Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-645-9
13x19.5 cm, 456 s.
Liste fiyatı: 40,00 TL
İndirimli fiyatı: 32,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Aydınlanma
Özgün adı: Enlightenment
Çeviri: Özde Duygu Gürkan
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ocak 2008

Babası 1960'larda Robert Kolej'de fizik öğretmenliği yapmış olan Amerikalı gazeteci M için her şey, uzun yıllardan sonra tekrar İstanbul'a geldiğinde aldığı bir yardım çağrısıyla başlar. Film yapımcısı eşi ile beş yaşındaki oğlu JFK Havaalanı'nda aniden ortadan kaybolan Jeannie Wakefield'in ricası üzerine bu kayboluş hikâyesini araştırmaya başlayan M, çok geçmeden işin göründüğünden daha karışık olduğunu, ucu 1970'lerde işlenmiş gizemli bir sandık cinayetine dayanan bir olaylar zinciriyle karşı karşıya bulunduğunu anlar. M geçmişin her yerde olduğu bir şehirde, ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki Soğuk Savaş'ın tüm hızıyla sürdüğü, kimin kim olduğunu anlamanın zor olduğu bir döneme dair araştırmalarını sürdürürken, biz de Jeannie'nin günlükleri aracılığıyla bir Amerikalı'nın gözünden Türkiye'nin 70'lerden bu yana geçirdiği sosyo-politik değişime tanık oluruz. Öğrenci olayları, darbeler, içe kapanma ve dışa açılma süreçlerinin ardından çok değişimler yaşanmıştır ya, aslında değişen pek de bir şey yoktur: Zira sahnedeki karakterlerin çoğu aynıdır, yalnızca farklı maskeler takmışlardır… Ve ortada aydınlatılması gereken pek çok sır vardır.

OKUMA PARÇASI

Açılış bölümü, s. 13-20.

Bunu senin için yazıyorum, Mary Ann. Diğerlerinin yüzleri yok, dolayısıyla bu ekrana bakarken seni ilk okurum olarak hayal etmek işimi kolaylaştırıyor.

O halde son mesajında bahsettiğin konulara değinerek başlayayım. Bu kadının masumiyetinden emin olup olmadığımı sormuşsun. Cevabım kayıtsız şartsız evet. Sadık bir pasifist o ve hayatı boyunca da öyleydi. Üzerindeki o şişkin mont gerçekten de patlayıcı gizliyorduysa, onu oraya başka birinin koyduğundan emin olabilirsin. Ya öyle ya da bana gönderdiğin resim dijital olarak değiştirilmiş.

Ayrıca, bulunduğum yerle ilgili sana bir fikir verip veremeyeceğimi sormuşsun. Ne yazık ki (en azından şu an için) bunu yapamam. Şu noktada bunun sebebini söylemem de pek akıllıca olmaz. Ama pasaportlarımdan memnuniyetle bahsedebilirim. Kayıtlarda da görebileceğin gibi (bunları kontrol etmekte tereddüt etme lütfen) doğuştan Amerikan vatandaşıyım, ama ayrıca İrlandalı pasaportum da var. Hiçbir zaman Türk vatandaşı olmadım ve olmayı da düşünmüyorum. Ama bir anlamda burası daima benim yuvam olarak kalacak.

Son sorunun cevabına gelince –burada biraz detaya girmem gerekiyor zira kim olduğumu, nasıl bu kişi olduğumu ve bu karmaşık entrikanın içine hangi dolambaçlı yollardan girdiğimi açıklamadığım sürece senden ya da meslektaşlarından bana güvenmenizi bekleyemem– ailem İstanbul'a taşındığında sekiz yaşımdaydım. Yıl 1960'tı, bu da (diğer şeylerin yanı sıra) Atlantik'i pervaneli bir uçakla geçtiğimiz anlamına geliyor. Avrupa'nın üzerinden geçerken yollardaki arabaları görecek kadar alçaktan gidiyorduk. Ama ben hiç korkmamıştım – ki aynı şeyin on yıl sonra Jeannie Wakefield için de geçerli olduğunu sanıyorum. Düşüncelerim, National Geographic'in eski bir sayısından bildiğim ve yakından tanıdığıma kani olduğum altın hedefimize odaklanmıştı. Bütün yaz boyunca derginin kusursuz bir kompozisyona sahip cafcaflı resimlerine bakıp kendimi onların içinde hayal etmiştim.

Gerçeğine dair ilk izlenimimi tarif edecek sözcük bulamıyorum. Beni bir tokat gibi sarsmış, resimleri kafamdan söküp alarak unufak etmişti. Havaalanından şehre doğru o ilk yolculuğa dair karmakarışık binlerce detay hatırlıyorum ama bütüne dair net bir fikrim yok. Marmara Denizi'nden yükselen sarı bir sis vardı ama denizin kendisi yoktu; tankerler ve balıkçı tekneleri vardı ama üzerinde oturdukları ufuk çizgisi yoktu; eski şehir surlarının kırmızı ve dökük kalıntıları vardı ama onları anlatacak bir tarih yoktu. Henüz tabaklama fabrikalarına bağlayamadığım yanmış et kokusundan; henüz müzik olarak kabul edemediğim yaralı kemanlardan; cipler, kamyonlar, atlar, at arabaları ve Chevrolet'lerden yükselen kaostan zar zor nefes alabiliyordum. Etrafımızda, hiç kimsenin almak istemediği çiçekleriyle minicik çingeneler ve sırtlarına bağladıkları yataklarla kambur yaşlı adamlar dolanıyordu. Gökyüzüne bir sürü minare ve kubbe sıkışmıştı. Altın Boynuz – altın değildi. Boğaz – öyle maviydi ki gözlerimi acıtıyordu.

Biz Avrupa kıyısı boyunca yavaş yavaş ilerlerken şehir de tenhalaşıyordu; koydan burna, burundan koya kıvrıla kıvrıla gidiyor, en ufak bir işaret olmaksızın sahil yollarına açılan dar sokaklardan geçiyor, bazen Asya'ya evlerin pencerelerini görecek kadar yaklaşıyor, bazen de Avrupa'ya karşıda hiçbir pencere göremeyecek kadar sokuluyorduk, ama o sırada nerede olduğumuza dair bir fikrim yoktu, hiçbir fikrim yoktu. O güne kadar ne planlanmamış ya da koruma altına alınmamış bir arazi görmüştüm, ne de bölgesel düzenlemeden geçmemiş bir sokak.

Bana bir gün gibi gelen bir saatin ardından otobüsümüz parke taşlı dar ve dik bir yolu tırmanmaya başladı. Mezar taşlarının üzerinde sarıklar olan bir mezarlığın yanından geçtik. Karanlık ve mazgallı bir kulenin etrafından dolanıp daha da yukarı çıkarak sarmaşıklarla kaplı taştan bir kapıya geldik. Kapının ötesindeki serin yeşil sessizlik ve ağaçlık kampüs beni teselli etmişti çünkü Boston' da bıraktığımız yere çok benziyordu. Bir patika vardı. Onu takip ederek bir köşeyi döndüm. Bir terasa çıktım – ve işte oradaydı: altın hedefim. National Geographic'teki resmim. Ağaçlık yamacın tepesindeki kale; sonu gelmeyen tanker, vapur ve balıkçı teknesi geçidiyle Boğaz. Asya kıyısı boyunca birbirlerine değecek kadar yakın duran villa ve saraylar; arkalarında da yuvarlana yuvarlana Çin'e kadar uzandığını düşündüğüm kahverengi tepeler.

Üzerinde durduğum teras, babamın fizik öğretmenliği yapacağı Robert Kolej'e aitti. Şehrin Batılılaşmaya başlayan elit tabakasını eğitmek üzere on dokuzuncu yüzyılda Amerikalı protestanlar tarafından kurulan bu okul daha sonra kamulaştırılacak ve ismi değiştirilecekti. Biz 1960'ta oraya vardığımızda hâlâ özel bir üniversiteydi ve New York'taki bir kurul tarafından yönetiliyordu. Öğretim görevlilerinin çoğu Amerika'dan ve yine çoğu, babam gibi, üç yıllık kontratlarla geliyordu.

Ama 1963'te annemle babam şehre çoktan âşık olmuşlardı ve ayrılma düşüncesine katlanamıyorlardı. Sabahleyin pencereden bakıp da Boğaz'ı göremediğini düşünsene, diyorlardı. Dolayısıyla babam bir kontrat daha imzaladı, sonra bir tane daha. On sekiz yaşıma bastığım 1970 yılına kadar orada kalmayı başardılar.

1970'te Robert Kolej artık huzurlu ve mahfuz bir yer olmaktan çıkmıştı – tüm Türkiye'yi saran politik hengâme bizi de sarmıştı. Yapılabilecek tek mantıklı şey Boston'a geri dönmekti. İşte, Mary Ann, biz ablanla sınıf arkadaşıyken onlar da oradaydı. Ablan annemlerin Boston'da kendilerine yaptıkları o güzel evi hatırlar belki. Ama Boğaz'ın (ve bütün ima ettiklerinin) hasretini çekmekten hiç vazgeçmediler. Dolayısıyla 80'lerin ortasında, Türkiye eski huzurlu benliğine geri kavuşuyormuş gibi göründüğü sıralarda, tekrar İstanbul'a taşındılar. O zamandan beri de buradalar. Evleri benim büyüdüğüm eve sadece birkaç yüz metre mesafede.

Olaylar farklı gelişmiş olsaydı ben de buraya yerleşebilirdim. Sana anlatmamı istediğin hikâyeyle bağlantım da işte burada yatıyor. Bu konudan ablana bahsetmediğime eminim, çünkü birbirimizi tanıdığımız sırada bundan kimseye bahsetmiyordum. Anlayacağın, işin içinde bir oğlan vardı. Ve durum ciddiydi, hem de çok ciddi.

1970 haziranında İstanbul'dan ayrıldığımda nişanlıydık. Ama bunu gizli tutuyorduk. Ailesinin ona gelen mektupları okuduğundan şüphelendiği için mektuplarımızda bile bundan bahsetmiyorduk. Boston'a gider gitmez garson olarak iş buldum; bütün yaz uzun saatler çalışmak ve sonbaharda da derslerimi ihmal etmek pahasına, kimsenin bizi tanımadığı bir ülkede birlikte iki hafta geçirmemize yetecek kadar para biriktirdim. Aralığın ortasında onunla buluşmak üzere Paris'e gittim. Ama o hiç gelmedi. Üç gün boyunca Hotel des Grandes Ecoles'deki odamızda oturup asla gelmeyen mesajı bekledim.

Boston'a döndüğümde mektubu beni bekliyordu. Başka biriyle tanışmış – dediğine göre bana çok benziyormuş ama "o daha masum"

muş. Ona cevap yazdım. Üç kelimelik bir kartpostal: "CEHENNEMİN DİBİNE GİT." Ertesi yazın başlarında üzerinde gönderen adresi olmayan bir zarfı açıp da bir Türk gazetesinden kesilmiş korkunç bir kupür bulduğumda dileğimin gerçekleşmiş olduğunu gördüm.

O an beni saran –ve sonraki yıllarda da başımı yastığa her koyuşumda sarmaya devam eden– sözsüz korkuyu uzaklaştırmamın tek yolu, o gazete kupürünün geldiği yerle bütün bağlarımı koparmaktı. Ama şimdi anlıyorum ki bunu yapmakla sadece biraz zaman kazanmışım. Hayatın dolambaçlı yolları beni geri getirdi ve işte şimdi buradayım, kendi prensiplerim yüzünden elim kolum bağlı, zalim koşullar yüzünden hayatımı gasbedeni savunmaya mecbur.

Onunla ilk kez geçen yazın sonlarında görüştüm. Aslında görüşmemiz ayarlanmıştı demek daha doğru olur. Yine kısa süreli bir ziyaret için İstanbul'daydım; babam hastanede kalça çıkığı tedavisi görürken anneme eşlik ediyordum. Sahneyi sana şöyle tarif edeyim: Akşamın erken saatleriydi ve balkonda annemle içkilerimizi içiyorduk. Annem sadece ismen tanıdığım insanlar hakkındaki son dedikoduları aktarıyordu ve o konuşurken ben de, çocukluğumdaki boylarının iki misline ulaşmış olmalarına rağmen her bir yaprağını tanıdığım ağaçların dallarına bakıyordum. Işıkta tuhaf bir şeyler vardı sanki – veya belki de ışığın ardında. Güneş çoktan Boğaz'ın bize bakan tarafındaki tepelerin arkasına girmişti, ama annemin bahçesindeki mavi-yeşil bitkilerin arasından Asya'nın tepelerindeki altın yansımaları neredeyse görebiliyordum.

Aramızdaki denizden en ufak bir iz yoktu – sadece geçmekte olan bir tankerin hafif uğultusu, bir balıkçı teknesinin çıkardığı pata-pata sesi, sahile inen yolda ilerleyen bir arabanın egzoz gürültüsü. Aşağımızda, Burç Kulüp'te, bir adam mikrofonu test ediyordu. Annemin kulüpte çarşambadan beri yapılan üçüncü mezun düğünü olduğunu söylediği davetin ilk misafirleri, Beyaz Patika'da sıra sıra yürümeye başlamıştı. İncecik elbiseli bir kadın tembel tembel hırlayan birkaç köpeğin yanından geçerken sivri topuklarının üzerinde şöyle bir sendelemiş, ama yanındaki adam onu tutmuştu. Adam bizim bahçeye dik dik bakıyordu ve bakışlarını takip ettiğimde ben de son derece garip bir manzarayla karşılaştım: Dansöz kıyafeti içindeki zayıf ve tedirgin bir kadın, kütük olduğunu tahmin ettiğim bir şeyin üzerinde poz veriyordu. Duvarın yanınaysa bir fotoğrafçı çömelmiş, ara sıra bizim tarafa kaçamak bakışlar atıyordu.

"Bu adamı tanıyor musun?" diye sordum anneme. "Buraya girmek için izin aldı mı?"

Annem omuz silkti. "Benim üstüme vazife değil."

Kampüs görevlilerinden birini aramayı önerdim ama annem başını salladı. "Neden uğraşalım ki? Hem sonuçta alay konusu olan onlar." Derken ilk başta fotoğrafçı ve modeliyle hiç ilgisi yokmuş gibi görünen bir hikâye anlatmaya koyuldu: Geçen yaz bir sabah annem yine aynı sandalyede oturmuş kahvesini içer ve kendi işine bakarken bir grup işçi hiçbir uyarı yapmadan bahçeye "dalıp" çukur kazmaya başlamışlardı. "Sonradan adamların kanalizasyon idaresinden geldikleri ortaya çıktı. Fazladan bir boru getirmişler, dansözün üstünde oturduğu şey de o işte. Bana sorarsan pek de fotojenik sayılmaz!"

Sandalyesinde döndü – bronzlaşmış, uzun bacaklı ve umursamaz. Aramızdaki bakır tepside duran peynir çubuklarını işaret edip "Yesene!" dedi. Ben onun martinisini tazelerken o da bana Dodge Ruthwen diye birinden bahsetti: Kendisi 1960-63 yılları arasında burada mühendislik derslerine girmişti, ama aynı zamanda caz piyanistiydi. "Ah, bir de sesini duysan!" Oğlu ("İlkokulda senin bir alt sınıfındaydı hayatım, ama şimdi Smithsonian'da") geçen hafta merhaba demek için uğramıştı. "Winchall'larda kalıyor – onları hatırlarsın artık, değil mi? Kadın, istihbarat merkezi USIS'in başkanıydı, adam da tarihçiydi. 60'ların sonunda buradaydılar, sonra 80'lerin sonunda tekrar geldiler. Geçenlerde Adalar'da bir ev aldılar..." Birbiri ardından hatırlamadığım isimler, kıyıya çarpan dalgalar misali üç yıllık kontratlarla buraya gelip kendilerine tıpatıp benzeyen birileri tarafından yerleri doldurulmak üzere ayrılan eğlence düşkünleri. Şöyle bir durup kendilerine neden burada olduklarını hiç sormuşlar mıydı acaba?

Havai bir tavırla, birkaç yıl önce şair Derek Walcott'ın bir şiir okumasında söylediği bir sözü tekrarladım: Birleşik Devletler bir imparatorluk olmasına rağmen vatandaşlarının çoğu için görünmezdir.

"Yani?" dedi annem.

"Yani, hepimiz var olduğunu bile bilmediğimiz bir imparatorluğun parçasıyız."

Annemin burun delikleri titredi. "Senin sorunun, Bayan M..."

"Bana böyle demeyi bırakır mısın lütfen?"

"Senin sorunun, Bayan M, şemsiye dizayn etmekle fazla meşgul olduğundan o şemsiyelerin altındaki insanları unutman."

Bardağını kaldırıp içkisindeki buzları inceledi. "Bak şimdi ne geldi aklıma. Şu senin eski göz ağrın."

"Hangisi?" dedim.

"Hani şu film yapımcısı. Seni fena halde yüzüstü bırakıp sonra da bütün o belaya bulaşan zat. Adı aklıma gelmiyor. Filmlerinde geçen adı yani."

"Yankı," dedim.

"Yanki?"

"Sonda 'i' yok, sadece 'ı'. Yankı. Yankee gibi okunmuyor."

"Peki canım. İyi de neden?"

"Türkçede 'akis' anlamına geliyor. Bunu biliyordun, değil mi?" Annem bana biraz huzursuz gibi gelen bir edayla başını salladı. "Ve o bir Türk," diye devam ettim, konuyu fazla önemsemediğimi ima eden ses tonumu korumaya çalışarak, "ama sadece Türk değil. Aynı zamanda başka bir şeyin de aksi. Yankı Amerika doğumlu, unuttun mu?"

"Bence hâlâ Yanki'ye çok benziyor."

"Mesele de bu zaten."

"Niye ki?"

"Sözcük oyunu."

"Öyle mi? Gerçekten mi? Bana biraz zorlama gibi geldi. Ama her neyse. Önemli olan filmlerin kendisi. Gerçi biraz yavan olduklarını söylemem lazım. En azından benim izlediğim. Benim Soğuk Savaşım. Şu büyük ödülü kazandı."

"Duydum," dedim.

"İzledin mi?"

Başımı hayır anlamında salladım.

"Biri bana filmin 1971'deki şu korkunç olayla ilgili olduğunu söylemişti. Ben de tabii merak ettim. Ama muhtemelen senin de bildiğin gibi..."

Başımı salladım.

"...çocukluğuyla ilgiliymiş. Çocukluğu hakkında söyleyecek o kadar çok şeyi var ki 1970'e geldiğinde film bitiyor. Biz de kafamızda uçuşan bir sürü soruyla öylece kalakalıyoruz. Ama o, soruları müstakbel bir İkinci Bölüm'de cevaplamaya söz veriyor. Gerçi artık bunu yapma ihtimali biraz düşük."

"Neden?"

"Tutuklandı da ondan."

"Nerde?"

"Amerika'da."

"Ne diye?"

Annem sigarasını kül tablasına silkeleyip, "Orası daha belli değil maalesef," dedi. "Tek bildiğim, JFK'ye uçuyormuş – olay geçen hafta bir zaman olmuş. Turne gibi bir şeye çıkıyormuş. Duyduğuma göre ordaki öğrenciler arasında pek popülermiş. NYU'dan tanıdığımız biri onu karşılamaya gitmiş. Adamcağız epeyce beklemiş ama yavan bir belgesel yapımcısına uzaktan yakından benzeyen hiç kimse gelmemiş. O da sonunda işgüzar görünümlü bir Kahverengi-gömlekli'nin* yanına gitmiş – bu insanlara hâlâ kahverengi giydirmeye cesaret edebilmeleri inanılmaz, öyle değil mi? Tarihsel ironi konusunda en ufak bir fikirleri var mıdır acaba? Görünüşe göre yok. Çünkü arkadaşımız bu iriyarı Anayurt Güvenlik Übermensch'ine gidip kimi beklediğini söylediğinde kıyamet kopmuş ve neticede o da tutuklanmış."

"Ne için?" diye sordum.

"Buna inanabilirsen – terörist olduğu için. Onu uzun süre tutmamışlar, ama görünüşe bakılırsa şu senin eski göz ağrın – onu pasaport kontrolünde yakalamışlar, bunu söylemiş miydim? Şey, her neyse, görünüşe bakılırsa onun işi biraz uzun sürebilir. Söylentilere göre onu Guadalajara'ya göndermişler."

"Guadalajara mı?"

"Guantanamo demek istedim, senin de gayet iyi bildiğin gibi. Ama gerçekten yani. Eğer o teröristse hepimiz teröristiz demektir. Ki bu da şakaya alınacak bir mesele değil, çünkü olay o noktaya geliyor gibi görünüyor." Yeni bir sigara yaktı. "Ama şimdi işin en kötü kısmına geldik. Eski göz ağrın tutuklandığında..."

"Ona neden böyle deme gereğini duyuyorsun?"

"Senin bu eski göz ağrın tutuklandığında, beş yaşındaki oğluyla berabermiş. Aslında karısının da onlarla birlikte olması gerekiyormuş ama pasaportuyla ilgili bir sorun çıkmışmış. Bildiğin gibi o da Amerikan vatandaşı, ama şu sıra ne yaptıklarını duydun mu? Yeni bir pasaport almak için yurtdışından başvuran biri iki hafta beklemek zorunda kalıyor, çünkü konsolosluğun formları işlenmesi için Washington'a geri göndermesi gerekiyor. Üstelik bu ayrıcalık için bir de kesenin ağzını açmak zorunda kalıyorsun. Ki inan bana bu diplomatik belgeler hiç de ucuza gelmiyor. Her neyse, karısını hatırlıyorsundur. Jeannie Wakefield?"

Başımı hayır anlamında salladım. Annem sigarasından bir nefes çekti. "Bak bu tuhaf işte," dedi. "Çünkü o seni görmek istiyor."

Notlar:

* Brownshirt. Nazi askerlerinin giydiği kahverengi üniformadan gelen bu sözcük, Nazi askerleri ya da genel anlamda şiddet yanlısı ırkçılar için kullanılır. Burada güvenlik görevlisi kastediliyor. (ç.n.)

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

A. Ömer Türkeş, “Çirkin Amerikalı”, Radikal Kitap Eki, 11 Ocak 2008

60'lı yıllarda çok yaygındı 'Çirkin Amerikalı'. Siyasi bir çirkinlikti kast edilen. O yıllarda, komünizmle mücadele bahanesiyle sürekli seferberlik halindeki ABD; açık ve gizli işgalleriyle, üçüncü dünya ülkelerinde tezgâhladığı darbelerle, darbelerin doğurduğu insan hakları ihlalleri ve Vietnam'da yürüttüğü kirli savaşla işbirlikçileri dışında herkes için tehditti. Dünyanın bütün 68'lileri 'Go Home Yankee' sloganında birleşirken Beyaz Saray'ı, Pentagon'u, 6. Filo'su ve özellikle CIA'sı ile geçekten de çehresi çok çirkindi ABD'nin. Süleyman Demirel başkanlığındaki AP iktidarı, sermaye, ordu, yeni yeni palazlanan milliyetçi ve İslamcı guruplar ABD'ye olan göbek bağlarını kesmemişlerse bile, Türkiye'de 60'lı yılların sonlarına doğru sol hareketin ve halkın geniş bir kesimin ABD'ye tepkisi -solculuk, yurtseverlik ve emparyalizm karşıtlığıyla karışık anti-amerikancılık- güçleniyordu.

Maureen Freely, Aydınlanma romanının merkezine işte bu dönemi yerleştirmiş. Dönemi yaşayanların ya da fikir sahibi olanların çok iyi hatırlayacağı 'sandık cinayeti'nden esinlenerek kurguladığı hikâyesinin arka planında Türkiye Cumhuriyeti'nin son otuz yıllık tarihi yer alıyor. Arka plan dedim, ama romanı okuyup bitirdiğinizde arka planın roman kişilerinden ve hikâyesinden daha önde olduğunu fark edeceksiniz.

Freely, bir Amerikalı kadının bakış açısından, Amerikan vatandaşlarını da işin içine katarak anlatıyor hikâyesini. Bu nedenle mekân olarak İstanbul'da küçük bir Amerikan kolonisi barındıran Robert Kolej'i seçmiş. Bir yanda yerli güvenlik güçleriyle iç içe geçmiş CIA görevlileri ve taşeronları diğer yanda İstanbul'da yaşamayı tercih etmiş –çoğu öğretmen– sivil ve barışçı Amerikalılar var. Ve elbette onların en kolay iletişim kurdukları İstanbul zenginleri, o zenginlerin 68 rüzgârına kapılmış isyankâr çocukları.

Hikâyeyi M adlı bir kadın gazetecinin bir arkadaşına yolladığı notlardan izliyoruz. M'nin anne ve babası 60'larda ABD'nin siyasi atmosferinden, yeni McCarthy Dönemi'nden usanarak seçmişler Robert Kolej öğretmenliğini. Pek çok meslektaşları gibi siyasi açıdan sola meylettikleri ve bir parça bohem hayatı yaşadıkları için Amerikan Konsolosluğu nezdinde pek muteber değiller. M, Robert Kolej'de okumuş, ilk aşkını yaşadığı İstanbul'dan 1970'de ayrılmış. Sevgilisi tarafından terk edildiği için İstanbul'a karşı biraz mesafeli. Ne var ki 2005'te Türkiye'ye yaptığı bir ziyaret esnasında aldığı yardım çağrısı geçmişin derinliklerine çekecektir M'yi. Çünkü çağrıyı yapan Jeannie Wakefield hem Robert Kolej çevresinden hem de M'nin eski sevgilisi Sinan'ın karısı.

Artık uluslararası bir üne sahip olan Sinan, JFK Havaalanı'nda terörist suçlamasıyla tutuklanmış, yanında bulunan beş yaşındaki oğlu ise himaye altına alınmıştır. Jeannie, M'den kocasının ve oğlunun izini sürmesini, kamuoyu yaratmak için haber yapmasını istemektedir. Biraz gönülsüzce işe koyulur M. Sinan'a bunca yıl sonra terörist denmesinin ardında 1971'de işlenmiş siyasi bir cinayetin olduğunu düşünmektedir. Ancak kısa bir süre sonra Jeannie, geriye internet üzerinden gönderilmiş bir hatıra defteri bırakarak ortadan yok olacaktır.

1970'lerde başlayan defteri okudukça işin göründüğünden daha karışık olduğunu fark eder M. Robert Kolej'de başlayan çocuksu ilişkilere karışan öylesine aktörler vardır ki, hâlâ aydınlanmamış sandık cinayetini her an patlamaya hazır bir bombaya dönüştürmektedir. Öncelikle Jeannie'nin babası bir CIA ajanıdır ve Robert Kolej çevresindeki öğretmenlerle takılmıştır. Sinan'ın diplomat babası ve şarkıcı annesiyle çok önceden tanışıktır. Sinan ve arkadaşlarının muhbir olduğu gerekçesiyle öldürdükleri iddia edilen ama cesedi bulunamayan öğretmenleri Duch Harding, ABD'nin 68'lilerinden diye bilenmektedir. Olayları soruşturan siyasi şube şefi İsmet Şen, Sinan'ın akrabasıdır. Ve 70'lerde Jeannie'nin babasının şaibeli yardımcısı Jordan Frick, şimdilerde önemli bir gazeteci olarak dolaşmaktadır. Sinan, Haluk, Chloe, Lüset ve Suna'dan müteşekkil örgüt, darbe sonrasında tutuklanıp işkencelerden geçirilmiştir. 12 Mart'ta sahte bir öldürme suçundan yargılanan gençler, 12 Eylül'de bu kez siyasi bir derginin yazı kurulu üyeleri olarak çıkacaklardır hakim karşısına. 2000'li yıllarda ise başka başka hayatlara akmışlar ama ilişkilerini korumuşlardır. Belki de onları bir arada tutan sakladıkları büyük sırlardır. Jeannie, bu gurubun hep yakınında olmuş ama içlerine girmeyi başaramamıştır.

M, İstanbul'a geldiğinde pek çok şeyin değiştiğini görür. Değişmeyen tek şey cinayetin üzerindeki esrar perdesidir. Üstelik eskinin siyasi polisi İsmet Şen de, şimdilerde karanlık bir iş adamı olarak hâlâ olayların içindedir. Sinan'ın ABD'ye davet edilmesinde de tuzak kokusu alan M, e-maillerine kadar izlendiğini anladığında olayın boyutunun tahmin ettiğinden çok daha ötelere uzandığını anlayacaktır...

Siyasi romanda suç kurgusu

Aydınlanma, Türkiye siyasi ve toplumsal tarihi etrafında gelişen ama aynı zamanda ABD'nin özellikle dış politikaları üzerinde de duran insan hakları ve demokrasiden yana saf tutarak yazılmış bir roman. Hikâye, olup bitenleri bilen, en azından sağlam kanaatlere sahip gibi görünen birinci tekil şahıs tarafından aktarılıyor. Ne var ki anlatıcımız aslında bir başkasının anlatımın yorumcusu; ve her ikisinin de yaşananları bilecek kadar bilgiye sahip olmamaları bir yana, bildiklerini doğru biçimde yorumlayacak kadar da tanımıyorlar Türkiye Cumhuriyeti'ni, insanlarını ve toplumunu. Yaptıkları yorumlar çoğu kez Batılı bir bakış açısını yansıtır tarzda, duygularını öne çıkaran öznellikte. Bu güvensiz anlatıcılar karşısında okuyucudan katılım bekliyor metin; anlatıcının onu nasılsa gerçeklerle buluşturacağına güven duymadan, kendisini anlatının seyrine bırakmadan, M'nin sesiyle Jeannie'nin sesini ayırarak, çelişkili ifadeleri ya da duyguların saptırdığı gerçekleri ayıklayarak düze çıkabilirsiniz.

Freely, doğrusal bir akış izlemeksizin, zamanlar arasında gidip gelerek, uzun bir tarihsel sürecin neredeyse kronolojisini çıkarmış. Aradan geçen otuz beş yıl, bir cinayet vakasıyla bağlanmış birbirine. Öncelikle, romanın sürükleyiciliği açısından doğru bir seçim bu. Diğer yandan, söz konusu otuz beş yılın karakteristiğinin siyasi cinayetlerde bulunmasına kim itiraz edebilir? Vicdan sahibi bir yazarın gördükleri ve yaşadıklarından yansıyan kriminal dünya, bir gerçeğin teşhiridir.

Tarihin sürekliliğini göstermek için kullanılan suç kurgusuyla, Aydınlanma Fransız yazar Didier Daeninckx'in Geçmişin Ayak Sesleri romanını hatırlatıyor. Ancak çok daha kapsamlısı. Daeninckx, Fransa derin devletini sorgulamakla yetinmişti. Freely'nin, sorguladığı derin devlet ABD; aslında emperyalizm çağında sadece bir tek derin devlet olmadığını, suçun küresel sermaye sahiplerinden yerli işbirlikçilerine, Pentagon'dan üçüncü dünya gizli servislerine kadar yayıldığını işaret ediyor.

Romanın polisiye kurgusunda kayıp bir şahsın, kayıp bir cesedin, olayın arkasında kimlerinin bulduğunun araştırılması yer almakla birlikte, her yanı kriminal bir ülkede –hatta dünyada– ipuçlarını ya da suçluyu tahmine çalışmak bizi bir yere götürmez. Sorunun yanıtı polisiyenin sınırlarından taşmış siyaset alanına girmiştir artık. Üstelik devletlerle suç kurumu arasında gelişen ve sermaye tarafından teşvik edilen ortak yaşamın sırrı ne çapraşık ne de kötülük gerektiriyor; tersine sır denilen şey, hepimizin bizzat deneyimleyerek öğrendiğimiz kadar basit. Sırrın arkasında kapitalizmin yasaları; rekabet, pazarı büyütmek, paraya el koyma kaygısı var.

Bir yanlış anlamaya meydan bırakmamak için yeniden kolej devrimcilerine dönelim. Hikâyenin Robert Kolej çevresinden müteşekkil devrimci hücresi Türkiye solunun küçük bir modeli değil. Onların sınıfsal aidiyetleri, Marksizmle tanışıklıklarının sınırlılığı, kitlelerden yalıtılmışlıkları ve kendileri dışındaki sol hareketten uzaklıkları çok açık. Etraflarındaki olaylardan gençliğin verdiği romantik isyan duygusuyla etkilenen, olgunlaşmaları 70'lerden sonraya sarkan ve her biri kendi yolunu seçen bu gençlerin ajan provakatörlerce kullanılmış olmasıyla 60'lı, 70'li, 80'li yılların sol hareketi ve eylemlerinin birkaç CIA ajanıyla üç beş ajan provakatöre indirgenemeyeceğini açıkça vurgulamış Freely. Asıl vurguladığı ise karanlık kimliklerin, muhalif hareketleri gözden düşürmek için her daim iş başında oldukları; yasadışı yollara sistemli biçimde başvurmaları ve gerek sermayenin gerek çıkarlarını koruyan devlet aygıtının yozlaşmışlığı.

70'lerden 2005'e

Türkiye tarihinin pek çok olayının yanı sıra ilginç kentsel toplumsal değişimlerinin yer aldığı hikâyede, sona gelindiğinde değişen fazla bir şey olmadığını irkilerek fark edeceksiniz. Komünizm korkusu yerini terörizm korkusuna bırakmış, özgürlükler yine gasp edilmiştir. Irak'taki savaş ve savaşa karşı savaş. İsyancılar. Bombalamalar. Dalgalar halinde yayılan Amerikan karşıtlığı, teröristler ve karşı teröristler, izm'ler. Vahşet olayları. Görünmeyen tehdit. Paranoya. Casuslar. Çoğu zaman da –aynı casuslarla– dünya her geçen gün 1970 yılını daha çok andırır hale gelmiştir.

Roman kahramanlarının akıbetlerini merak edebilirsiniz. Maureen Freely, burada belirsizliği tercih etmiş; çünkü hepimizi ilgilendiren daha farklı bir şeyin peşinde. Kendi ifadesiyle bitireyim; "Önce, adalet. Önce, hakikat."

Devamını görmek için bkz.

Özge Baykan, “İstanbul’da bir sandık cinayeti”, Kitap Zamanı, Sayı:16, 2007.

Maureen Freely, Türkiye’de daha çok Orhan Pamuk'un kitaplarının İngilizce çevirmeni olarak biliniyor; ama Freely'nin kimlikleri çok daha katmanlı.

Son romanı Aydınlanma’yı geçtiğimiz aylarda, hâlen yaşadığı İngiltere'de tanıtan Freely aynı zamanda serbest gazetecilik yapıyor ve Warwick Üniversitesi’nde yazarlık dersleri veriyor.

Aydınlanma, Freely’nin hayatında önemli bir yere sahip olan 1970’lerin Türkiye’sine uzanan esrarengiz bir sandık cinayeti’nin etrafında şekilleniyor. Amerikalı soruşturmacı gazeteci M, Amerikan yetkililerin 2005’te New York JF Kennedy Havaalanı’nda kocası Sinan’ı tutuklayıp oğlu Emre’yi alıkoydukları lise arkadaşı Jeannie’nin isteği üzerine, yıllar sonra Sinan’ın adının karıştığı sandık cinayeti’nin gerçek öyküsünü araştırmak amacıyla Türkiye’ye döner. Ama cinayetle beraber anılan kişilerin ‘gerçek’in bir kısmını hep sakladığı bir ortamda 1971’de ortadan kaybolan Amerikalı öğretmen Dutch Harding’e gerçekte neler olduğunu öğrenmek M için kolay olmayacaktır.

Amerikan eğitimi almış Amerika karşıtları

Romanda, İngiltere’den 2005’te Türkiye’ye dönen, 1960’ların sonlarında Türkiye’de yaşamış, babası Robert Kolej’de ders vermiş İrlanda asıllı Amerikalı gazeteci M, Maureen Freely’nin yaşamöyküsüyle başta çarpıcı bir paralellik gösterse de, yazar, tüm karakterlerin kurgu olduğunu söylüyor. Ama bir yandan da dönemin gerçekliklerine olabildiğince sadık kalmaya çalıştığını ekliyor; darbeler, şiddet eylemleri ve İstanbul’un yıllar içinde değişen yüzü, kitap boyunca çağdaş Türkiye tarihinin yapıtaşları olarak akmayı sürdürüyor. Ama romanın ağırlık merkezini oluşturan, 1960'lar ve 1970’lerin çalkantılı politik ortamı içinde gazeteci M’nin de yakından tanıdığı bir entelektüel adacık: Amerikan eğitimi almış, fakat Amerikan karşıtı öğrencilerin dahil olduğu –Maoist– Aydınlık grubu. Jeannie ve Sinan da bu grubun üyesi ve M, Aydınlık grubunun, ajan provokatör olduğundan şüphe edilen arkadaşları Dutch Harding’i öldürmekle yargılandığı sandık cinayetinin içyüzünü aydınlatmaya çalışıyor. “O yıllarda tam olarak ne olduğunu anlamak, kim olduğumuzu, neyi temsil ettiğimizi çözümlemek için yazdığım bir roman Aydınlanma.” diyor Freely.

Maureen Freely, babası John Freely’nin şimdiki Boğaziçi Üniversitesi, o zamanki Robert Kolej’de ders vermek üzere 1960’ta İstanbul'a gelmesiyle, yine Robert Kolej’e bağlı Amerikan Kız Lisesi’ne kaydolur. Gazeteci M gibi Freely de 1970’te Harvard’da eğitim görmek üzere İstanbul’dan ayrılır; fakat 1970’ler onun yakından takip ettiği, ‘çözülmesi gereken bir mesele’ olmayı sürdürür. Tıpkı M gibi, Freely de 1960'larda “altın bir dönem” diye bahsettiği bir çevrenin içinde yaşar: Sınıf arkadaşlarının çoğu, kentli burjuvaziden gelen ve “Osmanlı mirasının getirdiği karmaşık kökenlere sahip Türk-Müslümanlar”dır; geri kalanı ise İstanbul’un Yunan, Yahudi ve Ermeni ailelerinin çocukları. Fakat bu altın dönem uzun sürmez. Freely, “1960’ların sonlarında üniversiteler savaş alanına döndü,” diyor: “Üniversitelerde ‘solcu’ öğrenci hareketine dahil olarak görülen herkes hapse atıldı. Çoğu işkence gördü. Çoğu 1970’lerin ortalarındaki bir genel afla salıverilse de, siyasi anlamda aktif kalanlar 1980 darbesinden sonra yeniden hapse gönderildiler ya da sürgüne zorlandılar.”

Onlara ne oldu, şimdi neredeler? Freely romanda bir zamanlar Aydınlık grubunun üyesi olmuş öğrencilerin izini sürerken –Jeannie bir insan hakları avukatı; Sinan, yönetmen olmuş ve yıllarca Danimarka’da yaşamıştır, örneğin, kendi sınıf arkadaşları için de aynı soruyu soruyor ve arkadaşlarının dayanıklılığının ‘ebedi bir gizem’olarak kalmayı sürdürdüğünü söylüyor: “Onlar, kendi kuşaklarından pek çok kişi gibi, iki hapis ve işkence dönemine tanıklık etmelerine rağmen güçlerini topladılar, yaşamlarına devam ettiler ve ilerlediler, yalnızca kariyer anlamında değil; Türkiye’nin ileri gelen Avrupa yanlısı demokratları olarak.”

Aydınlanma sonuçta politik bir roman ve Türkiye’nin çağdaş politik tarihine güçlü göndermeler yapıyor, adından başlamak üzere. Peki romanın kalbindeki sandık cinayeti? Freely, sandık cinayetinin sadece kurguda var olduğunu, asıl amacının ‘paralel bir dünya yaratmak’ olduğunu ifade ediyor. Ama romanın ana örgüsü, 15 Haziran 1972’de Hürriyet'in manşetten verdiği meşhur sandık cinayetiyle büyük paralelliklere sahip: 21 yaşındaki, Boğaziçi Üniversitesi Kimya Bölümü öğrencisi Banu Ergüder, Paşabahçe sahilinde, içinde ceset olan bir sandıkla yakalanır. Ceset Adil Ovalıoğlu’na aittir. Aydınlık grubu içinde bir iç hesaplaşma sonucu işlendiği tahmin edilen cinayet nedeniyle Banu Ergüder, Garbis Altınoğlu, Zuhal Aksoy ve şimdi Odense’deki Güney Danimarka Üniversitesi’nde ünlü bir kültür sosyoloğu olan Mehmet Ümit Necef, İstanbul 2 numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi'nde yargılanırlar.

Aydınlanma, Türkçede yayımlandığında yeni tartışmalara zemin hazırlayacağa benziyor.

Devamını görmek için bkz.

Selçuk Altun, "İstanbul ve 'Aydınlanma' kıvılcımı", Cumhuriyet Kitap Eki, 28 Şubat 2008

İşimize geldiğinde Türk'ün Türk'ten başka dostu yok desek de, bizi bize rağmen kollayan yabancı dostlarımız da vardır. Fizik profesörü John Freely dönmemek üzere İstanbul'a ayak bastığında işbu ülkenin cumhurbaşkanı ve başbakanı ilkokul öğrencisiydiler. Çeşme, çeşme kenti(miz)le dost olan John Freely gönlümün İstanbulolog'udur; bu toprakların tarih ve coğrafyasal varsıllığını ustaca yansıttığı, yirmiye yakın yapıtı vardır. İlk ve orta eğitimini İstanbul'da alan büyük kızı Maureen Freely, önemli bir yazar, çevirmen, gazeteci ve akademisyendir. Yeri geldiğinde yazılarımda ondan "Türk(iye) dostu" diye bahsederim. Türkiye'nin tezlerine saygın İngiliz gazetelerine yazdığı makalelerde ve katıldığı uluslararası panellerde sahip çıkar. Kitabı İngilizce'ye çevrilen –tek tük– yazarımızı kollar. Edebiyat dünyası onu aynı zamanda Nobelist Orhan Pamuk'un yetkin çevirmeni olarak da bilir. Maureen'in altıncı romanı Enlightenment, 2007'de okuduğum en iyi on İngilizce kitaptan biriydi.

Aydınlanma başlığıyla 2008 başında Türkçesi çıkan kitap için verilen kokteyle katılmamazlık edemezdim. Ertesi gün Maureen'le kahve molası verdiği Marmara Cafe'de buluştuk. İstiklal Caddesi'nde birlikte yürürken, "İstanbul'u ne kadar özlediğimin farkına, ona ulaştıktan sonra varıyorum," demişti. Ondan "İstanbul aidiyetini" ve Aydınlanma kıvılcımının nasıl çaktığını irdelemesini istedim.

Maureen Freely: "Söze ailemle ilgili bilgi vererek başlamak istiyorum. Babam, John Freely, ikinci kuşak bir Amerikalı'ydı. 1926'da New York'ta, İrlandalı göçmen bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. 1944 Mayıs ayında gönüllü olarak orduya katıldı, Amerikan Deniz Kuvvetleri Çin Grubu olarak bilinen komando birliği ile önce Pasifik'te daha sonra Çin-Burma-Hindistan alanlarında savaştı. Sonradan koleje gidebilmesi askeri burs (GI Bill) sayesindeydi; ailede koleje gitme imtiyazı kazanan ilk kişi babamdır. Öğrenciyken, bir zaman opera sanatçısı olmayı hayal eden annemle tanışmış. Annem bir gün dünyayı dolaşacakları sözünü vermesi üzerine babamla evlenmeyi kabul etmiş. Babam New York Üniversitesi'nde gece okulunda fizik doktorası almak için çalışırken üç çocuk sahibi olmuşlar. Bu arada gündüzleri ise New Jersey'de bir kamusal fizik laboratuvarında çalışıyormuş. Personel müdürü, ırkçı ve yahudi karşıtıymış. McCarthy meşhur konuşmasını yapıp Amerikan hükümetinde görev yapan komünistlerin isimlerini bildiğini açıkladığında müdür senatörü aramış ve kendisini desteklemeyi önermiş. McCarthy aynı gece kara, kara düşünmeye başlar çünkü elinde hiçbir isim yoktur ve acilen bir takım isimlere ihtiyacı vardır. Bu cadı avında, babamın 98 iş arkadaşı Amerika karşıtı eylemlerde bulundukları iddiası ile işlerinden uzaklaştırılmışlar. İntihar eden iki kişi dışında diğerleri görevlerine iade edilmişler.1955'te babam, Princeton'da Matterhorn Projesi'ne dahil olmuş; Einstein ile çalışabilmeyi umuyormuş. Fakat bizimkiler Princeton'a varmadan Einstein ölmüş. Robert Kolej'in adını orada duymuştuk; iki enstitü arasında eskiye dayanan bir ilişki vardı. Annem ve babam bizi, soğuk savaş paranoyası ve McCarthy döneminin konformizminden uzaklaştırma arzusundaydılar. Robert Kolej beklentimize yanıt verir görünüyordu –belki orada daha iyi bir hayata başlayabilirdik. Bu nedenle babam koleje iş başvurusunda bulundu. 1960'ta doktorasını aldıktan iki ay sonra İstanbul'a taşındık. Önceki yazı, National Geographic'in eski bir sayısındaki İstanbul resimlerine bakarak geçirmiştim ama şehrin bendeki ilk izlenimleri beynimin içindekilerle asla örtüşmüyordu. Aydınlanma'da, anlatıcım M, benim gibi 8 yaşında İstanbul'a gelir ve büyülenir; 'Gerçeğine dair ilk izlenimimi tarif edecek sözcük bulamıyorum. Beni bir tokat gibi sarsmış, resimleri kafamdan söküp alarak unufak etmişti. Havaalanından şehre doğru o ilk yolculuğa dair karmakarışık binlerce detay hatırlıyorum ama bütüne dair net bir fikrim yok. Marmara Denizi'nden yükselen sarı bir sis vardı ama denizin kendisi yoktu; tankerler ve balıkçı tekneleri vardı ama üzerinde oturdukları ufuk çizgisi yoktu; eski şehir surlarının kırmızı ve dökük kalıntıları vardı ama onları anlatacak tarih yoktu. Henüz tabaklama fabrikalarına bağlayamadığım yanmış et kokusundan; henüz müzik olarak kabul edemediğim yaralı kemanlardan; cipler, kamyonlar, atlar, at arabaları ve Chevrolet'lerden yükselen kaostan zar zor nefes alabiliyordum. Etrafımızda, kimsenin almak istemediği çiçekleriyle minicik çingeneler ve sırtlarına bağladıkları yataklarla kambur yaşlı adamlar dolanıyordu. Gökyüzüne bir sürü minare ve kubbe sıkışmıştı. Altın Boynuz – altın değildi. Boğaz –öyle maviydi ki gözlerimi acıtıyordu' diyecektir. Sonunda (benim gibi) Robert Kolej'e varır: 'Bir patika vardı. Onu takip ederek bir köşeyi döndüm. Bir terasa çıktım – ve işte oradaydı: altın hedefim. National Geographic'teki resmim. Ağaçlık yamacın tepesindeki kale; sonu gelmeyen tanker, vapur ve balıkçı teknesi geçidiyle Boğaz. Asya kıyısı boyunca birbirlerine değecek kadar yakın duran villa ve saraylar; arkalarında da yuvarlana yuvarlana Çin'e kadar uzandığını düşündüğüm kahverengi tepeler.'

Bu resmi hâlâ yanımda taşırım. İstanbul hakkında yazarken –genelde şehir hakkında yazarken oradan çok uzaklarda olurum– ilk yaptığım şey, boş ekrana ya da camın dışındaki duvara gözümü dikip bakarım. Ta ki resmi sadece görmekten öte içinde yaşadığımı hissedene dek. Başlangıçta planımız İstanbul'da sadece üç yıl kalmaktı. Sonrasında babam başka bir şehirde iş bulabilirdi, daha sonra bir başkasını ve böylece anneme dünyayı dolaşacaklarına dair verdiği sözü yerine getirebilirdi. Fakat 1963 biterken ailem İstanbul'a âşık olmuştu. Sabahları uyanıp da Boğaz'ı görememeyi hayal bile edemiyorlardı. Bu nedenle babam üç yıllık bir kontrat daha imzaladı, sonra bir kez daha aynı şeyi yaptı. Ailem 1977'te İstanbul'dan ayrıldı ama Boğaz'ı özledikleri için 1988'de İstanbul'a geri döndüler. 1990'ların başında Venedik'te geçirdikleri iki yıl dışında İstanbul'dan bir daha ayrılmadılar. 60'lı yıllar süresince tanıdığım Robert Kolej –en azından bir çocuk için– cennet gibiydi. Fakültedekilerin çoğunluğu anne babam gibi tarih ve seyahat aşkı ile dolu sol eğilimli Amerikanlardı. Bizim gibi özgürlüklerine kavuşmak için İstanbul'a gelmişlerdi. Günümüzde neredeyse dünyanın her şehrinde rastlanabilecek göçmen gruplara hiçbir şekilde benzemiyordu bizim topluluğumuz. İstanbul'un sanatçı ve yazarları ile güçlü bağlarımız vardı ve şehrin köklü tarihine derin, bazen saf bir takdir besliyorduk. Çevremizi saran güzellik bazen bizleri "zamanın dışında" yaşadığımıza inandırıyordu fakat gerçek farklıydı. 1960'ta Soğuk Savaş'ın henüz ortalarındayken biz Boğaz'da yaşayanlar olan bitenleri en ön sıradan izliyorduk. Her iki tarafın casusları tarafından takip edilen Sovyet ordusu, evlerimizin önünden bir ileri bir geri geçit yapıyorlardı. Bu casusların çocuklarının bir çoğu arkadaşımdı ya da aynı sınıfta öğrenim görüyorduk. Bununla beraber konsolosluğun soğuk savaşçıları ailemin bohem partilerine katılıyordu. Genellikle komünist belledikleri Robert Kolej mensuplarına kuşkuluydular. Sovyetler Birliği görevlileri söylentileri duymuşlardı ve bizi mutlaka tanımak istiyorlardı. Böylece (davet beklemeden) onlar da ailemin partilerine katılmaya başlayacaklardı... Bu casusların çalışmalarını nasıl sürdürdüklerini bilmiyordum, halen de bilmem. Fakat dürbünlerinin neye benzediğini ya da ne çeşit burbon içtiklerini bilirim. Ayrıca çocuklarıyla sessiz bir iletişim kurduklarını görürdüm. Romanımda bu sessizliği yırtmak istedim. Bu anlamda beni kışkırtan, babası Amerika büyükelçisi olarak pek çok ülkede görev yapmış bir arkadaşımdı. Kendisine CIA dökümanlarını açığa vuran bir web sitesini gösterirken pencereden dışarı bakmış ve şöyle demişti, "Babama asla sormayı beceremediğim soru şuydu: 1976'da Guatemala'da ne haltlar karıştırıyordunuz?" Bu olay beni düşünmeye sevketti. Yurtdışında büyümüş pek çok Amerikalı gibi, ülkemin talihsizlikleri, özgürlük adına açık ve gizli sürdürülen savaşlar için büyük bir utanç yaşadım. Fakat en azından, bu ayıbı açıkça paylaşan bir ailede büyüdüm. Merak ettiğim şey, babaları gerçek (ve daima sessiz) soğuk savaşçılar olan sınıf arkadaşlarım da benim gibi mi hissediyorlardı? Beynimde bu soru ile düşüncelerimde 60'ların sonuna geri döndüm. Arnavutköy'de (daha sonra Robert Akademi ile birleşip bugünün Robert Koleji'ne dönüşecek) Amerikan Kız Koleji'nde öğrenci olduğum günleri düşündüm. Yaşça benden biraz büyük bir grup zeki kız beni kültürel emperyalist olmakla suçlayıp kızdırıyorlardı ve o günlerde şakadan pek anlamadığımdan onların sevgiyle takılmalarını ciddiye alıyordum. Ailemin Vietnam'daki savaşa karşı olduğunu söylemeye çalışıyorsam eğer, lafı değiştirip babamın ve arkadaşlarının Türk öğrencileri eğitmekten ziyade onların beyinlerini zehirlediklerini, benim bile başlı başına ülkeyi kirlettiğimi söylüyorlardı. 1971 darbesinde bu kızlardan biri hapse girmemiş olsaydı, bu sözler belki bende hiçbir iz bırakmayacaktı. Kızlar, bugün bile gizemi çözülememiş o vahşi sandık cinayetine karışmışlardı. Maocu bir örgütten bir grup Boğaziçi öğrencisi işin içindeydi. Sözsüz bir anlaşma ile, darbeden kısa süre sonra, jurnalci olduğuna inandıkları bir arkadaşlarını öldürüp parçalayıp bir sandığa koymuşlar. Sandığı iki kıza bırakıp ondan kurtulmalarını istemişler. Kızlar bunu beceremeden yakalandılar. Olayı izleyen cadı avında, kızların sınıf arkadaşlarının çoğu nezarete alındı ve sadece bir kişi serbest bırakıldı. Bu da cinayetin bir bahane olduğu ve bir tür geri kalan öğrencileri yok etme programına devam edildiği anlamına geliyordu. Cinayetin gerçekleştiği dönemde Harvard Üniversitesi'nde öğrenciydim. Olay üzerine doğru dürüst haber yapılmamıştı. Bu nedenle ancak 70'lerin ortasında, okulu bitirip Londra'da Uluslararası Af Örgütü'nde sekreter olarak çalışmaya başladıktan sonra sınıf arkadaşlarımın çektiği sıkıntılar hakkında gerçekleri keşfetmeye başladım. Romanımın anlatıcısı, kitapta M olarak bilinen bir gazeteci. Pek çok yönden beni anımsatıyor olsa da, önemli bir açıdan benden farklılık gösteriyor. Çocukluğunu Türkiye'de geçirmiş, bir Türk erkeğe gönlünü kaptırmış ve aşk acısı çekip sonrasında da ülke ile bağlantılarını koparmış. 2005'te sadece bir iki günlüğüne İstanbul'a gelmişken, kendisinden, Türk kocası ve beş yaşındaki oğlu New York JFK Havaalanı'nda gözaltına alınan ve haksız yere terörist saldırılar düzenlemekle suçlanan Amerikalı bir kadına yardım etmesi istenir. M, kadına yardım etmesi gerektiğini bilmesine rağmen, içinde bunu yapmak için istek duymaz çünkü Jeannie'nin kocası Sinan, M'nin kalbini kıran erkektir. Jeannie ise, yıllar önce Sinan'ın uğruna M'yi terk ettiği kızdır. M, Jeannie'nin Amerikan konsolosluğunda 60'lı yılların sonlarında CIA elemanı olarak görev yapan babasını da hatırlamaktadır. Bu adam o dönemde Sinan ve onun sınıf arkadaşlarını hâlâ aydınlatılmamış bir sandık cinayetine bulaştırmaktan sorumluydu belki de. Çocukken bir cennette yaşadığımı düşünmüştüm. Fakat kitabı yazarken, yavaş yavaş heyecanlı bir öyküde yaşadığımın farkına varmaya başladım. Tabii ki kötü adamı açığa çıkarmaya can atıyordum. Fakat daha çok onun ihanet ettiği insanlarla ilgiliydim. Soğuk savaşın gölgesinde yaşamanın nasıl hissettirdiğini ve onun günümüze mirasını; gerçeğin gücüne sahip yalan ve söylentilerle çevrili teröre karşı savaşı anlatmak istedim. Gerçeklerin tümüne sahip olmadığınızı bilseniz de, elinizdeki kadarına sıkıca tutunursunuz. Bu bir rüyada olmak gibidir. Her zaman bastığınız zeminin kayması tehlikesiyle karşı karşıyasınızdır. Her an, doğru olduğuna inandıklarınızdan şüphe etmenize neden olacak bir soruyla karşılaşmanız mümkündür. Keşfettiğim şey, bir çeşit ruh durumu oldu; sessizlik kadar güvensizlik ve şüphe doğuran bir durum. Bu nedenle yazması zor bir kitap oldu. Karakterlerim bana gerçeği anlatmaya son derece isteksizdiler! Fakat zamanla, doğru adımı atmak için gerekli cesareti buldular. Onlara hayranım."


(Maureen Freely'nin Yanıtının Çevirisi: Çiğdem Sirkeci)

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.