamayı marifet bilen yeni moda yazarlara ya da gevşek-metal-boş-sanal karakter ve ortamlı Kapitalist Gerçekçiliğe dayanan romanlara denk geldilerse bu anlaşılabilir bir şey. Ama bence genellikle bu suçlama okurun kendi zihnindeki bir ürkekliği veya bir karamsarlığı yansıtır daha ziyade: değişime güvensizlik, hayal gücüne güvensizlik gibi. Birçok insan gerçekten de tam anlamıyla tanımadığı herhangi bir şey hakkında düşünmek zorunda kalmaktan ürker veya böyle bir şey karşısında karamsarlığa kapılır; denetimini yitirmekten korkar. Zaten son derece iyi bildikleri bir şey hakkında değilse okumazlar, başka bir renkse nefret ederler, McDonald's değilse yemezler. Dünyanın onlardan önce de var olduğunu, onlardan büyük olduğunu ve onlarsız da yoluna devam edeceğini bilmek istemezler. Tarihi sevmezler. Bilimkurguyu sevmezler. Tanrı onlara McDonald's'ta yemek ve Cennet'te mutlu olmak nasip etsin.

Şimdi, insanların neden bilimkurgu sevmedikleri hakkında konuştuktan sonra, ben neden sevdiğimi söyleyeyim. Ben pek çok kurgu çeşidini, büyük ölçüde, hiçbiri tek bir türe has olmayan aynı özelliklerden dolayı severim. Ama bilimkurguda bulunan ve bilimkurguyla ilgili olarak sevdiğim şeyler özellikle şu meziyetlerdir: canlılık, genişlik, hayal gücünün kılı kırk yarması; oyunculuk, çeşitlilik ve mecaz gücü; geleneksel edebi beklentiler ve üsluplardan azadelik; ahlaki ciddiyet; akıl; heyecan vericilik ve güzellik.

Durun şu son kelime üzerinde biraz oyalanayım. Bir öykünün güzelliği düşünsel olabilir, tıpkı bir matematik ispatı veya billurdan bir yapı gibi; estetik olabilir, tıpkı iyi yapılmış bir eserin güzelliği gibi; insani, duygusal ve ahlaki olabilir; büyük ihtimalle de hepsi birden olacaktır. Yine de bilimkurgu eleştirmenleri hâlâ, bu öyküler sadece bazı fikirlerin açıklanmasıymış, sanki her şey düşünceyle ilgili "mesaj"dan ibaretmiş gibi davranıyorlar. Bu indirgemecilik, çağımızda yazılan pek çok bilimkurgunun incelikli ve güçlü tekniklerine, denemelerine ciddi şekilde ket vuruyor. Yazarlar dili postmodernistler gibi kullanıyor; eleştirmenler onların onlarca yıl gerisinde, dili tartışmıyorlar bile, seslerin, ritimlerin, tekrarların, kalıpların imalarına kulakları sağır – sanki yazının kendisi fikirler için sadece bir araçmış, ilacın etrafındaki jelatin kılıfmış gibi. Bu naiflikten başka bir şey değil. Üstelik en iyi bilimkurgularda en çok sevdiğim şeyi, yani güzelliği tamamen gözden kaçırmış oluyorlar.

BU KİTAPTAKİ ÖYKÜLER ÜZERİNE

Tabii ki kendi öykülerimin güzelliğinden bahsedecek değilim. Onu eleştirmenlere bırakıp fikirler hakkında konuşmama ne dersiniz? Mesajlar hakkında değil ama. Bu öykülerde mesaj yoktur. Bunlar kader kısmet çeken tavşanların çektiği notlar değil. Öykü bunlar.

Son ve en uzun üç öykü aynı düzenek hakkında: Var olan hiçbir teknolojiden yapılmış bir çıkarım değil; haklılığı var olan hiçbir fizik teorisiyle kanıtlanamaz; tamamen, mazeret kabul etmez biçimde inanılmaz bir fikir. Katıksız bir düzmece. Dedikleri gibi, katıksız bilimkurgu.

Yıllar önce ilk bilimkurgu romanlarımı yazarken galaksinin bazı yönlerden güçlüklerle dolu olduğunu fark etmiştim. Einstein'ın, hiçbir şeyin ışıktan daha hızlı gidemeyeceği teorisini kabul ettim (çünkü yerine koyabileceğim bana ait daha ikna edici bir teorim yoktu). Ama bu, uzay gemileri bir yerden bir yere gidinceye kadar mümkün olamayacak kadar uzun bir zaman geçmesi gerektiği anlamına geliyordu.

Allahtan, eğer bu gemiler ışık hızıyla ya da ışık hızına yakın bir hızla gidebiliyorlarsa, bu durumda Albert Baba, ışık hızına yakın bir hızda giden bir uzay gemisindeki yolcunun bunu neredeyse anlık bir yolculuk gibi yaşamasını mümkün kılan zaman genişlemesi paradoksunu da bizlere sunmuştu. Eğer buradan yüz ışık yılı uzaktaki bir dünyaya, ışık hızına yakın bir hızla gidersek, bunu birkaç dakikada yapmışız gibi algılarız ve gittiğimiz yere ancak birkaç dakika daha yaşlanmış varırız. Ama geride bıraktığımız dünyada ve vardığımız dünyada, bu birkaç dakikada yıllar geçmiştir.

Bu paradoks, yıldızlar arası yolculuk yapanların hayatları, ilişkileri, hisleriyle başa çıkmaya çalışmak açısından harika bir paradokstur ve bunu birçok öykümde kullandım. Fakat iletişimi berbat bir hale sokuyor. İnsan yüz ışık yılı ilerideki diplomatik memuriyet yerine varıyor, ama onu oraya yollayan hükümetin hâlâ iktidarda olup olmadığını ya da hâlâ o megathorium sevkiyatına ihtiyaçları olup olmadığını bilemiyor.

Eğer iletişim kuramazsak, pek öyle yıldızlar arası ticaret, diplomasi veya herhangi bir ilişki gelişemez. Oysa romanlar genellikle ilişkiler üzerinedir, insanlar arasında olsun veya olmasın. O yüzden ben yanıssalı icat etmiştim. (Sonra bunun şerefini, aletin nasıl çalıştığını bana anlatmak için çok uğraşan Anarresli Shevek'e verdim; ama önce ben icat etmiştim!)

Yanıssal Einstein'a karşı çıkıyor. Haber, maddesel bir şey değildir ve o yüzden (Ah. Bilimkurgusal "o yüzden"lere bayılıyorum!) yanıssal tarafından anında iletilebiliyor. Ne bir paradoks var, ne de zaman kayması. X'ten Y'ye yüz ışık yılı bir yolculuk yaptığımızda, Y'de bizi, X'in geçmiş bir asırlık tarihi bekler; bizi yollayan anarko-sendikalist ütopyacıların yerine kaçık teokratik bir diktatörlüğün geçip geçmediğini merak etmemize gerek yok. Gerçekten de onları yanıssal ile hemen arayıp öğrenebiliriz. Alo? Yoldaş? Hayır, ben kaçık bir teokratik diktatörüm.

Bilimsel olarak çok saçma da olsa, yanıssal sezgisel açıdan son derece tatmin edici bir şey, onu kabul edip inanması kolay. Neticede bizim dünyamızda bilgi ve haber, hatta telefondaki canlı seslerimiz bile maddeye sahip olmayan elektronik sinyaller olarak (görünüşte) anında dünyanın etrafında hareket ederken uyuşuk ve maddi bedenlerimiz onun çok gerisinden yürüyor, arabayla veya uçakla yetişiyor.

Tabii ki yanıssalın çalışmasını sağlayan da (görünüşte) bu. Ama kimse bugüne kadar bu konuda şikâyetçi olmadı. Ve zaman zaman yanıssalın başka birinin öyküsünde de boy gösterdiği oluyor. Yanıssal da tıpkı telefon, tuvalet kâğıdı gibi bir kolaylık.

İlk birkaç öyküde insansız uzay gemilerinin de anında yolculuk yapabildiklerini söylemiş veya ima etmiştim. Bu bir hataydı, sadece maddesiz varlıkların ışıktan daha hızlı gidebilecekleri yolunda kendi koyduğum kuralın ihlaliydi. Bir daha yapmadım ve kimsenin dikkatini çekmemiş olmasını umut ettim.

Ama insan hatalarına bakıp keşifler yapabiliyor; genellikle beklenmeyene yolu açan şey gayret değil de yanlışlar oluyor. Uzun bir zaman sonra bu insansız ve akla uygun düşmeyen gemileri düşünürken, ima edilen şeyde farklılığı meydana getirenin maddesel varlık değil de yaşam ya da akıl olduğunu anladım. İnsanlı bir gemi ile insansız bir gemi arasındaki tüm fark yaşayan bedenler, akıl ya da ruhtu. Bakın işte bu çok ilginçti. İçinde insan olan bir gemiyi ışıktan hızlı gitmekten ne alıkoyuyordu – yaşam mı, akıl mı, niyet mi? Peki insanları ışıktan daha hızlı götürebilecek yeni bir teknoloji icat edersen ne olur? O zaman ne olur?

Bu yeni uyduruk teknoloji en az yanıssal kadar imkânsız, ayrıca da sezgi-dışı olduğundan, uyduruk bir izahat bulmak için vakit harcamadım. Sadece ismini koydum: Çörtme teorisi. Yazarların ve ariflerin bildiği gibi, asıl olan isimdir.

Bir kez ismi bulunca hemen çalışmaya koyuldum; kelime hazinesine bir hayli zaman ayırdım. Anında yolculuğun, sıçramanın neye benzeyebileceğini kurguyla izah edebilmek için kelimelere ihtiyacım vardı; bunu yaparken düzeneğin nasıl çalıştığının tek izahatının neye benzediği olduğunu ve kelimelerin yetmediği yerde sözdiziminin insanı doğrudan başka bir dünyaya götürüp sonra hiç zaman kaybettirmeden geri getirebileceğini fark ettim.

Çörtmeli üç öykü de üstkurgu örneğidir, yani bir öykü hakkındaki öyküler. "Şobilerin Masalı"nda yaşanan sıçrama, anlatım için bir metafor yerine geçiyor; anlatım da paylaşılan bir hakikati yapılandırmak için kullanılabilecek kesin olmayan, güvenilmez ama en etkili yolun metaforu niteliğini taşıyor. "Ganam'a Dans" öyküsünde güvenilmez anlatım teması ya da başka bir deyişle farklılık gösteren tanıklıklar devam ederken, ileri teknoloji mensubu kibirli kahraman dış merkeze alınıyor ve çörtme salatasına o harika sürüklenme teorisi de ekleniyor. Son olarak da "Bir Başka Masal"da –zaman yolculuğuyla ilgili benim az sayıdaki deneyimlerimden biri– aynı kişi hakkındaki, aynı zaman zarfında tamamen farklı ve tamamen doğru iki ayrı öykünün yarattığı imkânları keşfe çıkılıyor.

Bu öyküde çörtme teorisinin gereken teknolojiyi yaratmakta başarısız olduğunu, bizi bir zaman kaybına uğramadan, güvenilir bir şekilde X'ten Y'ye götüremediğini fark ediyorum; ama sanırım denemeye devam edecekler. Bizler, türümüz icabı çok, çok hızlı gitmekten hoşlanıyoruz. "Bir Başka Masal"da benim dikkatim, O gezegeninin hudutsuz duygusal olasılıklarla yüklü karmaşık ilişkiler ve davranışlara yol açan evlilik ve cinsellik ayarlamalarına takıldı. Bizler, türümüzden dolayı hayatı çok, çok karmaşıklaştırmaya bayılırız.

"Gorgonidlerle İlk Temas" veya "Kuzey Yüzü Tırmanışı" hakkında konuşmak istemiyorum – insanın yaptığı espriyi anlatmasından daha berbat bir şey olabilir mi? Öte yandan her ikisini de çok seviyorum. Komik öyküler, salakça öyküler ne büyük bir ihsan. İnsan böyle bir öykü yazmak için masa başına oturmaz, böyle bir şeye niyetlenilmez; onlar insanın ruhunun karanlık yanlarının armağanlarıdır.

"Kerasyon" bir atölye çalışması. Hepimize bir insan icadı ya da düzeni bir davranış veya âdet uydurma ödevi vermiştim; bütün bu maddelerin bir listesini yaptık, sonra hepimiz bunlardan istediğimiz kadarını kullanarak birer öykü yazdık. Vauti-tuber kolyeler gibi birçok acayiplik bu listeden kaynaklanıyor, tıpkı kumda heykel yapma ve insan derisinden flüt yapma kavramları gibi. Arkadaşım Roussel kendi icadını şöyle açıklamıştı: "Kerasyon kulakla duyulamayan bir müzik aleti." Altı kelimede bir Borges öyküsü. Ben bundan birkaç yüz kelime çıkarttım ve bunu yapmaktan büyük zevk aldım, ama çok fazla da geliştirmedim.

Bu kitaptaki öyküler arasında "Newton'un Uykusu" ile "Her Şeyi Değiştiren Taş" bana en çok keder verenler. "Taş" bir mesel, ben meselleri pek sevmem. İçindeki hiddet öyküyü ağırlaştırır. Ama buradaki kilit imgeyi çok sevdim. Mavimsi yeşil taşıma daha hafif bir ortam yaratabilmiş olmayı isterdim.

"Newton'un Uykusu"na gelince bu, "tek bir görüş açısı ve Newton'un Uykusu"ndan ırak olmamıza duacı olan Blake'ten alınma bir başlık. Dahası öykü Goya'nın olağanüstü eseri Mantığın Uykuya Dalışı Canavarlar Doğurur ile de bağlantılıdır. Newton'un Uykusu teknoloji karşıtı bir tenkit, teknoloji düşmanlarının kopardığı bir yaygara olarak okunabilir ve okunmuştur. Başta öyle olmasını amaçlamamıştım, daha çok uyarıcı bir öykü, yıllar boyunca okuduğum, uzay gemileri ve uzay üslerindeki insanları dünyadakilerden daha üstünmüş gibi (bilerek ya da bilmeyerek burada elitizm sorunu yine karşımıza çıkıyor) tasvir eden birçok öykü ve romana bir tepki olarak tasarlamıştım. Ahmaklar sürüsü layık oldukları çamur içinde kalır, orada çoğalır ve sefalet içinde ölürken; video kayıt cihazlarını programlamayı becerebilen birkaç kişi bu süper temiz askeri dünyacıklarda, modern bir elverişliliğe sahip sanal cinsellikleriyle yaşarlar ve işte insanlığın geleceği bunlardır. Bu bana en korkunç geleceklerden biri gibi geliyor.

Öte yandan öykü bu konuyla sınırlı kalmadı; kendi sorunlarıyla birlikte zihnime yürüyüp gelen, endişeli, aklı karışık bir adam olan İzi karakteri sayesinde genişledi. Akla uygun olmayan şeylerin varlığını kabul etmeyen, başka bir deyişle hakiki inancın neden işlemediğini bir türlü göremeyen ve anlayamayan hakiki bir mümindi o. "Ganam'a Dans"taki Dalzul gibi İzi de trajik bir karakter, takdire şayan bir hilekâr, ama Dalzul'dan daha az azimkâr ve daha dürüst biri, o yüzden de daha çok ıstırap çekiyor. Aynı zamanda sürgünde; neredeyse bütün kahramanlarım öyle veya böyle bir çeşit sürgünde oluyor.

Bazı eleştirmenler İzi'yi dermansız bir günah keçisi, benim dillere destan kana susamış, erkek düşmanı feminist kinime kurban gitmiş biri saydıkları için önemsemediler. Nasıl isterseniz öyle olsun beyler. Gerici tepkinin kızışmış kinini ne yapalım peki? Ama okur İzi'yi nasıl görürse görsün öykünün uzay yolculuğu karşıtı olarak okunmuyor olduğunu umarım. Ben uzayın keşfedilmesi fikrini de, gerçeğini de çok seviyorum ve bütün bu düşünceyi daha az ukalaca bir antiseptik haline getirmeye çalışıyordum. Ben gerçekten de gittiğimiz her yere kendi çamurumuzu da götürmemiz gerektiğine inanıyorum. Biz çamuruz. Biz Dünyayız.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Hande Öğüt, “İçdeniz Balıkçısı”, Yeni Şafak Kitap Eki, Nisan 2007

Hikâyelerinin anahtar metinlerini ve ideolojisinin yapı taşlarını bir araya topladığı Kadınlar Rüyalar Ejderhalar’da, pek çok Amerikalının sadece fantaziye değil, kurmacaya da karşı olduğunu belirten Ursula K. Le Guin şöyle yazar:

“Püriten değerler sisteminde, eğer bir edim hemen ve elle tutulur bir kâr sağlamıyorsa, haklı gösterilemez. Dolayısıyla Tolstoy veya Tolkien okumak için tek mazereti olan kişi, bu iş için para alan İngilizce öğretmenidir.”

İmkânsız da olsa ütopyaların yazılır, dolayısıyla bir gün gerçekleştirilebilir olduğu savı üzerine eserlerini kuran fantastik edebiyat ve bilimkurgu ustası Ursula K. Le Guin, dilimize son çevrilen kitabı İçdeniz Balıkçısı’nda da bilimkurgu üzerine düşüncelerini belirten bir önsöz kaleme alarak hikâyelerini destekliyor ve içinde yaşadığımız çağla hesaplaşmak için geleceğe bakmayı sürdürüyor. Bilimkurgunun kendimizden kaçmaktan başka bize sunduklarını araştıran Le Guin’in kabaca vardığı sonuç şöyle: Bilimkurgularda canlılık, genişlik, hayal gücünün kılı kırk yarması, oyunculuk, çeşitlilik ve mecaz gücü, geleneksel edebi beklentiler ve üsluplardan azadelik, ahlâki ciddiyet, akıl, heyecan vericilik ve güzellik vardır ama en çok insan ve gerçek vardır. Evet bilimkurgu belki gerçek olaylardan söz etmez ama gerçeği anlatır. Pek çok hayali yaratığı kahramanlaştırır ama tümünün de gerçek hayata denk düşen bir stereotipi vardır. Le Guin’in bu öykülerdeki muradı ise teknolojinin barbarca ilerleyişi karşısında dünyanın, doğanın ve “dışarıda” bırakılanın durumu...

Le Guin’in belirttiği gibi, “Karmaşık bir teknolojiyle ilgili bir romanda, teknolojik açıdan farklı türde olanlar meşru olarak dışarıda bırakılabilir; tıpkı orta sınıfın yaşadığı banliyölerdeki zinalar hakkındaki bir romanın şehrin fakirlerine önem vermemesinde veya erkek ruhuna odaklanmış bir romanın kadınları atlamasında olduğu gibi.”

Ancak fantezilerde insan dışarıda bırakılamaz, çünkü yaratıklar, insan dolayımıyla vardır ve dünyamızın bir karşı yansısını oluştururlar. Le Guin’in Dünyanın Doğum Günü kitabından on yıl önce, 1994’te yazdığı ve dilimize yeni çevrilen İç Deniz Balıkçısı, gerçek ve kurgusal dünyalarda olmak üzere iki farklı düzlemde tasarlanmış sekiz öyküden oluşuyor. Sanayi devriminden günümüze, son iki yüz yıl boyunca hüküm süren ve sömürücü bir hızla büyüyen teknoloji ile düşünsel bir oyun oynayan Le Guin, mitler ile çağdaş söylenler arasında bir köprü kurarak ilkel ya da bilinmeyen topluluklara özgü büyük mitlerin modern çağımıza kadar uzanan tarihsel serüvenini masallaştırıyor... Kimi günümüzü, kimi belirsiz bir geleceği işaret eden öykülerde “Ganam’a Dans” adlı öykü kahramanının dediği gibi eski mitolojileri bir kez daha ete kemiğe büründürüyor Le Guin. Çünkü mitler de tıpkı fantaziler gibi kurmacadır, belki hayaldir ama aynı zamanda gerçektir. Nitekim yine “Ganam’a Dans” adlı öyküde, Ganam ülkesi insanları, kültür ve aydınlanma toplumunun insanlarıyla karşılaştırılır. Kahramanlardan Dalzul şöyle der:

“Harikalar, bu insanlar yani. Bizim okuryazarlığımızla, endüstrimizle, bilimimizle kaybettiğimiz her şey bunlarda var. Tamamen duyarlılar, son derece şehvetliler, en önemlisi de gerçekler.”

Öykülerin büyük bölümünü “çörtme teorisi” üzerine kurmuş Le Guin. Çörtme; bir ân içinde burada değil, orada olunma hali ama aynı anda burada da bulunma hali. Bir tür olmayan ara. Bilgiyle donanan çağdaş insan ile doğanın gizemine içkin ilkel insan arasında bir kavşak; belki de tür inisyasyon (eriştirme) töreni! Zira bir geçiş ritüeli olan eriştirme törenlerinde de adaylar kutsal olmayan bir yaşamdan kutsal evrene ayak basmaya, yeni bir öğretiyi özümsemeye hazırlanırlar. Mircea Eliade'a göre, eriştirme töreninin altında yatan mantık, tam insan olabilmek için insanlığın kutsallığı ve tinselliği tanıyan doğal halini aşmak gerektiği önkabulüne dayanır.

Le Guin’in kitaptaki çörtmeli üç öyküsü de üstkurmaca öyküler; yani bir öykü hakkındaki öyküler. “Şobilerin Masalı”nda yaşanan sıçrama, anlatım için bir metafor yerine geçerken insanlara daha fazla hürriyet verebilecek teknolojik gelişmeler hicvedilir. Gücün, başka hiçbir yer kalmayıncaya kadar insanı doldurduğunu, bilginin güç, gücün ise iktidar olduğunu daha ilk satırlarda zihnimize nakşeden “Ganam'a Dans”ta ileri teknoloji mensubu kibirli kahraman dış merkeze alınır; kitabın en toparlayıcı öyküsü “Bir Başka Masal ya da İçdeniz Balıkçısı”nda, balıkçı Uraşima’nın hem yaşadığı hayat içinde, hem de denizler kralının ülkesindeki durumu iç içe verilir.

"Gorgonidlerle İlk Temas", her ne kadar yazarı tarafından “komikçe” diye nitelense de favori öykülerden olduğunu söyleyebilirim. Bir tür kültürel antropoloji eleştirisi olan öykü, orta sınıf burjuva insanının, her yeri ele geçirme, gittiği her coğrafyayı kendi diline tercüme etme heveslisi Amerikalı bir karı kocanın şaşkınlıklarla yüklü macerasını anlatır. Batı'nın ötekilere karşı, özellikle de yabani, ilkel ve tarihsiz toplumlar olarak tanımlanan ötekilere karşı fetih duygusunu son derece basit bir öyküde dile getiren Le Guin, bilinmeyeni isimlendirerek belgeme saplantısının nelere mal olacağını ve günümüzün “panoptikon” sistemini, fotoğraf makinelerini simgeleştirerek mükemmelen gösteriyor. Bu öykü, aynı zamanda kadının ezilişi, ancak erkek egemen sistem içinde bilinçsizleştirilmişçesine bunun farkına varamayışına da değiniyor. Kocası tarafından sürekli hakarete uğrayan, ama bunu sevecenlikle sineye çeken, ilk öykünün Bayan Jerry Debree’si değildir yalnızca, Goya'nın, “Usun Uykuya Dalışı Canavarlar Doğurur” tablosuyla bağlantılı “Newton’un Uykusu”ndaki kadın kahraman da kocasının gücünü destekleyen bir dolgu malzemesidir. En iç yaralayıcı durum ise “Her Şeyi Değiştiren Taş”taki Bu’nun dramı. Foucault’nun aktardığına benzer biçimde bir ceza sisteminin sürgittiği Oblluk Fakültesi’ni mekân edinen öyküde Bu, on gün hapis, yüz gün kaldırımtaşı ocaklarında çalışma ve canı çeken öğrenciler tarafından tecavüze uğrama cezasına çarptırılır. “Kerasyon”daki genç kız ise gerçekağabeyleri tarafından korkunç ve iğneleyici şakalara maruz kalır, bekareti üzerinden. Küçük bir kast olan Sepiciler’i anlatan bu öyküde, en kutsal güzelliğe sahip olan Ana da pek çok kez tecavüze uğrar.

İlk feminist metni, “erkek olmak ne demektir, kadın olmak ne demektir” sorusu çerçevesinde oluşan Karanlığın Sol Eli'nde cinsiyeti ortadan kaldıran Le Guin’in büyülü edebiyatı, ne yazık ki ataerkinin uygulamalarını ortadan kaldırmaya yetmiyor. Yine de fantazilerin çok önemli bir yararı var: Dünyayı, diğer insanları, duygularını ve kaderini daha derinden anlamamızı sağlamaları...

Devamını görmek için bkz.

Aslı Tohumcu, “Le Guin'den sekiz inci”, Radikal Kitap Eki, 6 Nisan 2007

Bilimkurgunun robot ve makine hikâyelerinden, ışık hızıyla yapılan yolculuklardan, düğme gözlü, küçük yeşil yaratıklarından ya da galaksi savaşlarından ibaret olmadığını Türkiye Ursula K. Le Guin'in Mülksüzler romanıyla gördü desek, umarım abartmış olmayız. Mülksüzler, yaşam biçimi birbirine zıt ikiz dünyalar Anarres ve Urras (anarşist bir dünya ile devletçi bir dünya) arasındaki yolculuğu konu edinen sosyo-politik bir bilimkurguydu. Edebiyat tarihi Mülksüzler'i George Orwell'ın Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'ü, Aldous Huxley'in Cesur Yeni Dünya'sı ve Ray Bradbury'nin Fahrenheit 451'i ile aynı rafa koydu; ne de olsa K. Le Guin bir gelecek antropoloğuydu. Mülksüzler'i, Yerdeniz Büyücüsü, Atuan Mezarları, En Uzak Sahil, Tehanu, Öteki Rüzgâr ve Yerdeniz Öyküleri'yle Yerdeniz dizisi izledi. Ve elbette Le Guin koleksiyonunun diğer kitapları...

Ursula K. Le Guin, büyüme öyküleri anlatmayı seviyordu; dengeyi, bütünlüğü, cinselliği, ölümü, değişik insan manzaralarını, sömürgeciliği, ırkçılığı, ataerkil yapıyı anlatmayı da. Bugünü ve insanı ilgilendiren her şeyin öyküsü Le Guin'in kaleminden, hüzün ve ironiyle, yarı gerçekçi yarı fantastik hayal gücü ve eleştiriyle dünyamıza derinlikli ve dönüştürücü bir şekilde sızdı.

Yetmiş sekiz yaşındaki yazarın sekiz öyküden oluşan İçdeniz Balıkçısı adlı kitabı da türe katkısı bir yana, bütün yapıtları arasında azımsanamayacak bir öneme sahip. İçdeniz Balıkçısı, kitaptaki sekiz öyküye bedel ve en az onlar kadar önemli bir makaleyle açılıyor: 'Bilimkurgu Okumamak Üzerine'. Bilimkurgunun temelde ne kadar gerçekçi bir edebiyat olduğunu bakın nasıl anlatıyor yazar; "Karanlığın Sol Eli'nin gerçekçi bir romandan tek farkı, okurdan o an için anlatı gerçekliğinde belirli ve sınırlı bazı değişiklikleri kabul etmesinin istenmesidir. Yani iki buzul çağı arasındaki ılıman bir iklimde, iki cinsiyetli insanlar arasında Dünya'da (diyelim ki Gurur ve Önyargı'da veya istediğiniz başka bir gerçekçi romanda) değil de, bir buzul çağında, erdişiler arasında Gethen'de bulunmuş oluyoruz. ... Gethen dünyası daha az bildik bir yerdir, ama aslında Jane Austen'ın araştırdığı ve son derece canlı bir şekilde somutlaştırdığı iki yüz yıl öncesinin İngiliz sosyal yaşamına nazaran son derece basittir. Her ikisi de kelimeler dışında, yani bunlar hakkında okumak dışında şahsen deneyim edinebileceğimiz yerler olmadığından, her iki dünyayı da anlamak için biraz çabaya ihtiyaç var." Özellikle, bilimkurguyu kaçış edebiyatı olarak niteleme yanılgısına düşenlerin okuması gereken bu yazı, kitaptaki öykülere de değiniyor.

Sırrı sıralanışında saklı öyküler

İçdeniz Balıkçısı'ndaki basitten karmaşığa giden bir sıralanışla sunulan öykülerin ilki 'Gorgonidlerle İlk Temas' sıradan görünen, ironik bir dünyalı-uzaylı karşılaşması. Debree çiftinin Avustralya seyahatinde geçen öykü, agresif ve kaba bir adam olan Jerry Debree'nin Amerika'ya harika bir maceranın video kaydıyla dönme saplantısının çiftin başına açtıkları anlatılır. Öykünün sonunda kahramanlaşan, elbette kahraman olmaya niyetlenen kişi değildir ve akibeti okuyanın yüreğine dokunmaz.

'Newton'un Uykusu' salgın hastalıklar ve ekolojik felaketlerle perişan olmuş dünyadan kaçan bir topluluğun hikâyesidir. İstasyonda yaşayanlardan, istasyonun mimarisine kadar her açıdan mükemmel bir şekilde planlanan Ödu'da yaşam ne yazık ki bir süre sonra mükemmel olmaktan çıkar. İnsanlar olmadık yerlerde olmadık şeyler görmeye başlarlar. Koridorlardan çılgınca geçen bizon sürüleri mi istersiniz, kapının yanında büyüyen bir sarmaşık mı... Bir uyarı vardır bu öyküde umursayana. "Kendimizi ne sanıyorduk?" diye soran öykü kahramanı Susan, "aslında biz kendimizi yanımızda getirdik" diyerek basitçe özetler insanoğlunun ahvalini.

'Kuzey Yüzüne Tırmanış' bir garip keşif öyküsüdür, 'Her Şeyi Değiştiren Taş'ı bir mesel olarak tanımlar yazar ve pek hoşnut değildir bundan. Ancak bu öyküde yarattığı obllar ve nürobllar aracılığıyla; beyaz yakalılarla onların refahı için çalışan emekçiler, ezenle ezilen, sahip olanla mal olan, bilenle hayatta kalmasına yetecek kadarıyla yetinmek zorunda olanı yatırır masaya. Gerçekten de yazarın belirttiği kadar kederli bir öyküdür. Kimsenin duymadığı şarkılı bir devrimin öyküsüdür.

Sepicilerden, tenekeci ve heykeltraşlara, çalgıcılara değişik kastlardan oluşan küçük bir toplulukta geçen 'Kerasyon', kumların şakıdığını duyduğu için heykeltraş olmaya karar veren Çumo adındaki oğlan çocuğun hüzünlü öyküsüdür. Yapılan, üretilen her şeyin Ana Amakumo'ya geri döndüğü/dönmesi gerektiği yaşam düzenine karşı çıkan Çumo boyunun ölçüsünü alır. Çumo'nun sonu, okuyanı teslimiyetle isyan üzerine düşündürür.

Son üç hikâye, 'Şobilerin Masalı', 'Ganam'a Dans' ve 'Bir Başka Masal ya da İçdeniz Balıkçısı' olay örgüsü açısından olmasa da, Le Guin'in yarattığı 'çörtme teorisi' açısından kardeş öykülerdir ve teorinin ne olduğunu anlamak ya da en azından atmosferi kavramak açısından sırayla okunmasında fayda vardır. Şobilerin Masalı, Ve Limanı'ndan bir NIH uçuşuna çıkarak çörtme teorisini test edecek mürettebatın masalını anlatır. Toplumun farklı kesimlerinden gelen mürettebat, M-60-340-nolo'ya çörter. Ancak bu ilki, her biri farklı şekilde yaşayacak ve farklı şekilde dillendirecektir. Ganam'a Dans teknik açıdan daha başarılı bir çörtme hikâyesini öyküler. Ancak uyumlu başlayan bu yolculuk da farklı tanıklıklar içerecek, misafiri olduğu toplumun kültürünü yanlış algılaması, baş kahraman Dalzul'un hayatına malolacaktır. Kendi kültüründe tanrılaşmış bir adamın bu yabancı dünyada kibrine kurban gitmesi söz konusudur. 'Bir Başka Masal', Hideo adındaki bir adamın aynı zaman zarfında, birbirinden tamamen farklı ancak her biri de doğru olan iki öyküsünü anlatır.

Bu öykülerden birinde şöyle dedirtir Le Guin anlatıcıya; "İnsanoğlunun yaptığı gibi, bilmedikleri şeyler hakkında konuştular". Bu hatayı düşmek istemem, ancak Le Guin'in 'Bilimkurgu Okumamak Üzerine' başlıklı yazısında dediği gibi uyduruk bir teknoloji değildir bu öykülerde anlatılan. Çünkü 'çörtme' diye tabir edilen bu yolculuk biçimi, gelecek teknolojilerine odaklı görünen bu son üç öyküyü sırtlayan, taşıyan bir araçtır aynı zamanda. Öykülerin geçtiği Ekumen'de sınırsız duygusal karmaşıklığa yol açan evlilik ve cinsel ayarlamalar, toplumun ayakta kalmasına hizmet eden, biz Dünyalıların alışık olmadığı yaşam düzenlemeleri de yoğundur. Her Le Guin hikâyesi gibi ilişkiler üzerinedir sonuçta; insanın ailesiyle, yaşadığı toplumla, istek ve hedefleriyle, doğayla, kendi doğasıyla, teknolojiyle, zamanla ilişkisi üzerinedir.

Dünyanın içinde bulunduğu durum sanatın her dalına gelecek tasvirleri için sonsuz olasılık sunsa da, bu olasılığa fazla yüz verildiği söylenemez. Ursula K. Le Guin'in bu öyküleriyle yaptığı tam da budur oysa. Kutsal kitaplarda, tapındığı tanrının, kullarını nasıl felaketlere boğduğunu inanarak ve korkarak okuyan insanın bilimkurguya yüz vermemesi inanılmaz. Savaşlarda, hatta basit kavgalarda can alıp, sonra Mars'ta yaşam aramak için yola koyulmayı şaşırtıcı bulmayan insanoğlunun bilimkurguyu şaşırtıcı ya da gerçekdışı bulmasını da anlayamıyorum. Gerçekçi öyküler okumak isteyenlereyse İçdeniz Balıkçısı'nı tavsiye ederim.

Devamını görmek için bkz.

Tuğba Benli Özenç, “İncelikli kurgu”, Virgül, Mayıs 2007

Ursula K. Le Guin, “Bizim yaptığımız gibi, her şeyin önce bir ihtiyaç, sonra bir zorunluluk, en nihayetinde de tam bir çöplük haline gelmesine izin vermektense karışık teknolojiden istediğini alıp ihtiyacı olmayanı geri çevirebilecek cesarete ve karakter sağlamlığına sahip bir toplum hayal etmek hoşuma gidiyor,” (1) diyerek bitirmiş sözlerini bir söyleşide. (Virgül, sayı 71, Mart 2004, s. 29, çev. Ayşe Boren) Kendi web sitesinde okurlarının sorularına büyük bir ustalıkla verdiği diğer cevaplar da, en az yukarıdaki alıntı kadar incelikli. Ne de olsa, pek çoğumuzun bildiği üzere, uzun ve verimli yaşamına fantastik ve bilimkurgu türünde olağanüstü roman ve öyküler, çocuk kitapları, deneme ve edebiyat eleştirileri, şiir kitapları ve çeviriler sığdırmış bir yazar. Bülent Somay’ın deyimiyle, “Le Guin hayatı boyunca ‘iç ülkelere ve dış uzaya’ sayısız yolculuk yaptı.” (Ursula K. Le Guin, Kadınlar Rüyalar Ejderhalar, önsöz, s. 10) İcat ettiği dünyalarda, zihnine yürüyüp gelen karakterleri, hep aradığı ruhu, karanlığı ve aydınlığı, barışı ve savaşı, ikircikli ütopyayı, ötekini, gölgeleri, kadınları, erkekleri, erdişileri, diyelim ki devrimi ve daha pek çok şeyi anlattı. Özgür ve yaratıcı bir aklın, derin hayal gücünün çocukları hiç isimsiz kalmadı. İsim her zaman önemliydi. Kâinata dair, dünyaya ait, olabildiğince şefkatli ama bir o kadar da sert, huysuz, korkunç ya da komik kelimeler, yoğurdun mayalanması kadar doğal ilerleyen olaylar, aklımızın (çoğumuzun değil) bir köşesinde sessizce yuvalanan ya da az öteden karşımıza çıkıverecek hissini veren “takımadalar,” tasvirler de önemliydi. Ezeli bir çaba, eksilmeyen merak ve azimle yaratılan tüm yapıtlarıyla dünya edebiyat tarihine kocaman bir not düştü Le Guin. Kendisinin de dilediği gibi, hep yazdıklarıyla anılacak. Kuşkumuz yok. Ama şimdi sakince öykülerimize dönelim. Sevgili yazarımızın başta hayal ettiği toplumları anlattığı öykülere. Dünyanın Doğum Günü adlı kitabından on yıl kadar önce yazılan İçdeniz Balıkçısı, bütün içindeki komşulardan oluşuyor. Le Guin’in diğer romanlarına, öykülerine göndermeler yapan, anıştıran, ilişki kuran öyküler bunlar. Kendiliğinden ilginç, güzel, insanlık durumuna uygun olan bazı konularla oynayan kurgular sadece. (s. 9)

Ama elbette çok daha fazlası var. “Her Şeyi Değiştiren Taş” başlıklı öykü, nürleri anlatıyor. Desenleri muntazam tutarak, cikleri büyüterek ve düzeni koruyarak oblların daha önemli işler yapabilmesini sağlayan nürleri. Obllar ve nürler ve hatta cikler hakkındaki desenlerin içinde mavimsi yeşil taşın sözü, nürlerin yazdığı anlamlar, hayret verici ifadeler, anlam ve güzelliğin harika yeniliği, hürriyet hakkında. Hakikaten hiddet (tecavüz) içeriyor. Ama başka türlü nasıl yazılırdı ki? “Newton’un Uykusu” yazarının anlattığına göre, “‘tek bir görüş açısı ve Newton’un Uykusu’ndan ırak olmamıza duacı olan Blake’ten alınma bir başlık. Dahası öykü Goya’nın olağanüstü eseri ‘Mantığı Uykuya Dalışı Canavarlar Doğurur’ ile de bağlantılıdır.” (s. 19) Teknolojinin acımasız elitizmini tenkit etmekle kalmayıp yerden yere vuruyor Le Guin. Sert bir gelecek tasavvur ediyor. Dünyada görmek, duymak, yaşamak, hissetmek istemediğiniz ne varsa hepsini bir çukurun içine doldurun, geriye kalan steril/metalik/katı hayat formunu yaşamaya başlayın. Böyle bir sürgün hayatı, öyküdeki İzi karakterinde şekilleniyor trajik olarak.

“Kerasyon” ürpertici bir öykü. Arka fonda ritim karanlık ama ufuk açıcı. Kumda heykel yapmak gibi. Küçük bir kast olan Sepiciler kutsaldı. Sepici Çumo, “çalgıyı, kerasyonu, sadece cenazelerde çalınan flütü, o yapmıştı. Kerasyon deriden yapılır, deri tabaklanmış insan derisidir, ölenin rahimanası veya başanasının derisidir.” (s. 84) Son üç öyküyü, yazarı, şu cümlelerle anlatıyor:

Var olan hiçbir teknolojiden yapılmış bir çıkarım değil; haklılığı var olan hiçbir fizik teorisiyle kanıtlanamaz; tamamen, mazeret kabul etmez biçimde inanılmaz bir fikir. Katıksız bir düzmece. Dedikleri gibi, katıksız bilimkurgu. (s. 15)

Odağına kaçınılmaz olarak nesneyi oturtan bir kolaycılığa kaçmadan tasavvur eden, bilimi göz kamaştırıcı başaktör değil kurguya hizmet eder hale getiren, teknolojiye ruh üfleyen, huzursuz, sorgulayıcı ve belki duygusal üç uzun öykü. Albert Einstein’ın “hiçbir kuvvet ışık hızını geçemez” teorisi hâlâ geçerliliğini korurken, ışığı yavaşlatma, ışığı teorik hızının üstüne çıkarma, fotonun yani ışık parçacığının deneysel olarak izlenebilmesi gibi farklı çalışmalar yapıldı, ilerlemeler kaydedildi. Le Guin, bilginin ve haberin anında iletilmesinde kullanılan, –kurgu düzeyinde Einstein’a karşı çıkarak– yanıssal adını verdiği bir düzenek icat ediyor. Haliyle insanları ışıktan daha hızlı götürebilecek yeni teknolojiye de “çörtme teorisi” adını veriyor. Sonra da NIH uçuşu geliyor. Üç öykü de “kurgu içindeki inanılırlığı” fazlasıyla sağlayan ayrıntılara sahip. Kurgu içindeki sonuç değil süreci anlattığı için bu böyle. Bir öykü hakkındaki öyküler... Ve son olarak, yazarının hayal etmekten hoşlandığı, orada kendini oldukça rahat hissettiğini söylediği, cimri teknoloji, karmaşık ama verimli duygusal ilişkiler ve evliliklerin yaşandığı olasılıklar gezegeni, “O”.

Le Guin, en iyi bilimkurgularda en çok sevdiği şeyi yani güzelliği, kendi yolculuklarında yanında taşıdığı o muazzam bohçasının en korunaklı yerine istiflemiş olmalı. Yoksa bu kadar “güzel” yazabilir miydi?

Devamını görmek için bkz.

Naime Narin, “İç dünya hikâyecisi”, Virgül, Mayıs 2007

Ursula K. Le Guin, eleştirmenlerce bilimkurgu-fantezi yazın türü içinde değerlendirilen bir yazar. Sadece eserlerdeki “görünür konu” ve birtakım fantastik kurgu ve figürlerin kullanılmasına bakılarak yapılan bu “tür” ayırımının sıkıntısı, türe ilişkin olumsuz genel önyargının tür içinde değerlendirilen tüm yazarları kapsar hale gelmesi. Her ne kadar Le Guin de kendini bu tür içinde tanımlıyorsa da, onun için söylenebilecek ilk ve öncelikli şey, onun bir hikâye ve romancı olduğu, bunun da ötesinde “iyi” bir bilimkurgu-fantezi hikâye ve roman yazarı olduğudur. Yine de Le Guin üzerine yazmak, hem türe hem de Le Guin’in eserlerine karşı ilgisizliğe sebep olan olumsuz önyargılardan söz etmeyi gerektiriyor...

Bu yargılar, özellikle, bu türün bir “kaçış” edebiyatı, basit, çocuklar ya da gençler için yazılan bir tür olduğu, pazar ürünü olup, “ciddi edebiyat” dediğimiz alanın dışında değerlendirilmesi gerektiği konularında yoğunlaşıyor... Elbette her okur her türden hoşlanmak zorunda değildir ve sevdiği yazarlar arasına Le Guin girmeyebilir. Ne var ki durum, bir seçimden çok, önyargı eseri oluyor genellikle.

Bir Le Guin –ve türün az sayıdaki iyi roman ve hikâyecilerini– sever olarak benim de çok rahatlıkla dahil edilebileceğim bu “ciddi” okur kitlesinin temel olumsuz önyargısı, türün kendisi ile ilgili. Tür, genellikle birtakım güzel hayallerin ya da buluşların süslenmiş ve şişirilmiş, edebi değer taşımayan yazılı ifadeleri olarak algılanıyor. Bu ve benzeri önyargı ve inançlar, hem türden hem yazarlarından gerekli ve yeterli ilgiyi esirgeyen bir tutuma dönüşüp, türe iyi örnekler kazandırmayı teşvik edecek eleştirilerin önünü kesiyor.

Le Guin, “bilimkurgu ve fantezi” olarak nitelendirilen türde eserler veren bir yazar. Le Guin ve onun gibi az sayıdaki yazar, türün çok sayıdaki kötü örneklerinden farklıdırlar. Bunun en önemli nedeni, elbette ki, bu yazarların her şeyden önce iyi edebiyatçılar olmalarıdır.

Ateşin etrafında ya da soba başında, çıtırtılar eşliğinde, ya da yaz günü yıldızların altında, içimizi ürperten, bazen korkutan, hayal gücümüzü harekete geçiren hikâyeler anlatan ninelerimizin ya da annelerimizin sesi hâlâ çoğumuzun kulağındadır. Bu hikâyeler, nereden ve nasıl bildiklerini kestiremediğimiz, kimi anlatıcıları tarafından kurgulanan, kimi geçmişin deneyimlerinin bilgeliğinden gelen, onlara da başka anlatıcıların anlattığı, çoğu mitsel ve arketipsel nitelikler taşıyan hikâyelerdir. Bazen tüm nedensellik ilişkilerinden uzak görünen, ama aslında satır aralarında saklı bir nedenselliğe sahip olan, aynı zamanda akıl ve mantık çerçevesinde kavranamayacak olanı ima eden, ama sezgisel iç dünyamızın yoğun bilinçli zihni çaba olmadan bu ima edileni anlayan, alması gerekeni aldığı hikâyelerdir. Bir bakış açısının çok rahatlıkla ilkel olarak tanımlayacağı, benimse “ilksel” demeyi tercih edeceğim bir dünyanın, gerçekte hiç de ilkel olmayan, tam tersine oldukça komplike olduğunu düşündüğüm “iç dünya” hikâyeleridir bunlar.

Bu kadim hikâye anlatıcıları geleneği kent kültürü dışındaki dar alanlarda farklılaşmış da olsa, her bir alanın kendi yeni hikâyeleriyle süren bir gelenek aynı zamanda. Bu geleneğin, otantikliğini hâlâ koruyan bu dar alanlar dışında da “modern” biçimlere bürünerek bilimkurgu-fantezi anlatılar tarzında sürmekte olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bir şekilde zamanın ötesine geçen bu kadim anlatıcılar –ki bana göre tüm iyi edebiyatçılar onların soyundan geliyor– insanlığın kolektif bilinçdışının değişmez, yeri doldurulamaz görünen arketiplerinden olsa gerek, her çağ ve her alan kendi anlatıcılarını yaratmış, yaratıyor. Le Guin, bu çağın gençlerine ve bazı yetişkinlerine, ihtiyaç duydukları hikâyeleri anlatan o kadim hikâye anlatıcıları geleneğinden.

Le Guin tür hakkında –belki kendi yazdıklarının açıklayıcısı ya da eleştirmeni de olmak zorunda kaldığından– yazdığı bir yazısında, türün bilim ve teknoloji tarafından derinden derine şekillendirilmiş ve değiştirilmiş olan dünyayı kavramak için mit yapıcı özelliğini kullandığını, özgünlüğünün ise bu özelliği yeni malzeme üzerinde kullanmasında olduğunu ifade ediyor. Le Guin’i kadim hikâye anlatıcılarıyla aynı soya ait kılan, her iyi edebiyatçının yaptığı gibi, yazdıklarının dünyayı ve insanı kavramaya adanmış olması.

Genellikle çocuklara özgü diye düşündüğümüz, basit, masalsı ya da ilkel olarak algıladığımız hikâye etme türünün dili aslında sözcüklerle yarattığımız gündelik dilden farklı: insan iç dünyasının dili bu. Bir başka ifadeyle, Jung’un kolektif bilinçdışı olarak tanımladığı alanın simgesel dili. Aklı başında herkesin yakındığı reklam ve pazarlama tekniklerinin, manipülasyon hareketlerinin bütünüyle bu bilinçdışına müdahaleyi amaçlayan çalışmalar olduğu bilinen bir durum. Bilmediğimiz ya da üzerine düşünmeye layık bulmadığımız ise, bilimkurgu-fantezi dilinin, bilinçdışının simgesel ve mitsel diline ne kadar benzediği ve aynı zamanda yeni mitler oluşturacak denli güçlü olduğu ya da olabileceği. Le Guin, aynı yazısında, mitsel öğeler taşıyan her hikâyenin gerçek mitler yaratmadığını belirterek, bilimkurgu-fantezi türünün çokça ürettiği, entelektüel ya da estetik değeri olmayan simgelerin, figürlerin, kolektif zihnimize kolayca yerleştiğini de vurguluyor. Deli bilginler, iyi kalpli diktatörler, Süpermen vs figürlerin, ne kadar sefil de olsalar, bir şekilde gerçek mitin köklerinden beslendikleri için son derece güçlü ve canlı olduklarını, bunun da ötesinde, alt-mit diye tanımladığı bu figürlerin faşizm gibi hareketleri motive edebiliyor olduklarını ekliyor.

Bizim türe ilişkin ilgisiz veya küçümseyici bakışımızın en sorunlu sonucu da bununla ilgilidir; türün iyi ya da kötü örneklerinin neler yaratabileceğiyle. Özellikle genç bir okur kitlesini sahip olan bu tür, Batı’dan biraz daha geç olmakla birlikte, son yıllarda bizde de hızla yaygınlaştı, türün yerli örnekleri ortaya çıktı ve çıkmayı sürdürüyor. İster beğenelim ister beğenmeyelim, bir kuşak, Matrix’ten varoluş paradigmaları üretirken, Harry Potter’dan başka bir şeyi zihinlerine kazıyıp büyüyor. Metal Fırtına ve benzeri kitaplarla, halihazırda yaşayan insanlar ve ülkelere karşı korku ve hamaset duygularıyla dolup şeytanlar ve melekler üretiyor, atom bombaları atıp savaşlar kazanıyor. Üstelik bunu ülkenin ve dünyanın sorunlu farklılık alanlarını daha da ötekileştirerek yapıyorlar. Bu kitaplar yüz binlerle ifade edilen rakamlarda basılıp bir o kadar da okunuyorlar. Gerçeklik ile fantezinin iç içe geçirilip böyle harmanlandığı, tehlikeli biçimde faşizan kitle bilincini toplumsal bilinçdışına taşıyan bu metinler, bu konu üzerine ciddi biçimde düşünmemiz için fazlasıyla yeterli.

Jung bilincin ve bilinçdışının dillerinin birbirinden ayrı olduğunu söyler. İkincisi, özel alanlar –sanatsal yaratıcılık, kutsal metinler– dışında, genellikle kitle bilinci içinde yaygın kullanılan bir dil değildir. Bu dilin, kitle bilincinde gündelik dil haline geldiği zamanlar, tarihin faşizan zamanları olmuştur hep. Nitekim bizi giderek daha da tedirgin eden gelişmeler, gündelik hayat ve politik dilimizin farkında olduğumuzun ötesinde anlamlar taşıyan simge kalıpları haline dönüşmesi, bilinçaltının simgesel dilinin kitle bilincine içkinleşmesiyle, kitle bilincinin faşizan söylemlerine aracı kılınmasıyla beraber yürüyor.

Bu durum, bilinçdışının simgesel dilinin etkisinin farkında olan ve bunun sorumluluğunu taşıyan yazarlar için, bu türde eserler vermenin sanıldığı gibi kolay olmadığını ve hatta daha da zor olabileceğini de gösteriyor. Eğer mitlerin dilinin dünyasına giriyorsanız, çok dikkatli olmalısınız, orası görünen sözcüklerin yarattığı dünyadan daha karanlık bir alandır.

Le Guin görünürde olmayan gerçeklikler ve dünyalar yaratır. Ama aslında, tam da burada, bu dünyada yaşadıklarımızdan, yaşama ihtimalimiz olan şeylerden söz eder. İnsanlık hallerimizden. Yeni dünyalarda keşfe çıkmış görünse de, aslında çıktığı ve bizi de beraberinde götürdüğü keşif yolculuğu iç dünyalarımızadır. Dışarıda yarattığı farklı dünyalar, içimizin yeni yollarına bakmamıza, o yeni yollardaki olasılıklara, o olasılıkların deneyim hallerine bakmamızı sağladığı gibi, nasıl olur, olur mu, neden olsun, sorularını da sordurtur bize. Kolektif bilinçdışının aklıselim, bir anlamda varoluşu olduğu gibi kucaklayan hikâye anlatıcısıdır o. İyiler ve kötüler önermez, sadece insana ve insanlık hallerine dair hikâyeler anlatır. Hissettiğimizi soğurmaz, sorduğu sorular ve deneyimlediğimiz hallerle baş başa bırakır bizi. Onlarla ne yapacağımız bize kalmıştır. Bilinçle bilinçdışı arasında köprü kurar, kendi gölgemizle karşılaşmamıza aracılık eder. Kurduğu köprü, bu iki alan arasındaki, karşılıklı birbirini etkileyen canlı, yaratıcı ve bir anlamda da sağaltıcı ilişkinin yeniden doğması ihtimalini yaratır. Ve bu yolla da benliğin daha bütünlüklü hale gelmesi ihtimalini.

Bizi iç dünya yolculuğuna çıkarttığında, alışılmış kalıplarımızın dışına da çıkartarak, “hadi bir de buradan bakın” der. Mesela, “Newton’un Uykusu” hikâyesinde (İçdeniz Balıkçısı) “dünya bir yıkım içinde (hangisi olduğunun ne önemi var, bizim bildiğimiz tek dünya var sonuçta), ve siz bir grup insan kurtuldunuz, ben hikâyeyi böyle kurguladım ama hikâye soruyor size, ne hissedersiniz,” der. Ya da, onun mesel dediği, “Her Şeyi Değiştiren Taş” hikâyesinde, bir tür yönetici kast olan obllar ile karşılaştığımızda, hikâye sorar bize, “ne hissettiniz, onların güce alışmış ve gücü kanıksamış kibirlerinin kör halini tanıdınız mı, dünya obllarla dolu değil mi?” Sonra tutup O ismini verdiği gezegene götürür bizi, orada yabancı ve karmaşık bulacağımız bir akraba ve evlilik ilişkileri ağı içine konumlandırır. Ya da Gethen’de, cinsiyetsiz ama belli zamanlarda geçici cinsiyet kazanan insanların arasına götürür bizi. Ancak iyi bir hikâyeci sizi tüm bu zorluklara rağmen hikâyenin içine çekip alabilir, o yolculuğa çıkmaya ikna edebilir. Seçmeyebilirsiniz elbette, ama bu yolculuğun size vaat edeceği çok şey vardır.

Le Guin’in hikâyeleri ne kolaydır ne de kaçışa izin verir; kaçmak isteyenlere kötü haber. Onun hikâyelerini okurken dış gerçeklikle aramıza giren mesafe, okuduğumuz iyi bir roman ya da hikâye ile aramızdaki kadardır en fazla. Ve hatta daha da az... Bildiğimiz dünyanın hikâyelerinde, hikâyenin akışına kapılıp gitmemiz ve dolayısıyla kaçmamız daha kolay ve mümkündür. Onun hikâyelerinde ise buna fırsatımız olmaz. Her şeyden önce, kendi deyimiyle, onun keşfettiği dünyaları biz de keşfetmek ve en azından o hikâye için gerekli olanı anlamak zorundayızdır. Hikâyenin içine başta çok rahat gireriz –bu da onun iyi hikâyeciliğinin bir başka göstergesidir– ama bir solukta okuyup bitirsek bile –ki genellikle öyle olmaz– geri döner ve yeniden okuruz kimi yerlerini. Bu sefer karşımıza çıkan daha başka, daha çoğullaşmış, zenginleşmiş, daha anlaşılmış, hadi onun deyimiyle söyleyeyim, daha keşfedilmiş bir hikâyedir. Kurguladığı dünyalar, bizim bildiğimiz, alıştığımız toplumsal sistemler olmadığı için, farkında olmadan içselleştirdiğimiz, gözümüzü kırpmak kadar otomatikleşmiş düşünme ve algılama biçimlerimizi tersyüz eder.

Ursula K. Le Guin’in hikâyelerini okumanın sürekli bir meydan okuma olmasının bir başka nedeni de, onun hikâyelerinin çoğunlukla “karşılaşma” hikâyeleri olmasıdır; farklıların, benzer olmayanların, bir anlamda ötekilerin karşılaşma hikâyeleri. Bu hikâyelerde, kahramanların kendilerine benzemeyenlerle karşılaşmalarının yanı sıra, okur da içine girdiği dünyalarda bilmediği ortam ve durumlar aracılığıyla kendiyle karşılaşır. Bu nedenle de bu hikâyeler, buradaki varoluşumuza ilişkin sorular soran, farkındalıklar yaratan, daha ötesinde bireysel olarak dış gerçeklik olarak adlandırdığımız ve inandığımız şeylerle biz diye kurguladığımız şeyi yıkan, hiç değilse o karşılaşmayı göze aldığımızda yıkmaya aday hikâyelerdir. Dışarıdan baktığımızda, dış dünyalara, farklı kurgusal mekânlara yaptığımız bir yolculuk gibi görünüyorlarsa da, gerçekte iç dünyamızın gölgelerine, kabul edemeyip yok saydığımız ötekilik hallerine bir yolculuktur bu. Bu yolculuk aynı zamanda, burada ve şimdi, dışımızdaki ötekine bakma, onu anlama kapısını da açar içimizde... Kurgu gibi görünen bu dünyalar ve oralardaki yolculuğumuz, en az şimdi ve buradaki yaşamımız kadar gerçektir. O yüzden de üç beş eğlenceli hikâye dışında hissettiğimiz, sürekli bir meydan okumadır.

Tüm bu meydan okumaların arasında, dönüp şimdi ve buradaki dış gerçekliğimize baktığımızda, gezegen çapında “öteki” olarak algıladığımız hallerin, aslında nasıl da öyle olmadığını gösterir bize bir yanıyla da. O dünyalardan baktığımızda biz, tek tip dünyanın tek tip varlıkları olarak görünürüz. Dünyanın bir ucundan diğer ucuna birtakım küçük farklılıklar taşısak da, ne fiziksel bedenlerimiz, ne toplumsal yapılarımız, ne iktisadi ilişkilerimiz, ne dinlerimiz, ne inançlarımız, ne doğru ve yanlışlarımız, ne akrabalık, cinsellik ve cemaat ilişkilerimiz, ne hislerimiz özünde büyük bir farklılık taşır...

Peki ama, kadim hikâye anlatıcısı bu dönemde neden bize bu kadar meydan okuyan, kurguladığımız ve artık biz sandığımız paradigmalarımızı yıkmaya aday hikâyeler anlatıyor? Öyle zannediyorum ki, tüm iyi edebiyatçılar gibi, o da zaman dışında bir gezgin olduğu için, şimdi ve burada, yeni bir yüzyılın başlangıcındaki kaosta bizim olasılıklarımızı görüyor. Ve onun gördüğü, bu yeni çağın, eğer biz insan varlıkları gezegeni ve kendimizi yok etmeden bir arada yaşamayı becerebilirsek, şimdiki tahayyülümüzün çok ötesinde bir çağ olacağı. Bunun böyle olacağının nüveleri ufkumuzda çoktan göründü; küçülen dünyamız, DNA kodlarının çözülmesi, kök hücre çalışmaları, hayvan ve insan kopyalanması, hibrit varlıkların yaratılma ihtimali, belki de çoktan yaratıldıkları, başka dünyalarda hayat, iklime müdahale edilmesi ve biz sıradan okurların bilmediği daha birçok şey... Tüm bunlar sadece ufukta görünenler, ama bundan daha fazlasının olacağı açık. Bunların işaret ettiği –hadi bu sefer de zaman dışına geçen ben olayım– nicel bir değişimin ötesinde, bilinen dünya tarihimizde bugüne kadar görmediğimiz nitel bir değişimin gerçekleşmesi olasılığı. Eh, benim tahayyülümün sınırı da bu kadar.

Bilim ve teknolojideki bu “ilerleme”nin sonuçlarını tümüyle kestirebilmek mümkün görünmese de, aynı konuya dönüyoruz yine; insanın doğa karşısındaki zaferine... Tüm bu “ilerlemeler,” hızla tanrılaşmakta olan, insan değil yapı ve sistem seven, kendi yarattıklarının kölesi ve mağduru olan, gezegen üzerindeki diğer varlıklar bir yana, kendinden azıcık farklı hemcinsine bile tahammül edemeyen, varoluşa dair her şeye mülk sahibi zihniyetiyle yaklaşan, aynı zamanda kibriyle deliliğin sınırına çoktan dayanmış durumdaki insanın bununla ne yapacağı sorusunu gündeme getiriyor.

Giderek artan çatışma alanları, sürekli yaratılan ötekilik halleri, hızla yükselen tahammülsüzlüğün giderek şiddetlenen ayak sesleri bunu gösteriyor bir yanıyla da. Bugüne kadar dönüp bakmadıkları için devasa karartılar haline gelen kendi gölgelerinden dehşetle korkan, korku ve savunma mekanizmaları ile dışarıda kötüler icat eden, onlarla savaşırlarsa bu korkuyla, bu içsel yok olma hissiyle baş edeceklerini zannedenlerin ayak sesleri bunlar. Görünen o ki, yeni ve daha ötesinde başka bir dünya, kendi gölgeleriyle yüzleşemeyen, farklılığa tahammül edemeyen bu iç değişim/iç genişleme korkusu, farklılığı varoluşuna ciddi bir tehdit olarak algılayan bu tuhaf akıl tutulmasıyla baş etmek zorunda kalacak. Tam da burada, kadim hikâye anlatıcısının neden bizi kendi gölgelerimize baktırmaya aday karşılaşma hikâyeleri anlattığını anlamak zor olmasa gerek.

Le Guin’in yolculuğuna katılmak isterseniz, size şunu söylemeliyim: Kolay bir yolculuk olmayabilir bu, her kişisel hayat deneyimi gibi. Ama keşke karşılaşmalar sadece onun gibi yazarların hikâyelerinde yaşansa. Ne de olsa “iyi” hikâyeler bunlar; insan öldürmez, akıl tutulmasını –belki de ruh tutulması demeliyim– beslemez, bilinçdışının dilini, son raddeye varmış bir sorumsuzlukla, kitle bilincinin yarattığı korku ve savunma merkezli ideolojilerini beslemek için kullanmazlar. Türün iyi örnekleri gibi, en fazla paradigma yıkarlar, insanı ve dünyayı anlamaya çalışırlar, insanlık ailesi olarak evrendeki tekilliğimizi hatırlatırlar. Ve her şeyden önemlisi, istersek kendi gölgelerimizle yüzleşmemize kapı açarlar.

Ve bazılarımız için de, şimdi ve burada, gerçekliğimizin karşılaşmalarına dayanmamızı sağlarlar.

Devamını görmek için bkz.

Vedat Yılmaz, “Başka dünyalar”, Virgül, Mayıs 2007

Sevgili Ursula K. Le Guin,

Bir süre önce, yaşadığım kentin neredeyse ıssız denebilecek sokaklarının birinde, fazla göze çarpmayan küçük bir kitapçı dükkânında, Dünya Devrim Komitesi tarafından yayımlanan bir kitabınıza rastladım. Kitabın kapağındaki resim dikkatimi çekti ilk önce. Resimdeki ejderha ile onun önünde duran, uzun asasına yaslanmış adam, daha önce hiç görmediğim bir görüntü oluşturuyordu. Kitabı alıp okumaya başladım. Büyücülerin, ejderhaların kadim dilinden güç alan büyünün hüküm sürdüğü Yerdeniz denilen bir dünyada, büyücüleriyle nam salmış Gont adasında doğan, doğuştan sihirli güçleri olan Ged isimli bir çocuğun sahip olduğu gücü kullanmayı öğrenmesini ve büyümesini anlatıyordunuz. Yerdeniz Büyücüsü’nü okuyup bitirdiğimde, benim yaşadığım dünyada yaşayan bir yazarın böylesine muhteşem bir öykü anlatamayacağını düşündüm. Siz başka bir dünyada yaşıyor olmalıydınız...

Yanılmamışım! Biraz araştırınca, sizin Orsinia denilen bir gezegende yaşadığınızı, Hainli bir budunbilimci olduğunuzu öğrendim. Öykülerinizi, evrenin dört bir yanındaki gezegenlerde yaşayan insanımsı yaşam biçimleri üzerine yaptığınız araştırmalarda edindiğiniz bilgilerden yola çıkarak yazıyormuşsunuz. Yazdıklarınızı okurlarınıza birbirlerinden binlerce ışık yılı uzaklıkta bulunan gezegenler arasında anında iletişim kurmayı sağlayan, ansible adı verilen bir haberleşme aracı ile gönderiyormuşsunuz. Benim yaşadığım gezegende de birçok kitabınız yayınlanmış: Yerdeniz Büyücüsü, Mülksüzler, En Uzak Sahil, Bağışlanmanın Dört Yolu, Marifetler...

Bu bilgileri edinir edinmez, hemen kitaplarınızın izini sürmeye başladım. Bulup okuduğum her kitabınız önümde başka dünyalara uzanan bir kapı açtı. O kapılardan geçerek, Yerdeniz, Urras, Anarres, Werel, Yeowe, Kış gibi gezegenlere gittim. Oralarda yaşam, ölüm, güç, kadınlık, erkeklik, aşk, devrim gibi konular üzerine öyküler dinledim. Dinledikçe, içinde yaşadığım dünyaya daha eleştirel bir gözle bakmaya, daha önce göremediğim bazı şeyleri fark etmeye başladım. Anladım ki, bu dünyada yanlış giden bir şeyler vardı ve bazı şeylerin değişmesi gerekiyordu...

Kitaplarınızdan çok şey öğrendim. Öğrendiğim şeylerden biri de şu oldu: İnsanın içinde yaşadığı dünyaya eleştirel bir gözle bakabilme yetisi, Marifetler adlı kitabınızda sözünü ettiğiniz, denetleyememekten korktuğu gücünü –baktığı şeyi gözleriyle yok edebilme becerisini– kullanmamak için gözlerini bağlatan Orrec’in sahip olduğu marifet kadar önemli bir marifet. Bu yetiyi kullanırken, dünyayı değiştirmek gibi bir amacınız varsa eğer, –kitaplarınızda hep vurguladığınız gibi– “sorumlulukla” hareket etmek, onu denetim altında tutabilmek ve bunu yaparken de insanı, onun düşünsel varsıllığını göz ardı etmemek, bu varsıllıktan yararlanabilmeyi bilmek gerekiyor.

Bu yapılmadığında, kolayca benim dünyamda çok yaygın olan bir salgına yakalanabiliyorsunuz. Bu salgın, yayılırken, insanlar arasında din, milliyet, cinsiyet vb farklar gözetmiyor. İnsanın erkek ya da kadın, siyah ya da beyaz, Müslüman ya da Hıristiyan, muhafazakâr ya da liberal olması salgına yakalanmasını önleyemiyor. Adalet, eşitlik, özgürlük, kardeşlik gibi kavramların toplumsal yaşamı düzenleyen temel ilkeler haline gelmesi için mücadele eden devrimciler bile bu salgından kaçamıyor. Salgın sinsice yayılıyor.

Benim dünyamda bu salgına totalitarizm/faşizm deniyor. Düşüncelerini beğenmediğimiz yazarları okumayı reddetmek (bazı dünyalılar, fazla “fantastik” olduklarını ileri sürerek kitaplarınızdan uzak durmayı seçiyor, örneğin); kendimizi ait hissettiğimiz siyasi, dini, etnik, cinsel vb kimliklerden farklı kimliklerle kendilerini ifade edenleri aşağısamak; aşklarımızı, arkadaşlarımızı, yoldaşlarımızı “bizden” olanlar arasından seçmek, dünyamızda hüküm süren salgının bize doğal gelen, kanıksadığımız önbelirtilerinden sadece birkaçı. Salgına yakalandığımızda, bizimkinden başka dünyalarda yaşayanlara, farklı bir dünya görüşüne sahip olanlara, değişik bir yaşam tarzı seçenlere sırtımızı dönüyoruz. Bu, yüzümüzü döndüğümüz yönde bir körelme yaşamamıza yol açıyor; kimi zaman yakını, kimi zaman uzağı göremiyoruz. Görmemeye alışıyoruz. Salgının ileri safhalarında, kafamızdaki dünya tasarımına, bu tasarımın içerdiği kavramlara uymayan her şeyi yadsımaya ve giderek bu tasarımı psikolojik, duygusal ve düşünsel baskı ya da dolaysız şiddet yoluyla etrafımızdaki kişilere dayatmaya başlıyoruz. Dünyamız giderek, Ged’in –En Uzak Sahil’de, Cob’un sahip olduğu gücü sorumsuzca kullanması yüzünden, Yerdeniz’in üzerinden hafif bir rüzgâr gibi esip geçen, büyücülerin güçlerini yitirmesine, ekinlerin kurumasına, insanların etraflarında olan bitene karşı ilgilerini yitirmelerine neden olan– bir salgını önlemek için gittiği çorak ülkeye benziyor. Bizlerse, Bağışlanmanın Dört Yolu adlı kitabınızda sözünü ettiğiniz, yüksek teknolojiye sahip kapitalist bir toplumun emperyalist hedeflerini gerçekleştirmek için istila ettiği ve halkını köleleştirdiği Yeowe gezegenindeki ataerkil toplumda siyasi ve cinsel baskı altındaki kadınların başka dünyalılardan yardım alarak başlattıkları özgürlük hareketine benzer bir mücadele vermek yerine, Devrimden sonra yerleştikleri Anarres gezegeninde geçen yüz elli yıl içerisinde “sürekli devrim”leri kesintiye uğrayan, katılaşan, muhafazakârlaşan mülksüzlere benzemeye başlıyoruz.

Salgının kökeninde etrafımızı çepeçevre kuşatan toplumsal gerçeklik yatıyor. Bu gerçekliği biz yaratıyoruz. İçinde yaşadığımız toplumdaki nesnel güç ilişkilerinin, dünyamızın maddi koşullarına verdiğimiz ortaklaşa tepkilerle zaman içinde icat ettiğimiz demokrasi, devrim, milliyet gibi öznel anlamların ve aile, devlet, din gibi kurumların bileşiminden oluşan tarihsel yapılar kuruyoruz. Yarattığımız kimi anlamlar, yaşanan güç ilişkilerini gözlerden gizlemeye, kimi kurumlar ise bu ilişkileri meşru göstermeye hizmet ediyor. Sonuçta, kurduğumuz tarihsel yapılardan oluşan toplumsal gerçekliğin tutsaklarına dönüşüyoruz.

Zincirlerimizi kırabilir miyiz? Kötümserim, ama karamsar değilim. Yol uzun ve benim dünyamdaki karanlık güçlere sahip büyücülerin ördüğü gözbağlarıyla, karabüyülerle dolu. Bu bağları ve büyüleri bozabilir, salgınla mücadele edebiliriz. İçinde yaşadığımız toplumsal gerçeklikten farklı bir toplumsal gerçekliğin yeşerdiği başka bir dünya kurabilir; başka ilişkiler, başka anlamlar, başka kurumlar oluşturabilir; değişik toplumsal örgütlenme şekilleri, özgün düşünme yolları, farklı cinsiyet rolleri, alışılmadık sevme biçimleri ve görülmemiş savaşma yöntemleri bulabiliriz.

Kuşkusuz, kuracağımız dünya hiçbir zaman düşlediğimiz dünya olmayacak. O dünyanın da kendine özgü sorunları, kusurları, eksiklikleri olacak. Bu yüzden, onu da değiştirmek isteyenler çıkacak. Tarihsel diyalektik gereği, başka bir dünya kurma mücadelesi hiç bitmeyecek, sonsuz bir savaş.

Bu savaşta değişim yönünde taraf olmayı seçiyorsak eğer, öncelikle üzerinde yaşadığımız dünyayı anlamamız, değişimin mümkün olduğuna inanmamız, değişimin mümkün olduğuna inanmak için de kendi gerçekliklerimizden farklı gerçeklikler hayal edebilmemiz gerekir. Geçenlerde, benim yaşadığım dünyaya gerçekleştirdiğiniz bir ziyaret sırasında, görünüşe göre başka bir dünyada yaşadığınıza inanmayan, öykülerini anlattığınız dünyaların gerçekte var olmadığını düşünen bir gazetecinin size, “Bütün bu düş ürünü öyküleri nasıl uyduruyorsunuz?” şeklinde bir soru yönelttiğini okudum bir gazetede. “Uydurduğumu da nereden çıkarıyorsunuz? Anlattığım her şey gerçek!” yanıtını vermişsiniz. Size inanıyorum. Anlattığınız öykülerin aslında bizim öykümüz, öykülerinizdeki kişilerin çıktıkları yolculukların gerçekte bizim yolculuklarımız olduğunu biliyorum. Öyküleriniz sayesinde içinde yaşadığım dünyayı daha iyi anlayabiliyor, onun değiştirilebileceğine inanıyor ve başka dünyalar düşleyebiliyorum. Er’ perrehnne!

Çok yaşayın ve çok yazın. Olur mu?

Not: Yaşadığım kentin merkez

kütüphanesine dünyalararası iletişimi

artırmak için herkesin kullanımına açık bir ansible konulduğunu

öğrendim.

Mektubumu onunla göndermeye

çalışacağım. Umarım elinize ulaşır.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.