Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-599-5
13x19.5 cm, 416 s.
SARI ETİKET
ÖZEL İNDİRİMLİ
Liste fiyatı: 31,00 TL
İndirimli fiyatı: 11,25 TL
İndirim oranı: %63,71
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Tenimdeki Ülke Nikaragua
Aşk ve Savaş Anıları
Özgün adı: El pais bajo mi piel
Çeviri: Beril Eyüboğlu
Yayına Hazırlayan: Bülent Doğan
Kapak Fotoğrafı: Susan Meiselas
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Şubat 2007

"Şair ve romancı Gioconda Belli sıradan bir anı kitabı yazmamış. Bu kitap Kuzey’i ve Güney’iyle Amerikan tarihi hakkında; devrim tohumları ve iktidar hakkında; yaşam ve ölüm sarmalındaki bir kadının, tükenmeyen bir umutla özgürlük ve aşka adanmış hayatı ve seçimleri hakkında. Romantik bir hayat izlenimi verse de, bir realistin gücü ve berraklığıyla yazılmış." –Adrienne Rich

1979'da dünyanın her yanında, devrimciler tarafından umut ve sevinçle karşılandı Nikaragua devrimi. Önderlik kadrosunda orta sınıftan iyi eğitimli gençlerin yer alması nedeniyle "Çocukların Devrimi" diye adlandırılan bu ayaklanma, önceki devrimlerin bildik kalıplarını birçok açıdan değiştirmişti. İktidarın devralınmasından sonra ABD'nin gizli ve açık desteğiyle yürütülen her türlü baskıya on iki yıl direndi.

Varlıklı bir ailenin kızı olan şair Gioconda Belli, ülkesindeki adaletsizliğe isyan ederek devrime katılmıştı. Aşklarını, yaşadıklarını ve iç çatışmalarını açık yüreklilikle aktardığı anıları için şunları söylüyor:

"Hiçbir değere bağlı kalmamamızın vaaz edildiği, kolayca yılgınlığa kapıldığımız, inancımızı yitirdiğimiz ve hayallerimizi inkâr ettiğimiz bugünlerde hayatı –hatta ölümü– değerli kılan türden bir mutluluğu savunmak için yazdım bütün bunları."

OKUMA PARÇASI

Önsöz, s.11-13.

Hayatımda iki şeyin kaderimi belirlediğini düşünüyorum: ülkem ve cinsiyetim. Annemin doğum sancıları Managua stadyumunda, bir beyzbol maçı sırasında tuttuğundan mı nedir, halk yığınlarının sıcak bağrına çekilmek alınyazım oldu. Kalabalıklara yönelik tutumum, yalnızlıktan korkacağımın ve –biyolojik fonksiyonları ve evcimen hayat tehdidi bir yana– erkekler dünyasının cazibesine kapılacağımın erken bir belirtisiydi. Annemin hastaneye koştuğu stadyumun dışında, Nikaragua'da 1937'de bir aile diktatörlüğü kuran Anastasio Somoza García'nın at sırtında bir heykeli vardı o zamanlar. Annemin rahmindeki sıvının kimyasında ne gibi alametlerin birbirine karıştığını kim bilebilir? Kalabalıklardan ve beyzboldan hoşlansam da, sopa savuran bir sporcu olmadım. Ama sonunda, at sırtındaki bu tiranın soyundan gelenlere karşı olanaklarımı sonuna kadar zorlayarak, Latin Amerika'nın en köklü istibdadından kurtulmak amacıyla ülkemin başlattığı kurtuluş mücadelesine katılmak için silaha sarıldım.

Küçükken isyankâr değildim. Annemle babam, uysal, tatlı, terbiyeli küçük kızlarının, onlara sonu gelmeyen uykusuz geceler geçirtecek olan gözü kara kadına dönüşeceğini asla tahmin edemezlerdi. Okumaya düşkün bir genç kızdım. Jules Verne ve büyükbabam Francisco –kitapları bana sağlayan oydu– hayallerime yol vermekten ve rüyalarımın gerçekleşeceğine beni inandırmaktan sorumluydular. Devrimci hayaller genç zihnimde bereketli bir zemin buldu, daha geleneksel başka hayallere de yer vardı; gerçi benim parlak zırhlı şövalyelerim gerillalardı ve kahramanlık maceralarım bebek bezi değiştirmekle biberon kaynatmak arasında cereyan ediyordu.

Bambaşka iki kadındım ve iki hayat yaşadım. Bu kadınlardan biri her şeyi genel geçer kadınlık ölçütlerine göre yapmak istiyordu: evlenecek, çocuk doğuracak, yardımsever, uysal, besleyen ve yetiştiren olacaktı. Öteki kadın erkeklerin tadını çıkardığı ayrıcalıklara özlem duyuyordu: bağımsızlık, kendi ayaklarının üzerinde durmak, insanların arasına karışmak, hareket serbestisi, sevgililer. Hayatımın önemli bir bölümünü, karşıt güçler tarafından parçalanmama gayretiyle, bu iki kimliği uzlaştırmaya çalışarak geçirdim. Sanırım sonunda, iki kadının aynı deri içinde yaşamasına imkân veren bir yol buldum. Kadınlığımı inkâr etmeden, erkek gibi yaşamayı başardığımı sanıyorum.

Ne var ki, her iki hayatımı uzlaştırmak çok daha karmaşık bir meseleydi. Coğrafi açıdan ayrılık acısını içeriyordu. Geçmişimi ve ülkemi sırtlayıp onları öyle herhangi bir yere değil, Kuzey'e taşıdım; hileyle ördüğü ağla coşkulu hülyalarımın çoğunu ele geçiren ve zapteden Kuzey'e. Yoldaşlarımla zaferimizi heyecanla kutladıktan bir yıl sonra, ülkemiz yeniden savaşa ve kana bulandı. Gökten kudret helvası değil, kurşun yağıyordu. Hep birlikte şarkılar söyleyecek yerde, fena halde bölünmüştü Nikaragualılar; bolluk değil, yokluk vardı. Yoldaşlarım duvarlara, "Yankee go home" yazarken, ben bir Yankee gazeteciye sevdalandım. Devrimimden geriye aksisedalar ve gölgelerden başka bir şey kalmazken, direnemediğim tek şey olan aşk beni bir taahhütte bulunmaya ve sevdiğim adamın memleketine göçmeye mecbur etti. Bir masal prensesi gibi efsunlanmış, hayatımın bir kısmını altın kafeste tutsak bir kuş gibi tropikal ülkem için özlemle şakıyarak geçiriyorum. California güneşinin olgunlaştırdığı hurma yüklü ağaçlarla çevrili kafesimde, göğe saldığım uçurtmamı okul bahçesindeki kabadayı gibi elimden kapan ülkeyle uzlaşmaya çabalıyor, onu sevdiğim adamın gözleriyle görmeye çalışıyorum. Dev bir Amerikan şehrinin kalabalığı içinde kaybolmuş herhangi biriyim: kızını yuvaya götüren, ona oyunlar icat eden bir anne. Bana bakıp da hiç kimse, devrimci olduğum için bir zamanlar askeri mahkemede yargılandığımı, suçlu bulunduğumu ve hapse mahkûm edildiğimi tahmin edemez.

Ama o hayatı yaşadım ben. Önemli eylemlerin içinde yer aldım, gerçekleştirildiklerine tanık oldum. Bir ulusun kanı, canı ve iradesiyle meydana gelen bir devrimin gebelik sürecinde ve doğumunda bulundum. Halk kitlelerinin kırk beş yıllık diktatörlüğün yıkılmasını coşkuyla kutlayışını izledim. Kişisel çıkarların üstünde bir amaç uğruna, hayatta kalma güdüsüne ve korkuya meydan okuma cüretinden kaynaklanan, heyecan verici enerjinin akışını duyumsadım. Çok ağladım, bir o kadar da güldüm. "Ben"den feragat ederek "biz"i kucaklamanın sevincini keşfettim. Hiçbir değere bağlı kalmamamızın vaaz edildiği, kolayca yılgınlığa kapıldığımız, inancımızı yitirdiğimiz ve hayallerimizi inkâr ettiğimiz bugünlerde, hayatı –hatta ölümü– değerli kılan türden bir mutluluğu savunmak adına bu anıları yazıyorum.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Betül Sultan Ş., “Bir kadının tükenmeyen umudu”, Radikal Kitap Eki, 23 Mart 2007

Nikaragualı devrimci-yazar Gioconda Belli çok yönlü ve tamamen çarpıcı otobiyografisine -şiirsel, içten, keyifli bir aşk, savaş, edebiyat ve politika hikâyesine- AK47 marka tüfeği ateşlerken hissettiği duyguları derinlemesine tarif ederek başlar. Ülkesini anlatırken vücudunu bir metafor olarak kullanan Belli'nin kitabının provakatif başlığı Tenimdeki Ülke Nikaragua onun iç ve dış gerçeklerinin samimi ve tarihsel anılarını ima eder. Belli, her birinin içeriği hakkında bilgi verdiği 50 kısa bölümden oluşan hikâyesini alt başlıklar halinde okuyucuyla paylaşıyor.

Kuzey İtalyan asıllı Belli, Nikaragua'nın başkenti Monagua'nın şımarık, kitapsever, kibar, küçük prensesi olarak büyür. Belli'nin üst sınıf ailesi, Somoza diktatörlüğüne pek sıcak bakmasalar da kızlarının yirmili yaşlarındayken ünlü bir reklam ajansında yüksek maaşlı bir işte çalışmasına rağmen Sandinistaslere katıldığını bilselerdi şok olurlardı. Belli'nin birçoğumuzun birkaç hayatta bile başa çıkamayacağı kadar çok fazla dramatik olaylarla dolu bir hayatı vardır; 1972'de Monogua'yı mahveden korkunç depremden kurtulur, Sandinistas zaferinden önce bodrum katındaki bir reklam acentasında günlerini rapor tutarak ve bilgi toplayarak geçirir, bir kurye olarak para ve silah taşımacılığında çalışır, sürgünden kaçmak zorundadır, kaçmayı dener ve yedi yıl hapse mahkum edilir. Belli'nin tenine işleyen bu anıları; sıkıcı evliliğinde, ilk kaçamağında, yayımlanmış şiirinde, ilk başarılı oyunculuğunda daha sonra bir dizi sürgünden bağımsızlığını kazanan anavatanına geri dönüş zaferinde bile peşini bırakmaz...

Belli'nin hikâyesi; ateş altında annelik, aşk meseleleri, medya hayatı, şiir ödülleri, sürgün, umutsuzlukla aralıksız savaş unsurlarını içerirken beden ve ruh, sanat ve politika ve insan türünün devamlılığını sağlayan uygulamacılık arasındaki ilişkileri gözler önüne serer. Güzellik, yiğitlik ve adalete hayranlık, korku ve ilgisizliğe karşı bir panzehir ve özgürlüğün sürekli artı yönde ilerlediğinin hatırlatıcısıdır Tenimdeki Ülke Nikaragua.

Devamını görmek için bkz.

Gülnur Acar Savran, “Aşk ve devrim tutkunu bir kadının anıları”, Virgül, Mart 2007

Nikaragua’da 5 Kasım 2006’da yapılan seçimlerle birlikte, Sandinista Ulusal Kurtuluş Cephesinin önderi Daniel Ortega on altı yıl aradan sonra yeniden devlet başkanı oldu. Hiç kuşku yok ki, Ortega’nın dönüşünü, Latin Amerika’da Hugo Chavez’le başlayan sol hükümetler zincirinin bir halkası olarak görmek mümkün. Ancak bu ikinci “zafer”de ilk Triunfo’nun tadının olmadığı, birçok sosyalistin bir burukluk duygusu içinde olmasından belli. (19 Temmuz 1979’da FSLN hâkimiyetinde yeni bir devrimci yönetimin kuruluşunu Nikaragualılar o dönemde “El Triunfo” olarak anıyorlardı.) Nasıl olmasınlar ki? Her şeyden önce Ortega, bir zamanların Kontra lideri olan Jaime Morales’i sağ kolu olarak benimsemekte bir beis görmedi. Ama bugünün gelişi dünden belliydi zaten: 1996 seçimlerinin ardından Ortega, başkanlığa gelen (muhafazakâr Anayasal Özgürlük Partisi başkanı) Arnoldo Alemán’la bir sözleşme imzalamıştı. Bu sözleşmeyle, bir yandan Ortega ve Alemán’a dokunulmazlık sağlanıyor, öte yandan da meclise girecek partilere baraj getiriliyordu. Böylelikle Ortega, hem meclisteki sandalyeleri Alemán’ın partisiyle paylaşmayı güvence altına aldı hem de kendisine yolsuzluklar ve skandallar karşısında ardına sığınabileceği bir zırh sağlamış oldu. Bu sözleşme Daniel Ortega’nın on altı yıl boyunca izlediği ilkesiz, pragmatik politikaların doruk noktasıydı belki, ama her şey bundan ibaret değildi: Yolsuzluklara adının karışmasının, parti içinde her tür muhalefeti boğarak teksesli bir yönetim sürdürmesinin, kendisiyle farklı görüşten olan Sandinista kadrolarını partiden ihraç etmesinin de ötesinde, Ortega üvey kızına tecavüz etmişti:

1998’de, eskiden bir Sandinista militanı olan Zoilamérica Narváez, 40 sayfalık bir iddianameyle üvey babası Daniel Ortega tarafından on bir yaşından beri taciz edildiğini, on beş yaşındayken de tecavüze uğradığını basına açıkladı. (...) siyasi dokunulmazlığı olduğundan Ortega hakkında bu suçlama yüzünden dava açılamadı.

Ortega bu konuda suskun kalmayı yeğlerken, Zoilamérica’nın öz annesi Rosario Murillo, kızını sürtüklük ve yalancılıkla suçladı. O tarihte otuz yaşında olan genç kadın, psikiatrının kendisine refakat ettiği basın toplantısında, Parti’ye zarar vermekten kaçınması gerektiği yolunda Ortega tarafından uyarıldığı için, bunca yıldır konuşamadığını ifade etti. (Beril Eyüboğlu, “Daniel Ortega’yı Nasıl Bilirsiniz?”, www.bianet.org, 15 Kasım 2006)

Bu arada, başından beri ağabeyinin sağ kolu olan Humberto Ortega, Daniel’e karşı olduğu için Kosta Rika’da yaşamayı seçti:

Eski başkan yardımcısı Sergio Ramirez ve eski sağlık bakanı Dora Maria Tellez ise, 1994’te (...) Sandinista Yenilenme Hareketi[ni] (...) kurdular. (agy)

Ve nihayet,

26 Ekim 2006’da Ulusal Meclis’te kürtajı her hal ve şartta yasaklayan bir yasa kabul edildi.

Meclisteki 52 Sandinist milletvekilinden aralarında Daniel Ortega ve karısı Rosario Murillo’nun da bulunduğu 28 milletvekili, anne için hayati tehlike bile olsa, kürtajın suç olduğuna dair oy verdi. (agy)

Ortega her fırsatta Katolik Kilisesi ile ilişkilerini düzeltmenin yollarını aradı ve aramakta. İşte karşımızdaki yeni Daniel Ortega... Ama bütün bunlar çok şaşırtıcı mı? Ortega gerçekten köklü bir dönüşüm mü geçirdi? Yoksa ilkesizliğin, pragmatizmin, etik yoksunluğunun, saldırgan maçoluğun nüvelerine, Sandinista Devriminin önderi olan Daniel Ortega’nın o zamanki pratiğinde de rastlamak mümkün müydü?

Tenimdeki Ülke Nikaragua: Aşk ve Savaş Anıları adlı kitabında Gioconda Belli, bizi kendi çocukluk döneminden başlayarak Sandinista Devriminin hazırlanış sürecine ve Sandinistaların iktidar dönemine geri götürüyor. Bu anılarda, Devrime ve Sandinistalara bağlanan umutların haklılığını da görmek mümkün, Ortega’nın ilkesizliği ve parti içi diktatörlüğü sonucu partiden koparak 1994 yılında Sandinista Yenilenme Hareketini kuranları o noktaya getiren nedenleri de. Kitabın adının da açıkça ifade ettiği gibi, anılarda hem yazarın kişisel geçmişi var hem de ülkesinin politik tarihi. Ne var ki, Belli’nin anlatımında bu iki boyutu birbirinden koparmak mümkün değil: Belli’nin anıları, aşklarını yaşarken devrim coşkusundan beslenen, devrime duyduğu bağlılıkla aşkları ve çocuklarına duyduğu sevgi iç içe girmiş, özel alanı sonuna kadar politik, politikası sonuna kadar etik olan bir kadının anıları... Ve bu anıları okuduktan sonra, Ortega’nın bugün durduğu yerin çok da büyük bir sürpriz olmadığını görüyor insan.

Belli, Katolik köklerine sahip çıkan burjuva bir ailenin kızı. Çocukluğunda bir madeni parayı yuttuğunda tıbbi müdahale için onu Philadelphia’ya götürecek, liseyi İspanya’da bir rahibeler okulunda okumasını sağlayacak kadar varlıklı bir ailenin... Reklamcılık okumak için on altı-on yedi yaşında bir yıllığına yine Philadelphia’ya gidiyor. On yedi yaşında reklamcılık sektöründeki ilk işine giriyor. On sekizinde evleniyor. On dokuzunda ilk çocuğunu doğuruyor. Yirmi yaşına gelip de annelik ve eve kapanmışlık bastığında, tıpkı ABD’deki hemcinsleri gibi, Germaine Greer, Betty Friedan, Simone de Beavoir vb feminist klasiklerden güç buluyor. Yirmi birinde, ilk evlilik dışı macerasını yaşadığı Şair’in teşvikiyle içindeki şiiri oluk oluk akmaya bırakıyor. İlk şiirleri Belli’nin gem vurulmaz coşkusuna, aşk ve cinsellik tutkusuna tanıklık ediyor. Kadın olmayı, kadın bedenini, bedensel hazzı yücelten bu taşkın dizeler yakın çevresinin ve kocasının şimşeklerini üzerine çekse de, Belli bu tehdit ve engellemelere kulak asmadan kısa sürede tanınmış bir şair olmayı başarıyor. Daha sonraları (1986’da) şairliğine romancılığı da eklenecek. Ne var ki, zaman zaman Katolik eğitimine bağladığı diğerkâmlığı, Belli’nin yoksul bir ülkenin yoksul halkına ve bu halkın kurtuluş mücadelesine ilgisiz kalmasına izin vermiyor. Öte yandan, sosyalizm ve silahlı mücadele, içinde yetiştiği çevreye ve kendisine hâlâ çok uzak... Ancak, Şair aracılığıyla tanıdığı Camilo Ortega 1971 yılında onu Sandinistalara katılmaya ikna ediyor. Bundan sonra Belli artık her şeyi birden olmaktan geri duramayan bir yaşam oburudur: Kuryelik, yeraltı çalışmaları, izlenmeler, silah kaçakçılığı, elçilik baskını planları, politik tartışmalar, Sandinistlerle uluslararası dayanışmanın örgütlenmesi... Bu arada, bitmeyen bir doğurganlık güdüsü ve doymayan bir annelik arzusu, yine şiirler, Meksika ve Kosta Rika’da sürgün yaşamı, 1979 Devrimiyle birlikte ülkeye geri dönüş ve kuruluş dönemi görevleri: Nikaragua televizyon kanallarının yönetimi, Planlama Bakanlığında yardımcılık, uluslararası tanıtım... Ve nihayet 1985 yılından itibaren FSLN politikalarına karşı mesafe, Amerikalı bir gazeteciyle evlilik ve bu kez çift-ülkelilik:

Birbirine benzemez iki dünyada apayrı iki hayatım var; her ikisi de içimde bir arada yaşıyor. (Tenimdeki Ülke Nikaragua, s. 403)

Kitabının önsözünde şöyle diyor Belli:


[K]ahramanlık maceralarım bebek bezi değiştirmekle biberon kaynatmak arasında cereyan ediyordu. Bambaşka iki kadındım ve iki hayat yaşadım. (s. 11)

Ancak 13 Aralık 2006’da kendisiyle yapılan bir söyleşide ise bu anlatımın yetersizliğini fark etmiş olacak:

Artık yalnızca iki kadın olmadığımı düşünüyorum; üç ya da dört kadınım ve olduğum bu bir sürü şey arasında sürekli denge oluşturma hali beni canlı tutuyor, mutlu, meraklı ve tutkulu olmamı sağlıyor. (Online Catalog, www.randomhouse.com)

Belli’nin hayatı hep ikiliklerle örülü olmuş: Kahramanlıkla annelik; burjuva bir ailenin kızı olmakla Sandinist gerilla olmak; şairlikle politik faaliyet; dengeli, güvenli bir sevgi ihtiyacı ile vazgeçilemeyen tutkulu aşklar; “Comandante (komutan) Belli” ile erkeklerin bakışlarının farkında olan ve yer yer bunun tadını çıkaran Gioconda; özgürlük tutkunu feminist ile gerilla şefleriyle yaşadığı aşklarda kendisini tutsak edebilen kadın gibi ikilikleri zaman zaman bir parçalanma olarak yaşıyor Belli. Amerikalı kocası Charlie ile birlikteliğinde ise, bu ikilikleri büyük ölçüde aşıyor. Belki de o noktada, ikiliğin yerini çokluk aldığında, parçalanma da yerini dengeye bırakıyor.

Belli, benzer bir ikiliği de FSLN ile ilişkisinde yaşıyor. Bir yandan bir topluluğa ait olma, ortak bir amacı paylaşma duygusu sonsuz bir coşku kaynağı onun için. Anılarında, bu aidiyet ve paylaşımın verdiği coşkuya yeniden ve yeniden dönüyor:

Çok köklü bir duygu, bir tür zımni, gizli anlaşma gibiydi bu (...) bu duyguyu daha sonra pek çok insan için de hissedecektim (...) neredeyse tanıdığım bütün Sandinistalar’a karşı her seferinde aynı coşkuyla. (s. 60)

En çok hayret ettiğim ve olağanüstü bulduğum, adanmışlıkla birlikte gelen gerçek mutluluk ve doyumdu. Hayat, benzersiz bir anlam, amaç ve yön kazanıyordu. Dört başı mamur bir duygu, olağanüstü bir dayanışma, içten, duygusal bir bağ, tanımadığın yüzlerce insanla, kalabalıklarla paylaşılan, yalnızlığın ya da tecrit edilmişliğin buharlaştığı bir yakınlık. Herkesin mutluluğu için verilen mücadelede, her şeyden önce insan kendi mutluluğunu buluyordu. (s. 111)

Nitekim, sonraları çift-ülkeli hayatında yaşadığı sürgünde olma duygusu, daha önce Meksika ve Kosta Rika’da geçirmiş olduğu gerçek sürgün günlerinden çok daha dayanılmazdır onun için:


[D]ayanışma ruhunun ve ortaklaşa yaşamın eksikliği benim açımdan ikinci bir sürgündü (...) Benim için katlanılması en zor olanı –kimseyle sıcak bir ilişki kuramamak, hiçbir yere ait olamamak, ortak bir amacın yokluğu– bu sürgündü. (s. 394)

Ama öte yandan da, FSLN’ye katıldığı günden itibaren, bu özgür ruh için hep sorgulanacak, kuşku duyulacak, eleştirilecek bir şeyler vardır. FSLN’nin, bir aşamada parçalanmaya varan iç tartışmalar döneminde, bazı önderlerin sekterliği ve ilkesiz, etik-dışı davranışları onu şaşırtır, yer yer yabancılaştırır. Kendisi uzunca bir süre, kır gerillasına dayalı bir ayaklanma stratejisini savunan eğilim ile işçici denebilecek muhalif eğilim arasında bir uzlaşma peşinde olan ve Ortega kardeşlerin başını çektiği üçüncü, geniş cepheci eğilime dahildir. Ancak Ortega kardeşlerin izledikleri siyasetin ilkesiz olduğunu düşündüğünde, o eğilimden ayrılma konusunda hiçbir tereddüt duymaz. Hatta Fidel Castro ile bir görüşmesinde Ortega kardeşler konusundaki kaygılarını ve Fidel’in onları desteklemesinin yanlış olduğunu açıkça ve Fidel’i sinirlendirecek kadar ısrarla dile getirir. Sonuç bir kez daha hüsrandır:

İktidardaki erkeklerle görüşürken, hayatımda çoğu zaman tanık olduğum gibi, onun da derdinin duymak değil, kendini duyurmak olduğunu sezinlemeye başladım (...) hiçbir yere varamayacağımızı, tartışmanın (...) yoldan çıktığını fark edince, mücadeleden vazgeçtim. (s. 246)

Belli, Sandinist kadroların tepesindeki “şeflerin” zaaflarını her fark edişinde kaygılara, kuşkulara kapılıyor, ama yine de yola devam ediyor. Bir yandan da bu insanlara sayısız mektup yazıyor. Sonradan “kelimeleri[n]in gücüne, temeli sağlam fikirlere böylesine bel bağlamış olduğu[n]a şaşıyor.” (s. 179) Ortega kardeşlerdeki oportünizm ve ilkesizlik emareleri, iktidara yaklaşıldıkça artıyor. Destek toplamak, geniş ittifaklar kurabilmek için son derece karanlık insanlarla işbirliğine yanaşmakta tereddüt etmeyen bu yaklaşımı, geriye bakarak şöyle değerlendiriyor Belli:

Bu olayların üstünden yirmi yıl geçtikten sonra şimdi bakıyorum da, ileride Sandinista davasının ideallerini ve ruhunu zedeleyecek ilkesiz siyasi yöntemlerin ilk işaretleriydi bunlar. Yürekli kurtuluş mücadelemizin mirasını gasp eden Ortega biraderler bu yüzden sonunda sadece siyasal yenilgiye değil, ahlaki yenilgiye de uğradı. (s. 203)

“Şefler”in tepedenliği, özellikle kadınlar karşısındaki ağabey/baba tavırları hiçbir zaman gözünden kaçmıyor Belli’nin ve anılarında bunları açıkça dile getirmekten hiç kaçınmıyor. Bunlar sevgilileri de olsa, Fidel de olsa, dar anlamda siyasal iktidarla erkekliğin birleştiği noktada neler yaşandığını açıkça gözler önüne seriyor. Hele Devrimi izleyen günlerde, Ulusal Konseyin dokuz üyesinden birisi olan sevgilisi Modesto’da (Henry Ruiz) bile gözlediği değişiklikler, merasim düşkünlüğü, onu iyice şaşırtıyor ve öfkelendiriyor. Yine de eleştirilerinin aslan payını Ortega kardeşler alıyor:


[Ortega Biraderler] kendi adamlarını, akran ve emsallerini, yılmaz bir azim, üstü örtülü manevralar, hile, desise ve beceriyle iktidar mevkilerine yerleştirdiler; kendileri de bu kümenin en tepesinde yer aldı: Biraderlerden biri hükümet başkanı ve cuntanın koordinatörü olurken, öteki yeni ordunun başkomutanlığına getirildi. (s. 296)

Bugüne ışık tutabilecek çok çeşitli anılarından biri ise, münhasıran Daniel Ortega’yla ilgili:

Daniel oturduğu yerden yan gözle bana, görmezden gelmeye çalıştığım, kışkırtıcı, tuhaf bakışlar fırlatırdı. Böyle bir şeyi, Modesto’nun ve kız arkadaşı Rosario’nun gözleri önünde yapmasını aklım almıyordu. (...) Konuşkan biri değildi, ama o tarihten sonra komplocu, karanlık işler çeviren, gölgeli ve hilekâr bir karakter olarak zihnime yerleşti. Yıllar sonra, üvey kızı onu cinsel tacizle suçladığında, Havana’daki olaydan sonra ondan ne kadar tedirginlik duyduğumu hatırladım. (s. 299)

Devrim sonrasında ABD’nin Kontra saldırılarına verdiği destek ve çeşitli sabotajlarla baş gösteren zorluklar ve kıtlıklar karşısında yönetim gittikçe sertleşmeye ve bürokratikleşmeye yöneldikçe, Belli’nin kuşkuları da artmaktadır:

1984’ün başlarında Sandinista yönetiminin dirayetini sorgulamaya başlamıştım... halkın hoşgörüsünün ve desteğinin zayıflamaya yüz tuttuğunu, umut verici yeni çözümler üretmemiz gerektiğini yöneticilerimize anlatmaya çalışıyorduk. Yapıcı ve eleştirel bir rol üstlenmek istiyorduk. (...) Eleştiri, karşıdevrimin ekmeğine yağ sürer diye uyarıldık. (...) Ortegalar iktidara el koyup tekelleştirince Devrim giderek gücünü, kıvılcımını, pozitif enerjisini kaybetti. (s. 342)

Uzun bir süre, kendi deyişiyle “olan biten çok yakınında” olduğu için, bu yıpranmayı kabul etmeye yanaşmaz Belli. Kendini, “kızının tökezlediğini gören ancak eninde sonunda hatalarından ders alıp, güçlüklerin üstesinden geleceğini düşünen bir anneye” benzetmektedir. Ancak bir yandan da küçük köylülerin şikâyetleri sağır kulaklara çarpmakta, buna karşılık “sözümona yurtsever işadamlarına ve büyük çiftçilere hükümet olağanüstü ayrıcalıklar” sağlamaktadır. (s. 355) 1990 seçimlerinde görevlendirildiğinde, “en kötü senaryoya hazırlıklı olunması” gerektiğine ilişkin bir rapor hazırlar ve Daniel Ortega’nın, “daima aksilik çıkardığı” yolundaki iddiasıyla Seçim Komisyonundan uzaklaştırılır. (s. 381)

1986 yılında Nikaragua’ya yaptığım on beş günlük geziye ilişkin anılarımı tazelediğimde, yer yer Gioconda Belli’nin bu içeriden bakışından oldukça farklı izlenimler edinmiş olduğumu fark ediyorum. Biz gittiğimizde, bir tür kurucu meclis görevini üstlenmiş olan meclis yeni anayasayı hazırlama çalışmalarını yürütüyordu. Mecliste hazırlanmış olan taslağın işçiler, köylüler, kadınlar, gençler ve tüccar-sanayici-esnafın oluşturacağı açık halk meclislerinde tartışılmasının hazırlıkları yapılıyordu. Bu tartışmalar basında yer alacak, radyolardan canlı yayınla halka aktarılacak ve meclis taslağa son biçimini bu tartışmalar ışığında verecekti. Öte yandan, Somoza diktatörlüğüne karşı savaş içinde kurulup Devrimle birlikte devletin taban yapılarına dönüşmüş ve blok, mahalle, bölge düzeylerinde örgütlenmiş olan Sandinista Savunma Komiteleri son derece etkileyiciydi. Yaşlı kadınlar, gencecik kızlar ve erkekler, cepheden dönmüş milisler burada her tür sorunu tartışıyorlardı. Fabrikalarda, ayda bir toplanan “üretim meclisi”ne bütün işçiler katılıyor ve üretime ilişkin sorunlar buralarda tartışılıyordu. İşyerlerinde yaşanan sorunlar (işçi çıkarma dahil) işçilerin yöneticilerle eşit düzeyde katıldığı komisyonlarda karara bağlanıyordu. Bunların yanı sıra, toprak reformunu, tarım kesiminde kurulan kooperatiflerdeki karar alma süreçlerini, okuryazarlık seferberliğini, Atlantik kıyısındaki Miskito yerlileri ve siyahlar için tasarlanan “özerklik projesi”ni ve daha sonra değineceğim, kadınların devrim sürecindeki konumlarını, adrenalin yüksekliğinden uykusuz geçirdiğimiz geceler boyunca coşkuyla tartışıyorduk. Ne var ki, anılarımın bir yanında da, Belli’nin sözünü ettiği bürokratikleşme ve baskıya dair fotoğraflar var: ABD’ye ve Kontralara karşı savaşın getirdiği olağanüstü hal uygulaması, basın üzerindeki sansür, grev yasağı aklıma gelen ilk örnekler. Ayrıca bürokratikleşme konusunda da çeşitli gözlemlerimiz olmuştu: İşçilerin siyasal olarak ve üretkenlik açısından daha ileri düzeyde olanlarının bürokratik ve kurumsal yetkilerle donatılması, az sayıdaki teknisyen ve yöneticilere tanınan ayrıcalıklar, tabana dayatılan disiplin vb.

Peki kendisi de bir feminist olan Gioconda Belli bütün bu süreçte kadınların konumunu nasıl görüyor? Belli’nin anıları şunu açıkça ortaya koyuyor: Kadınların okuryazarlığının son derece düşük olduğu, doğru dürüst bir medeni yasanın yokluğunda babaların çocuklara karşı yükümlülüklerinin yasal olarak düzenlenmediği ve dolayısıyla terk edilmiş çocuklu kadınların kol gezdiği, machismo’nun babavatanı olan Latin Amerika’nın bu küçük ülkesinde, kadınlar gerek Somoza’ya karşı mücadelede, gerekse de Devrim sonrası inşa döneminde son derece aktifler. Hem militanlar, milisler arasında birçok kadın var hem de orta ve üst kadrolarda böyle bir ülke için şaşırtıcı sayılardalar. Belli’nin anılarında sözü edilmese de, kadınların bu katılımını bir ölçüde, Ulusal Sorun Karşısında Kadınlar Birliği (Associación de Mujeres Ante la Problematica Nacional – AMPRONAC) adlı örgütün varlığıyla açıklamak mümkün. Somoza’ya karşı verilen mücadelenin bağımsız odaklarından birini oluşturmuş bu örgüt. Devrimden sonra ise, AMNLAE (Associación de Mujeres Luisa Amanda Espinoza) adını almış ve FSLN’ye bağlı bir örgüt haline gelmiş. Nitekim, örneğin Comandante Dora Maria Terez’in gerilla birliği tümüyle kadınlardan oluşan bir birlik. Devrim sonrasında polis kadrolarında ve İçişleri Bakanlığında da çok sayıda kadın yer alıyor:

Zeytuni üniformalı, pırıl pırıl postallı bu kadınları seyre bayılıyordum. Çoğunun dudakları boyalıydı hatta bazıları tırnaklarına kıpkırmızı oje sürüyordu. Bunlar ülkemde kadınlar için yeni bir devrin başladığına delaletti. (s. 290)

Kadınlara verilen önem, Belli’nin okuryazarlık seferberliğinden duyduğu coşkuyu anlattığı satırlara da yansıyor:

Kadınlar paranın muammasını çözdükten ve küçük işletmelerinden daha fazla gelir sağladıktan başka, bedenlerinin döngüsel faaliyetlerini denetleyebilecek, gebeliği önleyici bilimsel bilgilere erişebilecek(ti). (s. 315)

Benim anılarımda da, kadınların her yerdeki varlığı ve kadınlar için yapılanlardan duyulan gurur özel bir yer tutuyor. Mahalle komitelerinde, fabrikalarda, tarım kooperatiflerinde konuştuğumuz kadın erkek bütün görevliler, ya gururla çocuk bakım merkezlerini gezdirmeyi öneriyorlar, ya da büyük bir eziklik içinde “henüz çocuk bakım merkezi kuramadıklarını” itiraf ediyorlardı. Yine de o zaman bende yer eden baskın duygu şuydu: “Kadınlar Devrim için çok şey yapmışlar da, Devrim kadınlar için ne kadarını yapmış?” (İlgilenenler “Nikaragualı Kadınları Sandinizm mi Kurtaracak?” başlıklı yazıma bakabilir. KAKTÜS, sayı 3, Eylül 1988) Belli bize, çok daha fazlasının yapılmasının önünde koskocaman bir machismo engelinin durduğunu çeşitli vesilelerle gösteriyor. Örneğin, Devrimden hemen önce kesinleşen Bakanlar Kurulu listesinde sadece bir kadına yer veriliyor. Kadınlar bunu protesto etseler de, itirazlarına kulak asılmıyor. Belli, patriarkanın tezahürlerinin farklı farklı örneklerini veriyor bize. Sürgünlüğünün son döneminde, ülkesine dönüp mücadeleye katılmak istediğini ifade ettiğinde kesin itirazlarla karşılaşıyor. Ona göre bunun nedeni çok açık:

Asıl sorun compañero’larımın maçoluğu diye düşünüyordum kendi kendime. Erkek olsaydım, kimse engellemezdi beni. (s. 263)

Devrimden önce Cezayir’e yaptığı bir tanıtım gezisinde, kendisine “Cezayir’de olduğu gibi, Nikaragua’da da Devrim saflarında savaşmış olan kadınlar, erkekler tarafından dışlanacaklar mı?” diye sorulduğunda, bunun olmaması için gözlerini dört açacaklarını söylüyor. Kuşkuyla karşılanıyor sözleri. Bu kuşkuların haklılığını daha sonra kendisi de görecek: Sandinista Halk Ordusu gerilla birliklerinde savaşan insanlardan kurulduğu halde, bir aşamada Sandinista liderlerinden birisi, “kadınların belki de faal görevlerden alıkonulması gerekeceğini” söylüyor. Belli doğal olarak gülünç buluyor bunu:

Kadınlar, ayaklanma sırasında en az erkekler kadar başarılı savaşçılar olduklarını kanıtlamışken, böyle bir şeyi nasıl akıllarına getirebilirlerdi? (s. 289)

Ne var ki, birkaç ay sonra, kadınların artık sadece idari işlerde görevlendirileceği açıklanıyor.

En çarpıcı anekdotlardan biri ise, Belli’nin sonradan kocası olacak Amerikalı gazeteciyle ilişkisi yüzünden aldığı uyarıyla ilgili. İçişleri Bakanı Tomás Borge, Amerikalı gazetecinin casusluk yapma ihtimalini öne sürerek Belli’den bu ilişkiye son vermesini istiyor. İlk başta bu Belli’ye de makul gibi gözüküyor. Ancak kuzini Piá, bu dayatmada gizlenmiş olan ikiyüzlülük karşısında büyük bir öfkeye kapılıyor ve Belli’ye de bize de sıkı bir feminizm dersi veriyor:


[N]asıl oldu da, aklına, fikrine, idrakine yönelik böyle bir hakareti kabullenebildin, diye patladı. Compañero’ların hanım arkadaşlarıyla ilgili asla sorgulanmadıklarının farkında değil miydim? (...) Bunca yıl canın pahasına Devrim için mücadele ettikten sonra, sana gösterdikleri bu güvensizliği sessiz sedasız sineye çekmekten yana mısın yoksa? Kadın olduğun için, ne zaman soyunsan aklının başından gittiği gibi aşağılayıcı bir suçlamayı hiç tepki göstermeden kabul mü edeceksin? (...) Piá haklıydı. (...) Siyasi iktidarın, devrimci sayılanın bile, daha çok erkeklerin işi olduğunu, onların ihtiyaçlarına göre biçimlendirildiğini hatırlamak iyi olmuştu. (s. 358)

Aslında ikiyüzlülüğün, çifte standartın erkek egemenliğinin en evrensel yüzlerinden birisi olduğu çok bilinen bir şey. Bunun kanıtları, anıların çeşitli sayfalarına serpiştirilmiş durumda: Belli’ye, çeşitli politik ilişkilerinde ve temaslarında kadın olduğu hep hatırlatılıyor; hep cinsel imalar ve hatta tacizlerle karşı karşıya kalıyor. 2006’da kendisiyle yapılan söyleşide bu durumu şöyle açıklıyor:

Genellikle, erkekler daha çok iktidar sahibi oldukça kadınları eşitleri olarak görmeye daha az istekli oluyorlardı. Sanıyorum cinsel girişimler onlar için, kadınlara (gerçek) “yerlerini” göstermenin bir yoluydu. (agy, s. 2)

Belli’nin anılarının belki de en çarpıcı yanı, hem FSLN içinde ve çevresinde yaşadığı deneyimleri hem de kendi özel hayatını anlatırken sergilediği içtenlik ve açıksözlülük. Yukarıda da değindiğim gibi, Belli’nin yaşamı söz konusu olduğunda, bunları birbirinden ayırmak zaten pek mümkün değil: En büyük aşklarını Sandinist “şefler”le yaşıyor; çocuklarıyla ilişkisini tümüyle FSLN’nin ve mücadelenin gerekleri belirliyor; kişisel mutluluğu ortak bir amaç etrafında örülmüş aidiyet duygusundan kaynaklanıyor. Aşka ve devrime bu kadar tutkun, kadın bedenini (“Bedenimi, duyduğum ihtiras ve hazzı coşkuyla yazıyordum [...] Dişil hislerin, kadının kendi bedenine duyduğu hayranlığın kutsanmasıydı.” [s. 54]) ve annelik “güdüsü”nü bu kadar yücelten, mücadeleye bu kadar bağlı, hem şiirine ve romanlarına hem de özgürlüğüne ve feminizmine bu kadar değer veren bir kadının duygularının son derece karmaşık, yer yer de çatışmalı ve çelişkili olmasında ise şaşılacak hiçbir şey yok. İşte içtenlik ve açıksözlülük, tam da bu çatışmalı duygusal dünyanın ifşa edilişinde doruk noktasına ulaşıyor.

Belli’nin neredeyse engellenemez bir doğurma/analık güdüsü var:


[H]er beş yılda bir önüne geçilmez bir analık içgüdüsünün etkisi altına giriyordum. (...) Gemi azıya almış bir cinsel enerji tüm varlığımı ele geçiriyor (...) rahmim dünyayı adeta içine çekmek, ona yeniden hayat vermek istiyordu. (s. 198)

Ama kendisinin de açıkça dile getirdiği gibi, bu her şeyden önce bir cinsel haz açlığı. Annelik rolü, çocuk yetiştirmek, ev kadınlığı değil onu çeken şeyler. Nitekim mücadelenin gerekleri öne çıktığında çocuklarını kocasıyla, annesiyle, bakıcılarla bırakma konusunda en ufak bir tereddüt duymuyor. Çocuklarına her şeyi anlatıyor:

Sürgünde yaşadığımızı, annelerinin devlet güçlerince arandığını; tüm çocukların karnının tok, sırtının pek olduğu, okula gidebildiği (...) bir ülkede yaşamaları için bizler gibi pek çok insanın mücadele ettiğini biliyorlardı. (s. 168)

Çocukların da bunları anlayacaklarına, ayrılıkları, birlikte ya da ayrı yaşanan sürgünleri hiçbir sorun, travma yaşamadan atlatacaklarına gönülden inanıyor:


[İ]çinde yaşadıkları dünyaya uyum sağlayacaklarına ve onu kendilerince değerlendireceklerine inandım daima. İçtenlikle davranmaya, akıllarını, fikirlerini asla küçümsememeye özen gösterdim. (...) mutluluklarının sadece bana bağlı olduğu fikrine saplanmayacaklarına inandım. (s. 219)

Belli ki bu ayrılıklar küçük de olsa bir iz bırakmış çocuklarda. Küçük kızı, koleje giriş sınavında annelik sevgisi üzerine yazdığı kompozisyona, “Gene diş fırçası yerinde yok,” diye başlıyor. (s. 252) Ama çocuklar büyüdüğünde, son tahlilde haklı çıkıyor Belli. Anneliği, bir bakıma, feminist bir kadının annelik konusunda dünyaya verdiği bir ders... Yine de, oğlunun babasıyla ayrılmaya karar verdiklerinde ve adam Kosta Rika’dan Nikaragua’ya küçük Camilo ile birlikte dönmek istediğini söylediğinde, “bedeni sanki gene hastanedeymiş gibi sancılar içinde kıvranıyor.” (s. 286) Annelik-Sandinista militanlığı-feminizm, kimi zaman onu duygusal olarak parçalanmanın eşiğine getirecek kadar birbiriyle çatışıyor, kimi zaman son derece ahenkli bir bütün oluşturuyor. Kocası, sevgilisi, gizli eylemleri arasındaki gerilimi ise, genellikle erkeklerin yaptıkları gibi, hayatını kompartımanlara ayırarak hallediyor:

Evliliğime ikinci bir fırsat tanımaya karar vermem, gizli eylemlerimden de aşkımdan [da] feragat edeceğim anlamına gelmiyordu. Artık bölünmüş bir hayat sürmekte ustalık kazanmıştım ve her ikisini de beynimin farklı alanlarında dosyalanmış, birbiriyle ilişkisi olmayan gerçeklikler, paralel âlemlermiş gibi idare ediyordum. (s. 116)

Gioconda Belli bize yedi erkekle yaşadığı ilişkileri anlatıyor: İki kızının babası olan kocası; Şair; Sandinist gerilla Marcos (Eduardo Contreras); Kosta Rika’da yeniden karşılaştığı çocukluk aşkı Jimmy; yine Kosta Rika’dayken birlikte olduğu, oğlunun babası Sergio; Modesto; ve son kocası Amerikalı gazeteci Charlie. Kocası, Şair, Jimmy ve Sergio ile ilişkilerinde son derece güçlü bir kadın Belli: İnançlarından, isteklerinden, aşklarından, mücadelesinden hiçbir şekilde taviz vermiyor. Melankolik, belli ki ruhsuz bir insan olan kocasını iki kez terk ediyor. Şair’le ilişkisini kendisi kesiyor. Jimmy, birlikte ABD’de yaşamayı teklif ettiğinde ise “gözü dönmüş bir Medusa” çıkıyor Gioconda’nın içinden:

Hangi cesaretle ilkelerimden vazgeçmemi isteyebilirdi benden? (...) ABD’ye gitmek mi? (...) Beni ben yapan ne varsa terk edip, bir üniversite hocasının tanınmamış, yüzü bile olmayan, sönük eşi mi olacağım? Hayatta olamam. (s. 168-9)

Oğlunun babası Sergio’yu ise bir sonraki sevgilisi Modesto için terk ediyor. Buna karşılık, kendi deyişiyle “yiğit” bir Sandinista önderi olan Marcos ve önceleri “gerilla şefi,” Devrim sonrasında ise giderek devletle özdeşleşen FSLN’nin önde gelen dokuz yöneticisinden biri olan Modesto ile ilişkilerinde kişiliğini ayaklar altına alıyor, duygusal olarak harap oluyor. Marcos’a karşı hissettiklerini anlattığı bir bölümde, kadınlık durumlarının en tuzaklarla örülü olanlarından biriyle, “hayran kadın” sendromuyla karşılaşıyoruz:

Marcos benim için efsanevi bir kişilikti, uzak olduğu kadar da yakındı. Öteki faniler için geçerli toplumsal kurallar ona sökmezdi. Yeryüzüne çıkar, gözleriyle beni içine çeker, bir şey arıyormuş gibi, beni delercesine bakardı; ona tüm kapılarımı açmaktan, girmesine, bana bakmasına izin vermekten (...) başka bir şey yapamazdım. (s. 108)

Yasadışılık ve sürgün koşullarında yaşanan bu yoğun aşkın, aynı davaya adanmışlığı yakından paylaşmaktan beslendiği, Belli’nin satırlarında açıkça okunuyor. Ve Marcos ansızın, esrarengiz bir şekilde ortadan kaybolduğunda, gecelerce onu boşuna beklemekten bitap düşüyor Gioconda. Buluştuklarında Marcos’un açıklaması çok net:

Çok iyi bir insandı bu kadın, kendisini çok seviyordu. (...) “Sen güçlüsün,” dedi. “Atlatırsın.” (s. 153)

Çok sonraları, Marcos’un vurulmasından sonra Meksika’da tanıştığı bir Fransız kadınla sohbeti koyulttukları bir gece, Gioconda, yıllar önce kadının Fransa’da Marcos’la aşk yaşamış olduğunu öğrenecektir. Marcos iki kez döneceğine dair umut vermiştir kadına. Kadın da her seferinde nişanını bozmuştur. Marcos’tan bir daha ses seda çıkmaz. Gioconda, muhtemelen kendi yaşadıklarını da düşünerek anlamaya çalışır Marcos’un duygularını.


[D]önerken yol boyunca, kafeslerinden kaçmış vahşi hayvanlar gibi içimde koşuşturan duygularımı yatıştırmak için, kendi kendimle uzun bir muhasebeye daldım. (...) Benim yiğit gerillam, hepimizi birden mi seviyordu? (...) yoksa, gizlilik koşullarında yaşamak bir tür bölünmeye, aynı anda çeşitli paralel hayatların yaşanması için bir tür geniş kapsamlı duygusal imkâna mı yol açıyordu? (s. 185)

Modesto’yla ilk karşılaştığı toplantılardan birinde Gioconda için alarm zilleri çalmaya başlamıştır:

Modesto bana bakıyordu – sadece gözlerime değil tepeden tırnağa her yanıma. (...) Anlattıklarına dikkatimi vermek istiyordum, ama tenim bilinmez bir tehlikeyi sezmişçesine bedenimde ürpertiler dolaşıyordu. (...) İçimde bir yerde uyuklayan kadının nerdeyse uyanmakta olduğu hissine kapıldım. (s. 220)

Ve ne kadar direnmeye çalışsa da, karşımızda yine aynı hayran kadın vardır:

Onu büyülenmiş gibi dinlerdim. (...) Bu adam tenime işliyordu ve ben nasıl uzak duracağımı bilemiyordum. (s. 225)

Sonunda uzak duramaz. Yine mücadele ve dava ortaklığının, gizlilik koşullarının büyüsü; yine ayrılıklar ve kavuşmalar; yine terk edilme korkusu... Bu kez ayrıca, değişken bir ruh halinin, onun burjuva kökenine yönelik aşağılayıcı bir tavrın, düşmanca sessizliklerin kahrediciliği de eklenmiştir Gioconda’nın çektiği acılara. Devrimden sonraki ilk karşılaşmaları ise ardından geleceklerin habercisidir: Bir yandan Sergio ile kendisi arasında bir seçim yapmasını ister Modesto. Öte yandan da aynı solukta, kendisinin kimseyle birlikte yaşayamayacağını, ayrı evlerde oturmalarının uygun olacağını “bildirir.” Bundan sonrası çorap söküğü gibi gelecektir: Modesto’nun yakınında olabilmek için televizyon kanalları yöneticiliğinden ayrılıp, Modesto’nun başında olduğu Planlama Bakanlığında sekreterlik yapmaya başlar. Tümüyle teslim olmuş, adeta sanrılarla boğuşmaktadır:

Gerilimli suskunluklarını gözlüyor, onu öfkelendirecek ne yapmış olabileceğime dair delice varsayımlarla kendimden geçiyordum. (s. 296)

Birlikte çıktıkları uzun bir resmi gezide, evli olmadıkları için Modesto ona tamamen sekreteri gibi davranır. Gioconda’yla birlikte olmasından duyduğu ezikliğin karşılığı tam bir işkencedir. Nihayet Gioconda Belli o gezide, Modesto’ya duyduğu sevdanın onu “nasıl bir hastalık gibi yavaş yavaş tükettiğinin” farkına varır. (s. 315) Geziden döndükten ancak aylar sonra ilişkiyi bitirir.

Geriye baktığında, Modesto’ya karşı hissettiklerini, bu ilişkideki saplantılı davranışlarını tüm açıksözlülüğüyle şöyle tahlil ediyor Belli:

Davranışlarım tamamıyla ilkel, cangılda bir maymun sürüsündeki dişilerin davranışlarından farksızdı. En güçlü erkek tarafından seçilmekti derdim. Zihnimi (ve hormonlarımı) tutuşturup mantığıma ihanet eden bizatihi iktidar değil, güçlü erkeğin iktidarına teslimiyetti. (s. 291)

Daniel Ortega’nın tacizkâr bakışlarına maruz kaldığı o günlere geri döndüğünde ise, Modesto karşısındaki konumunu, Ortega’nın o zamanlar sevgilisi, sonra karısı olan Rosario Murillo’nun konumuyla karşılaştırıyor:


[Rosario] ilk tanıdığım zamandan beri bir hayli kilo kaybetmişti, durmadan tırnaklarını yiyor, mutsuz, yüzü olmayan küçük bir gölge gibi Daniel’i izliyordu. (...) belki ben de Modesto’nun yanında böyle duruyorum diye düşündüm utançla (...) bu adamların oraya buraya serpiştirdiği aşk kırıntılarını yakalamak için dilenciler gibi bizi onların peşinden koşturan hain bir büyünün kurbanlarıydık. (s. 299)

Nitekim sonraları Rosario ile aralarındaki bu benzerliği karşılıklı teyit ederler.

Modesto’nun ardından kendi zaaflarını gözden geçirir, terapiye gider ve erkeklerle ilişkilerini dönüştürmeye karar verir. Psikoloğu ona yetişkince sevginin, aşka duyduğu doyurulmaz açlık yüzünden erkeklere karşılık vermek değil, özgürce seçerek sevmek olduğunu söyler.

Eninde sonunda gene bir erkekle birlikte olacaktım, ama ona ihtiyaç duyduğumdan değil, sevdiğim için. (s. 319)

Nitekim, kitabın sonlarında, ikinci kocası Charlie ile ilişkilerini anlatırken, bu hedefine oldukça yaklaştığı izlenimi veriyor Belli. Adeta buna koşut olarak, analığı da hormonlarının güdüsündeki bir cinsel ihtiyaç biçiminde yaşamamaktadır artık. Dördüncü çocuğu olan Adriana, ABD’den Nikaragua’ya gidişlerinden birinde evlat edindiği bir kızdır.

Her ne kadar aşkı yaşayış tarzı değişmiş, ABD’li bir gazeteciyle evlenip hayatını ABD ile Nikaragua arasında bölmüş, FSLN’den kopmuş da olsa, Gioconda Belli’nin değerlerinin, inançlarının, içindeki coşkunun sürdüğü, anılarının her satırında ve taşkın, şiirsel dilinde açık bir biçimde görülüyor:

Hiçbir değere bağlı kalmamamızın vaaz edildiği, kolayca yılgınlığa kapıldığımız, inancımızı yitirdiğimiz ve hayallerimizi inkâr ettiğimiz bugünlerde, hayatı –hatta ölümü– değerli kılan türden bir mutluluğu savunmak adına bu anıları yazıyorum. (s. 13)

Tenimdeki Ülke Nikaragua daha önce birçok dile çevrilmiş. Beril Eyüboğlu’nun titiz çevirisi ve akıcı Türkçesi sayesinde, kitaba yansıyan şiirsellik ve coşkuyu paylaşmak, artık Türkiyeli okurlar için de olanaklı.

Devamını görmek için bkz.

Ertuğrul Mavioğlu, “Nikaragua devriminin diğer yüzü”, Radikal Kitap Eki, 15 Haziran 2007

"Somoza bir orospu çocuğudur ama bizim orospu çocuğumuzdur." Nikaragua'da bağımsızlık mücadelesinin önderi Augusto Sandino'ya bir barış yemeği sonrası kurulan kalleş pusuda oynadığı rol sayesinde, ailesiyle elli yıl halkın ensesinde boza pişirme hakkını elde eden bir diktatör için edildi bu küfür. İyi İngilizcesi sayesinde ABD'lilerle rahat anlaşabilmesi dışında üzerinde hiçbir ışığı olmayan, sular idaresinden çıkma bu memur Anastasio Somoza Garcia'dan başkası değildi. Onu "bizim orospu çocuğumuz" diye niteleyen ise dönemin ABD Başkanı Franklin Roosevelt...

Somoza Garcia 1934 yılında Sandino'ya suikast düzenlendikten tam üç yıl sonra bu kez karısının amcasına karşı bir darbe tezgâhlamış ve kendini devlet başkanı ilan edivermişti. Onun diktatörlüğü 1956 yılına kadar sürdü; ta ki, bir şair eline silahı alıp, namludan çıkan kurşun karşısında bütün insanların eşit olduğu gerçeğini hatırlatıncaya kadar... Şair, onun kaderini, yaklaşık yirmi yıldır sayısı hızla kabaran kurbanların kaderiyle eşitlemişti eşitlemesine ama gel gör ki bunun Nikaragua'ya pek de faydası dokunduğu söylenemez. Zira Somoza Garcia'nın koltuğuna önce büyük ama ebleh oğlu Luis, ardından da en küçük oğlu Anastosio yerleşti. Anastosio'nun bedeninin (devrim sonrasında gerillaları postallarıyla birlikte içinde ağırlayacak olan) başkanlık sarayındaki altın küvet için yaratılmış olduğu daha baştan belliydi. O, bırakın mütevefa diktatör babası gibi iyi İngilizce konuşmayı, İngilizcesi İspanyolcasından bile ileriydi. West Point (ABD Askeri Akademisi) mezunu, eğitimli işbirlikçi, "su katılmamış bir criollo"ydu o (Criollo, Latin Amerika'da doğmuş Avrupa kökenlilere verilen ad). Öylesine rafine bir işbirlikçiydi ki, bu sayede ABD'nin desteğiyle 1979'daki devrime kadar hanedanlığını korumayı başaracaktı.

O yıl (1979) İstanbul'un her semtinde kireçle temizlenmiş bembeyaz duvarlara kırmızı boyayla kocaman harflerle yazılan şu sloganı anımsayan var mıdır acaba: "Dün Şah... Bugün Somoza... Yarın...?" İran'ın kan emici şahı Rıza Pehlevi'nin ardından Nikaragua'nın işbirlikçi faşist diktatörü Somoza da bir gece ansızın ülkesinden kaçınca dünyanın bütün mazlumları esen bu sıcak rüzgârlardan şimdi hangi ülke diktatörünün nasibini alacağını ciddi ciddi merak eder olmuştu ki, sloganın esin kaynağı tastamam buydu.

Devrim yılları

Devrimin ilk yılları, benzeri bütün devrimler gibi geçebilirdi. Yani karşı devrimcilerin silahsızlandırılıp örgütlülüklerinin dağıtılması, halkın ekonomik ihtiyaçlarının karşılanması, devrimin farkını ortaya koyacak bir ileri toplumun inşasında kaçınılmaz olan sosyal ve kültürel atılımlarla... Ama Nikaragua'da böyle olmadı. Büyük fedakârlıklar ve çok sayıda vatanseverin ölümü pahasına gerçekleşen devrim, on yıl gibi kısa bir süre içinde hızla yenildi. Peki neden?

Nikaragua'yı konu edinen ve ama çok da yeterli olmayan bilgilere dayanarak kaleme alınan Nikaragua Bir Kıvılcım'la, devrimin önder isimlerinden Thomas Borge'un bir devrim güzellemesi kitabı olan Sandino'nun Kızları ya da Omar Cabezas'ın Dağdan Kopan Ateş gibi romanlarıyla yetinerek devrimin gün gelip altın bir tepsi içinde burjuvaziye teslim edilişinin serüvenini anlamak olası değil. Hele hele, devrimin ardından üç örgütün (GPP, Terceristas, Proleter) bileşimi sonucu kurulmuş Sandinist iktidarın, her kararı oy birliğiyle alan dokuz kişilik cuntasının başkanı Daniel Ortega'nın, bu yıl yeniden devlet başkanı seçilmesinin, 'ikinci bir devrim' gibi heyecan uyandırmamasının ardındaki sırlara tamamen uzak kalırdık.

Farklı bir açı

Nikaragua'da solun iktidar serüvenine doğru tanımlar getirebilmek ve özellikle de bugünü açıklayabilmek için, devrimin içinden gelen ama aynı zamanda sözünü de sakınmayacak birisinin yardımı gerekliydi ki, o tanık biriktirdiklerini önümüzdeki masaya boşaltmak için fazla bekletmedi. Latin Amerika'nın tanınmış şair ve yazarı, Nikaragualı eski kadın gerilla Gioconda Belli'nin 'aşk ve savaş anıları'ndan oluşan Tenimdeki Ülke: Nikaragua'yı, Metis Yayınları Türkçeye kazandırdı. Portakal Ağacında Oturan Kadın ile tanıdığımız Gioconda Belli, devrimin önder isimlerine yakınlığı, gördüğü iyi eğitim, üst sınıflardan devrim mücadelesine transfer oluşunun avantajları ve sağlam kalemiyle; Nikaragua devrim sürecine ilişkin gereksindiğimiz açıyı yakalamamızda bizlere yardımcı olmaya aday görünüyor.

Depremin büyük etkisi

Anılarından öğreniyoruz ki Belli'nin devrimden çok yıllar önce kendi iç devrimini gerçekleştirmiş olmasında, Managua'yı yıkan depremin büyük etkisi var. Deprem Managua'yı yıkarken o sağ kurtulmuş kurtulmasına da, tıpkı Marmara depreminin ardından hepimizin hissettiği gibi 'canımızın o kadar da tatlı olmadığı' duygusunun, benliğinde ikinci bir sarsıntıya neden olduğuna kuşku yok. Bu nedenle, yarılan hayatının geri kalanı, kendi varlığını pek de öne çıkarmayan özveri yıllarıdır... Daha iyi bir maaşla, daha iyi koşullarda herkesin kıskanacağı bir iş bulup, sistemin onu sarıp sarmalayacağı kollarına atılmak yerine, bir bodrum katında daha küçük, ama dikkat çekmeyen ve sayede yeraltındaki devrimci örgüte daha yarayışlı olan bir işte işçilik... İçinde silahtan, paraya, dökümana kadar yüzlerce paketi Managua'nın o mahallesinden öbür mahallesine taşırken, aynı zamanda hem ölüm hem de hapse düşme tehlikesini de sırtında taşıdığı kuryelik... Sonra aldığı hapis cezasıyla birlikte başlayan ancak devrimle sonlanabilecek olan sürgünlük yılları... Diğer yanda onu sıkıp bunaltan, varla yok arası berbat bir evlilik... O topraklarda daha kolay sindirilse de buralarda cinayet sebebi görülen pek çok 'aldatma' ve şehvet hikâyesi, cephe gerisinde viyaklamaları silah seslerini bile bastırarak dünyaya gelen çocuklar ve zaferle birlikte ortaya çıkan yepyeni bir ufuk...

Belli'nin kaleminden Nikaragua devriminin pek bilinmeyen tarihini okurken, yenilginin ipuçlarının devrim öncesinde ortaya çıktığını da anlayabiliyoruz. Bir an geliyor ki, devrimi başlatan en deneyimli, en birikimli, en seçkin kadrolar, sanki saatleri çalmış, sıraları gelmiş gibi ölüyor. İşte Belli'nin o günleri anlatan cümleleri: "Marcos'un (Eduardo Contreras) öldürüldüğü gün Ulusal Muhafızlar FSLN'nin (Sandinista Ulusal Cephesi) kurucusu Carlos Fonseca'nın Nikaragua'nın kuzeyindeki dağlık bölgede bir pusuya düşürülerek öldürüldüğünü açıkladı. Proletarya örgütlenmesini savunan grubun liderlerinden Roberto Huembes de Managua'da öldürülmüştü. (...) Bu kıyım son bulmayacak gibiydi."

Belli'nin, "Yüzlerce hayat daha yarı yolda son buldu. (...) Ölen arkadaşlarım için yalnız devrimin zafere ulaştığı gün ağladım. Kimsesiz kemiklerini, boş göz yuvalarını, onları artık hiç uyandıramayacağımız ağır, merhametsiz uykuyu düşünerek gözyaşı döktüm" derken, kayıplar yüzünden artık kolektif bir liderlikten yoksun kalan devrimin geleceği için de göz yaşı döktüğü anlaşılabilir.

ABD sahnede

Devrim büyük bir coşku patlamasına neden olsa da yoksulların mutluluğu ile mutsuz olanlar da vardı. En başta da, arka bahçedeki her tür hareketlenmeden huzursuzluk yaşayan kuzeydeki büyük dev... Bu nedenle Nikaragua, devrimin ilk gününden itibaren ABD destekli saldırı ve provokasyonlarla, ambargolarla, konrgerilla operasyonlarıyla boğuşmak zorunda kaldı. Her yıl daha da artan gerilim ve yoksulluk devrimi hızla uçurumun kenarına taşıdı. Ve son nokta, CIA'nın maddi manevi her türlü desteğini arkasına almış, Violeta Chamorro'nun sandık zaferiyle konuldu. 1990'daki seçimde, FSLN'nin başkan adayı Daniel Ortega ancak yüzde 42 oranda bir destek bulabilmişti. Başkanlığı devrettikten sonra ticari faaliyetlerini artırarak palazlanan Ortega'nın, on yedi yıl sonra yine devlet başkanı olarak geri dönüşü ise 'muhteşem' olmadı.

İçinde hayli güçlü dersler barındıran Tenimdeki Ülke: Nikaragua, kısa bir zaman dilimine sığan tüm bu zafer ve yenilgileri uzaktan izleyenlere daha anlaşılır hale getirmekte başarılı. Üstelik yazara göre ortada şaşırtıcı bir şey de yok: (Çünkü) "Bizler, hayatımızı dokuyacak bir yumak iplikle geliriz bu dünyaya. İnsan başlangıçta bu dokumanın nasıl bir şekil alacağını bilmez ama geriye dönüp baktığı bir anda 'Elbette!' der, Başka türlü olamazdı. Bu parlak iplik, bu örgü başka türlü bir sonuç veremezdi."

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.