Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-630-5
13x19.5 cm, 632 s.
LİSTE DIŞI
BASILMAYACAK
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Roberto Bolaño diğer kitapları
Uzak Yıldız, 2008
Katil Orospular, 2010
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Vahşi Hafiyeler
Özgün adı: Los detectives salvajes
Çeviri: Peral Bayaz
Kapak Resmi: Jack Vettriano
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Kasım 2007

Latin Amerika edebiyatının en büyük isimlerinden Şilili yazar Bolaño, yirminci yüzyılın son dönemine damgasını vuran putkırıcı yapıtlarıyla öne çıktı. Eleştirmenlerce en önemli eseri sayılan, otobiyografik öğeler taşıyan romanı Vahşi Hafiyeler, varlığı şaibeli bir yeraltı edebiyat hareketinden artakalan iki şairin ülkeden ülkeye, yapıttan yapıta trajikomik maceralarını anlatıyor.

Roman bir yandan dönemin şiir ve edebiyat tartışmalarını aktarırken bir yandan da sosyal çevrenin analizini yapıyor. Bolaño Vahşi Hafiyeler'i "kendi kuşağıma yazdığım bir aşk mektubu," diye tanımlıyor, "kuşağım tüm gençler gibi aptal ve cömertti, elimizdeki her şeyi veriyor, karşılığında hiçbir şey beklemiyorduk. Şimdi bizden geriye hiçbir şey kalmadı... Latin Amerika toprağında yatıyor cesetlerimiz," dese de, yapıtıyla bu kişilere yeniden hayat kazandırıyor.

"Borges'in yazmak isteyeceği bir roman," diye tanımlanan kitap, sanat ile hayatı birleştiren çizginin üzerinde, vahşi, sert, derinlikli ve acıyla güldüren bir dille ilerliyor.

OKUMA PARÇASI

Başlangıç bölümü, s. 11-20.

2 Kasım

Nazik bir davetle damardan gerçekçilik akımına katılmam istendi. Kabul ettim elbette. Katılım merasimi yapılmadı. Böylesi daha iyi.

3 Kasım

Damardan gerçekçiliğin ne olduğunu pek iyi bilmiyorum. On yedi yaşındayım. Adım Juan García Madero. Hukuk fakültesinin birinci sömestrine kayıtlıyım. Ben hukuk değil edebiyat istiyordum, ama amcam çok ısrar etti, sonunda teslim oldum. Öksüzüm. Avukat olacağım. Amcama ve yengeme böyle dedim, ama sonra odama kapanıp bütün gece ağladım. Yani hiç değilse gecenin büyük bir bölümünde. Sonra da boynumu büküp şanlı Hukuk Fakültesi'ne girdim; ama bir ay sonra Felsefe ve Edebiyat Fakültesi'nde Julio César Álamo'nun yönettiği şiir atölyesine yazıldım. Böylece, damardan gerçekçilere, ya da gerçek damardancılara, hatta ara sıra aralarında kullandıkları deyimle gerçekaltıcılara katılmış oldum. Şimdiye kadar dört kez katılmıştım Atölye'ye ve hiçbir şey olmamıştı, tabii hiçbir şey derken lafın gelişi, yoksa iyi düşünecek olursak hep bir şeyler oluyordu: Şiirler okuyorduk ve Álamo okunanları, o an içinde bulunduğu ruh haline göre ya övüyor ya da yerle bir ediyordu. Aramızdan biri bir şiir okuyor Álamo eleştiriyordu, bir başkası bir başka şiir okuyor Álamo eleştiriyordu, gene bir başkası okuyor Álamo eleştiriyordu. Bazen Álamo eleştirmekten sıkılıyor bizim de eleştirmemizi istiyordu (yani o anda şiir okumayanlarımızın). O zaman biz eleştiriyorduk, Álamo da gazete okuyordu.

Bu yöntem katılımcıların birbirleriyle arkadaşlık kurmasını önlemek için, ya da eğer kurulacak olursa bu arkadaşlıkların hastalıklı ve hırsa dayalı olmasını sağlamak için biçilmiş kaftandı.

Öte yandan, her ne kadar durmadan eleştiriden söz ediyor olsa da Álamo'nun iyi bir eleştirmen olduğunu söyleyemeyeceğim. Artık salt konuşmuş olmak için konuştuğuna inanıyorum. Dolaylamanın ne olduğunu, pek iyi olmasa da biliyor. Ancak beşlik (herkesin bildiği gibi klasik şiir ölçüsünde beş ölçüden oluşan nazım sistemidir) nedir bilmiyordu, ne nicárqueo'nun (ki falecio'ya benzer bir dizedir) ne olduğundan; ne de tetrástico'dan (ki dört dizeli kıtadır) haberdardı. Bilmediğini nereden mi biliyorum? Çünkü Atölye'ye katıldığım ilk gün sormak hatasını yaptım. Kim bilir aklım nerelerdeydi. Bunları ezbere bilen tek Meksikalı şair (bizim en büyük düşmanımız) Octavio Paz'dır, ötekilerin bu konuda en ufak bir fikri yok; böyle olduğunu bana damardan gerçekçilik saflarına katılıp dostça kabul edilişimden birkaç dakika sonra Ulises Lima söyledi. Álamo'ya bu tür sorular sormak patavatsızlıktı, çok geçmeden anlayacaktım bunu. Başlangıçta bana bakarak gülümsemesinin beğeniden kaynaklandığını düşündüm. Sonra anladım ki aşağılayıcı bir gülümsemeydi bu. Meksikalı ozanlar (sanırım sadece Meksikalı ozanlar değil, bütün ozanlar) kendilerine cehaletlerinin hatırlatılmasından nefret ederler. Ama ben yılmadım, katıldığım ikinci oturumda birkaç şiirimi yerle bir etmesinden sonra rispetto'nun* ne olduğunu bilip bilmediğini sordum. Álamo, şiirlerime saygı göstermesini istiyorum sandı ve uzun uzun objektif eleştiri nedir anlatmaya koyuldu. Bütün genç ozanlar bu yolu kat etmeliymişler, filan falan. Ama lafı daha fazla uzatmasına izin vermedim, kısa yaşamım boyunca kimseden zavallı yapıtlarıma saygı göstermesini talep etmediğimi açıkladıktan sonra, bu kez elimden geldiğince düzgün telaffuz etmeye gayret göstererek, sorumu yineledim.

"Bu saçmalıklarla çıkma karşıma García Madero," dedi Álamo.

"Rispetto, sevgili hocam, bir lirik şiir türüdür, daha doğrusu aşk şiiridir; on bir heceli altı ya da sekiz dizeden oluşur, ilk dördü taşlama biçiminde, sonrakiler uyaklı çift dizeler olarak yazılır. Örneğin..." diye bir-iki örnek vermeye hazırlanıyordum ki Álamo sıçrayıp kalktı ve tartışmaya son verdi. Ondan sonra olanlar bulanık (oysa belleğim iyidir): Álamo'nun ve Atölye arkadaşlarımdan dört-beşinin güldüğünü anımsıyorum, büyük olasılıkla benimle dalga geçiyorlardı.

Benim yerimde başkası olsa bir daha o Atölye'ye adımını atmazdı, ama onca kötü anıya karşın (ya da herhangi bir anı yokluğunda, ki bu kötü şeyler anımsamaktan, hatta kötülükleri belleğin derinliğine atmaktan da beter) ertesi hafta her zamanki gibi tam saatinde Atölye'de hazır ve nazırdım.

Sanırım beni Atölye'ye döndüren yazgımdı. Katıldığım beşinci toplantıydı bu (ama sekizinci de olabilir dokuzuncu da, son günlerde zaman gönlünce uzayıp kısalıyor, bunu fark ettim), havada trajedinin karşı akımı olan bir gerginlik uçuşuyordu, ama kimse nedenini çıkaramıyordu. Bir kere, o gün hepimiz, yani dersler başladığında Atölye'ye kaydolan yedi şair öğrenci oradaydık, ki bu daha önceki toplantılarda hiç yaşanmamış bir durumdu. Sonra, hepimiz tedirgindik. Genelde pek sakin olan Álamo bile sanki tam kendinde değildi. Bir an için üniversitede bir şeyler olmuş olabileceğini düşündüm, kampüste silah çekilmiş olabilirdi, ya da sürpriz bir grev, fakülte dekanına suikast girişimi, bir felsefe profesörünün kaçırılması ya da benzeri bir olay. Ama bunlardan hiçbiri gerçekleşmemişti ve doğrusunu söylemek gerekirse kimsenin tedirgin olmak için geçerli bir nedeni yoktu. En azından nesnel bir nedeni. Ama şiir (gerçek şiir) böyledir işte: Gelişini haber verir, kendini havada sezdirir; dediklerine bakılırsa tıpkı depremlerin kendini bazı hayvanlara hissettirdiği gibi. (Özel duyarlıkları olan bu hayvanlar yılanlar, solucanlar, fareler ve bazı kuşlarmış.) Bundan sonra her şey hızla gelişti, belki biraz biçimsiz bir benzetme olacak ama olanları olağanüstü diye nitelemekten kendimi alamıyorum. Damardan gerçekçi iki ozan geldi. Álamo, istemeye istemeye ozanları bize tanıttı. Aslında şahsen sadece birini tanıyordu, ötekini hakkında duyduklarından biliyordu, belki adı yabancı gelmiyordu, ya da birileri kendisine bu şairden söz etmişti. Her neyse, bu ikinci ozanı da tanıttı.

Bu şairler neden gelmişlerdi, aradıkları neydi, bilmiyorum. Görünüşe bakılırsa ziyaret açıkça çatışma niteliği taşıyordu, ama bunun yanı sıra propaganda amacından da yoksun sayılmazdı. Başlangıçta damardan gerçekçiler sessiz ve naziktiler. Álamo ise diplomatik, hafifçe alaycı bir tavır takınmış, olayların gelişmesini bekler gibiydi. Ama yavaş yavaş, konukların çekingenlikleri karşısında cesaretlenmeye başladı, yarım saat geçmiş geçmemişti ki toplantı her zamanki havasına girdi. İşte gerçek savaş o zaman başladı. Damardan gerçekçiler Álamo'nun kullandığı eleştiri yöntemini sorgulamaya başladılar. Álamo da gelgitler arasında, Atölye'nin beş üyesinin desteğiyle, damardan gerçekçileri aşağılık gerçeküstücülük ve sahte Marksistlikle suçladı. Her yere koltuğunun altında bir Lewis Carroll kitabıyla giden ve neredeyse hiç ağzını açmayan sıska bir delikanlı dışında, ki açık söylemek gerekirse bu davranışı beni şaşırttı, bütün öğrenciler Álamo'ya arka çıkmışlardı. Hocayı onca hararetle destekleyen bu kişiler, başka zamanlar hocanın en acımasız eleştirilerini yönelttiği kişilerin ta kendileriydi (bu da bana şaşırtıcı geldi). O anda benim de çorbada tuzum bulunsun istedim ve Álamo'yu rispetto'nun ne olduğu hakkında en ufak bir fikri olmamakla suçladım. Damardan gerçekçiler de rispetto'nun ne olduğunu bilmediklerini kabul ettiler, ama gözlemimi yerinde bulup onayladılar. İçlerinden biri bana yaşımı sordu; on yedi yaşında olduğumu söyledim ve bir kez daha rispetto'nun ne olduğunu anlatmaya çalıştım. Álamo öfkeden kıpkırmızı kesilmişti; öğrenciler beni ukalalıkla suçladılar (biri akademist olduğumu söyledi). Damardan gerçekçiler beni savundular. Hazır başlamışken Álamo'ya ve gruptakilere hiç değilse nicárqueo'nun ya da tetrástico'nun ne olduğunu anımsayıp anımsamadıklarını sordum. Kimse yanıt veremedi.

Tüm beklentilerimin tersine tartışma ana avrat dümdüz gitmeden son buldu. Öyle olsaydı daha memnun olacağımı itiraf etmeliyim. Gerçi Atölye'dekilerden biri bir gün Ulises Lima'nın suratını dağıtmaya yemin ettiyse de sonunda hiçbir şey olmadı, yani şiddet içeren bir şey demek istiyorum. Ama ben bu gözdağına tepki gösterdim (altını çiziyorum, tehdit bana değildi), kampüsün istediği yerinde, istediği gün, istediği saatte gözdağı verenle yüzleşmeye hazır olduğumu söyledim.

Akşam kapanış sürprizli oldu. Álamo, Ulises Lima'ya hodri meydan diyerek bir şiirini okumaya davet etti. Lima kimsenin yalvarmasını beklemeden ceketinin cebinden bir tomar buruşuk, kirli kâğıt çıkardı. Ne korkunç, diye geçirdim içimden, bu enayi kendi kendini aslanın ağzına attı. Sanırım onun yerine utancımdan gözlerimi yumdum. Şiir okunacak zaman var, yumruk yumruğa gelecek zaman var. Bana göre o âna bu ikincisi uygundu. Dediğim gibi, gözlerimi yumdum, Lima'nın gırtlağını temizlediğini duydum. Çevresinde oluşan tedirgin sessizliği duydum (sessizliği duymak mümkünse tabii, bu konuda kuşkuluyum). Ve sonunda o güne dek duyduğum en güzel şiiri okuyan sesi duydum. Sonra Arturo Belano yerinden kalkarak damardan gerçekçilerin çıkarmayı düşündükleri dergide yazacak şairler aradıklarını söyledi. Herkes katılmak için can atıyordu, ama bütün o tartışmalardan sonra çekiniyorlardı, kimse ağzını açmadı. Toplantı bitince (her zamankinden daha geç bitmişti) otobüs durağına damardan gerçekçilerle beraber gittim. Çok geç olmuştu. Artık otobüsler işlemiyordu. Reforma caddesine dek hep beraber bir arabaya binmeye karar verdik, oradan da yürüyerek Bucareli sokağındaki bir bara gittik, geç vakitlere dek barda oturup şiir üzerine sohbet ettik.

Konuşulanlardan pek bir şey çıkaramadım. Grubun adı bir açıdan şaka, bir açıdan tam anlamıyla ciddi. Sanırım yıllar önce Meksikalı öncü bir grup da damardan gerçekçiler diye anılıyormuş, ama bir yazar grubu muydu, yoksa ressam, gazeteci ya da devrimci bir grubun mu adıydı, bilmiyorum. Galiba bin dokuz yüz yirmilerde ya da otuzlarda etkinmişler, onu da tam bilmiyorum. Tabii ki grubun adını hiç duymamıştım; bu da edebiyat konusundaki cahilliğimin doğal sonucu (dünyadaki bütün kitaplar okumam için beni bekliyor). Arturo Belano'ya göre damardan gerçekçiler Sonora çöllerinde yok olmuşlar. Sonra, Cesárea Tinajero ya da Tinaja diye birisinden söz ettiler, adını tam anımsamıyorum. Bu adı andıklarında, sanırım bira yüzünden, bağıra çağıra bir garsonla tartışıyordum. Comte de Lautréamont'un Poésie'sinde o Tinajero denen kişiyle ilgili bir şeyler varmış. Daha sonra Lima gizemli bir sav attı ortaya. Ona göre bugünkü damardan gerçekçiler geriye doğru yürüyorlarmış. Nasıl geriye doğru? diye sordum.

"Geri geri, önlerinde ilerideki bir noktaya bakarak ama o noktadan uzaklaşarak, bilinmeze doğru düz bir çizgi üzerinde."

Bana kalırsa böyle yürümek çok iyi, dedim, ama aslında hiçbir şey anlamamıştım. İyi düşünülecek olursa en kötü yürüyüş biçimi.

Daha geç bir saatte başka şairler de geldi, bazıları damardan gerçekçi, bazıları değil, gürültü patırtı çekilmez oldu. Bir ara, masamıza yaklaşan her tuhaf yaratıkla çene çalan Belano ve Lima'nın beni unuttuklarını düşündüm, ama sabaha karşı çeteye katılmak isteyip istemediğimi sordular. "Grup" ya da "hareket" demediler, çete dediler, bu da hoşuma gitti. Elbette isterim, dedim. Çok kolay oldu. İçlerinden biri, Belano, elimi sıktı, artık onlardan biri olduğumu söyledi, sonra da bir rençber şarkısı söyledik. Hepsi bu kadar. Şarkının sözleri kuzeyde kayıplara karışmış köylerden ve bir kadının gözlerinden söz ediyordu. Sokakta kusmaya başlamadan önce şarkıdaki kadın Cesárea Tinajero mu diye sordum. Belano ve Lima yüzüme baktılar, artık damardan gerçekçi olduğumdan hiç kuşkuları kalmadığını, hep beraber Latin Amerika şiirini değiştireceğimizi söylediler. Saat altıda bir taksiye binip Lindavista mahallesindeki evime geldim. Bugün üniversiteye gitmedim. Bütün gün odama kapanıp şiir yazdım.

4 Kasım

Bucareli sokağındaki bara gittim ama damardan gerçekçiler ortalıklarda görünmediler. Onları beklerken okuyup yazmayı sürdürdüm. Barın gediklisi olan bir grup suskun, daha doğrusu katil suratlı sarhoş gözlerini üzerimden ayırmadı.

Beş saatlik beklemenin ürünü: dört bira, dört tekila, yarım bıraktığım bir tabak sope (bayağı kokuşmuştu), Álamo'nun son şiir kitabının (yeni arkadaşlarımla Álamo'yu tiye almak için yanıma almıştım) baştan sona hatmi, Ulises Lima tarzı yazılmış, daha doğrusu Ulises Lima'nın bildiğim (okumadığım sadece dinlediğim) tek şiirine benzeyen yedi metin (metinlerin birincisi leş gibi kokan sope üzerine, ikincisi üniversite üzerine: Üniversitenin yok edildiği görüşündeydim, üçüncüsü yine üniversiteyle ilgili: Bir zombiler ordusuna katılmış çırılçıplak koşuyorum, dördüncüsü DF* mehtabı üzerine, beşincisi ölmüş bir şarkıcı üzerine, altıncısı Chapultepec kanalizasyon kanallarında yaşayan gizli bir dernek üzerine, yedinci metin kayıp bir kitap ve dostluk üzerine). Aslında Ulises Lima'nın o şiirini okumamıştım. Bütün bu metinlerin yanı sıra bir de fiziksel ve ruhsal bir yalnızlık duygusu...

Birkaç sarhoş bana sataşmak istedi, neyse ki genç yaşıma rağmen bu durumlarda ne surat takınacağımı biliyorum. Bir garson kız (sonradan öğrendiğime göre adı Brígida, beni Belano ve Lima'yla oraya gittiğimiz geceden hatırladığını söyledi) saçımı okşadı. Öteki masaya servis yaparken sanki yanlışlıkla olmuş gibi okşadı. Sonra bir süre masama oturdu ve saçımın çok uzun olduğunu ima etti. Cana yakındı ama yanıtlamamayı yeğledim. Gece saat üçte eve döndüm. Bugün damardan gerçekçiler hiç gelmedi. Acaba onları bir daha göremeyecek miyim?

5 Kasım

Arkadaşlarımdan haber yok. İki gündür fakülteye gitmiyorum. Bir daha Álamo'nun Atölyesi'ne gitmeyi de düşünmüyorum. Bugün öğleden sonra Encrucijada Veracruzana'ya (Bucareli'deki barın adı) gittim ama damardan gerçekçilerin izine rastlamadım. Bu tür işletmelerin gece, öğleden sonra, hatta sabah saatleri arasında yaşadıkları değişim ilginç. Kime sorsanız size farklı barlar olduklarını söyler. Bugün öğleden sonra sanki gerçekte olduğundan daha pismiş gibi görünüyordu. Gecenin ürkütücü müdavimleri henüz teşrif etmemişlerdi, o sırada barda olan müşteriler daha bir kaçmaya hazır, daha şeffaf ve daha sakindiler. İyice kafayı bulmuş üç küçük memur –büyük olasılıkla devlet memuru–, sepeti boş bir deniz kaplumbağası yumurtası satıcısı, iki lise öğrencisi, bir masada yalnız başına oturmuş etli acılı dürüm yiyen bir adam. Garson kızlar da başka. Bugün çalışan üç kızı tanımıyorum, ama içlerinden biri yanıma geldi ve pat diye şöyle dedi: Sen şu şair olmalısın. Bu söz beni rahatsız etti, ama kabul etmeliyim ki bir yandan da hoşuma gitmedi değil.

"Evet, küçük hanım şairim. Ama siz nereden biliyorsunuz?"

"Brígida senden söz etti bana."

Brígida, garson kız!

"Ya! Size ne dedi?" dedim, hemen sen demeye cesaret edememiştim.

"Ne diyecek, çok güzel şiirler yazıyormuşsun."

"O nereden bilecek. Yazdığım bir şeyi okumadı ki daha," dedim, biraz kızararak, ama sohbetin gidişatından her an daha memnun kalıyordum. Brígida'nın benim şiirlerimi okumuş olabileceğini düşündüm bir an için, evet neden olmasın, arkamda durup omzumun üzerinden bakmış olabilir! Ama bu pek hoşuma gitmedi.

Garson kız (adı Rosario) ona bir iyilik yapmak ister miymişim, diye sordu. Amcamın (bıkıp usanmadan yineleyerek) öğrettiği gibi "ne olduğuna bağlı" demeliydim, ama işte ben böyleyim, söyle ne istiyorsun deyiverdim.

"Benim için bir şiir yazmanı istiyorum," dedi.

"Tamam. Bir gün bir de bakarsın yazmışım senin için bir şiir," dedim. İlk kez sen diye hitap etmiştim, o hızla bir tekila daha getirmesini söyledim.

"İçkin benden," dedi "Ama şiiri şimdi yazacaksın."

Ona ha deyince şiir yazılamayacağını anlatmaya çalıştım.

"Neden bu kadar acele ediyorsun?"

Açıklaması oldukça çapraşıktı, görünüşe bakılırsa Guadalupe Bakiresi'ne birinin sağlığıyla ilgili bir adak adamıştı; aileden çok sevdiği ve özlediği, ortadan yok olup sonra da geri gelen birisi için. Peki bütün bunlarla ne alakası vardı şiirin? Saatlerdir ağzıma bir lokma bir şey koymamıştım, bir an için içkiyi fazla kaçırdığımı, açlık ve alkolün beni gerçeklerden uzaklaştırdığını düşündüm. Ama yok abartıyordum. Yanlış hatırlamıyorsam (doğrusunu söylemem gerekirse böyle olduğunu kanıtlamak için kendimi ateşe atmayı göze alamam) damardan gerçekçiliğin öğütlediği şiiri yazmanın önkoşullarından biri de belli gerçeklerle geçici olarak ilişkiye kesmek olabilir. Nasıl oluyorsa, o saatte bardaki müşteriler azalmaya başlıyordu, böylece öteki iki garson kız da yavaş yavaş masama yanaştılar. O anda, ilk bakışta masum (gerçekten masum) bir biçimde çevrem sarılmış bulunuyordum, ama durumdan haberi olmayan bir seyirci, bir polis memuru örneğin, durumu öyle değerlendirmeyebilirdi: Bir masada oturan bir öğrenci ve başında dikilen üç kadın, kadınlardan birisi bacağıyla öğrencinin sol omzuna ve koluna sürtünüyor, öteki ikisinin baldırları masanın kenarına dayanmış (bu kenarlar kesin baldırlarında iz bırakacak), masumca edebiyattan söz ediyorlar, ama bu manzara kapıdan giren birine bambaşka şeyler düşündürebilir. Örneğin, bir muhabbet tellalı koruması altındakilerle derin sohbette. Örneğin, baştan çıkarılamayan kösnül bir öğrenci.

Bir anda duruma son vermeye karar verdim. Nasıl becerdimse kalktım, borcumu ödedim, Brígida'ya tatlı tarafından bir selam yolladım ve çıktım. Sokakta güneş birkaç dakika gözlerimi kamaştırdı.

6 Kasım

Bugün de fakülteye gitmedim. Sabah erken kalktım. UNAM* tarafına giden bir otobüse bindim, ama okula gelmeden indim, sabah saatlerinin büyük bölümünü şehir merkezinde avare avare dolanarak geçirdim. Önce Sótano kitapevine girdim ve Pierre Louys'un bir kitabını aldım, sonra Juárez caddesini geçtim, bir jambonlu börek aldım ve Alameda'da bir banka oturup böreğimi yerken kitap okudum. Louys'un öyküsünü okudum, özellikle resimler korkunç bir ereksiyona neden oldu. Ayağa kalkıp yürümeyi denedim ama kamışım o durumdayken bakışları üzerime çekmeden, sadece gelip geçenlere değil çevrede ne kadar yaya varsa hepsine rezil olmadan yürümek imkânsızdı. Bu yüzden, yeniden yerime oturdum, kitabı kapattım, ceketime ve pantolonuma dökülen kırıntıları silkeledim. Uzun süre bir ağacın dalları arasına saklanarak koşuşturan bir şeye, sincap sanmıştım, baktım. On dakika sonra (üç aşağı beş yukarı) sincap değil de fare olduğunu fark ettim. Koskocaman bir fare! Bu keşfim beni hüzne boğdu. Ben, orada yerimden kıpırdayamıyorum, yirmi metre ötede bir dala sıkı sıkı yapışmış aç bir fare kuş yumurtaları, rüzgârın yapraklara sürüklediği kırıntılar (ki hiç de olası değil) ya da işte her neyse, bulup karnını doyurmaya çalışıyor. Yüreğim daraldı, midem bulandı. Kusmamak için kalktım ve koşa koşa uzaklaştım. Beş dakika içinde sertleşme yok oldu.

Akşam, oturduğum sokağa paralel Corazón sokağındaydım, bir futbol maçı izledim. Oyuncular çocukluk arkadaşlarımdı, gerçi çocukluk arkadaşım demek belki abartmak olur. Birçoğu hâlâ lisede, ötekiler okulu bıraktılar, babalarının yanında çalışıyorlar, kimileri de boş gezenin boş kalfası. Ben üniversiteye girdiğimden beri bizi ayıran uçurum daha da derinleşti, şimdi sanki iki ayrı gezegenden gelmiş gibiyiz. Beni de oyuna almalarını istedim. Corazón sokağı çok iyi aydınlatılmamıştı, topu zar zor görebiliyordum. Üstelik arada bir sokaktan araba geçiyordu, oyunu durdurmak zorunda kalıyorduk. İki tekme ve suratıma bir top yedim. Yetti. Biraz daha Pierre Louys okurum, sonra da ışığı söndürür uyurum.

7 Kasım

Meksiko kentinde on dört milyon kişi yaşıyor. Damardan gerçekçileri bir daha göremeyeceğim. Fakülteye bir daha gitmeyeceğim, Álamo'nun Atölyesi'ne de. Amcamlara ne derim? Bakarız! Louys'un kitabını, Afrodit'i, bitirdim. Şimdi ölmüş Meksikalı şairleri, gelecekteki meslektaşlarımı okuyorum.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

H. Neyzen Ateş, İki ‘edebi’dedektif!, Radikal Kitap Eki, 9 Kasım 2007

(…) Roberto Bolano, Şilili olmasına karşın sadece Şili'nin değil, Latin Amerika edebiyatının önemli isimlerinden kabul ediliyor. Çocukluğunun geçtiği Meksika'dan Allende'yi desteklemek üzere Şili'ye doğru yola çıkan ama ne yazık ki Pinochet'nin yaptığı darbenin ertesi günü ülkesine varan, varır varmaz da Pinochet karşıtı direnişe katılmaya karar veren hareketleriyle de yazılarıyla olduğu kadar dikkat çekmeyi başarmış önemli bir isim Bolano. Pinochet döneminin önemli eleştirmenlerinden, edebi anlamda Şili'nin dünya okuyucusuna hitap etmeyi başarmış birkaç yazarından. Edebi anlamda yaptığı biçimsel denemelerle dikkat çeken bir yazar üstelik. Örneğin Vahşi Hafiyeler çoğul anlatıcılı olmasına karşın sürekli birinci tekil şahısta ilerleyen, bir şekilde anlatılanların 'de fakto' olmasalar da gerçek oldukları izlenimi vermelerini sağlayan etkileyici bir roman.

İlginç bir şair grubu

Kitap, Şilili genç şair Artoru Belano ve Meksikalı şair Ulises Lima'nın (her ikisi de arada uyuşturucu satarak yollarını buluyor) bir diğer Meksikalı şairin Cesarean Tinajero'nun izini sürüşlerini ele alıyor. Kitap üç bölümden oluşuyor. Meksika'da Kaybolan Meksikalılar isimli ilk bölümün anlatıcısı on yedi yaşındaki amatör şair olan Juan Garcia Madero. İkinci bölümde adı verilmeyen bir anlatıcı uzun yıllar süren bir zaman dilimi boyunca iki şairin üçüncünün izini sürüşlerini anlatıyor. Managua, Paris, Barselona, Madrid, Mayorca, San Diego, Tel Aviv, Roma, Pachuca, Viyana, Angola ve Sierra Leone'de geçen bu dönem kitabın en etkileyici kısmı çünkü Bolano'nun sesini en belirgin haliyle duyuyorsunuz.

Yola çıkmadan önce Lima ve Boleno'nun kurduğu grup 'real visceralistas', kitabı ilginç kılan bir diğer unsur. Madero'nun anlattığı birinci bölüm aslında onları konu alıyor. Okulu bırakıp bu şair grubuna katılmaya karar veren gencin düşünceleriyle süreçleri, anlamları, değerleri yeniden tanımlıyoruz. Karakterlerden çok kavramların şairene bir tasviri bu sayfalar. 'Real visceralistas', güzelliğin içindeki hüznü, bu hüznü arayışı ancak şiiirde hak ettiği biçimi bulduğunun altını çizerek hayatlarının merkezine yerleştiriyor. Bu var olan edebi anlayışa bir alternatif olarak öne sürülebilir mi, bilmiyorum, ama uyuşturucu satıcısı genç şairlerden de gelse farklı sesleri duymanın önemli olduğuna inanıyorum, özellikle de bu kadar güzel sunulmuşlarsa.

Cortazar tadında edebiyat klasiği

İki şair çölde kaybolan gizemli Tinajero'nun izini sürerken anlatıcının gözlemleriyle onların kim olduklarını keşfediyoruz; hareketlerinin altında yatan idealizmi görüyoruz. Bu iki edebi dedektif avlarının peşinden giderlerken onlarında avlanan haline gelmelerine, gönüllü sürgünlere dönüşmelerine şahit oluyoruz.

Son bölümün anlatıcısı yeniden Madero. Lima, Belano ve bir fahişeyle tekrar buluştuğu Sonora çölünden geliyor sesi. Tinajero'yu bulacaklar. Elbette bulduklarıyla bekledikleri denk düşmeyecek, elbette işler bekledikleri gibi gelişmeyecek. Ama bunu öğrenmek için kitabı okumalısınız. Vahşi Hafiyeler, Cortazar tadında bir edebiyat klasiği. İspanyol eleştirmenler Belano'nun, Bolano'nun alter-egosu olduğunu yazmışlardı bunu görmek için dâhi olmaya gerek yok ama bu kitapla ilgili yazıyı yazarken El Pais'te Ulises Lima'nın Meksikalı şair Mario Santiago Papasquiaro'dan esinlenilerek oluşturulduğunu okudum. İzini sürmek isteyene…

Devamını görmek için bkz.

Bülent Usta, “Damardan gerçekçi bir roman”, Birgün, 5 Şubat 2008

Metis, iki önemli kitap yayımladı bugünlerde. Çokça tartışılması gereken, aslına bakarsanız, Türkçeye kazandırılmış olması da oldukça gecikmiş iki yapıt. Biri, Şili'den bir romancı Roberto Bolano'nun Vahşi Hafiyeler adlı romanı, diğeri de edebiyat eleştirisi denilince akla ilk gelen isimlerden birisi olan Paul De Man'ın Körlük ve İçgörü adlı yapıtı. İkisi de Türkçeye çok geç kazandırılmış yazarlar. Örneğin Kafka'nın Türkçede daha yeni yayımlandığını düşünebiliyor musunuz? Ne büyük bir kayıp olurdu. Belki de Kafka olmaksızın pek çok eser ve yazar ortaya çıkmazdı ya da çıksa bile başka türlü, doğal olarak Kafka'yı bilmeyen bir yazar ve onun eseri olarak ortaya çıkardı. Kafka'nın edebiyatımıza, günümüzün en güçlü yerli yazarları kadar, belki de daha da fazla katkıda bulunduğunu düşündürecek çok fazla veri var elimizde. Kafka'nın Çek kökenli olması, onu salt Çek edebiyatçı olarak kabul etmemiz için yeterli değil. Bir yazarın yapıtları, hangi dilde yaşıyor (yani okunuyorsa), o dilin malıdır artık ve Kafka uzun yıllardır Türkçenin içinde boy verip serpiliyor. İşte Bolano da böyle bir yazar. Peral Bayaz'ın çevirisiyle Türkçede yolculuğuna başladı. Eğer bu yolculuk döngüsel olmaz ve kendisine sıçrayacak yazarlar, yapıtlar bulabilirse, belki de romancılık serüvenimize çok olumlu katkılar sağlayacak. Aynı şekilde Paul de Man da öyle. Gittikçe zayıflayan edebiyat eleştirimize, Paul de Man'ın açacağı pençeler, hiç kuşkusuz büyük bir katla sağlayacak. Ama düşünün ki Paul de Man'ın çokça tartışılan bu eseri, ilk olarak 1971 yılında yayımlanmış, Bolano'nun Vahşi Hafiyeler adlı ödüllü romanı da, 1998 yılında... Türkçeye çok sonra kazandırılmış başka yazarları ve temel yapıtları düşünürsek, bu iki yazarla tanışmak için çok geç kalınmadığını düşünüp avunmamız da mümkün.

Şöyle derler hep, onların Shakespeare'i varsa, bizim de Yunus Emre'miz var. Bu sözü, başka bir yerde duyamazsınız. Kültür emperyalizmi denilince, tümden bütün yabancı kültürleri yargılamak ve onlara şüpheyle yaklaşmak nedense çok yaygın bir tavır olarak varlığını sürdürüyor. Eğer öyleyse, roman hiç yazılmamalıydı, ne de olsa bizim destanlarımız, halk hikâyelerimiz var, onların Balzac'1 varsa. Ya da Rimbaud'ya ne gerek var şimdi, bunca köklü bir şiir geleneğimiz varken. Halbuki mesele, onlar ve biz değil ki... Mesele, edebiyat... Edebiyatımızın nasıl zenginleşeceği... Turgut Uyar'ın Bir Şiirden adlı kitabında, şiiri Tanzimat'tan bu yana nasıl yanlış yorumladığımızı, içinde yaşanılan bir varlık alanı görmek yerine, onu nasıl araçsallaştırıp iktidar ve kimlik meselesi haline getirdiğimizi anlatıyordu uzun uzun. Turgut Uyar'ın orada söyledikleri, bugün hâlâ geçerliliğini koruyor. Bu yüzden sahici edebiyat yapan kişi sayısı az. Bu yüzden, edebiyatta her tür yeniliğe karşı belirli bir kesimde büyük bir direnç var. Turgut Uyar, bugün yaşasaydı, kesinlikle şiirde bir tabu halini almış İkinci Yeni'ye karşı çıkardı ve başka bir "Yeni"nin olanaklarını araştırırdı diye düşünüyorum. Ayrıca yine aynı kitapta, şairlerin egemen güçlerle yakınlaşmasının ve iktidarlara boyun eğmesinin, bırakın başka şeyleri, şiirin kendisine nasıl zarar verdiğinin de altını çizmiş Turgut Uyar.

Bir süredir, edebiyatta yeniliğe karşı olanların geliştirdikleri bir söylem dikkatimi çekiyor ister istemez. Kendilerine farklı gelen her şeyi, "postmodern" olarak nitelendirmek ve yargılamak, bu söylemin önemli bir ayağını oluşturuyor. Bunu çeşitli dergilerde yazan akademisyenlerden tutun, çok bilinen eleştirmenler dahi fütursuzca yapıyor. Postmodernizmi bilmeden, postmodernizmi salt küreselleşmeyle ilişkilendirip emperyalistlerin bir oyunu olarak göstermeye çalışıyorlar ki ortada postmodern edebiyattan bahsedecek çok fazla şeyin olmaması da bu durumu daha da gülünç bir hale sokuyor. Hayali bir postmodern düşman var ortada ve herkes o hayali düşmanı taşa tutuyor. Örneğin, ünlü bir köşe yazarı ile sohbet ederken, sözlerinin bir yerinde "postmodern pislikler" diye bir şey kaçırmıştı ağzından. Konuşmamız sırasında ne Lyotard'ı, ne de postmoderniz-min diğer temel yapıtlarından birisini okumadığı, tamamen kendine özgü bir postmodern tanımı geliştirmiş olduğu ortaya çıkmıştı. Üstelik sanatta ve felsefede birbirinden o kadar farklı postmodern anlayışlar var ki, hepsini aynı kategori içinde değerlendirmek de başka bir büyük hata.

Bolano ve Paul de Man'ın kitapları, kaç gündür elimden düşmüyor. Onlarla tanışmış olmanın mutluluğu, uykularımın kaçmasına ve sabahlara kadar bu kitapların çizdiği yollar boyunca, hatta bazen o yolları başka yollarla (yapıtlarla) birleştirerek koşarcasına okumama neden oluyor. Paul de Man'ın kitabını, teorik bir kitap olduğu için, hemen bir çırpıda okumak elbette mümkün değil. Ama Bolano'nun 628 sayfalık romanı, gerçekten de bir çırpıda okunacak bir kitap. Romanın kurgusu, karakterleri, olayları ele alışı, cinselliğin ve sanatın türlü halleri, tartışmaları, bir macera ekseninde öyle başarılı bir biçimde yoğrulmuş ki yazarın diğer yapıtlarını okumak için de sabırsızlık duyuyor insan. Roman, şöyle başlıyor örneğin: "Nazik bir davetle damardan gerçekçilik akımına katılmam istendi." Damardan gerçekçilik de ne diye düşünüyor insan. Ben, kendi adıma bu tanımlamayı çok tuttum. Üstelik, bir şiir akımının, gizli bir örgüt gibi örgütlenmesi ve şiiri salt yazılan bir şey olarak değil de, yaşanılan, kendi kuralları ve yaşam biçimi olan bir şey olarak anlatılmış olması da beni heyecanladırdı açıkçası. Davet edilen kişi, on yedisinde bir şair. Romanın ilk bölümü, bu genç şairin gözünden anlatılıyor. Maria adlı kızla yaşadığı o tuhaf aşk ve cinsellik, damardan gerçekçi diğer şairlerle kurduğu ilişki ve Meksika'nın sokaklarında, barlarında türlü hesaplaşmalarla ve arayışlarla süren bir yolculuk. Romanın ikinci bölümünde ise, anlatıcı birden değiştiği gibi, üstelik belirsizleşiyor da. Ama üçüncü bölümde aynı kişi, anlatıcı olarak yeniden görünürlük kazanıyor. Damardan gerçekçi iki şairin, dedektiflik yaparak bir çölde kaybolan Tinajero'yu ararken, biz de anlatıcıyla birlikte onların izini sürüyoruz. Bu şairlerin gerçekte kim olduklarını öğrenirken, hem Latin Amerika'nın gizemli dünyasında bir gezintiye çıkıyor, hem de Bolano'nun kendi kuşağıyla ve başka şeylerle yaşadığı hesaplaşmaya tanık oluyoruz.

2003 yılında 50 yaşındayken ölmüş Bolano. Onu romanlarıyla olduğu kadar, diktatör Pinochet'ye karşı verdiği mücadeleyle de hatırlamak gerek. Ama daha yeni tanıştık kendisiyle. Ve onunla daha çok konuşacağımız şey var, diğer yapıtları da Türkçenin kara sularına girdikçe...

Devamını görmek için bkz.

Sennur Sezer, “Darbenin sarstığı sanat”, Evrensel Kültür, Ekim 2008

Türkiyeli okurlar Latin Amerika’daki toplumsal ve siyasal hayata yabancı değildir. (Ülkemizin komşusu ülkelere duyduğumuz ilgiyle karşılaştırıldığında neredeyse bu uzak kıtayla akraba sayılırız. Bunun bir nedeni sanat ise (sinema ve edebiyat) öbür nedeni de 1960`lı yıllarda Latin Amerika’da yaşanan büyük sosyal ve siyasal çalkantılardır... Türkiyeli gençlik ve aydınların çoğu için, Güney Amerika imgesi, çıkarlarını emperyalistlerle birleştirmiş diktatörlerle halkın kurtuluşu için mücadele eden gerilla hareketleriyle örtüşür.

Güney Amerika edebiyatı ise (kıtadaki edebiyat akımlarının renkliliğiyle) yalnızca ortanın solundakilerin değil mistik edebiyattan hoşlananların da okuma zevkine yanıt verecek çeşitlilikteydi. Ve ünlü olduğu halde dilimize çevrilmemiş bir Latin Amerikalı şair/yazar düşünülemez: Pablo Neruda, Jorge Amado, Eduardo Galeano, Octavio Paz, Mario Vargas Llosa, Alejo Carpentier, Carlos Fuentes, Julio Cortazar, Jorge Luis Borges, Miguel Angel Asturias...

Türkiyeli okuru en çok heyecanlandıran kuşkusuz Gabriel García Márquez’in Yüz Yıllık Yalnızlık’ıydı. Nobel Edebiyat Ödülü Miguel Angel Asturias’a 1967, Neruda’ya 1971, Marquez’e ise 1982 yılında verildi. Ancak Türk okurunu Latin Amerika edebiyatına yönelten ödüller olmamıştır. Latin Amerika edebiyatının kıtanın koşulları üzerine kurulmuş olması okurumuzun bu edebiyata yakınlık duymasının nedenidir. Bir bakıma okurumuz için bir dönem Rus edebiyatının taşıdığı önemi Latin Amerika edebiyatı devralmıştır.

Türkiyeli yazar da Latin Amerika’ya yakınlık duymuştu... 12 Mart 1971 muhtırasını izleyen günleri Allende’nin başarısının izlemesi, sanki Türkiye’ye de soluk aldırmış, Allende’ye karşı yapılan darbe 1971’in yaralarını kanatmıştı. Dağlarca’nın Şili’li bir subayın ağzından yazdığı şiir Yeni a dergisinde yayımlanmıştı. Darbeden sonra Şili’den ayrılabilen bir grup aydın ve askerin Türkiye’ye gelişlerini de anımsıyorum. Şili ile ilgili ne kadar Türk dergisi varsa sergilenmişti onlar onuruna.

Askeri darbeler ve edebiyat

Latin Amerika’da kökleri Jose Marti`ye uzanan politik hümanizm, aydınların sorumluluk duyguları, ülke ve kıtanın bağımsızlığı için çaba gösterme düşünceleri Küba devrimiyle güncelleşmiş, Pinochet darbesiyle pekişmiştir de denilebilir.

Edebiyat akımlarının, varolduğu ülkenin siyasaltoplumsal koşullarıyla ilintisi bilinir. Güney Amerikalı yazarların kendilerini yalnızca edebiyat kurallarıyla sınırlı saymaması kadar, toplumun da, yazardan siyasi ve sosyal olaylara tavrını belli etmesini beklemesi kıtanın da, bu kıtanın edebiyatının da özelliğidir. Gerçeği yansıtma kaygısı gerçeği daha iyi yansıtacak anlatım biçemleri denenmesine yol açmıştır: Gerçeküstü, masalsılık, büyülü gerçeklik.

Roberto Bolaño da bir Güney Amerikalı yazar. Şilili. Onun anlatım biçimine “infrorealizm” adı verilebilir. Dilimize çevrilen iki romanı da onun ve kuşağının yaşam öyküsünden izler taşıyor:

“Halk Birliği’nin son cankurtaran sandallarının battığı günlerde, hapse düştüm. Tutuklanma koşullarım çok sıradandı, grotesk de diyebiliriz; ancak sokakta, kafeterya da ya da yataktan kalkmak istemediğim odamda (ki bu en büyük olasılıktı) değil de hapiste olmam sayesinde, Carlos Wieder’in ilk şairane eylemine şahit oldum;
(...) Cezaevi’nde, avluda satranç oynayarak ya da sadece sohbet ederek vakit geçiriyorduk.

Gökyüzü yarım saat önce pırıl pırıl açıktı, bulut parçacıkları doğuya doğru kaymaya başlamıştı; sigaraya ve toplu iğneye benzer bulutlar henüz sahilin üstünde süzülürlerken siyah beyazdılar önce, istikametleri kente çevrilir çevrilmez pembeleştiler, son olarak nehir boyunca yukarı doğru dizildiklerinde parlak bir zincifre kırmızısına döndüler.

O anda , nedendir bilmem, gökyüzüne bakan tek tutuklunun ben olduğum hissine kapılmıştım. Muhtemelen on dokuz yaşında olmamla ilgiliydi bu.

Bulutların arasından, ağır ağır ortaya çıktı uçak. İlkin, olsa olsa sivrisinek büyüklüğünde bir leke gibiydi. Yakınlardaki bir hava üssünden geldiğini, kıyılarda uzun süren bir gezintinin ardından üssüne geri döndüğünü sandım (...) Sanki bulutlar kadar ağır gidiyormuş gibi bir hali vardı, ama bunun sadece bir göz yanılması olduğunu anlamakta gecikmedim. Cezaevi’nin üstünden geçerken çıkardığı gürültü bozuk bir çamaşır makinesini andırıyordu. O sırada pilotun siluetini görebildim ve bir an için elini kaldırdığını, bize el salladığını sandım. Sonra burnunu kaldırdı, yükseldi (...) ve orada, o yükseklikte, gökyüzüne bir şiir yazmaya koyuldu. Önce pilotun delirdiğini sandım ve buna hiç şaşırmadım. O günlerde delilik istisnai bir durum değildi. Umutsuzluğun yarattığı şaşkınlık havasında dönüp durduğunu. Oysa peşi sıra gelen eylem, sanki gökyüzünce yaratılmış gibi, birden beliriveren harfler oldu. Gökyüzünün pembeli mavi koskocaman ekranı üstüne grisiyah dumanla mükemmel bir biçimde çizilen harfler, bakanların gözünü donduruyordu.” (Roberto Bolaño, Uzak Yıldız)

Pilotun yazdığı şiir Latince’dir ve Kutsal Kitap edasındadır. Şiiri yazan pilot, hapisteki delikanlının askeri darbeden önce gittiği şiir atölyesinden tanıdığı silik biridir. Darbeden sonra adını değiştirmiş, akrobatik uçuşlar yaparak gökyüzüne şiir yazışıyla ordunun gözbebeği olmuştur. Bir süre sonra bu ünlü şairin eski arkadaşlarından bir genç kadın, onun kız arkadaşlarını öldürdüğünü ve bu cinayetlerinin fotoğraflarını çektiğini keşfedecektir.

Edebiyat akımları ve hayat

Şilili romancı Roberto Bolaño (19532003), Uzak Yıldız (1996) ve Vahşi Hafiyeler (1998)’de bir edebiyat grubunun öyküsünü anlatırken, Şili’deki darbenin etkilerini de acı bir alayla çiziyor. Hem de tüm masalsı öğeleri inanılır kılarak. Bunda kendi yaşamının da başkaları için bir masal oluşunun payı var belki.

Bolaño, Şili’nin Santiago kentinde doğdu. Çocukluğu Şili’nin çeşitli şehirlerinde geçti. 13 yaşında ailesiyle birlikte Meksika’ya göçtü. Yeni yetmelik dönemini kent kitaplığında geçirdi. 1973 yılında Salvador Allende’nin sosyalist reform sürecine katılmak için Şili’ye döndü. Bunun için yaptığı yolculuk “bütün Latin Amerika’yı geçmek” sayılabilir. Pinochet’nin darbesinden sonra direnişe katılmaya karar verdi, ancak kısa süre sonra tutuklandı. Sekiz gün sonra eski okul arkadaşı bir polisin yardımıyla serbest kaldı. Meksika’ya döndü. Arkadaşı Mario Santiago Papasquiaro ile “İnfrarealist (gerçeküstü/gerçekötesi) şiir hareketini” başlattı. Daha sonra düzyazıya yoğunlaştı. ( Mario Santiago Papasquiaro’yu da Vahşi Hafiyeler romanındaki Ulises Lima karakterine model olarak kullandı.) 1977 yılında annesinin yanına Katalunya’ya yerleşti. Bağbozumlarında çalıştı, gece bekçiliği, bulaşıkçılık, satıcılık yaptı. Sonra edebiyat yarışmalarına katılarak hayatını kazanmaya başladı. İlk romanları kırk yaşında basılmaya başladı. Vahşi Hafiyeler romanıyla 1998’de Herralde Ödülünü ve 1999’da Latin Amerika’nın Nobel’i sayılan Venezüella Romulo Gallegoz ödülünü kazandı. Barsaleno’da 2003 yılında karaciğer hastalığından öldü. Ölümünden bir yıl sonra (2004 yılında) 2666 adlı romanı İspanyolca yazılmış en iyi romana verilen Salambò ödülüne layık görüldü.

Bolaño, halkını katleden darbe rejimine uyan edebiyatı ve bir toplumun dönüşümünü Uzak Yıldız’da anlattı. Vahşi Hafiyeler ise Latin Amerikalı kendi kuşağının romanı. “Damardan gerçekçi” şairleri, yazarları, onların bir anlamda umutsuz öykülerini anlatırken bir ülkenin kuşağının tüketilişini de. Kendisi bu romanı “kendi kuşağıma yazdığım bir aşk mektubu” diye tanımlamıştı:

“Arturo Belano’yu orada tanıdım, Luanda’da, postanede. Sıcak bir öğleden sonraydı, yapacak işim yoktu, ben de Paris’e telefon ederek yığınla para harcamaya karar verdim. Faks gişesinin önünde fazladan para koparmaya çalışan sorumlunun yardımcısıyla cebelleşiyordu. Ben de el verdim. Kaderin cilvesi ikimiz de Güney yarıküredendik, o Şilili ben Arjantinli.(...) İkimiz de Cortazar’ı, Borges’i seviyorduk, ikimizin de cebi delikti ve ikimiz de uyduruk bir Portekizce konuşuyorduk. Kısacası, uçurumun kıyısında, yıkımın arifesinde, ki bu ikisi aynı kapıya çıkar, bir Afrika ülkesinde kırk yaşlarında iki Latin Amerikalıydık. Tek farkımız ben işim bitince La Luna Ajansı için fotoğrafçı olarak çalışıyordum, Paris’e dönecektim, zavallı Belano işi bitince Afrika’da kalacaktı.”

Diline verilen büyük bir edebiyat ödülünü ölümünden bir yıl sonra alan bir yazara yakışır bir öykü bu. “Kuşağım tüm gençler gibi aptal ve cömertti, elimizdeki her şeyi veriyor, karşılığında hiçbir şey beklemiyorduk. Şimdi bizden geriye hiçbir şey kalmadı... Latin Amerika toprağında yatıyor cesetlerimiz”.

Devamını görmek için bkz.

Emre Ayvaz, “Geleceğin yazarı: Roberto Bolaño”, Kitap Zamanı, 1 Haziran 2009

Roberto Bolaño da tıpkı Sebald gibi kendi keşfedilişine şahit olamadan ölen yazarlardan ve aslında, ironik bir şekilde, keşfedilişinde erken ölümünün önemli bir payı var. Çeşitli ülkelerde, çeşitli işler yapıp çeşitli uyuşturucular kullanarak geçirdiği gençlik yıllarının ardından, kırklarının başında para kazanmanın yolunun şiiri bırakıp roman ve hikâyeler yazmak olduğunu anladığında, Bolaño'nun on seneden az vakti kalmıştı. 2003 yılında, karaciğer nakli için sırasını beklerken –üçüncü sıradaydı–, 50 yaşında öldü.

Türk okuyucusu da, dünyanın geri kalanı gibi Bolaño'yu 1998 tarihli büyük romanı Vahşi Hafiyeler'le tanıyor. (Bu kitaptan çok daha vaatkâr, uzun ve iddialı son romanı 2666 Türkçeye ne zaman çevrilir, çevirmeni de yine, hayranlık uyandırıcı bir sabır ve ustalıkla Vahşi Hafiyeler'in altından kalkmış olan Peral Bayaz mı olur, bilmiyorum.) Kitap, Juan García Madero isimli 17 yaşında hırslı bir edebiyat heveslisinin günlüğüyle açılıp kapanan derin bir kuyuya benziyor. Kuyunun içinde, yani kitabın dörtte üçünü oluşturan “Vahşi Hafiyeler” başlıklı bölümde Bolaño, okuyucuya kitabın merkezindeki üç esrarengiz kişinin, Ulises Lima, Arturo Belano ve Cesárea Tinajero'nun akıbetleri hakkında paramparça, Yurttaş Kane'i hatırlatan bir hikâye anlatıyor. García Madero'nun Kasım 1975 - Şubat 1976 arasında tuttuğu günlükten, kendilerine “damardan gerçekçiler” diyen bir grup şairin arasına katıldığını, bu grubun başını da, sattıkları marihuananın kazandırdığıyla Lee Harvey Oswald isimli bir dergi çıkaran iki bohem şairin, Ulises Lima ile Arturo Belano'nun çektiğini öğreniyoruz. García Madero'da da, hayranlık duyduğu Ulises ve Arturo'da da Rimbaud, Keats gibi erken ölmüş büyük şairlerden bir şeyler, yeteneklerinden olmasa da hayatlarından bir şeyler var. Aslında her genç edebiyat heveslisini gülümsetecek şeyler bunlar: “Bugün üniversiteye gitmedim. Bütün gün odama kapanıp şiir yazdım.”, “Şimdi ölmüş Meksikalı şairleri, gelecekteki meslektaşlarımı okuyorum.”, “Bütün gün bunalımdaydım, ama sanki motor takmışım gibi durmadan okuyup yazdım.”

García Madero'nun tuttuğu günlüğün çerçevesini oluşturduğu, iç içe geçen ve yirmi yıla (1976-1996) yayılan iki arayış, Ulises'le Arturo'nun “damardan gerçekçilik”in kurucusu olduğuna ve hâlâ yaşadığına inandıkları Cesárea Tinajero'yu, García Madero'nun da ortadan kaybolan Ulises ile Arturo'yu arayışları, bir noktadan sonra köklerle, geçmişle, Meksika'yla, edebiyatla, insanla, her şeyle ilgili tek bir arayışa dönüşüyor. Bu yirmi yıl içinde aranıp bulunup Arturo, Ulises ve Cesárea hakkında –tıpkı Yurttaş Kane'deki gibi- konuşturulan, sanki bir belgesel çekiliyormuş gibi tanıklıklarına başvurulan otuza yakın kişiden, hem bu üç şairin darmadağınık, bulanık ve iç içe geçmiş akıbetlerini öğreniyoruz, hem de temsilcisi oldukları, Pinochet diktatörlüğü altında ezilmiş, tükenmiş bütün bir edebiyatçı neslinin acıklı akıbetini.

Bolaño'nun da zamanında “infrarealizm” diye bir edebiyat hareketinin başını çekmiş olduğunu –kendi deyişiyle “Fransız Sürrealizmi ile Meksika usulü Dadaizmin tuhaf bir karışımı”-, Ulises Lima'nın Bolaño'nun yakın arkadaşı Mario Santiago, Arturo Belano'nun da –adı üstünde- kendisi üzerine kurulu olduğunu biliyoruz. Türkiye'de muhtelif askerî darbelerin öncesini ve sonrasını yaşamış ve hırpalanmış yazar ve şairlerin anlatmak için yanıp tutuştukları ama tek bir karakterin kişisel ve siyasi haklılığı hakkında acıklı monologlar kaleme almaktan başka bir şey yapamadıkları için heba ettikleri “nesil hikâyeleri”ni düşününce, Bolaño'nun gücünün malzemesini “doğru biçimle” yoğurmasında olduğunu görüyorum. Vahşi Hafiyeler'de söz alan karakterlerden birinin, kendisini “Meksika şiirinin anası” diye niteleyen Auxilio Lacouture'ün anlatıcısı olduğu başka, daha kısa bir Bolaño romanıyla –MühürHafiyeler'i karşılaştırmak; aynı hikâyeyi, aynı ses ve öfkeyle iki farklı roman düzeneği içinde –çok anlatıcılı bir romanın anlatıcılarından biri olarak, ve tek anlatıcılı bir romanın hakim sesi olarak- anlatan bir karakterin iki halini yan yana koymak “deneyimi edebileştirmek” denen işin incelikleriyle ilgili çok fazla şey gösterecektir. Lacouture'ün Hafiyeler'deki başka seslere karışmış ve başka seslerle zenginleşen sesi, Mühür'de daha net duyulan ama bir konferans salonunun uyuşturucu tekdüzeliğini hissettiren bir ses halini alır.

Gelecekte hayranlıkla okunacak

Şiiri ve şairleri konu edinen, otobiyografik malzemeyle kurulmuş bir romanı sıkıcı bir entelektüel eğlenceye, yazar çizer takımını gülümsettiğiyle kalan bir “edebiyat muhabbeti”ne çevirmeden yazabilmek... Vahşi Hafiyeler, kahramanı yazar, şair, filozof olan romanların sıklıkla düştüğü bu çukurun yakınından bile geçmiyor. Bir noktaya kadar Hafiyeler'in bir çeşitlemesi gibi okunabilecek 2666'daki –tıpkı Cesárea Tinajero gibi- Sonora Çölleri'nde gizlenen münzevi Prusyalı romancı Archimboldi'yle –tıpkı Ulises Lima ve Arturo Belano gibi– fellik fellik onu arayan dört edebiyat araştırmacısının “edebiyat ve hayranlık” değil, “arayış ve kayboluş” hakkında bir hikâyenin kahramanları olmaları gibi. Ortadan kaybolup efsaneleşen, hayatla baş edemeyecek kadar kırılgan, intihar ya da inzivadan başka çaresi olmayan, çabucak tükenen ve erken yaşta ölen, solgun, zayıf bünyeli, sarhoş “şair” imgesine yüz vermiyor Bolaño. Şefkatle hatırladığı ve anladığı şairlik hallerini, bir zamanlar olduğu ama hayatta kalabilmek için romancıya dönüştürdüğü şairi çevreleyen romantik haleyi kahramanlarının başlarının üzerine bir an hüzünle koyup hemen geri çekiyor. Erken ölümünün biyografisine kattığı dramatik kesintinin, tıpkı Nietzsche'nin deliliğinin, Dostoyevski'nin idamdan son anda kurtuluşunun ya da Borges'in körlüğünün çektiği gibi okuyucuları Bolaño'nun kitaplarına çektiği açık. Ama okuyucunun kitabın içinde kısa bir süre geçirdikten sonra bu romantizmden düşüp yere çakılışı da bir o kadar ani ve sert.

Şu anda, dünyanın dört bir tarafında, bir sürü insan harıl harıl Roberto Bolaño okuyor. Hakkında düzenlenen her sempozyumla, okuma listesine girdiği her edebiyat dersiyle beraber Bolaño'nun edebiyat coğrafyasında hükmettiği alan da biraz daha genişliyor: Şili edebiyatındaki, Latin Amerika edebiyatındaki, dünya edebiyatındaki yeri gitgide daha sağlamlaşıyor ve Borges'in Kafka için söylediği gibi, halefleri kadar seleflerini de yaratarak “romanın tarihi”ni baştan yazdırıyor. “Yenileri pek takip etmiyorum” diyen eski yazarlar her zamanki gibi ıskalayacaklar, ama kesin olan bir şey var: Şu aralar doğan müstakbel edebiyat meraklıları Bolaño'yu, “gelecekteki meslektaşlarını” hayranlıkla okuyacaklar.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.