Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-612-1
13x19.5 cm, 152 s.
SARI ETİKET
ÖZEL İNDİRİMLİ
Liste fiyatı: 12,50 TL
İndirimli fiyatı: 4,50 TL
İndirim oranı: %64
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Ben Sabaha Kadar Uyanığım
Özgün adı: Gavhuni Man Ta Sob Bidaram
Çeviri: Maral Jefroudi
Yayına Hazırlayan: Bülent Doğan
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mayıs 2007

Çağdaş İran edebiyatının temsilcilerinden Cafer Modarres Sadeghi'nin iki öyküsünü bir araya getiriyoruz bu kitapta: 1983 tarihli Bataklık ve 2004'te yayımlanan Ben Sabaha Kadar Uyanığım. İlk bakışta bireysel birer anlatı gibi görünen bu öykülerde, devrim sonrası İran'da gündelik hayatın izlerini görmek, siyasi tartışmaların, çıkmazların, eylemlerin izlerini sürmek mümkün. Yalın ve sade bir üslupla kaleme aldığı öykülerinde Sadeghi, toplumsal bir haletiruhiyeyi ustalıkla yansıtıyor.

“Oyunumuz daha yeni hareketlenmiş, seyredilir olmuştu… Bozmuyorduk. Top ağa takılmıyordu, yere düşmüyor, dışarı çıkmıyordu; rüyada oynuyor gibiydik… Daha yeni ısınmıştık oyuna, nasıl gideceğini düşünüyorduk. Daha yeni başlıyorduk son defa oynadığımız gibi oynamaya… Ama son kez oynadığımızda biz bizeydik, sadece biz bize ve tek bir seyircimiz bile yoktu. Oysa şimdi seyircilerimiz vardı ve yeni seyirciler teker teker geliyor, masanın etrafını çeviriyorlardı. Ciddi bir izdiham vardı… Epeydir çıt çıkarmıyor, sadece oyunumuzu oynuyorduk. Zil çaldığından beri oyunu bozmamıştık. Sadece oynuyorduk. Topu kaçırmayı düşünmeden, sayı almayı düşünmeden, kazanmayı düşünmeden…”

OKUMA PARÇASI

Gavhuni – Bataklık, açılış bölümü, s. 11-13.

1

Babam ve sayısını hatırlamadığım, içlerinden sadece birini tanıdığım –Golçin, ilkokul dördüncü sınıf öğretmenim– birkaç genç adamla İsfahan'ın Zayenderud* nehrinde yüzüyorduk. Geceydi, dolunay vardı ve gökyüzü bulutsuzdu. Suda sadece biz vardık. Suyun içinde de dışında da başka kimse yoktu. Siyosepol** çok uzakta değildi; ay ışığıyla pırıl pırıldı. Ortalık aydınlık sayılırdı. Su kıyısındaki ağaçlar, kaldırım kenarındaki parmaklıklar, nehir boyundaki cadde, hatta ağaçların ardından Sofe Dağı'nın uzun ve sivri gölgesi bile görülüyordu. Su sıcaktı. Sessizdi. Kocaman bir havuz gibiydi. Ama nehir olduğuna ne şüphe... Hem de Zayenderud. Su boynuma kadardı. Durmuştum. Hepimiz suyun içinde durmuş; etrafı seyrediyor ve konuşuyorduk. Babam dedi ki, "Tadını çıkarın çocuklar! Tüm nehir bizim. Canınızın istediği gibi... Tadını çıkarın."

Adamlardan biri, yani Golçin Siyosepol'ü gösterdi ve babama dönerek, "O köprünün altı da sizin mi?" dedi – zaten kim olduğunu da o zaman anladım. Herkes güldü. Sadece babam ve ben gülmedik. Babam bozulmuştu. Ben de köprünün altının iyi bir yer olmadığını duymuştum; ben de bozuldum.

Sonra babam balıklama suya daldı, dipten yüzdü ve biraz ötede başını sudan çıkardı.

Golçin bağırdı: "Çok uzağa gitme! O tarafta girdap var."

Babam yüzüne bir tebessüm kondurarak dedi ki, "İçin rahat olsun. Ben bu nehrin her yerini avucumun içi gibi bilirim." Sonra yine balıklama suya daldı. Suyun herhangi bir yerinden başının çıkmasını bekledim. Ama hiçbir şey olmadı. Çok uzağa gitmiş olabileceğini düşündüm; çünkü nefesinin bitmeyeceğini biliyordum. Belki de bir oyun oynamak istiyordu ve nehrin başka bir yerinden çıkaracaktı başını. Kendi etrafımda dönüp bakındım. Ama ondan eser yoktu. Baktım o gençlerin de umurunda değil. Birbirleriyle konuşuyor, bazı bazı birbirlerine su sıçratıp gülüyorlardı.

Fark etmemiş gibi yapıp yapmamak arasında bocaladım. Bağırıp çağırmaya başlarsam bana gülebileceklerini düşündüm. Çünkü babam boğulacak adam değildi. Tam o sırada bir baktım biri suyun kıyısında durmuş, ellerini sallayarak bağıra çağıra bir şey söylüyor. O tarafa gittim. Annemdi. Ama garipti; çadoru yoktu. Uyurken giydiği bol pantolonu ve dağınık saçlarıyla... Çadorsuz evden çıktığını hiç görmemiştim. Uykudan yeni fırladığı ve doğrudan, yataktan çıkıp buraya geldiği belliydi. Su kıyısına vardım. "Siz yine mi suya girdiniz?" dedi. "Sabah su, akşam su; zamanlı zamansız su!"

2

Ayaklarım ve tüm vücudum ıslaktı. Önce yatağımı ıslattım sandım. Çünkü çocukken de ne zaman rüyamda su görsem yatağımı ıslatırdım. Şimdiyse çocukluk geçeli çok olmuştu –yirmi dört yaşındaydım– altımı ıslatmayalı da çok olmuştu. Yıllar sonra, artık yatağımı ıslatmasam da, hâlâ rüyamda her su gördüğümde rüyamın içinde korkuyor, uyanmaya çalışıyordum. Rüyanın içinde, nerede olursam olayım ayağımı yere vuruyor, zıplayıp duruyordum; kendimi uyandırıncaya kadar. Uyandığımda da altımı ıslatmaya ramak kaldığını görüyordum; kalkıp tuvalete gitmek zorunda kalıyordum.

Geçti. Sadece terlemiştim. Suda –bu rüyadaki suda– ayaklarımı yere vurduğumu ya da zıpladığımı hatırlamıyorum. Suyun sıcaklığındandı bu. Korkudan ayağımı yere vurduğumda hem ıslak olurdu hem de soğuk. Bu soğukluktu beni korkutan. Ama bu düşün suyunda ne soğuktan bir iz vardı ne de ıslaklıktan. Bu su tam kıvamında soğuktu, ya da sıcaktı – bedenimle aynı sıcaklıkta. Suyu hissetmiyordum. Belki de üstüne vuran ayın şavkından, köprünün yansımasından ya da renginden ve şeklinden anlamıştım su olduğunu. Gerçekten ayın şavkı nehrin üstüne vuruyor muydu? Hatırlamıyorum. Daha başka? Şekli neydi? Ne renkti? Suyun içinde bizim ne yaptığımızı bile unutuyordum. Bu rüyayı yazmalıydım. Aklımdan çıkmasına engel olmalıydım.
(…)

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

“Salam Sadeghi!”, Timeout İstanbul, Haziran 2007

Kendi yakın çevremden edindiğim izlenimi, uzak çevrelere baka baka yaptığım gözlemle birleştirirsem, bir genellemeye çıkabilirim: Türk okuryazarların büyük çoğunluğu, çağdaş İran sanatı söz konusu olduğunda, özellikle edebiyattan ve sinemadan dem vurulduğunda, bu ülkeden çıkan sanatçı ve işlere büyük yakınlık duyduklarını, genelde sıkı örneklerle karşılaştıklarını söyler.

Kendi yakın çevremden edindiğim izlenimi, uzak çevrelere baka baka yaptığım gözlemle birleştirirsem, bir genellemeye çıkabilirim: Türk okuryazarların büyük çoğunluğu, çağdaş İran sanatI söz konusu olduğunda, özellikle edebiyattan ve sinemadan dem vurulduğunda, bu ülkeden çıkan sanatçı ve işlere büyük yakınlık duyduklarını, genelde sıkı örneklerle karşılaştıklarını söyler. Gelgelelim birkaç isim sayılmaya kalkışıldığında hemen tıkanıklık yaşanır: İçimizden şanslı olanlar, çocukluk çağlarında Samed Behrengi’yle tanışmıştır; çoğumuz Sadık Hidayet’in kitaplarını okumuşuzdur; Kiyârüstemî ve Mahmelbaf (bazen kızıyla beraber hatırlanır) da filmleri görülmüş, beğenilmiş yönetmenlerdir. Gerisi gelmez. Onca zaman yan yana, kimi zaman iç içe yaşamış ama galiba komşumuzu iyi tanı yamamışızdır. Bu biraz da bizim suçumuzdur. Çünkü daha çok Türkiye’nin muhafazakâr partilerini yıpratmak için yayınlanan “İran’da bankta yan yana oturan bir erkek bir kız şişe geçirilip kızartıldı” tipi şişirme haberlerin hepsini takip der, kültür-sanat gelişmelerinin peşine pek düşmeyiz. şimdi iyi haber: Metis Yayınları tarafından geçtiğimiz ay yayımlanan Cafer Modarres Sadeghi’nin kitabıyla artık konu açıldığında yapıt saymaya girişirsek, bir elin parmaklarını tamamlamaya çok yakınız. Sadeghi’nin, ikinci bölümüyle aynı başlığı taşıyan kitabı, İran’da 1992 yılında yayımlanan ‘Gavhuni Bataklık’ ile 2004’te yayımlanan ‘Ben Sabaha Kadar Uyanığım’adlı uzun öykülerini bir araya getiriyor. 1954 doğumlu olan yazar, demek ki Sadık Hidayet Paris’te havagazını açıp intihar ettikten 3 yıl sonra (Sylvia Plath’in vanayı açışı: 1963) ve bizim yazarlarımızdan Orhan Pamuk (1952), Enis Batur (1952), Nedim Gürsel (1951), Cemil Kavukçu (1951), Hasan Ali Toptaş (1958) ile de yakın zamanlarda doğmuş. (Olur a, biri tutup karşılaştırmak ister diye, not düşüyorum) Çağdaş ya da klasik, (daha) doğudan gelen metinleri okumaya koyulduğunda kişi ya sezer, ya görür: Ayrıntılar artmış, zaman yavaşlamıştır. Avrupa’dan kalkıp Türkiye’yi geçerek İran’a varır, daha da ilerleyip Hindistan’a hatta Japonya’ya ulaşırsanız, herhangi bir anlatı da, bir yaprağın dalından kopup yere düşüşünü betimleyen satırların sayısının gitgide arttığını görürsünüz. Sadeghi’nin ilk öyküsü de böyle açılıyor. Serin serin, usul usul, aheste aheste anlatmaya koyuluyor yazar. Tahran’da kıt kanaat geçinen bir bekar evini iki arkadaşıyla paylaşan kahramanımızın son bir yıl içinde gördüğü rüyalara babası sık sık konuk olmaya başlıyor. Bu rüyalardan uyanayım kurtulayı m derken kıskıvrak gündüşlerine yakalanan, gerçekle hayal arasındaki çizginin silinmeye yüz tuttuğunu anlayan, yavaştan hayatının kontrolünün elinden kaydığına şahit olan kahramanımız, her aklı başInda düş mağduru gibi, olup biteni yazıya dökmeye, kalem kâğıt ile zapturapt altına almaya karar veriyor. Ancak düşten yaka sıyırmaya çalışan gerçek debelenip durdukça durgun sular da bulanıyor, hikayenin zamanı ritim kazanıyor, hatta kimi zaman yokuş aşağı tepetaklak giden bir sürat kazanıyor. Sonuçta durmadan doğuya doğru gidersek bir nokta batıya uğramamızın kaçınılmaz olduğunu coğrafya, astronomi, felsefe ve şiirden biliyoruz. Sadeghi’nin üslubu da, hikâye açılıp ilerledikçe, yukarıda sözünü ettiğimiz hızla beraber, batının dolaylarına uğruyor. Öyle ki, kimi kez Tahran’la İsfahan arasında mekik dokuyan kahramanımızdan Holden Caulfield tınıları duyuyoruz. Ama 20. yüzyIl İran edebiyatında (ve sinemasında) sıkça rastladığımız gibi, ‘varoluş’, ‘modernitenin getirileri karşısında birey’gibi ana izlekler her iki öyküye de hâkim. Birinci bölümdeki nehir, ilk sayfalarda doğuyor ve tüm öyküyü kat ediyor. Deneyimi olan okur, İranlı sanatçıların yapıtlarında kullanılan simgeciliğin, yasaklar nedeniyle taşıdığı hayati önemi göz ardı etmeyecektir. ‘Gavhuni – Bataklık’ta göze çarpan bir diğer özellik, sık sık karşımıza çIkan, Tahran ile İsfahan şehirleri arasındaki karşılaştırmalar. İsfahan, İran’ın üçünçü büyük şehri ve Sadeghi’nin doğum yeri. Öyküdeki kahraman gibi Sadeghi de, 20’li yaşlarına geldiğinde doğduğu şehri bırakıp İngiliz Dili ve Edebiyatı eğitimi alacağı üniversite eğitimine başlayacağı sıra olsa gerek başkente taşınmış. Sadeghi öyküsünde bu iki şehrin kimliklerini didikleyip içinde yaşayan insanları nasıl biçimlendirdiğini anlatırken, aynı zamanda gündelik yaşamın ayrıntılarına da iniyor ve kiraların nerede yüksek olduğundan, trafik gürültüsünün nerede daha katlanılır sayılabilece ğinden ya da hangi şehirde daha zor para kazanılabileceğinden söz açıyor. (Bu satırlarda gerçekten komşu olduğumuzu hissediyoruz. İzmir’e mi taşınsak hayallerini, orada nasıl para kazanılır ki tedirginliklerini, ama Bodrum da iki saat yahu avuntularını ve sonunda hep İstanbul’un kazanışını hatırlıyoruz.) Buradan baktığımızda, kitap bize hep merak ettiğimiz, türlü bahanelerle yakınına yaklaşamadığımız bir ülkenin sokaklarında bizim gibi dolaşan, bir kafede oturan, suların kenarına inen, otomobillere dikkat kesilip karşıdan karşıya geçen ‘sıradan insan’larının iç dünyasını, yaşama ve dünya bakışlarını keşfetme şansı veriyor. Diğer tarafta da, başlarda sözü ettiğimiz, düşlerle ve uykuyla, yani geceyle ve gündüzle fazla haşır neşir kahramanlarımız üzerinden ‘insan’a yeniden bakış şansı. İlk öykünün kahramanı “(İsfahan’da) nereye adımımı atsam canımı acıtan bir şey vardı. Çocukluğumda gördüğümden beri aynı kalan şeyler de, başka şeylere dönüşenler de” cümlesini kurduğunda huzursuz bir ruhla yüz yüze kaldığımıza daha iyi anlıyoruz. Son not olarak demeli ki, kitabın en iyi yönlerinden biri pürüzsüz çevirisi. Maral Jefroudi, Türkiye’de yaşayan, Boğaziçi Üniversitesi’nde Yüksek Lisans öğrencisi olan bir İranlı (ya da belki İran asıllı bir Türk vatandaşı). En son Mesele dergisinin Mayıs 2007 sayısında ‘1 Mayıs 1977: Hafıza, Adalet ve Devrimin Hayaleti ’başlıklı yazısı göründü. Biz onu edebiyatla olan ilişkisinden önce barışa, adalete ve özgürlüğe olan tutkusuyla ve Çiya’nın ‘Yemek ve Kültür’ dergisinde yayınlanmış İran Sineması’nda Yemek Teması ve Mahremiyet konulu ilginç ve iyi bir yazısıyla tanıyoruz.

Devamını görmek için bkz.

“Baba-oğul hikâyeleri”, Yeni Aktüel, Sayı: 110

Cafer Modarres Sadeghi'nin Ben Sabaha Kadar Uyanığım kitabı İran hakkında çok şey söylüyor ama anlattığı asıl hikâyeler son derece evrensel bir nitelik taşıyor. İki ayrı hikâyede de baba-oğul ilişkilerini incelikli bir üslupla resmediyor Sadeghi.

Lübnanlı yazar Elias Khoury, kendisiyle yaptığım bir söyleşide, Batı'da Arap edebiyatının daha çok sosyolojik inceleme nesnesi olarak görüldüğünü anlatmıştı. Bu saptama yalnız Arap edebiyatı için değil, Batı-dışı tüm kültürlerin edebi ürünleri için geçerli sanırım. O hep tartıştığımız oryantalizmin sonuçlarından biri. Gözlemim o ki, burada, Türkiye'de bile Batı edebiyatını okurken edebiyata, dile, karakterlere, kurguya, Batı-dışı edebiyatı okurken ise içinde yeşerdiği ülkenin koşulları hakkında ne söylediğine odaklanarak okuyoruz. Belki de merak giderme gereksinimimizin, edebi talebimizi arka planda bırakmasıdır bunun sebebi...

Cafer Modarres Sadeghi'nin Metis Yayınları'ndan Maral Jefroudi'nin çok özenli ve güzel çevirisiyle yayınlanan Ben Sabaha Kadar Uyanığım adlı kitabının arka kapak yazısı nedeniyle söylüyorum bunları. Aslında kitap, Sadeghi'nin Gavhuni (Bataklık, 1983) ve Ben Sabaha Kadar Uyanığım (2004) adlı iki uzun hikâyesi ya da kısa romanının bir araya getirilmesinden doğmuş. Arka kapağında ise, "İlk bakışta bireysel birer anlatı gibi görünen bu öykülerde, devrim sonrası İran'da gündelik hayatın izlerini görmek, siyasi tartışmaların, çıkmazların, eylemlerin izlerini sürmek mümkün" deniyor. Aslına bakarsanız Sadeghi'nin metinleri gerçekten de İran hakkında çok şey söylüyor, ama anlattığı asıl hikâyeler son derece evrensel bir nitelik taşıyor. İki ayrı hikâyede de baba-oğul ilişkilerini incelikli bir üslupla resmediyor Sadeghi... Arka kapak yazısındaki cümle ise İranlı bir yazarı okumak için, sanki mutlaka ülkesinin özgün koşulları, tarihi hakkında bize enformasyon vermesi gerekiyormuş izlenimi yaratıyor. Sanki o hepimize dair bir şey söyleme hakkını İran'da doğarak ve Farsça yazarak kaybetmiş gibi...

İlk hikâye, bir miktar otobiyografik nitelikler taşıyor. İsfahan'da doğup (1954), eğitimini Tahran'da tamamlayan Sadeghi, yazarlık kariyerine de Tahran'da başlıyor. Hikâyenin kahramanı genç adam ise İsfahan'la Tahran arasındaki gerilimini, ölen babasının baş kahramanı olduğu rüyalarını anlatıyor Bataklık'ta... Zayenderud Nehri'nin sonundaki bataklıktan adını alan bu öykü, İranlı yönetmen Behruz Afkhami tarafından senaryolaştırılarak sinemaya da uyarlanmış. Bir baba, oğul ve nehir öyküsü... Babasıyla, annesiyle, onların yarattığı mutsuzlukla hesabını bir türlü göremeyen, her ikisini de kaybettikten sonra gittiği Tahran'da ne istediği sorusuna yanıt vermekte zorlanan, sevmediği halde halasının kızıyla evlenen bir genç adam sonunda yazarak var olmaya karar veriyor. Ne var ki yazdıklarını da, rüyalarını da geçmişinden kurtaramıyor bir türlü... Nehrin sonundaki bataklıkla her şeyin başlangıcındaki geçmiş, mutsuzluk şekillendiriyor hem rüyalarını hem de yazdıklarını...

Kitaptaki ikinci metin ise bir şair ve gazeteci olan babasının arkadaşlarıyla yaşamaya bir şekilde "mahkûm edilen" bir üniversite öğrencisinin normalleştirilmesi sürecini öykülendiriyor. Annesinin ölümünden babasını sorumlu tutan, hiçbir işe yaramadığı duygusunu, ezkaza gittiği üniversitede ve Tahran'daki diğer üniversitelerde bir ayaklanmaya neden olarak yenen genç bir adamın takım elbiseyle barış imzalamasının nasıl sağlanabileceğine ilişkin, yaralayıcı bir hikâye bu. Bu hikâyedeki Homayun –hemen her ülkede çeşitli düzeyde benzerleri bulunabilecek bir roman yazarı– ve Sirus –kahramanımız ona "Sirus Haber Ajansı" diyor– karakterleri bir hayli tanıdık gelebilir kimimize...

Yayınevinin biraraya getirdiği bu iki uzun öykü, modern İran edebiyatının en etkili yazarlarından biri kabul edilen Sadeghi'nin yazarlık serüveninin başlangıcından bu yana nasıl bir gelişme gösterdiğini de ortaya koyuyor. Bu gelişmenin aynı zamanda bir sadeleşme süreci olduğunu, özellikle ikinci hikâyenin roman yazarı kahramanı Homayun'a ilişkin saptamalardan da anlamak mümkün... Süslü sözcüklere ve karmaşık cümlelere, otantik vurgulara değil, yazarın kurguya ve neye, ne zaman işaret edeceğine dair gösterdiği olağanüstü titizliğe dayanıyor bu öykülerdeki anlatının gücü. İşte bu yüzden Sadeghi çok iyi bir seçim ve ortaya koyduğu edebiyat da İran sınırlarını aşıyor...

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.