Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-613-8
13x19.5 cm, 84 s.
SARI ETİKET
ÖZEL İNDİRİMLİ
Liste fiyatı: 9,00 TL
İndirimli fiyatı: 3,75 TL
İndirim oranı: %58,33
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Mesire Yerleri
Paramparça Bir Roman
Özgün adı: Picnic Grounds
A Novel in Fragments
Çeviri: Deniz Canefe
Yayına Hazırlayan: Başak Ertür
Kapak Fotoğrafı: Jean Mohr
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Haziran 2007

İsrailli yazar Oz Shelach'ın fragmanlardan oluşan metni, inkâr üzerine kurulmuş bir toplumdan insan manzaraları sunuyor. Shelach küçük, tuhaf, sarsıcı hikâyelerini keskin bir farkındalıkla, farkındalığın bedeli olarak kaybedilen saflığın özlemiyle, adaletsizliğin zorunlu kıldığı türden bir mizahla ve her şeye rağmen şefkatle anlatıyor. Biz çok bağlandık bu kısacık kitaba, sizin de seveceğinizi umuyoruz.

"Her ilkbahar, kimi zamanlar daha ocak ayından, badem ağaçları pembe beyaz çiçeklerini açtığında, bütün İsrail'de ağaçların doğum günü kutlanır. Beyaz gömlekler giymiş binlerce kız ve oğlan ve yabancı ülkelerden gelen bağışçılar yeni fidanlar dikip ormanı genişletmek için önceden belirlenmiş bir yerde toplanırlar. Fakat bizim sınıftan bir çocuk bu törenlerin faşist ve canice olduğunu söylerdi. Çam ağaçlarının ekşi iğneler büyütüp bunları çevreye saçtığını, böylece başka bitkileri, yaban çiçeklerini, çalıları ve daha küçük yerel ağaçları yok ettiklerini söylüyordu. Belli ki evinde duyduğu sözleri yineler, eskiden ormanlık olmayan arazinin ormanlaştırılmasıyla tuğlaların ve bağların çam ağaçları arasında ve altında ortadan kaybolduğunu, taş taraçaların izlerinin giderek yittiğini, dolayısıyla ormanlaştırmanın "varoluşumuzun büyük yalanı" dediği şeyin bir parçası olduğunu söylerdi. Bu çocukla arkadaşlık ederdik ama Tu Bişvat töreninde anne babalarımızın bizim için güzelce paketlediği o güne özel geleneksel yiyecekleri, kurutulmuş incirleri, hurmaları, fındık fıstıkları onunla paylaşmazdık."

OKUMA PARÇASI

HANZALA, s. 10-11.

Sina'da, kumsalda, yaşlı bir Bedevi garsonla dost olduk. O bütün gün gölgede oturup isteklerimizi yerine getirmek için beklerken biz kumsalda yatıyor, solgun gökyüzünü seyrediyor ve yalnızca berrak mavi sularda serinlemek için ayağa kalkıyorduk. Onu bizimle birlikte oturmaya ve bize hazırladığı Türk kahvesinden içmeye davet ettiğimizde dağlardaki afyon tarlalarından otantik öyküler anlatacağını umuyorduk, bizim İsrailliler olarak kaçmak için güneye kadar geldiğimiz tarihten öyküler beklemiyorduk. Bedevi garson Bedevi değilmiş meğer. Başlangıçta öğretmenmiş, yirmi iki yaşındayken bir gecede işini ve Celile'deki köyü Sasa'yı bırakmış, kuzeye yönelmiş, sonra kuzeydoğu ve kuzeybatı arasında zikzaklar çizerek birkaç ay boyunca Lübnan'daki Ayn El Helve mülteci kampına ulaşana kadar yol almış. Turistlerden öğrenilmiş bir İngilizce ile, kendi köyünün tarlalarında, artık bizim ülkemiz olan yerde çalışmak için nasıl sınırdan kaçak giriş yaptığını, buraların aynı adı, Sasa adını taşıyan bir kibbutzun tarlalarına dönüşmüş olduğunu, sonra nasıl Mısır sınırından kaçtığını anlattı. Bir zamanlar bizim dediğimiz –yitirdiğimiz saflığın özlemiyle hatırladık bunu– imarla kirlenmemiş o kumsalda birkaç gün daha kaldık. Sina'ya özgü bu huzur dolu kumsalda garsonun sükûneti onu bizim için daha da çekici kılıyordu. Bize ilk adlarımızla hitap etmesini istedik, ona bolca bahşiş, hatta bir çift güzel sandalet vermek istedik, ama bize kendi öyküsünü öyle açık sözlülükle anlatmıştı ki onu avutmaya çalışmanın anlamsız olduğunu fark etmiştik. Filistin'de çok tanınan Hanzala adlı çizgi karaktere esin veren çocuğun Ayn El Helve kampında kaldığı dönemde o da oradaymış. Küçük çocuğun katliamdan kurtulmasına nasıl yardım ettiğini, ona eğreti bir yatak yaptığını, sonra da ninni söyleyerek uyuttuğunu anlattı bize. Bulduğunda çocuğun ayakları çıplakmış, bir tutam diken diken saç dışında kafası kelmiş. Elleri arkada kavuşmuş halde yüzükoyun yatıyormuş, ayak bileğinden kan sızıyormuş. Garsonumuz Hanzala'yı aylar boyunca her sabah kendi ıslak çadırından kliniğin kuru çadırına taşımış, yakınlardaki köylerden birinde bir dikişçi kadına çocuğun gömleğinin dirseğini yamatmış. Çocuğu ölü gören ilk o olmuş. Cansız yüzünün üzerine bir battaniye örttüğü Hanzala'nın ileride kim olacağını o zamanlar bilemezmiş.

Devamını görmek için bkz.

PİŞMANLIK, s. 21-22.

Liseden tanıdığımız, neşeli (yandaki anaokulundan çocuklarla oynardı) ve haylaz bir genç olarak hatırladığımız krep büfesi işletmecisi arkadaşımız bize, Çalışma Bakanlığı'nın sunduğu eğitimden geçip aşçı olmayı planladığını söyledi. Sokak büfesinden dışarı bakan yüzünü görünce şaşırmıştık, birileriyle konuşmaya ne kadar hevesli olduğunu anlayınca yıllardır görüşmediğimiz halde durup onunla konuşmaya karar verdik. Kreplerinin çıtır çıtır, tam olması gerektiği gibi olduğuna güvenebileceğimizi söyledi, ayrıca besbelli büyük duygusal yatırım yaptığı çorbasından da içmemizi önerdi. Çorba tam bir fiyasko olmasına karşın güzel olduğunu söyledik, sonra yeniden çok güzel olduğunu söyledik, ardından bizi görmezden geliyormuş gibi görünen lise arkadaşımıza değil de, daha çok birbirimize, görünüşe bakılırsa bu büfede bizimle konuşacak hiç kimse olmadığını söyledik. Sonunda cam vitrinin arkasındaki kesme tahtasından gözlerini kaldırdığında evet, dedi, oradaydı, her şeyi duymuştu, yalnızca dikkatini başka bir şeye vermişti. Kimi zaman yanıt veremediğini, ama yine de her şeyi duyduğunu, onu anlamak için yalnızca onu daha iyi tanımamız gerektiğini söyledi bize. Ölüm mangasındaki hizmetinden sonra kendine gelemediğini duymuştuk. "Bunu hak etmiş olanlar için değil," dedi bana sonra, "hak etmemiş olanlar için pişmanlık duyuyorum." Askerlikten sonra polisin özel ayaklanma bastırma ekibine katılmıştı, orada yerini bulacağını umuyordu, ama çok geçmeden disiplin sorunları yüzünden işten çıkarılmıştı. Onunla birlikte okulda haylazlık yapan ve yine onunla, askerden izinliyken küçük bir ormanı atış poligonuna çevirip işaret fişekleriyle ateş ettikleri için yanlışlıkla küle dönüştüren avukat arkadaşımız, hiçbir işe uyum sağlayamadığı için Savunma Bakanlığı'nı dava etmesi gerektiğini söyledi ona.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Bülent Usta, “Asıl tehlike içimizde!”, Birgün, 13 Haziran 2007

Kadıköy-Eminönü vapurunda, İsrailli yazar Oz Shelach'ın Mesire Yerleri adlı romanını okuyor, bir yandan da roman hakkında defterime kısa kısa notlar alıyordum. Yanıma 40 yaşlarında bir adam oturdu. Yanıma oturanların yazdıklarımı dikizlemesinden hep rahatsız olmuşumdur.

Hatta yine böyle bir vapur yolculuğum sırasında, yanıma şık giyimli, elli yaşlarında bir adam oturmuştu. Büyük bir ilgiyle defterime yazdıklarımı okuyordu, rahatsızlık verdiğini düşünmeyerek. Böyle durumlarda yazımı daha bir kargacık burgacık hale getiririm, okunması zorlaşsın diye. Ama bu defa, farklı bir yöntem denemek istedim ve defterime, yazdıklarımı dikizleyen adamı yazmaya koyuldum. Önce fark etmemişti ne yaptığımı, ama satırlar ilerledikçe yüzünün şekli değişmeye, o kendine güveni yüksek ifadesinin yerini şaşkınlık ve korku dolu bir ifade almıştı. Adam, o kadar şaşırmıştı ki, önce ne yapacağını bilememişti. Ama sonra apar topar yanımdan kalkıp vapurun diğer tarafına kaçmıştı. Yazdıklarımı okuyarak beni dikizleyeceğini düşünürken, aslında kendisinin dikizlendiğini görmekti belki onu bu denli şaşkınlığa düşüren. Aslında bu, edebiyatın doğasında olan bir şey değil midir?

Bugün de aynı şey başıma gelecek galiba diye düşünüyordum ki, yanıma oturan kişi, elimdeki kitabı yanındaki bir kadına göstererek kahkaha atmaya ve bilmediğim bir dilde bir şeyler söylemeye başladı. Kitabın kapağında bir tank ve üzerinde oyun oynayan bir çocuk ile tankı turistik olarak inceleyen anne babalarının bulunduğu bir fotoğraf vardı. Yani gülünç olmaktan ziyade acı bir şey vardı kapakta. İngilizce olarak neye güldüklerini sorduğumda ise, ben de kahkaha atmaktan kendimi alamadım. Yanıma oturan ve kitaba gülen gözlerle bakan Oz Shelach'tı. Aslında 'karşılaşmalar'ı yazdığımdan beri bu tür karşılaşmalar yaşamak benim için sıradan bir şey haline dönüşmüştü ama yine de şaşırmaktan kendimi alamıyordum. Shelach, zaten sık sık İstanbul'a gelip gidermiş.

"Oz, senin gibi savaş karşıtı İsrailli bir yazarın Türkçede gözükmesi çok önemli. Ülkemizde sağda ve solda, hatta edebiyatımızda başını çok ünlü bir şairimizin de çektiği bir güruh, kendilerini Yahudi düşmanı olarak tanımlıyor. Fırsat bulsalar, Nazi toplama kamplarını inşa etmek bile isteyecekler neredeyse."

Oz, şaşırmıştı söylediklerime.

"Onlar biliyor mu," dedi "İsrail cezaevlerinde savaş karşıtı oldukları için yatan binlerce Yahudi'yi."

"Oz, bilmezler mi? Ama bunun bile bir oyun olduğunu söyleyebilirler sorsak onlara. Marx'i bile, dünyayı ele geçirmek isteyen gizli bir Siyonist olarak anlattıktan sonra... Kapitalizm de, Marksizm de, Anarşizm de Yahudi icatlarıdır diye yıllardır saçmalayıp duruyor bu koca koca kocam iş adamlar. Neyse bırakalım bu meseleyi. Oz, kitapta benim en çok dikkatimi savaşa bakış şeklin çekti. Bazı yazar ve aydınlarımızın yaptığı gibi, savaşın stratejisiyle, diplomasisiyle, askeriyle, silahıyla hiç ilgilenmiyorsun. Senin derdin, bu savaşın toplum üzerindeki etkileri."

"Evet, aynen öyle. Savaşın bu boyutu çoğunlukla ihmal ediliyor. Ama aslında savaşın en ağır sonuçları da bir toplumun duygu ve düşünce dünyasına yaptığı zaralardan oluşuyor."

"Sen romanda, insanların gündelik yaşamdaki davranışlarına, algılarına, çok önemsizmiş gibi gözüken küçük ayrıntılardan yola çıkarak, savaşın bir toplumu nasıl korkunç bir hale getirdiğini tanık ediyorsun bizi. Üstelik bunu duygusallığa yer vermeden, sakin ve yumuşak bir dille yapıyor olman da, romanın etkisini artırıyor."

"Aslında roman, fragmanlardan oluşuyor Bülent. Küçük küçük hayat kesitlerinden tümevarım yöntemiyle bir inkâr toplumu gerçeğine varmak istedim."

"Bu küçük hikâyelerle roman yazman, aslında senin romana bakışını da ortaya koyuyor. Hikâyelerinden birisinde, 'Kısa Bir Öykü' fragmanında sanırım, bir profesörün ağzından 'Roman diye bir şey yok artık. Uzun, düzenli metinler 19. yüzyıl raflarına aitler. Bugün yalnızca kısa öyküler var.' dedirtiyorsun. Bunu biraz açar mısın?"

"Bence ona hiç girmeyelim. Bu vapur yolculuğuna sığmaz konuşacaklarımız. Ama tavrım öyle."

"Beni bu romanda asıl irkilten nokta ise Oz, romanda İsrail ve Filistin toplumlarını anlatıyor olmana rağmen, sanki tıpatıp bizi, bizim inkâra dayalı 'oluş'umuzu anlatıyordun sanki. Romandaki insanlar, olaylar Tel Aviv'de ya da Kudüs'te değil de İstanbul'da, Malatya'da geçiyor gibiydi benim için. Bizi asıl bekleyen tehlikenin savaşta ya da terörde değil de, başka bir yerde aranması gerektiği uyarısını yapıyordun gizliden gizliye.”

"Evet, asıl tehlike, içimizde. Gazetelerde, televizyonlarda, romanlarda, öykülerde, şiirlerde, filmlerde, bir virüs gibi yayılan ırkçı söylemin, kanıksanmış şiddetin, paranoyanın, vurdumduymazlığın nasıl gizli gizli duygu ve düşüncelerimize yön verdiği ortada. Her şeyi çok çabuk unutmamızın, inkâr etmemizin, sanki hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam edişimizin gizini nerelerde aramamız gerektiğinin göstermeye çalıştım anlattığım bu hikâyelerde."

"Hiç Arno Gruen okudun mu bilmiyorum ama, o da kitaplarında, kendi açılarıyla yüzleşmekten kaçınanların, sorumluluklarını devredecekleri ve 'kendilik acısı'ndan kurtulacakları otoriter yapılar peşinde olduklarını ve faşizmin kitleselleşmesinin sırrının da bu noktada gizli olduğunu söylüyordu."

"İlginç. Bilmiyordum."

"Fragmanların birisinde, bir bar sahibinin, barla aynı sokağı paylaşan karakoldaki işkence seslerinin müşterilerini kaçırdığını düşünerek ilgililere önlem alınması için başvurduğunu anlatıyorsun. Ama başvurusuna sonuç alamayan bar sahibinin, çareyi işkence seslerini örtecek şekilde müziğin sesini yükseltmekte bulması, bana bugün yaşadığımız ortamı çok güzel özetliyor gibi geldi. İşkence yapıldığı için değil, müşterilerini kaçırdığı için işkence seslerinden rahatsız bir bar sahibi... Çözüm olarak ise daha yüksek bir müzik sesi..."

"Gündelik yaşamın ayrıntılarına gizlenmiş toplumsal gerçeği ortaya çıkarmak, edebiyatın üzerine düşen görevlerinden birisi bence."

Vapur, iskeleye yanaşmıştı...

Devamını görmek için bkz.

Zeynep Aksoy, “Paramparça bir roman”, Gazeteport, 23 Temmuz 2007

Oz Shelach, 1969 doğumlu İsrailli bir gazeteci ve çevirmen. Metis’ten çıkan Mesire Yerleri kısacık bir kitap, 78 sayfa. Alt başlığı “Paramparça bir roman” olmasına rağmen türüne karar vermek çok da kolay değil. En fazla iki sayfalık birbirini tamamlamayan metinlerden oluşuyor. Son derece basit bir dille, kısa cümlelerle, kendi kendine konuşur ya da bir günlüğe not düşer gibi yazılmış, günlük hayatta karşılaşılan insanların öyküleri, yazarın ülkesi İsrail’le ilgili gözlemleri, çocukluğundan hatırladıklarına dair anektodlar. Bazıları öykü tadında, bazıları kısa makale ya da fikir yazısı. Bu kısa metinleri birleştiren, her satırında üzeri örtülü ya da açıktan açığa İsrail devletinin sıkı eleştirisinin olması. Shelach, bir uçak yolculuğunda yanında oturan kadının, müdavimi olduğu bardaki barmenin, tatil yerindeki garsonun, kendi okul gezilerinin öykülerinde Filistin topraklarında kurulan ülkesinin “çevreye verdiği rahatsızlığı” işliyor ironik ve hınzır bir dille: “Bir felsefe profesörüne Bekaa’da büyük, eski bir ev miras kalmıştı; ...profesör ünlü milyarder S’nin örneğini izleyip evi ve bahçeyi çevreleyen yüksek bir taş duvar yapılması talimatını verdi, evin orijinal sakinlerinin ziyaretlerini engellemek için.” Shelach’ın her metninde, her gözleminde ölümün sızıntısı hissediliyor, ölümün ve travmanın, şiddetle, düşmanlıkla, tehdit ve tehlikeyle sulanmış topraklarda “insan” kalarak yaşamaya çalışmanın ağırlığı ve hüznü dile geliyor. İlkbaharda ağaçların doğum gününü kutlayacak kadar yeşile ve ağaca hasret ve tutkun insanların ülkesinin nasıl olup da evrene bu kadar çok acı yayabildiğini merak ettiriyor bu anektodlar, her gün ölümle yatıp ölümle kalkan, geleceğin karşı kahvede patlayacak bombayla her an bir hiçe dönüşebilecek kadar belirsiz ve ulaşılmaz olduğu bir coğrafyada bir aydın, bir sanatçı olmanın ağır sorumluluğunu yansıtıyor. Parçalanmış, sekteye uğramış, güvensiz bir yaşamdan başka bir şey sunamadığı için bu topraklar belki de, düz ve uzun bir anlatı yazmıyor Shelach, hayatın bir anda bir bombayla, bir silahla kesintiye uğraması gibi kesintiye uğruyor metinleri, romanın uzun soluklu, gelişecek, ilerleyecek, bir sonuca ulaşacak güven veren yapısından uzaklaşıyor. “ ‘…roman diye bir şey yok artık’ dedi profesör sınıf yeniden bir araya geldiğinde. Sözlerinin etkisini bekleyerek bir an durdu, uzun parmaklarıyla siyah perçemini sıvazladı, ‘uzun, düzenli metinler 19. yüzyıl raflarına aitler. Bugün yalnızca kısa öyküler var.” Mesire Yerleri’nin yoğun bir farkındalık ve nostaljiyle, masumiyete ve devamlılığa duyulan büyük bir özlemle yazılmış minimalist fragmanları, İsrail gibi travmanın günlük bir yaşam biçimi olduğu ülkelerde edebiyatta yaratıcılığın da farklı boyutlarda geliştiğini, bildiğimiz şekilde bir yaşamın olmadığı bir yerde bildiğimiz türden eserlerin de verilemeyeceğini fısıldıyor okuyucuya. “Kutsal Topraklar”a kısa bir ziyaret gibi, okuyup bitirdikten sonra yeni bir yer görüp tanımış olmanın o heyecan verici, tatmin edici hissini veriyor.

Devamını görmek için bkz.

M. Görkem Doğan, "'Türk Sorunu' Nedir?", Mesele Dergisi, Ağustos 2007

"Yaşadıklarımızın yirminci yüzyılda 'hâlâ' olabilmesi karşısında duyulan şaşkınlık, felsefe anlamında bir şaşkınlık değildir. Bu şaşkınlık, kendisine kaynaklık eden tarih anlayışının savunulamayacağı bilinmediği sürece, hiçbir bilme sürecinin başlangıcını oluşturamaz." -Walter Benjamin

1948 baharında Kudüs yakınlarındaki bir Filistin köyü olan Deir Yasin, daha sonra İsrail başbakanı olacak olan Menahem Begin liderliğindeki milisler tarafından kuşatma altına alındı ve köy halkından aralarında yaşlıların, çocukların ve kadınların çoğunlukta olduğu yaklaşık 250 kişi öldürüldü. Henüz İsrail devleti resmen kurulmamıştı ve Deir Yasin Katliamı olarak anılacak olan bu olay, Filistin tarihinin önemli dönüm noktalarından biri olacaktı. Buradan bakıldığında Batı Kudüs doğumlu gazeteci ve yazar Oz Shelach'ın kısa öykülerden oluşan küçücük romanı Mesire Yerleri'nin Deir Yasin köyünde geçen bir hikâyeyle başlaması yalnızca bir tesadüf değil. Ancak Shelach'ın bu istatistiksel tarihle fazla işi olmadığını da söylemek gerek. İstediği daha ziyade "evet, hepsi gerçek, ama kurgusal bir gerçek. 'Kitaptakilerin hepsi doğru mu?' sorusunun cevabı kimi zaman evet, kimi zaman hemen hemen, kimi zaman da bu olay özelinde hayır, ama buna benzeyen pek çoğu için gerçek'''dediği parça parça, ancak aynı kolektif bilince gönderme yapan deneyimlerle, acının ve inkârın kurucu unsurlar olduğu bir toplumda, bir anlamda toplumsal-arkeolojik bir kazıya girişmek belki de.

Mesire Yerleri'nin ilk fragmanı olan "Bir Akşamüstü"nde eskiden Deir Yasin olarak bilinen Givat Şaul'da ailesiyle piknik yapan bir tarih profesörünün, askerde öğrendiği kampçılık bilgilerini oğluna aktarırken dizdiği taşların hangi köyden geldiği, köy okulunun nasıl psikiyatri kliniğine dönüştüğü hakkında tek kelime etmemesi, ailesiyle birlikte Deir Yasin'le hiç alakası olmayan 'tarihin dışındaki bu yer'in tadını çıkarmaya çalışması, bu parçalı romanın tam da merkezinde duran insana özgü bir eğilimi daha en başta gözler önüne seriyor. Gittikçe inkâra varan, şiddetin ya inkâr edildiği ya da kanıksandığı bir sessizlik, romanın bütününde okuyucunun iliklerine kadar işliyor.

Hayaletli Köyler, İnsansız Kentler

İnkâr, -ya da belki görülmesi, duyulması, konuşulması istenmeyeni inkâr etme arzusu- fragmanların pek çoğunda tam da merkeze kuruluyor. Shelach bir mülakat sırasında bu görünmezlik tozunun gündelik hayatı nasıl ele geçirdiğini şöyle anlatıyor: "Kuzenimin eşi Eğlenceli Aile Turları adında bir rehber kitap yayınladı. Gezi rehberine ek olarak arabada çocuklarla oynanacak oyunlara da yer veriliyor. Pek çok fotoğrafı bizzat çekti ve bunlar oldukça çarpıcıydı: Eskiden insanların evleri, tarım alanları olan pek çok yapı, harabe vardı. Pek tabii ki bunlar eskiden buralarda yaşayan Filistinlilerin izleriydi; ancak 'terk edilmiş bir meyve bahçesi', 'çöle dönmüş bir köy' ya da 'antik kalıntılar' olarak tarif ediliyorlardı. Eskiden burada yaşayan insanlar kimi zaman iki mil uzaktaki bir mülteci kampında yaşarlar, ancak görülmezler."

Aslına bakılırsa Mesire Yerleri'nde mülteci meselesini dillendirmekle filan uğraştığı yok Oz Shelach'ın. Zaten fragmanlarda en çok göze çarpan unsurlardan biri de mültecilerin yokluğu. Shelach, hiç kuşku yok ki bir anlamda mültecilik öyküleri yazıyor; mülteciliğin ve sürgünün o toprakların hücrelerine kazındığının farkında olarak, lakin hikâyeler ilk elden anlatılmadan, mültecilerin sesleri, nefes alışları, elleri, yüzleri, cılız mırıldanmaları ya da cüretkâr haykırışlarıyla kendi anlattıkları hikâyeleri duyulmadan buna soyunmanın hadsizlik olacağını bilerek. "Bu sesin yokluğu, İsrail toplumunda ve bu kitapta süregiden şeydir" deyişi tam da bundan. Mesire Yerleri, bu yokluğu rahatsız edici bir spot ışığı gibi okurun gözüne yöneltme teşebbüsü olarak okunabilir pekâlâ.

"Şikâyet" adlı öyküsündeki Rus Mahallesi barı sahibinin işitme güçlüğünün altında yatan da aynı görmezden gelişe, aynı sessizliğe denk düşüyor. Öyküde sokağın karşı tarafındaki karakolun dört kat -kimilerine göre altı kat- altındaki sorgu odalarından gelen rahatsız edici ses, müşterilerinin içki içerken keyiflerinin kaçtığından şikâyet etmesine sebep olur. Karakola gidip polislerden gereğini yapmalarını bile rica eden bar sahibiyse talebinin karşılığını alamayınca çareyi içeride çalan müziğin sesini açmakta bulur. İsrail Gizli Servisi'nin sorguladığı Filistinlilerin tam karşısındaki bu barın öyküsünde Shelach, Neve Gordon'un deyimiyle "kokteyller, müzik ve işkenceden oluşan gerçeküstü gerçekliği yakalamıştır."

Kendi ailesiyle yaptığı piknik gezileri sonrasında bu köylerde doğmuş mültecilerle yaptığı sohbetlerin, onlardan dinlediği hikâyelerin, kitapta ve toplumsal hayatta görünür olmayan o ilk elden tanıklıkların sanki "göremediği şeyleri nihayet görmesini sağlayan, ancak İsraillilerin büyük çoğunluğunun görmeyi pek istemedikleri bir kör nokta" olduğunu söyleyen Shelach'ın fragmanlarına hayaletler eşlik ediyor da denebilir. Shelach'ın "Kırda Çay" öyküsünde dile getirdiği hayaletler: "Küçük yudumlar alarak içerlerdi çaylarını; toprağın üzerinde gezinen hayaletler gibi dikkatle, oradan sürdüğümüz çiftçilerin alacak hakları -iri, tatlı, bol çekirdekli üzümler, uzun incir ağaçları - kadar ısrarlı ve dirençli asmaların harabelerin üzerini örttüğü kana bulanmış bu toprağın üzerindeki hayaletler gibi." Ya da bir başka öyküde Tel Aviv Üniversitesi'nde yapılan deneyde gelecekte olmasını istedikleri, ya da olacağını hayal ettikleri kent sorulduğunda gözlerinin önünde çalılar, kum yığınları, denize akan ırmaklar canlandıran, ancak tek bir insandan bile bahsetmeyen psikoloji öğrencileri gibi.

Evler... Yıkılacak ve

İnşa Edilecek Evler

Mesire Yerleri romanını neden İngilizce yazmayı tercih ettiği sorulduğunda önce İbranice bilmeyen insanlara da ulaşmayı istediğini söyleyen Shelach'tan çarpıcı cevap daha sonra geliyor: "Modern İbranice bir ulus projesine hizmet etmesi için yaratılmıştır. Bunun da benim kendimi rahat hissetmediğim, kurgulanmış bir ideolojisi vardır. Yakın bir arkadaşım Tel Aviv'de 'ev' kelimesinin artık İbranice'de var olmadığını anlatmaya çalıştığı bir sergi hazırlıyor. Ev kelimesi ancak ulusçu yorumla anlam kazanabilir artık. Bir Yahudi evi ve bir Filistinli evi. Yani, yıkılacak bir ev ve inşa edilecek ev."

"Bir Örnek" adlı fragmanda dilin iktidara böyle hizmet ediyor oluşuyla ilgili bu rahatsızlığının bir başka örneğini veriyor Shelach, 'Mahkeme Bakanlığı'ndan söz ederek. İlginçtir, İngilizce olarak çoğu Batı'da çıkarılan gazetelerde ya da televizyonda izlediğimiz haberlerde Mahkeme Bakanlığı'ndan İsrail Adalet Bakanlığı olarak söz edilir. Shelach, "oysa kelimesi kelimesine tercüme edildiğinde Mahkeme Bakanlığı doğru tercüme olur" diyor. "Çünkü burada bakanlık adaletten çok mahkemelerle uğraşır."

Shelach'ın anlatımına ilişkin bir başka önemli ayrıntı, okurların gözünden kaçacak gibi görünmüyor; bir hikâye hariç, bütün fragmanlar birinci çoğul şahsın ağzından aktarılıyor. Sanki ortak burukluklara ve acılara olduğu kadar bir nevi suç ortaklığına, sessiz tanıklığa, bir tür kolektif bilince denk düşen bu 'biz' olma hali, yalnızca İsrail toplumunun değil, Türkiyeli olmanın da halini, ahvalini anlatıyor bir bakıma. Şiddetin kendisinden çok araçlarından, üzerinin örtülme biçimlerinden, bizler üzerindeki tesirinden dem vuruyor Shelach. Korku ortamını yaratan koca koca siyasetlerden değil, gündelik hayatlarımızda bu korkuyu ve şiddeti içselleştirmemizden, alışmamızdan ya da yokmuş gibi, sanki hiç olmamış gibi yaparak inkâr etmemizden, yok saymamızdan bahsediyor aslında. Bizlere çizdiği yeryüzü, hücrelerine kadar şiddete batmış, ama bundan ya hiç söz etmeyen, ya da her dakika ondan söz ederek olağanlaştıran, anlamdan yoksunlaştıran, içini boşaltıp çölleştiren bir yeryüzü; tam da bizim dünyamız.

'Ben' öznesiyle anlatmaya başladığı öyküyeyse "Nostaljik" adını vermiş Shelach. Şöyle diyor: "Çocukluğumdan beri nostaljik biri oldum. Anaokulunda dadımı özlerdim, birinci sınıfta anaokulunu özlemeye başladım. Lisedeyken ilkokulu özlerdim (oysa korkunç bir yerdi) ve orduya katıldıktan sonra yine anaokulunu özlemeye başladım... Bir uçağa binip acı bir hayal kırıklığı ve gelecek için umutla dolu olarak İsrail'den ayrıldığımdan bu yana ise, çok eskilerde kalmamış olan, ama benim asla bilmediğim, benim varoluşumdan öncesine, hatta tercihen bizim varoluşumuzdan öncesine ait bir zamanı özlüyorum." 1998'den bu yana ABD'de yaşayan Shelach'a acıyla karılmış bu topraklardan ne denli etkilendiği ve İsrail'in en çok neyini sevdiği sorulduğunda ise cevabı, var olmayan, belki de hiçbir zaman var olmamış bir şeyleri özlediği oluyor; huzur içinde olmayı. İlkokul öğrencisiyken el yapımı bombaları tanımayı ve onlara dokunmamayı nasıl okuldaki posterlerden öğrendiğini anlattığı "Kuşkulu Nesne" adlı hikâyesinde, arkadaşlarıyla düğme mayını sanıp polise haber verdikleri şeyin paslı bir çaydanlık kapağı çıkması belki de buna denk düşüyor. "Zaten", diyor, "11 Eylül'den sonra yükselen milliyetçilik ve Arap düşmanlığıyla burası da gittikçe bizim oralara benzemeye başladı."

Etnik Demokrasi,

Demokrasi Değildir

"Boşluk" adlı öyküsünde eskiden milis kuvvetlerindeyken bir İngiliz silahının kullanma kılavuzunu tercüme etmesi istendiğinde silahların İbranice karşılıkları olmadığı için İbranice silah isimleri icat eden Tel Avivli bir şairden söz ediyor Shelach. Bu sözcüklerin bugün de kullanıldığını, hatta birinin yaygın olarak kullanılan bir kız ismi olduğunu söylüyor. Yazarken sınırları içinde kendisini rahat hissetmediği Modern İbranice'nin kocaman duvarları ve insanı heybetine hapseden, çatlak bırakmayan kurgulanmış ideolojisi, bir dönem Shelach'ı da sonraları kendisini 'aptal gibi' hissedeceği şeye zorluyor; askerliğe.

Bugünkü gibi haber değeri taşıyan bir şey olmasa da o dönemde de vicdani ret gibi bir seçeneğinin olduğunu söylüyor Shelach; "Bilinçli bir karar verdim", diyor. "İsrail toplumu askerlikle sıkı sıkıya bağlı bir toplum ve dışlanmaktan korktuğum için bilinçli bir karar verdim." 1986'da başlayan askerlik süresinin ortasında Birinci İntifada'yı yaşayan Shelach, bu dönemde askeri radyoda muhabirlik yaptığını söylüyor kendisiyle yapılan bir mülakatta: "Garip bir deneyimdi. İsrail'in en popüler radyo kanallarından biridir bu. Haberin sorunlu kısımları düzeltilir, kimi zaman da yalanlar yayınlanırdı. Tabii ki ordu ile ilgili her materyal için ordu sözcüsünün ofisinden onay alınmak zorundaydı. Ancak dinleyiciler bunu bilmezdi." "Şüpheliler" adlı hikâyede "bölge sakinlerinin ölümlerini" haber verdikleri bu askeri radyo yayınlarından bahsediyor; ve bu haberlerin gittikçe nasıl değiştiğinden: "Gizli timler harekete geçince 'aranan bölge sakinleri'nin ölümlerini haber verir olduk. Epey düzenli bir sıklıkla yanlış kişilerin hedef alındığı anlaşıldığında, terimi 'aranıyor olmasından şüphelenilen bölge sakinleri' olarak güncelledik."

Bugün İsrailli vicdani retçilerin önemli destekçilerinden biri Oz Shelach. 2000 yılından bu yana www.oznik.com adlı internet sitesinde İsrail Savunma Kuvvetleri'nde ve İşgal Toprakları'nda askerlik yapmayı reddeden vicdani retçilerin kaydını tutuyor, 'büyük' medyanın görmek istemediği haberleri ve halka yayılması engellenen kültürel etkinlikleri yayınlıyor. 2002'de Ramallah ve New York'taki sanatçılarla birlikte kaleme alıp altına imza attıkları, dünyanın dört bir yanındaki sanatçıları İsrail sanat kurumlarını boykot etmeye çağıran metni yaygınlaştırıyor. "İsrail'deki müzeleri ziyaret eden biri şunu aklından çıkarmamalı," diyor; "işgalci rejim tarafından finanse edilen ve ona hizmet eden bir parça ayrıcalığa bilet alıyorlar. Bir sanatçı için ise Apartheid'in bir tarafında işlerini sergileyip bir tarafını bundan mahrum bırakmak son derece sorunlu."

İsrail'in bir gün demokratik bir ülke olacağını umut ettiğini söyleyen Shelach, bunun yakın zamanda gerçekleşecek bir ihtimal olmadığını, yalnızca yargılanmamış 2000'den fazla siyasi tutuklunun bulunduğu İsrail'de değil, aynı zamanda Suriye ve Ürdün gibi yine pek çok siyasi tutuklunun olduğu ve Batı destekli elitlerin demokrasi umutlarını bastırdığı Ortadoğu ülkelerinde de mümkün görünmediğini ekliyor. "İsrail'in demokratik bir ülke olmadığını mı düşünüyorsunuz?" sorusuna verdiği cevapsa çok net: "Yalnızca Yahudiler için demokrasi, etnik bir demokrasidir ve bence etnik demokrasi yeterince demokratik bir durum değildir."

Kısa ve birbiriyle bağlantısız fragmanlardan oluştuğu izlenimi veren romanının sonlarındaki "Kısa Bir Öykü" adlı hikâyede bir Fransızca profesöründen söz ediyor Shelach. Profesör öğrencilerine şöyle bir konuşma yapıyor: "Roman diye bir şey yok artık. Uzun, düzenli metinler, 19. yüzyıl raflarına aitler. Bugün yalnızca kısa öyküler var" (vurgu yazara ait). Bana kalırsa böyle bir açılım, yalnızca Shelach'ın İsrailli olma deneyimini yansıttığı ve onun bu deneyimi tarif etme biçimine denk düştüğü için değil, içinde bulunduğumuz zamanda bizlere anlatılarımızın, tecrübelerimizin, paçavra diyerek çuvallara tıkıştırıp da bir türlü çöpe atamadıklarımızın, tarihe kapı aralayabilecek, Benjamin'in deyimiyle "bir tehlike anında parlayıverdiği konumuyla, bir anıyı ele geçirebilecek" çatlaklara yer açması ihtimali bakımından oldukça heyecan verici.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.