Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-644-2
13x19.5 cm, 256 s.
Liste fiyatı: 25,00 TL
İndirimli fiyatı: 20,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Hiç
Özgün adı: Nada
Çeviri: Zerrin Yanıkkaya
Kapak Resmi: Lucian Freud
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Aralık 2007
2. Basım: Kasım 2015

İspanya İç Savaşı'nın hemen ertesinde, gencecik bir kızın yazdığı ve 1944 Nadal ödülünü kazanan Hiç, 2004'te yazarının ölümünden sonra dünyanın her yerinde yeniden keşfedildi. On sekiz yaşındaki Andrea, öksüz kaldıktan sonra üniversite eğitimi için köyünden Barselona'ya, zenginliği ve kültürüyle hep gözünü kamaştırmış olan anne tarafından akrabalarının evine gelir. Ancak akrabaları savaş sırasında servetlerini kaybetmiş, korkunç bir yoksullukla baş etmeye çalışmaktadırlar. Genç kız bir yandan okuldaki zengin öğrenciler arasında bocalarken bir yandan da evde tanık olduğu tuhaflıklarla masumiyetini yitirmeye başlar. Karanlık, güçlü bir hayal gücü ile ince mizahı birleştiren ve bir büyüme öyküsü içinde Franko rejiminin ilk günlerini ürkütücü bir berraklıkla anlatan bu roman, pek çok eleştirmen tarafından yirminci yüzyılda Avrupa'da yayımlanan en önemli yapıtlar arasında sayılıyor.

OKUMA PARÇASI

Beşinci Bölüm, s. 51-59.

Ruhumun derinliklerini karmakarışık eden ama bir yandan da kara bulutları silip süpüren, acı veren kısa bir esinti gibi geçen o ateşlenmeyi neye borçluyum, bilmiyorum. Önemli olan kimse doktor çağırmayı akıl edemeden geçmesi, geçerken beni tuhaf ve halsiz bir rahatlık hissiyle bırakmasıydı. Kalkabildiğim ilk gün, örtüyü ayaklarıma doğru atar atmaz, eve geldiğimden beri elimi kolumu bağlayan o bunaltıcı ortamı da üstümden attığım hissine kapıldım.

Angustias, yaşlı olduğunu belli eden manalı bir yüzün derisi gibi kırış kırış olan ayakkabılarımı gözden geçirerek, su alan parçalanmış tabanlarına işaret etti ve ıslak ayaklarla dolaştığımdan soğuk kapmış olduğumu söyledi.

"Ayrıca, bak yavrum, insan yoksul olunca, akrabaların merhametine sığınarak yaşamak zorunda kalınca, şahsi eşyalarına daha iyi bakmak zorundadır. Daha az yürüyüp daha dikkatli adım atmalısın... Hiç öyle bakma bana, zira ben işteyken ne yaptığını gayet iyi bildiğimi söylüyorum sana. Sokağa çıktığını ve seni yakalamayayım diye ben gelmeden önce geri döndüğünü biliyorum. Nereye gittiğini öğrenebilir miyiz?"

"Belli bir yere gitmiyorum. Sokaklarda dolaşmak hoşuma gidiyor. Şehirde dolaşmak..."

"İyi de tek başına gitmekten hoşlanıyorsun yavrum, serseriler gibi. Erkeklerin her türlü densizliğine karşı kendini tehlikeye atıyorsun. Yoksa besleme misin sen?.. Senin yaşındayken, beni yalnız başıma dışarı bırakmazlardı, sokak kapısına bile gidemezdim. Seni uyarıyorum, üniversiteye gidip gelmen gerektiğini anlıyorum ama... sokak köpekleri gibi orada burada sürtmeni... Dünyada tek başına olduğunda, canının istediğini yap. Ancak şimdi bir ailen, bir evin ve bir adın var. Köydeki kuzininin sana iyi alışkanlıklar telkin edemediğini biliyordum zaten. Baban tuhaf bir adamdı... Kuzinin harika bir insan olmadığından değil tabii, pek titiz değildi. Her şeye rağmen, köyün sokaklarında oradan oraya koşturup durmuyordun herhalde."

"Hayır."

"İyi işte burada hiç yapma. Anlaşıldı mı?"

Israrcı olmadım. Ne diyebilirdim ki?

Tam giderken, birdenbire tüyleri diken diken, geri döndü.

"Umarım, Las Ramblas'tan limana doğru inmemişsindir."

"Neden inmeyeyim?"

"Bak yavrum, bazı sokaklar vardır ki, genç bir hanım bir kez girdi mi, itibarını hepten kaybeder. Çin mahallesinden söz ediyorum... Nerede başladığını sen bilmezsin..."

"Yo, gayet iyi biliyorum. Çin mahallesine girmedim ama... Ne var orada?"

Angustias öfkeyle baktı bana.

"Sefiller, hırsızlar ve şeytanın şimşeği, işte bu var."
(Bense, o anda, Çin mahallesini bir güzellik kıvılcımıyla aydınlanmış olarak hayal ettim.)

Angustias'la karşı karşıya kalacağımız an, karşı konulmaz bir fırtına gibi gün geçtikçe yakınlaşıyordu. Daha ilk konuşmamızda, asla anlaşamayacağımızı anlamıştım. Sonra, ilk izlenimlerimin kederi ve şaşkınlığı, teyzeme büyük bir avantaj sağlamıştı. "Ama –diye düşündüm heyecanla, bu konuşmadan sonra– bu dönem sona erdi." Saatlerimi özgürce kullanacağım, yeni bir hayata girdiğimi gördüm ve Angustias'a istihzayla gülümsedim.

Üniversiteye dönüp ders seçmeye gittiğimde, biriken izlenimler içimde mayalanmış gibi geldi bana. Hayatımda ilk kez, kendimi konuşkan biri gibi ve arkadaşlık kurarken buldum. Fazla çaba sarf etmeden, sınıftan kızlı erkekli bir grup arkadaşla ilişki kurmayı başardım. İşin aslı, beni onlara götüren, şimdi bir savunma önsezisi olarak somutlayabildiğim, tanımlanamayan bir arzu olmuştu: Sadece kendi kuşağımdan, benimle aynı zevkleri paylaşan bu varlıklar bana arka çıkabilir ve beni olgun insanların az buçuk hayali dünyasına karşı koruyabilirlerdi. Gerçekten, galiba o zamanlar böyle bir desteğe ihtiyacım vardı.

Erkek çocuklarla, kızların pek sevdiği, sırların gizemli ve imalarla dolu tonunu tutturmanın imkânsız olduğunu hemen anladım; ruhu didik didik etmenin cazibesini, yıllarca depolanmış duyarlılığın muhabbetini onlarla paylaşamazdınız... Üniversitedeki çeteyle ilişkilerimde, daha önce hayal bile etmediğim genel sorunlar hakkında bir yığın tartışmanın içinde buldum kendimi, merkezsizleşmiş ama aynı zamanda mutlu hissediyordum kendimi.

Pons, grubun en genci, bir gün bana şöyle dedi:

"Daha önce, hep insanlarla konuşmaktan kaçarak nasıl yaşayabiliyordun? Şunu söyleyeyim, bize çok komik gelirdin. Ena seninle eğlenerek çok gülerdi. Çok tuhaf olduğunu söylerdi, neyin vardı senin?"

Biraz kederle omuz silktim, çünkü tanıdığım bütün gençler içinde en fazla değer verdiğim kişi Ena'ydı.

Arkadaşı olmayı düşünmediğim zamanlarda bile, o kızdan hoşlanıyordum ve bunun karşılıksız olmadığından da emindim. Birkaç kez, çeşitli bahanelerle, nazikçe benimle konuşabilmek için yanıma gelmişti. Okulun ilk günü, ünlü bir kemancının akrabası olup olmadığımı sormuştu. Hatırlıyorum da, soru bana saçma gelmişti, hatta beni güldürmüştü.

Onu herkese yeğ tutan tek kişi ben değildim. Çoğu kez onun başı çektiği konuşmalarımızda cazibe merkezi gibi bir şey oluşturuyordu. Hınzırlığı da zekâsı da dillere destandı. Adım gibi emindim, eğer o beni alaylarının hedef tahtası olarak seçtiyse, gerçekten bütün bir yıl boyunca sınıfın maskarası olmuşumdur.

İçin için hınç duyarak uzaktan baktım ona. Ena'nın hoş ve duygusal bir yüzü, pırıl pırıl parlayan korkunç gözleri vardı. Yumuşak jestleri, bedeni ve sarı saçlarındaki gençlik duruşuyla, kocaman gözlerindeki alay ve pırıltı yüklü yeşilimsi bakış arasındaki karşıtlık bir ölçüde büyüleyiciydi.

Ben Pons'la konuşurken, o eliyle beni selamladı. Sonra, Edebiyat Fakültesi'nin avlusunda ders saatini bekleyen gürültücü grupların arasından geçerek bana yaklaştı. Yanıma geldiğinde yanakları al al olmuştu, yine muhteşem bir şaka yapmış olmalıydı.

"Bizi yalnız bırak Pons, olmaz mı?"

"Pons'a," dedi bana, çocuğun ince uzun figürü uzaklaşırken, "dikkat etmek gerekir. Kalbi çabuk kırılan insanlardandır o. Şimdi bizi yalnız bırakmasını isteyerek, onurunu kıracak bir şey yaptım... Ama seninle konuşmam gerek."

Sadece birkaç dakika önce, şimdiye kadar hiç fark etmediğim şakaları nedeniyle, ben de kendimi yaralanmış hissediyordum. Ama şimdi yakınlığıyla kalbimi kazanmıştı.

Üniversitenin taş avlularında onunla dolaşmak ve bir gün benim de ona, yaşarken hep bir tartışmaya neden olan ama o sıralarda gözüme romantizmle yüklü gelmeye başlayan evdeki karanlık hayatımı anlatacağımı düşünerek konuşmasını dinlemek hoşuma giderdi. Bana kalırsa Ena'nın çok ilgisini çekecekti ve benim onun sorunlarını anladığımdan daha iyi anlayacaktı. O zamana kadar ona hiç hayatımdan söz etmemiştim elbette. Duyduğum bu konuşma arzusu sayesinde arkadaş olmuştuk; ama konuşmak ve hayal kurmak bana her daim zor gelen şeylerdi; o konuşurken, beni bitap düşüren ama bir yandan da ilginç gelen bir bekleme hissiyle dinlemeyi tercih ederdim. İşte böyle, o akşamüstü Pons yanımızdan ayrıldığında, tereddütlerim ve sırlarımı açık etme arzum arasındaki tatlı sert gerilimin sona ereceğini hayal bile edemezdim.

"Hani şu geçenlerde sana söz ettiğim kemancı var ya, bugün onun hakkında bir araştırma yaptım... Hatırladın mı? Seninle aynı tuhaf soyadını taşımanın yanı sıra, senin gibi Aribau sokağında oturuyormuş. Adı Román. Gerçekten senin akraban değil mi?" dedi bana.

"Benim dayım; ama gerçek bir müzisyen olduğunu bilmiyordum." Aileden başka kimsenin keman çaldığını bilmediğine emindim.

"İyi ama ben onun adını başkalarından duydum."

Ena'nın Aribau sokağıyla herhangi bir ilişkisi olabileceğini düşününce, hafiften bir heyecan sarmaya başladı beni. Bir yandan da neredeyse aldatılmış hissettim kendimi.

"Beni dayınla tanıştırmanı istiyorum."

"Peki."

Sustuk kaldık. Ena'nın bana bir açıklama yapmasını istiyordum. O da belki benim konuşmamı istiyordu. Oysa nedenini bilmeden, arkadaşımla birlikte, Aribau sokağı dünyasını yorumlamak artık imkânsız geldi bana. Ena'yı, Román'ın –"ünlü bir kemancı"nın– karşısına götürüp o adamın pejmürde görüntüsü karşısında gözlerinde belirecek alaya ve hayal kırıklığına tanıklık etmenin feci şekilde üzücü olacağını düşündüm. Ena'nın iyi kesimli elbisesi ve saçlarının tatlı kokusunun yanında, kötü giyimli, musluk suyu ve ekşi mutfak sabunu kokusu yayan biri olduğumu fark edince, gençlik döneminde sık rastlanan cesaret kırılması ve utanç anlarından birini yaşadım.

Ena bana bakıyordu. Hatırlıyorum da tam o esnada sınıfa girmek zorunda kalmamız bana rahat bir nefes aldırmıştı.

"Çıkışta beni bekle!" diye seslendi bana.

Ben hep en arka sırada otururdum, oysa ona arkadaşları, en ön sırada yer ayırırlardı. Profesör açıklamalarını yaparken zihnim karmakarışık bir haldeydi. Hayatımda açık seçik belirgin olmaya başlayan bu iki dünyayı birbirine karıştırmamaya yemin ettim: basit içtenliğiyle öğrenci arkadaşlarımın dünyası ile evimin pis ve pek misafirperver olmayan dünyasını. Román'ın müziğinden, kızıl saçlı Gloria'dan, geceleri hayalet gibi dolaşan çocuksu büyükannemden söz etme arzum bana aptalca göründü. Bütün bunları uzun uzun muhabbetlerde fantastik varsayımlarla süslemenin cazibesi dışında, geriye sadece geldiğimde beni perişan eden ve eğer Román'la tanıştırabilirsem, Ena'nın görebileceği sefil gerçeklik kalıyordu.

Bu yüzden, o gün ders biter bitmez üniversiteden sıvıştım ve arkadaşımın kendinden emin bakışlarından kaçarak sanki kötü bir şey yapmışım gibi eve koştum.

Aribau sokağındaki dairemize geldiğimde, hemen Román'ı bulmak istedim, zira geçmiş bir zamandaki başarısı ve ünüyle ilgili sırrı –bu sırrı kıskançlıkla saklıyordu anlaşılan– bildiğimi anlaması için müthiş güçlü bir isteğe kapılmıştım. Ancak o gün yemek vakti Román'ı göremedim. Bu durum beni hayal kırıklığına uğrattıysa da şaşırtmadı, zira Román sık sık yemeğe gelmezdi. Gloria, bebeğinin sümüğünü temizliyordu, sınırsız ölçüde kaba göründü gözüme, Angustias da tahammül edilemeyecek haldeydi.

Ertesi gün ve birkaç gün daha, sorularını unutmuş olduğuna kendimi ikna edinceye kadar Ena'dan kaçtım durdum. Román'ı da evde görmüyordum.

Gloria bana dedi ki:

"Arada bir seyahate çıktığını bilmiyor musun? Hiç kimseye söylemez. Aşçı kadının dışında kimse bilmez nereye gittiğini..."
("Acaba Román –diye düşünüyordum– bazı kişilerin kendisini ünlü biri olarak algıladıklarını, insanların hâlâ onu unutmadıklarını biliyor mu?")

Bir akşamüstü, mutfağa yaklaştım.

"Söyleyin Antonia, dayımın ne zaman döneceğini biliyor musunuz?"

Kadın, o dehşetengiz gülümsemesiyle, hızla bana doğru döndü.

"Dönecek. Dönmekten hiç vazgeçmez. Gider, geri döner. Geri döner, gider... Ama hiçbir zaman ortadan kaybolmaz, öyle değil mi, Hayta? Endişelenecek bir şey yok."

Her zamanki gibi, kırmızı dili dışarıda, arkasında duran köpeğe doğru döndü.

"Değil mi Hayta, hiçbir zaman ortadan kaybolmaz o?"

Hayvanın gözleri kadına bakarken sarı sarı ışıldıyordu, kadının küçük ve koyu renkli gözleri de, tutuşturmaya başladığı közün dumanları içinde aynı şekilde ışıl ışıl parlıyordu.

Birkaç saniye böyle, sabit, hipnotize edilmiş gibi kaldılar. Antonia'nın fazla bilgi vermeyen yorumuna tek bir kelime bile eklemeyeceğinden emindim.

Kendisi bir akşam alacasında çıkıp gelmeden önce Román'la ilgili bir şey öğrenemedim. O gün büyükannem ve Angustias'la yalnızdım, üstüne üstlük, sanki ıslahanedeydim de, Angustias beni parmak uçlarıma basarak dışarı kaçmaya çalıştığım anda avlamıştı. Böyle bir anda, Román'ın gelişi bende alışılmadık bir neşeye yol açtı.

Alnında ve burnunda güneş yanığıyla, daha esmer ama daha zayıf, tıraşı gelmiş ve gömleğinin yakası kirliymiş gibi göründü gözüme.

Angustias onu yukarıdan aşağıya süzdü.

"Nerede olduğunu bilmek isterim!"

Dayım papağanı okşamak için kafesinden dışarı çıkarırken, bir punduna getirip hınzırca baktı ona.

"Sana söyleyeceğime emin olabilirsin... Papağanıma kim baktı, anne?"

"Ben, oğlum," dedi büyükannem, gülümseyerek, "hiç unutmuyorum..."

"Teşekkür ederim, anne."

Annesini sanki havaya kaldıracakmış gibi belinden kavradı, sonra başından öptü.

"Çok iyi bir yere gitmiş olamazsın. Senin nerelerde sürttüğünü bana bildirdiler, Román. Artık eskisi gibi olmadığını bildiğimi söyleyeyim sana... Ahlak anlayışın arzu edilenin hayli altında."

Román, yolculuğun halsizliğini üstünden atmak ister gibi, göğsünü gerdi.

"Peki ya sana, belki de o sürttüğüm yerlerde, kız kardeşimin ahlak anlayışı hakkında araştırma yapmayı başardığımı söylersem?"

"Saçma sapan konuşma, budala! Hele yeğenimin yanında."

"Yeğenimiz şaşırmayacaktır. Annem de, gözlerini kocaman kocaman açsa da, şaşırmaz..."

Angustias'ın elmacık kemikleri sarı kırmızı görünüyordu ve göğsünün heyecanlanan bütün kadınlar gibi inip kalkmaya başlaması bana ilginç gelmişti.

"Pireneler'de bir iş peşinde koşuyordum," dedi Román. "Birkaç günlüğüne Puigcerdá'da durdum, çok güzel bir köydür; daha iyi zamanlarından tanıdığım, kocasının bir suçluymuş gibi uşakların göz hapsi altında, iç karartıcı evine kapattığı zavallı bir kadının da ziyaretine gittim haliyle."

"İşyerimdeki şefin, don Jerónimo'nun karısını kastediyorsan, sen de gayet iyi biliyorsun ki kadın delirdi ve onu akıl hastanesine göndermeden önce, adam tercihen..."

"Evet, görüyorum ki söz konusu olan şefin olunca, meseleleri gayet iyi biliyorsun, zavallı Bayan Sanz'dan söz ediyorum... Deliliğine gelince, bundan hiç kuşkum yok. Ama o duruma gelmesinde kimin suçu var?"

"Sen bana neler ima ediyorsun?" diye bağırdı Angustias, öyle acı dolu bir sesle ki (bu kez gerçekten), içim acıdı.

"Hiç!" dedi Román şaşılası bir hafiflikle, bir taraftan da tuhaf bir gülümsemeyle bıyığını yukarı doğru sıvazlıyordu.

Román'la konuşma isteğimin tam ortasında, ağzım açık donakalmıştım. Dayımla konuşmayı hayal ederek heyecanlı günler geçirmiştim; ona ilginç geleceğini ve hoşuna gideceğini sandığım haberlerim vardı.

Bu gibi durumlarda yaptığımdan daha coşkulu bir şekilde ona sarılmak için sandalyeden kalktığımda, dilimin ucunda ona söylemeye hazırlandığım sürprizin neşesiyle zıp zıp zıplıyordum. Arkasından gelen sahne, şevkimi kırmıştı.

Göz ucuyla Angustias teyzeye baktım –o sırada Román benimle konuşuyordu– etajere yaslanmış, yüzü çok düşünceli, kederli bir ifadeyle buruşmuştu, ama ağlamıyordu, ağlama alışkanlığı yoktu pek.

Román sakin sakin bir sandalyeye oturdu ve bana Pireneler' den söz etmeye başladı. Bizimle –İspanyollar– Avrupa'nın geri kalanı arasında dikilen bu muhteşem toprak kıvrımlarının yerkürenin gerçekten yüce yerlerinden biri olduğunu söyledi. Bana kardan, derin vadilerden, buz gibi soğuk, pırıl pırıl gökyüzünden söz etti.

"Nedendir bilmem doğayı bir türlü sevemiyorum; öyle dehşetli, öyle hırçın ve bazen olduğu gibi öyle muhteşem ki... Galiba devasa olan şeylere karşı ilgimi kaybettim. Saatlerimin tik takları, dar geçitlerin rüzgârlarından daha çok ayaklandırıyor duygularımı... Ben kapalıyım," diye bitirdi sözünü.

Bunu duyduğumda, Román'a benim yaşlarımda bir genç kızın, onun yeteneğini takdir ettiğinden söz etmenin bir anlamı olmadığını düşünüyordum, yeteneğinin ünü onu hiç ilgilendirmiyordu. Ayrıca dışarıdan gelen bütün övgülere bile isteye kapatmıştı kendini.

Román konuşurken, zevkten gözlerini kısan köpeğin kulaklarını okşuyordu. Hizmetçi, kapıdan onları gözetliyordu; ne yaptığının farkında olmadan, ellerini –kara tırnaklarıyla, mecali kalmamış ellerini– önlüğe kuruluyor ve güvenle, ısrarla köpeğin kulaklarındaki Román'ın ellerine bakıyordu.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Erkan Canan, "Bir toplumun ergenlik sıkıntıları", Radikal Kitap Eki, 25 Ocak 2008

Büyüme dönemi, her birey için başlıbaşına zorluklar barındırır. Zira, meydana gelen hormonal ve zihinsel değişim, birey kişiliğinde olağanüstü dönüşümlere sebep olur. Bunun iyi veya kötü olup olmadığını bilemeyiz. Fakat bunun zorunlu bir süreç olduğunun farkında olarak, bu durumu yaşadığımız anda, en azından daha az sıkıntı ve acı çekmek isteriz. Çünkü ne denli aklı başında veya havai olursak olalım, bu süreçte yaşadığımız olağanüstülüklere hiçbir şekilde hazırlıklı değilizdir. Her yeni durum, yarının sürekli olağanüstü bir düş gibi gözümüze görünmesi, bizi sadece şaşırtır ve korkutur. Burada dikkat çeken bir ayrıntı, bu dönemi aştıktan yıllar sonra, aslında gözümüzde büyüttüğümüz sözkonusu dünyanın, o denli abartılmayı hak edecek bir sıkıntı barındırmadığını kabul ederiz. Fakat o dönem yaşanırken, böylesi bir süreç daha önce deneyimlenmediğinden, durum her birey için biricik olarak yaşanır.

İspanyol edebiyatının önemli isimlerinden Carmen Laforet'in Hiç isimli romanı, kahramanı Andrea'nın böylesi mucizeler ve olağanüstülüklerle dolu yetişkinliğe adım atma dönemini hikâye ediyor. Fakat bu romanı, bilinen gençlik romanlarından ayıran durum, Laforet'nin kahramanı Andrea'nın iç dünyasını tasvir ederken, bunu yaşanan aile ve toplumsal koşullarla da olabildiğince harmanlayarak vermesidir. Hiç 'in yetkinliği, kahramanının gençlik sıkıntılarını anlatırken, İspanya İç Savaşı'yla alt üst olmuş, yoksulluk, açlıkla savaşan ve bu durumu aşabilmek için de elinden sadece gaddarlık gelen o zamanların İspanyol toplumunun zihniyetini eksiksiz tasvir etmesidir. Dolayısıyla Hiç, hem kahramanının yaşadığı büyüme sıkıntısını hem de yoğunluğuyla bu sıkıntıyı geride bırakan, Andrea'nın "devam eden her şey grileşiyor ve mahvoluyordu" dediği bir ailenin ve toplumun savrulduğu düşmüşlüğü yetkin bir şekilde tasvir edişiyle dikkat çekiyor. Kurgudaki metaforik anlam, sadece Andrea'nın değil, aslında savaşın yıkımını yaşamış bir toplumun yaşadığı sıkıntılardır.

Kötü zamanlar, kötü aileler

Laforet'nin kahramanı, on sekiz yaşındaki Andrea, annesinin ölümünden sonra, üniversite eğitimi almak için Barselona'ya, anne tarafından akrabalarının evine taşınır. Bu aile, önceleri oldukça varlıklı, fakat büyükbabanın savaştan hemen önceki ölümünden sonra tüm servetlerini kaybetmiş bir ailedir. Andrea'nın anlatımıyla verilen aile, isimsiz büyükanne hariç, artık birbirine karşı derin nefretler dışında, neredeyse hiçbir duygu besleyemeyen Angustias, Juan ve Román kardeşler ile Juan'ın eşi Gloria, çiftin bebeği ve hizmetçi kadın Antonia'dan müteşekkildir. Romanın en ilgi çeken yanı, aslında bu ailenin nevi şahsına münhasır bireyleri ile bu bireylerin mükemmel tasviridir. Ailede yaşanan tüm kötülükleri görmezden gelen, aileyi birbiriyle iyi geçinen bireylerden ibaret gören, kötülüklerden bihaber büyükanne; başarısız bir ressam olan, fakat sürekli ressamlık yeteneğinden ve keşfedilemediğinden dem vuran Juan; onun aksine, hem resim hem de müzik alanlarında büyük bir yetenek sahibi olan, fakat bu yeteneklerinin kötü karakterinin gölgesinde heba eden Román; geçmişte Román'la gayri meşru bir aşk yaşayan, muazzam güzelliğinin yanına cahilliğini de ekleyen Gloria; savaşın yıkıp geçtiği bu aileye artık tahammül edemeyerek kendini bir manastıra kapatan Angustias ve nihayet, siyah bir gölge gibi evde dolaşıp duran, çok az konuşan ve tek sevdiği varlık evin yaşlı köpeği Hayta olan hizmetçi kadın Antonia.

Andrea, ailenin bireyleri arasındaki çekişmeleri ve nefreti anlatırken, aslında savaşın bir toplum üzerinde nasıl etkide bulunacağının iyi örneklerini de vermiş oluyor. Çünkü, Aribau Sokağı'nda yaşayan aile bireylerinin tümünün, savaştan önce ve sonra şeklinde, keskin kopuşlarla birbirinden ayrılmış hayatları vardır. Sofrasında, neredeyse hiçbir zaman etin bulunmadığı, hergün eski günlerden kalmış bir zenginliğin izini taşıyan eşyalardan birinin satıldığı, bireylerin sadece yaşamak için mücadele ettiği bu aile, aslında savaş sonrası İspanya'sının yaşadığı büyük trajedinin birebir simgesidir. Romanı okurken, henüz on sekiz yaşında gencecik bir kız olan Andrea'nın "Şimdi omuzlarıma çok daha ağır hatıralar yüklenmişti. Biraz altında kaldığım bir yük" cümlesi okuru şaşırtmaz. Zira kendisinin, Aribau Sokağı'nda tanık olduğu olağanüstü kötülükler, onun vaktinden önce yetişkin olmasına neden olmuştur. Hiç böylece, Andrea'nın hayatı öğrenmesi ve keşfetmesi ekseninde, temelde bu ailenin trajik hikâyesini anlatıyor.

Burada ilgi çeken ayrıntılardan biri, büyükannenin gözünden ailenin görünme biçimidir. Parçalanmış bir ailenin bu en eski üyesinin, çocuklarının hiçbir kötülüğünü görememesi, üstüne üstlük onları birer iyilik timsali olarak algılaması, kendisini kurgudaki en ilginç karakterlerden biri kılar. İlerleyen sayfalarda önemli roller üstlenecek olan Román karakterinin, "Bu iğrenç ve güzelim dünyada, hangi insana tahammül edecek kadar fazla ilgi duyacaksın?" cümlesiyle ifade ettiği gibi, aslında uzun bir süre önce parçalanan, fakat beraber yaşamakta ısrar eden, aynı zamanda aralarında sevgi bağı bulunmayan aile bireyleri, yaşlı kadının gözünde hep iyi, şefkatli ve sevecendir.

Andrea'nın beraber yaşadığı aile dışındaki hayatı ise kendisi için biricik sosyalleşme aracıdı. Dolayısıyla, üniversitede tanıdığı arkadaşları, daha sonra bu arkadaşları aracılığıyla ilişkiye geçtiği sanat camiası, özellikle de üniversitede Ena isimli karakterle kurduğu yakın ilişki ve güzelliğiyle kendisini büyüleyen bir şehir olan Barselona, romanın ikincil konularını oluşturuyor. Bu sosyal ilişkiler Andrea için, sadece acı bir deneyimden ibaret olan aile yaşamından kurtulma çabasından başka bir anlama gelmez. Çünkü üniversite hayatında kurduğu arkadaşlıklar, sadece nefretin egemen olduğu aile yaşamında tanık oldukları sonucunda yitirdiği özgüvenini azıcık da olsa telafi etme görevi üstlenir. Fakat bu arkadaşları arasında yaşadığı sınıfsal fark, hayatını daha da içinden çıkılmaz bir hale getirir. Okuldaki zengin çocuklar arasında bocalayan Andrea, bir şekilde onların aileleriyle de tanıştıktan sonra, aralarında ne denli muazzam bir uçurumun bulunduğunu görecektir. Dolayısıyla ilk etapta, önemli bir sosyalleşme aracı olan bu arkadaşlıklar, Andrea'nın "Hayatımın her bir neşesinin bir talihsizlikle dengelenmesi gerektiğini düşündüm," cümlesiyle de ifade ettiği gibi, kurgunun ilerleyen sayfalarında kendisi için büyük bir hayalkırıklığına dönüşecektir.

Hiç'in, özellikle Laforet'in sağlam hayal gücü, trajikomik unsurları kullanmadaki ustalığı, sağlam karakterleri ve dönem ruhunu iyi yansıtan üslubuyla öne çıktığını vurgulamam gerekiyor. 1921 yılında Barselona'da doğan Laforet'nin bu ilk romanı, kendisi henüz yirmi üç yaşındayken yayımlandı ve ona kısa sürede dünya çapında ün getirdi. Hiç, yayımlandıktan bir yıl sonra, 1945 yılında Nadal Ödülü'nü, 1948'de Fastenrath Ödülü'nü aldı. Laforet'nin bundan sonra kaleme aldığı eserler hep bu ilk romanın gölgesinde kaldı. Son olarak, Hiç 'in anlatıcısı Andrea'nın Laforet'yle otobiyografik benzerliklere sahip olduğunu söylememde fayda var. Çocukluğunu Kanarya Adaları'nda geçiren Laforet de, annesi öldükten ve babası da yeni bir evlilik yaptıktan sonra, on sekiz yaşında, Barselona'daki akrabalarının yanına taşınıp burada üniversiteye başlamıştı.

Devamını görmek için bkz.

Leyla Şen, "62 yıllık 'hiç' ", Time Out İstanbul, Şubat 2008

Kusursuz inşa edilmiş aile-toplum-savaş üçgeninden bile sıyrılmayı bilen bir genç kadının hikâyesi geç de olsa bu kuşağın kadınlarına da ilham verir mi dersiniz?

Şu 'kadın yazar' etiketi hiç sevimli değil, ama bazen kullanmak gerekiyor. Carmen Laforet, 1944'te Hiç'i 23 yaşındayken, üniversiteyi bırakarak ve kendisini tamamen edebiyata adayarak yazdı; o yıl ilk kez verilen Nadal Edebiyat Ödülü'nü aldı, 1945'te de –ödülün karşılığı olarak– roman yayımlandı. O günden beri –en azından İspanya'da– baskısı hiç tükenmedi. Hatırlatalım: 1945 yılı İkinci Dünya Savaşı'nın hemen ertesi... Avrupa genç kızların yalnız başına bir şehirde yaşayıp roman yazmaları için pek de uygun bir yer değil. Ama bundan sonra olacak. Hem cephe gerisindeki kadın işbirliği hem de yavaş yavaş dağılmakta olan aile ve toplum yapısı sonucu. Gerisini biliyoruz, Batı toplumlarında kadınların kamusal ve özel alandaki varlıkları netlik kazanacak, 60'lardaki cinsel devrimle taşlar hepten yerinden oynayacak. Yine de 1944-1945 bütün bunların tohumlarını barındırmakla birlikte, hâlâ zor seneler. Üstelik bir de şunlar var: Laforet 1939'da 18 yaşındayken Barselona'ya üniversiteye gitmiş (akrabalarının yanına); 1942'de Madrid'e geçmiş: Hem bölüm, hem üniversite hem de şehir değişimi yani. Dolayısıyla karşımızda sadece ödül alacak kadar yetenekli değil, dünyanın en zor zamanında bu zor zamanları hikâye edecek, hikâyesi kendi yaşamıyla doğrudan çakışan ve hikâye etme biçimi gündemdeki sanat hareketini takip etmeyi ve kusursuza ulaştırmayı kotaran bir 'kadın yazar' var.

Gelelim Salinger benzetmesine... Laforet'nin Hiç 'ten sonra evlenip çoluk çocuğa karışması, bir Katolik olarak, basından, sanat ve edebiyat ortamlarından elini eteğini çekmesi, röportaj vermemesi, kitaplarını bu sessizliğin içinden yazması vs. onun içine kapanık ve tuhaf biri olarak nitelendirilmesine yetmiş de artmış bile. Sonradan öğrenildiğine göre, bu durum Franco rejiminin yarattığı sevimsiz ve düşmanca politika ve edebiyat ortamından haz etmemesinin sonucu. Ayrıca ünlü olmaktan da biraz sıkılmış elbette. Yine de kendisinden sonraki 'gerçekçi' yazarları hayli etkilemiş.

Bu büyük edebiyat başarısı ve hemen yanındaki sessiz hayat, bilinen 'kadın yazar' tipolojisinden sapma yaratıyor gibi görünse de işin ilginç kısmı aslında bu: Kadın yazar illâ ki kadın olma vurgusunu röportajlarla, kamusal hayatta arzı endamla kuvvetlendirerek olunmayabiliyor demek ki. Bu edebiyat figürünün 'kadın' olmasının mahiyeti ayakta durduğu ortama dikkatle bakınca ortaya seriliyor; bir kadın olarak aslında büyümesi bile hayli güç olan ortamlarda nasıl İspanya Edebiyatı'nın temel taşı haline geldiği ile, yoksa her fırsatta bir kadın olarak karşımızda duruşuyla değil..

Bir de tabii roman var. Hiç bu ortamın, bu ortamda bir kadın olarak yetişmenin ve kendini kurmanın-kurtarmanın (Carmen Laforet'nin kendi hayatından yola çıkarak) hikâyesini anlatıyor. Net ve doğrudan. Kahramanımız Andrea, İspanya İç Savaşı'nın hemen ardından, yok olan ailesinin neredeyse yası bitmeden Barselona'ya üniversite okumaya gelir. Yalnız başına yapılan bir yolculuk: Yıl 1939, kızımızda korkudan eser yok. "...Gecenin içindeki bu uçsuz bucaksız özgürlük keyifli ve heyecan verici bir macera gibi geliyordu bana." Annesinin akrabalarının yaşadığı eve yerleşir; aile manen dağılmış, servet tükenmiş, akıllar başlardan uçmuştur. 'Yeğen' delibozuk aile üyelerinin yanında kendisini var etmeye çalışırken şunlarla uğraşır: Şiddet, kavga, açlık, kadri bilinmemiş sanatçı dayılar ve onların delilikleri, yine şiddet, hayalet gibi bir büyükanne, manastıra yerleşen bir teyze, yine şiddet, yüksek burjuvalardan arkadaşlar, onların garip aileleri ve yine şiddet... Dayısı karısını döver, dayılar birbirlerini, büyük teyze sözleriyle herkesi. Andrea pozisyon almaya çalışır, nafile: Herkes birbirinin arkasından konuşur, kuyusunu kazar. Evin en büyüğü, büyükanne büyük bir naiflikle herkesi anlamaya çalışır, Andrea kendisini en çok ona yakın hisseder. (Belki biraz da görebildiği şefkatin tek kaynağı olmasından ötürü) Ama karşı cephedeki şiddet dozu gerçekten yüksektir, çünkü beslendiği yer büyükannenin naiflikle kapatamayacağı kadar geniştir: İç savaş gerçekten de bir iç savaştır. Parasız, işsiz, amaçsız kalan aileleri kendi içine çökertir, şiddeti toplumsal tabana yayar, olası bir birey hayatının dibine böylece kibrit suyu döker. Andrea'nın Barselona'da kaldığı bir sene boyunca yok olan çekirdek ailesinin lafı bile geçmez; gündemdeki sözlü ya da fiziksel şiddet kendisinden başka bir odak tanımaz. Bu büyük aile de bu şiddeti kendi fonksiyonuna dahil ederek nefis bir biçimde normalleştirir. Tavana vurması gerekiyordur, allahtan da tavana vurur; bunca şiddet bunca acı kendisini başka nasıl tüketecek? En azından birisi bunlardan paçasını böylece sıyırmanın bir yolunu bulur, aile Andrea olmadan da nasılsa kendi şiddetli ortamını yeniden üretip yaşayabilir ama en azından bir kişi... Yeni kuşaktan bir kişi hem de... Kendisini kurtarabilir.

Aile her zaman kendisinden kaçılması, kurtulunması gereken bir yapı, bir insan üretim merkezi değil elbette. Ama bir yerde, işler tıkandığında külahı öne alıp, aile bağlarını ve aileden toplumsala ya da aileden bireysele geçiş yollarını tekrar düşünmek lazım. Hele en temizinden toplumsal, politik, ekonomik krizler yaşanıyorsa. Çünkü bunlardan bizi ailenin geleneksel değerleri, atalarımızın manevi varlıkları, bu topraklara bağlılık, kanla sulanarak oluşturulmuş bayraklar, aile uğruna işlenen cinayetler (yani töre cinayetleri), aile dışında bellediklerimizi sürekli suçlamak, aile içindekileri 'aileye uygun' davranmamakla sürekli suçlamak kurtarmayacak. Bu mutsuz yaşayıştan bizi yeni düzenlemeler, yeni denge arayışları belki çıkarabilir.Tabii bunun için içinde yaşanılan durumun 'normal' olmadığını kavrayacak kadar sağduyulu olmak, ya da en azından durumdan memnuniyet duymamayı becerecek kadar hissiyat sahibi olmak, neden mutsuz olunduğunun kuvvetli ve katmanlı bir sorgulamasını yapabilcek kadar da kendini bilmek gerekiyor.

Bunu aile içinde ya da toplumda birlikte yapmak mümkün elbette. Ama mümkün olmayan yerlerde ya da koşullarda da, mümkünmüş gibi yapıp ('burası özgür bir ülke' gibi mesela) kendisini kurtarmaya çalışanları bu değerleri hiçe sayıyor diye hedef göstermek de pek mâkul değil. İnsanın bir canı var zira, bazen onu kurtarmaya çalışmak bütün bu aile-toplum kutsal değerlerinden daha değerli olabilir. Şu olabilir: Kendisini bir biçimde kurtaranlar ve kuranlar, Andrea ya da Carmen Laforet gibi, sonraki kuşaklara yardımcı olabilirler. Biz de kadın olmak, bir kadın olarak zor ailevi ve toplumsal koşullarda yetişmek konusunda fikir ve vizyon sahibi olabiliriz. Yani hâlâ umut var. Yine de bu umudun içinde de kendisini kurtaramayanları, böyle bir şansı olmayanları ya da böyle bir şansı varken bile kendisini gerçekten (belki de fark etmeden) feda edenleri unutmamak gerek.

Evet, aile toplumun temel direğidir. Ama hangi aile, hangi toplumun?

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.