Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-680-0
13x19.5 cm, 136 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Roberto Bolaño diğer kitapları
Vahşi Hafiyeler, 2007
Katil Orospular, 2010
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Uzak Yıldız
Özgün adı: Estrella distante
Çeviri: Zerrin Yanıkkaya
Yayına Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Resmi: Alaettin Aksoy
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Temmuz 2008

Şili'de Pinochet darbesiyle değişen hayatları genç edebiyatçıların gözünden anlatıyor Uzak Yıldız. Darbe sırasında edebiyat atölyelerinde seslerini bulmaya çalışan genç solcu şairler olan kahramanlarımız, darbeyle birlikte korkunç acılarla yüz yüze kalıyorlar. Oysa edebiyat atölyesinden tanıdıkları tuhaf bir alaylı şair, darbenin ertesinde sanatına yeni açılımlar buluyor; şiddetle halkını katleden darbe rejiminin ruhuna tamamen uyan, tüyler ürpertici, dehşet dolu yeni bir "şiir" yaratıyor.

Roberto Bolaño'nun pek çok yapıtı gibi otobiyografik özellikler taşıyan bu roman, hem darbenin meşrulaştırılması, işbirlikçilik, bir toplumun dönüşümleri üzerine hem de şiirsel biçim, sanatın etkileri, şiirle siyasetin ilişkisi, edebiyat eleştirisinin anlamı gibi konular üzerine pek çok soruyla baş başa bırakıyor okuru.

OKUMA PARÇASI

Açılış bölümü, s. 13-19.

Carlos Wieder’i ilk kez 1971'de ya da belki 1972'de, Salvador Allende Şili devlet başkanı olduğunda görmüştüm.

O zamanlar adı Alberto Ruiz-Tagle idi, Güney'in başkenti denilen Concepción'da, Juan Stein'ın şiir atölyesine gelirdi arada bir. Onu pek tanıdığımı söyleyemem. Atölyeye geldiğinde haftada bir, en fazla iki kez görürdüm. Fazla konuşmazdı. Ben konuşurdum. Atölyeye katılanların hepsi çok konuşurdu; sadece şiirden değil, aynı zamanda siyasetten, seyahatlerden (ki ilerde başımıza neler geleceğini hiçbirimiz hayal bile edemezdik), resimden, mimariden, fotoğraftan, devrimden ve silahlı mücadeleden de söz ederdik; silahlı mücadele bizi yeni bir hayata, yeni bir çağa taşıyacaktı, zira çoğumuzun hayaliydi bu, daha doğrusu, hayallerimizin, uğruna yaşamaya değecek tek şey olan hayallerimizin kapısını açacak anahtar gibiydi. Üstelik çoğu zaman hayallerin kâbusa dönüştüğünü de biliyorduk belli belirsiz, ama umurumuzda değildi. Yaşlarımız on yediyle yirmi üç arasındaydı (ben on sekizimdeydim), biri sosyoloji diğeri psikoloji okuyan Garmendia kardeşler ve bir ara kendi kendini yetiştirdiğini söylemiş olan Alberto Ruiz-Tagle hariç hemen hepimiz Edebiyat Fakültesi'nde okuyorduk. 1973 öncesinde kendi kendini yetiştirmiş olmak çok şey ifade ederdi Şili'de. İşin aslı Ruiz-Tagle hiç de alaylıya benzemezdi. Demek istediğim, dış görünüşü itibariyle alaylıya benzemezdi. Altmışlı yılların başında, Şili'nin Concepción şehrinde eğitimsiz kişiler, Ruiz-Tagle'nin giyindiği gibi giyinmezlerdi. Yoksul olurlardı. Alaylılar gibi konuşurdu, orası doğru. Galiba şimdi hepimizin, yani hâlâ hayatta olanlarımızın konuştuğu gibi konuşurdu (bulutların içinde yaşarmış gibi), ama üniversiteye ayak basmamış biri için fazlasıyla iyi giyinirdi. Şık olduğunu –aslında kendince öyleydi– ya da belli bir tarzda giyindiğini söylemeye çalışmıyorum; zevkleri eklektikti: Bir gün takım elbise ve kravatla, başka bir gün spor kıyafetle çıkardı ortaya, blucinleri de tişörtleri de es geçmezdi. Kıyafeti ne olursa olsun Ruiz-Tagle'nin üstünde daima pahalı, markalı giysiler olurdu. Ruiz-Tagle tek kelimeyle şıktı; bense o zamanlar hep akıl hastanesiyle çaresizlik arasında gidip gelen Şilili alaylıların şık olabileceklerine inanmazdım. Bir keresinde babasının ya da büyükbabasının Puerto Montt yakınlarında bir çiftliği olduğunu söylemişti. Bunları Verónica Garmendia'ya anlatırdı ya da biz ona anlatırken duyardık, on beş yaşındayken tarla işleriyle ve babasının kütüphanesindeki kitaplarla uğraşmak için okulu bırakmaya karar vermişti. Juan Stein'ın atölyesine giden bizler, onun iyi bir binici olduğuna kesin gözüyle bakardık. Hiç ata binerken görmediğimiz düşünülürse neden böyle bir hisse kapıldığımızı bilmiyorum. Aslına bakılırsa, Ruiz-Tagle hakkında öne süreceğimiz bütün varsayımlar, kıskançlığımız ya da belki hasetimiz yüzünden önyargılıydı. Ruiz-Tagle uzun boyluydu, ince yapılı ama güçlüydü, yüz hatları güzeldi. Bibiano O'Ryan'a göre, yüz hatları güzel denemeyecek kadar soğuktu, ama, tabii, Bibiano bunu daha sonra söylemişti, o yüzden bir önemi yok. Ruiz-Tagle'yi neden kıskanıyorduk? Çoğul kullanmak abartılı olur. Kıskanan biri varsa, o da bendim. Belki bir de Bibiano. Nedeni, hiç kuşkusuz, Garmendia kardeşlerdi, yani şiir atölyesinin tartışılmaz yıldızları, tek yumurta ikizi kız kardeşler. Öyle ki, zaman zaman Stein'ın atölyeyi sadece onların yüzü suyu hürmetine yürüttüğü hissine kapılırdık (Bibiano'yla ben). Ama itiraf edeyim, onlar atölyenin en iyileriydi. Verónica ve Angélica Garmendia, bazı günler birbirlerine öylesine benzerler ki, kimin kim olduğunu anlamak mümkün olmaz, bazı günler de (ama özellikle bazı geceler) öyle farklı olurlar ki, iki düşman değillerse de, iki yabancı sanırdınız onları. Stein onlara bayılırdı. Ruiz-Tagle'nin dışında kimin Verónica kimin Angélica olduğunu her daim bilen tek kişi oydu. Ben onlar hakkında konuşurken zorlanırım. Kimi geceler kâbuslarımda görürüm onları. Benimle aynı yaştaydılar, belki bir yaş büyüktüler benden, uzun boylu, ince, esmer tenliydiler, siyah saçları çok uzundu, galiba o dönem moda öyleydi.

Garmendia kardeşler, Ruiz-Tagle'yle hemencecik arkadaş oldular. Ruiz-Tagle, Stein'ın atölyesine 71'de ya da 72'de kaydolmuştu. Daha önce kimse görmüş değildi onu, ne üniversitede ne de başka bir yerde. Stein ona nerden geldiğini sormadı. Üç şiir okumasını istedi, sonra fena olmadıklarını söyledi. (Stein sadece Garmendia kardeşlerin şiirlerini açık açık överdi.) Böylece bize katılmış oldu. İlk başlarda onu pek dikkate almamıştık. Ancak Garmendia kardeşlerin onunla arkadaşlık kurduğunu görünce, biz de derhal Ruiz-Tagle'yle arkadaş olduk. O zamana kadar mesafeli bir samimiyetle davranıyordu. Sadece Garmendia'lara içten bir samimiyet gösterirdi (bu açıdan Stein'a benzerdi), nazik ve ilgili davranıyordu onlara. Diğerlerine, yani bize, demin söylediğim gibi, "mesafeli bir samimiyetle" davranıyordu, demek istediğim bize selam veriyor, gülümsüyordu; biz şiir okuduğumuzda ölçülü ve soğukkanlı eleştiriler getirirdi, bizim (genellikle yıkıcı) saldırılarımız karşısında ise asla metinlerini savunmazdı, ona bir şeyler söylediğimizde, o zamanlar bize dikkat gibi görünen ama bugün asla öyle olduğunu söylemeye cesaret edemeyeceğim bir tavırla dinlerdi bizi.

Ruiz-Tagle ile geri kalanlarımız arasındaki farklar dikkat çekiciydi. Biz Marksist-Mandrakist bir jargon ya da argoyla konuşurduk (çoğumuz MIR'in(*) ya da Troçkist partilerin sempatizanı veya üyesiydik, gerçi aramızda Sosyalist Gençlik, Komünist Parti veya Katolik sol partilerden birinin militanı olanlar da vardı galiba). Ruiz-Tagle İspanyolca konuşurdu. Şili'nin belli yerlerinde (fizikselden çok zihinsel yerler) konuşulan İspanyolcaydı bu, oralarda sanki zaman hiç akmamış gibiydi. Biz ya ailelerimizin yanında (Concepción'lu olanlar) ya da yoksul öğrenci pansiyonlarında kalırdık. Ruiz-Tagle yalnız yaşıyor, merkeze yakın bir apartmanda, perdeleri hep kapalı duran, dört odalı bir dairede oturuyormuş, ben hiç gitmedim evine, bunları yıllar sonra Bibiano ve Tombul Posadas anlattı bana (Wieder'in lanet olası efsanesinin etkisi altında anlatılan şeyler), dolayısıyla eski okul arkadaşlarımın hayal gücüne mi bağlayayım yoksa inanayım mı bilemiyorum. Biz genellikle meteliğe kurşun atardık (şimdi bu sözcüğü yazmak çok matrak, metelik: gecenin içinde göz gibi parlar); Ruiz-Tagle' nin parasız kaldığı görülmemişti.

Bibiano bana Ruiz-Tagle'nin eviyle ilgili neler anlattı peki? Önce, evin çıplaklığından söz etti; evin hazırlanmış olduğu izlenimini edinmişti. Bir keresinde yalnız gitmiş. Oradan geçiyormuş, Ruiz-Tagle'yi sinemaya davet etmeye karar vermiş (işte böyle biridir bizim Bibiano). Daha yeni tanışmışlardı, ama onu sinemaya davet etmeye karar vermiş. Bergman'ın bir filmini gösteriyorlarmış, hangisiydi hatırlamıyorum. Bibiano daha önce birkaç kez gitmişti evine, ama her seferinde Garmendia kardeşlerden birinin eşliğinde, yani diğer bir deyişle hep haberli gitmişti. O zamanlar, Garmendia'larla birlikte yaptığı ziyaretlerde, ev sanki gelenlerin bakışlarına hazır, bir şeylerin eksik olduğu açıkça belli boşluklarla, fazlasıyla tenhalaştırılmış, hazırlanmış gibi gelmişti ona. Bana bütün bunları anlattığı mektubunda (yıllar sonra yazdığı mektupta) Bibiano, kendini Rosemary'nin Bebeği filminde, John Cassavetes'le birlikte ilk kez komşularının evine giden Mia Farrow gibi hissettiğini yazmıştı. Eksik bir şeyler vardı. Polanski'nin filminde evde eksik olan, Mia'yı ve Cassavetes'i ürkütmemek için tedbiren yerlerinden indirilmiş tablolardı. Ruiz-Tagle'nin evindeyse, sanki ev sahibi oturduğu yerin organlarını kesmiş gibi, adlandırılamayan bir şeyler eksikmiş (belki de Bibiano, yıllar sonra, hikâyeden ya da hikâyenin büyük bir kısmından haberdar olduğundan, adlandırılamayan ama var olan, elle tutulur bir şeyler olduğunu düşünmüştü). Ya da ev sanki her şeyin ziyaretçilerin özelliklerine ve beklentilerine göre ayarlandığı bir yapboz oyuncağı gibiymiş. Eve tek başına gittiğinde, bu hisleri güçlenmiş. Anlaşıldığı üzre, Ruiz-Tagle onu beklemiyormuş. Kapıyı geç açmış. Açtığındaysa, Bibiano'yu tanımıyor gibi davranmış, hatta, sana temin ederim dedi bana Bibiano, Ruiz-Tagle kapıyı gülümseyerek açtı, sonra gülümsemesi anında kesildi. Fazla ışık yokmuş, Bibiano bunu da teslim ediyor, bu yüzden arkadaşımın söylediklerinin ne kadarının gerçeğe yakın olduğunu bilemiyorum. Her halükârda, Ruiz-Tagle kapıyı açmış ve birbirine tekabül etmeyen bir-iki kelimelik bir konuşmadan sonra (Bibiano'nun onu sinemaya davet etmek için geldiğini hemen anlayamamış), bir dakika beklemesini söylemeyi ihmal etmeden kapıyı kapatmış, birkaç saniye sonra kapıyı yeniden açıp bu sefer onu içeri davet etmiş. Evin içi loşmuş. Kesif bir koku varmış, sanki Ruiz-Tagle bir gece önce çok güçlü, yağlı ve baharatlı bir yemek hazırlamış gibi. Bibiano bir an odalardan birinden bir gürültü duyduğunu sanmış ve Ruiz-Tagle'nin bir kadınla birlikte olduğunu düşünmüş. Tam özür dileyip çıkacakmış ki, Ruiz-Tagle hangi filmi seyretmeyi düşündüğünü sormuş. Bibiano, Teatro Lautaro'daki Bergman filmini demiş. Ruiz-Tagle, Bibiano' ya gizemli gelen, benimse hep açıkça cüretkâr değilse de küstah bulduğum bir tavırla gülümsemiş yeniden. Affını istemiş, zaten Verónica Garmendia ile randevusu olduğunu söylemiş, üstelik, Bergman'ın sinemasından hoşlanmıyorum diye açıklama yapmış. O ana kadar Bibiano evde başka biri, Ruiz-Tagle ile yaptığı konuşmayı kapı arkasından dinleyen, hareketsiz biri olduğundan eminmiş. Kesinlikle Verónica olduğunu, genelde gayet ketum biri olan Ruiz-Tagle'nin onun ismini zikretmesinin başka türlü açıklanamayacağını düşünmüş. Kendini ne kadar zorlarsa zorlasın şairimizi böyle bir durumda hayal edememiş. Kapının arkasında durup konuşmaları gizlice dinleyen ne Verónica ne de Angélica Garmendia olabilirmiş. Peki kimmiş öyleyse? Bibiano bilmiyor. O anda muhtemelen bildiği tek şey, Ruiz-Tagle'yle vedalaşmak, oradan gitmek ve o çıplak, kanlı eve bir daha hiç dönmemek istediğiydi. Bunlar onun sözleri. Gerçi anlattıklarından çıkardığım kadarıyla, ev son derece steril bir görüntü arz ediyormuş. Tertemiz duvarlar, metalik bir kitaplıkta sıralanmış kitaplar, Güneyli pançolarıyla kaplı koltuklar. Ahşap bir sehpanın üstünde Ruiz-Tagle' nin Leika'sı, hani bir öğleden sonra şiir atölyesinin bütün üyelerinin fotoğraflarını çekerken kullandığı makine. Bibiano'nun aralık duran bir kapıdan gördüğü, yalnız yaşayan öğrenci evlerindeki (ama Ruiz-Tagle öğrenci değildi) tipik kirli tabak ve tencere yığınları bulunmayan, derli toplu mutfak. Sonuçta, gürültü dışında alışılmadık bir şey yokmuş, ki o gürültü de pekâlâ komşu daireden geliyor olabilirmiş. Bibiano'ya göre, Ruiz-Tagle konuşurken, kendisinin gitmesini istemiyor gibi, onu biraz daha orada tutmak için konuşur gibi bir hali varmış. Hiçbir nesnel dayanağı olmayan bu izlenim, arkadaşımın sinirlerini, kendi sözleriyle tahammül edilemez bir düzeyde bozmuş. İşin ilginci Ruiz-Tagle bu durumdan keyif alır gibi görünüyormuş: Bibiano'nun gittikçe sararıp solduğunu, terler içinde kaldığını fark ediyor ve konuşmaya (Bergman' la ilgili, herhalde) ve gülümsemeye devam ediyormuş. Ev sessizliğe gömülmüş, Ruiz-Tagle'nin sözleri asla bu sessizliği bozmuyor sadece daha fazla açığa çıkartıyormuş.

Neden söz ediyordu, diye soruyor Bibiano. Bunu hatırlamam önemli olabilirdi, diye yazmış mektubunda, ama ne kadar uğraşsam da imkânsız. Kesin olan şu ki, Bibiano dayanabileceği kadar dayanmış, sonra kesip atarcasına görüşürüz demiş ve yürüyüp gitmiş. Merdivenlerde, caddeye çıkmadan hemen önce Verónica Garmendia ile karşılaşmış. Verónica bir şey mi oldu diye sormuş ona. Ne olabilir ki, demiş Bibiano. Bilmem, demiş Verónica, suratın kireç gibi bembeyaz da. Bu sözcükleri hiç unutmayacağım, diyor mektubunda Bibiano: kireç gibi bembeyaz. Ya Verónica Garmendia'nın yüzü? Âşık bir kadının yüzü.

Bunu kabul etmek üzücü, ama öyle. Verónica, Ruiz-Tagle'ye âşık olmuştu. Hatta Angélica da ona âşıktı belki. Bir defasında, Bibiano ile bu konuyu konuşmuştuk, epeyce önce. Galiba canımızı yakan Garmendia'lardan birinin bile bize âşık olmaması ya da en azından bizimle ilgilenmemesiydi. Bibiano Verónica'dan hoşlanıyordu. Ben de Angélica'dan. Bu konuda ağzımızı açıp tek kelime etmeye cesaret edememiştik, oysa bence herkes bizim onlarla ilgilendiğimizin farkındaydı. Bu konuda, atölyeye katılan bütün erkeklerden bir farkımız yoktu, neredeyse herkes Garmendia kardeşlere âşıktı. Ama kızlar ya da en azından içlerinden biri, alaylı şairin tuhaf cazibesine kapılmıştı.
(...)

Notlar

(*) MIR: Movimiento de Izquierda Revolucionario de Chile: Şili Devrimci Sol Hareketi. –ç.n. Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Sennur Sezer, “Darbenin sarstığı sanat”, Evrensel Kültür, Ekim 2008

Türkiyeli okurlar Latin Amerika’daki toplumsal ve siyasal hayata yabancı değildir. (Ülkemizin komşusu ülkelere duyduğumuz ilgiyle karşılaştırıldığında neredeyse bu uzak kıtayla akraba sayılırız. Bunun bir nedeni sanat ise (sinema ve edebiyat) öbür nedeni de 1960`lı yıllarda Latin Amerika’da yaşanan büyük sosyal ve siyasal çalkantılardır... Türkiyeli gençlik ve aydınların çoğu için, Güney Amerika imgesi, çıkarlarını emperyalistlerle birleştirmiş diktatörlerle halkın kurtuluşu için mücadele eden gerilla hareketleriyle örtüşür.

Güney Amerika edebiyatı ise (kıtadaki edebiyat akımlarının renkliliğiyle) yalnızca ortanın solundakilerin değil mistik edebiyattan hoşlananların da okuma zevkine yanıt verecek çeşitlilikteydi. Ve ünlü olduğu halde dilimize çevrilmemiş bir Latin Amerikalı şair/yazar düşünülemez: Pablo Neruda, Jorge Amado, Eduardo Galeano, Octavio Paz, Mario Vargas Llosa, Alejo Carpentier, Carlos Fuentes, Julio Cortazar, Jorge Luis Borges, Miguel Angel Asturias...

Türkiyeli okuru en çok heyecanlandıran kuşkusuz Gabriel García Márquez’in Yüz Yıllık Yalnızlık’ıydı. Nobel Edebiyat Ödülü Miguel Angel Asturias’a 1967, Neruda’ya 1971, Marquez’e ise 1982 yılında verildi. Ancak Türk okurunu Latin Amerika edebiyatına yönelten ödüller olmamıştır. Latin Amerika edebiyatının kıtanın koşulları üzerine kurulmuş olması okurumuzun bu edebiyata yakınlık duymasının nedenidir. Bir bakıma okurumuz için bir dönem Rus edebiyatının taşıdığı önemi Latin Amerika edebiyatı devralmıştır.

Türkiyeli yazar da Latin Amerika’ya yakınlık duymuştu... 12 Mart 1971 muhtırasını izleyen günleri Allende’nin başarısının izlemesi, sanki Türkiye’ye de soluk aldırmış, Allende’ye karşı yapılan darbe 1971’in yaralarını kanatmıştı. Dağlarca’nın Şili’li bir subayın ağzından yazdığı şiir Yeni a dergisinde yayımlanmıştı. Darbeden sonra Şili’den ayrılabilen bir grup aydın ve askerin Türkiye’ye gelişlerini de anımsıyorum. Şili ile ilgili ne kadar Türk dergisi varsa sergilenmişti onlar onuruna.

Askeri darbeler ve edebiyat

Latin Amerika’da kökleri Jose Marti`ye uzanan politik hümanizm, aydınların sorumluluk duyguları, ülke ve kıtanın bağımsızlığı için çaba gösterme düşünceleri Küba devrimiyle güncelleşmiş, Pinochet darbesiyle pekişmiştir de denilebilir.

Edebiyat akımlarının, varolduğu ülkenin siyasaltoplumsal koşullarıyla ilintisi bilinir. Güney Amerikalı yazarların kendilerini yalnızca edebiyat kurallarıyla sınırlı saymaması kadar, toplumun da, yazardan siyasi ve sosyal olaylara tavrını belli etmesini beklemesi kıtanın da, bu kıtanın edebiyatının da özelliğidir. Gerçeği yansıtma kaygısı gerçeği daha iyi yansıtacak anlatım biçemleri denenmesine yol açmıştır: Gerçeküstü, masalsılık, büyülü gerçeklik.

Roberto Bolaño da bir Güney Amerikalı yazar. Şilili. Onun anlatım biçimine “infrorealizm” adı verilebilir. Dilimize çevrilen iki romanı da onun ve kuşağının yaşam öyküsünden izler taşıyor:

“Halk Birliği’nin son cankurtaran sandallarının battığı günlerde, hapse düştüm. Tutuklanma koşullarım çok sıradandı, grotesk de diyebiliriz; ancak sokakta, kafeterya da ya da yataktan kalkmak istemediğim odamda (ki bu en büyük olasılıktı) değil de hapiste olmam sayesinde, Carlos Wieder’in ilk şairane eylemine şahit oldum;
(...) Cezaevi’nde, avluda satranç oynayarak ya da sadece sohbet ederek vakit geçiriyorduk.

Gökyüzü yarım saat önce pırıl pırıl açıktı, bulut parçacıkları doğuya doğru kaymaya başlamıştı; sigaraya ve toplu iğneye benzer bulutlar henüz sahilin üstünde süzülürlerken siyah beyazdılar önce, istikametleri kente çevrilir çevrilmez pembeleştiler, son olarak nehir boyunca yukarı doğru dizildiklerinde parlak bir zincifre kırmızısına döndüler.

O anda , nedendir bilmem, gökyüzüne bakan tek tutuklunun ben olduğum hissine kapılmıştım. Muhtemelen on dokuz yaşında olmamla ilgiliydi bu.

Bulutların arasından, ağır ağır ortaya çıktı uçak. İlkin, olsa olsa sivrisinek büyüklüğünde bir leke gibiydi. Yakınlardaki bir hava üssünden geldiğini, kıyılarda uzun süren bir gezintinin ardından üssüne geri döndüğünü sandım (...) Sanki bulutlar kadar ağır gidiyormuş gibi bir hali vardı, ama bunun sadece bir göz yanılması olduğunu anlamakta gecikmedim. Cezaevi’nin üstünden geçerken çıkardığı gürültü bozuk bir çamaşır makinesini andırıyordu. O sırada pilotun siluetini görebildim ve bir an için elini kaldırdığını, bize el salladığını sandım. Sonra burnunu kaldırdı, yükseldi (...) ve orada, o yükseklikte, gökyüzüne bir şiir yazmaya koyuldu. Önce pilotun delirdiğini sandım ve buna hiç şaşırmadım. O günlerde delilik istisnai bir durum değildi. Umutsuzluğun yarattığı şaşkınlık havasında dönüp durduğunu. Oysa peşi sıra gelen eylem, sanki gökyüzünce yaratılmış gibi, birden beliriveren harfler oldu. Gökyüzünün pembeli mavi koskocaman ekranı üstüne grisiyah dumanla mükemmel bir biçimde çizilen harfler, bakanların gözünü donduruyordu.” (Roberto Bolaño, Uzak Yıldız)

Pilotun yazdığı şiir Latince’dir ve Kutsal Kitap edasındadır. Şiiri yazan pilot, hapisteki delikanlının askeri darbeden önce gittiği şiir atölyesinden tanıdığı silik biridir. Darbeden sonra adını değiştirmiş, akrobatik uçuşlar yaparak gökyüzüne şiir yazışıyla ordunun gözbebeği olmuştur. Bir süre sonra bu ünlü şairin eski arkadaşlarından bir genç kadın, onun kız arkadaşlarını öldürdüğünü ve bu cinayetlerinin fotoğraflarını çektiğini keşfedecektir.

Edebiyat akımları ve hayat

Şilili romancı Roberto Bolaño (19532003), Uzak Yıldız (1996) ve Vahşi Hafiyeler (1998)’de bir edebiyat grubunun öyküsünü anlatırken, Şili’deki darbenin etkilerini de acı bir alayla çiziyor. Hem de tüm masalsı öğeleri inanılır kılarak. Bunda kendi yaşamının da başkaları için bir masal oluşunun payı var belki.

Bolaño, Şili’nin Santiago kentinde doğdu. Çocukluğu Şili’nin çeşitli şehirlerinde geçti. 13 yaşında ailesiyle birlikte Meksika’ya göçtü. Yeni yetmelik dönemini kent kitaplığında geçirdi. 1973 yılında Salvador Allende’nin sosyalist reform sürecine katılmak için Şili’ye döndü. Bunun için yaptığı yolculuk “bütün Latin Amerika’yı geçmek” sayılabilir. Pinochet’nin darbesinden sonra direnişe katılmaya karar verdi, ancak kısa süre sonra tutuklandı. Sekiz gün sonra eski okul arkadaşı bir polisin yardımıyla serbest kaldı. Meksika’ya döndü. Arkadaşı Mario Santiago Papasquiaro ile “İnfrarealist (gerçeküstü/gerçekötesi) şiir hareketini” başlattı. Daha sonra düzyazıya yoğunlaştı. ( Mario Santiago Papasquiaro’yu da Vahşi Hafiyeler romanındaki Ulises Lima karakterine model olarak kullandı.) 1977 yılında annesinin yanına Katalunya’ya yerleşti. Bağbozumlarında çalıştı, gece bekçiliği, bulaşıkçılık, satıcılık yaptı. Sonra edebiyat yarışmalarına katılarak hayatını kazanmaya başladı. İlk romanları kırk yaşında basılmaya başladı. Vahşi Hafiyeler romanıyla 1998’de Herralde Ödülünü ve 1999’da Latin Amerika’nın Nobel’i sayılan Venezüella Romulo Gallegoz ödülünü kazandı. Barsaleno’da 2003 yılında karaciğer hastalığından öldü. Ölümünden bir yıl sonra (2004 yılında) 2666 adlı romanı İspanyolca yazılmış en iyi romana verilen Salambò ödülüne layık görüldü.

Bolaño, halkını katleden darbe rejimine uyan edebiyatı ve bir toplumun dönüşümünü Uzak Yıldız’da anlattı. Vahşi Hafiyeler ise Latin Amerikalı kendi kuşağının romanı. “Damardan gerçekçi” şairleri, yazarları, onların bir anlamda umutsuz öykülerini anlatırken bir ülkenin kuşağının tüketilişini de. Kendisi bu romanı “kendi kuşağıma yazdığım bir aşk mektubu” diye tanımlamıştı:

“Arturo Belano’yu orada tanıdım, Luanda’da, postanede. Sıcak bir öğleden sonraydı, yapacak işim yoktu, ben de Paris’e telefon ederek yığınla para harcamaya karar verdim. Faks gişesinin önünde fazladan para koparmaya çalışan sorumlunun yardımcısıyla cebelleşiyordu. Ben de el verdim. Kaderin cilvesi ikimiz de Güney yarıküredendik, o Şilili ben Arjantinli.(...) İkimiz de Cortazar’ı, Borges’i seviyorduk, ikimizin de cebi delikti ve ikimiz de uyduruk bir Portekizce konuşuyorduk. Kısacası, uçurumun kıyısında, yıkımın arifesinde, ki bu ikisi aynı kapıya çıkar, bir Afrika ülkesinde kırk yaşlarında iki Latin Amerikalıydık. Tek farkımız ben işim bitince La Luna Ajansı için fotoğrafçı olarak çalışıyordum, Paris’e dönecektim, zavallı Belano işi bitince Afrika’da kalacaktı.”

Diline verilen büyük bir edebiyat ödülünü ölümünden bir yıl sonra alan bir yazara yakışır bir öykü bu. “Kuşağım tüm gençler gibi aptal ve cömertti, elimizdeki her şeyi veriyor, karşılığında hiçbir şey beklemiyorduk. Şimdi bizden geriye hiçbir şey kalmadı... Latin Amerika toprağında yatıyor cesetlerimiz”.

Devamını görmek için bkz.

Aysel Sağır, “Ruhun toprakları”, Radikal Kitap Eki, 25 Temmuz 2008

Uzak Yıldız, darbeyle hayatları altüst olanların, daha doğrusu yok olanların hikâyesi olarak okumanın ötesinde değerlendirilmesi gereken bir kitap. Roberto Bolano, Uzak Yıldız’da, her ne kadar Pinochet darbesi gibi somut bir durumdan yola çıksa da, baskılanmış yaşamların dışavurumu olarak bir araya gelen genç edebiyatçıların, darbeyle birlikte tümüyle bozulan yaşamlarından, edebiyat ve sanatın etkilendiği temel noktalara uzanmış. Roberto Bolano’yu okumak, Şili’nin siyasal-sosyal tarihini de okumak demek. Zira Bolano, eserlerinde kendi yaşadıklarını da baz alırken, hayatın tüm alanlarını ve yaşamları belirleyen ağır ülke koşullarından beslenmiş. 11 Eylül 1973’de Salvador Allende’nin askeri darbeyle devrilmesinin ardından iktidara gelen Pinochet’nin insanları biçtiği ölüm mekanizması bir çok Şilili sanatçıda olduğu gibi Bolano’nın eserlerine de yansımış. Aslında, Roberto Bolano’nun şairlik ve yazarlık serüveninin darbeyle birlikte yönünü belirlediğini söylemek daha doğru olacak.

Çaresizliğe dönüştüren mekanizma

Bir anlatıcı eşliğinde takip ettiğimiz Uzak Yıldız, diktatörlüğün hedefleri arasında yer alan entelektüeller üzerine odaklanmış. Juan Stein’ın kurduğu şiir atölyesine devam eden genç edebiyatçılarla ve ağırlıklı olarak edebiyat fakültesi öğrencilerinin devam ettiği şiir atölyesi yaşamıyla tanışırız. Tanıştığımız karakterlerin arasında Alberto Ruiz-Tagle, baskın bir kişi olarak öne çıkar. Ruiz-Tagle, diğerlerinden farklı olarak alaylıdır (kendini yetiştirmiş). Davranışları ve esrarengiz durumuyla da atölyenin özellikle de karşı cinsin odak noktası konumundadır. Zaten yazar da, Ruiz-Tagle üzerinden tüm Şili’ye, diktatörlük sürecine bakar. Zira Tagle, Pinochet’in yirmi yılda biçimlediği Şili yaşamında oluşan tipolojiye temsil işlevi görmesinin yanı sıra, çok yönlü bir durum da sergiler. Atölyede şiir konuşulmaz sadece. Söz konusu çalışma ortamı, siyasetin, öngörülen yaşamların, resim, mimari, fotoğraf gibi sanatın diğer dallarının yanı sıra, hayallerin, devrim ve silahlı mücadelenin de tartışıldığı önemli bir buluşma yeridir de aynı zamanda. Kısa bir süre için her şeyin yolunda gittiğini hissederiz.

Gençlerin buluştuğu ve yaratım sergilediği olumlu birliktelik izleği, yerini korku filmlerine özgü bir atmosfere bırakacaktır. Esrarengiz durumlar eşliğinde olaylar patlak vermeye başladığında ilk başta atölyenin gözdeleri olarak tanıştığımız Garmendia kardeşlerin evlerinde katledilmesine tanık oluruz. Ardından diğerleri gelecektir. Söz konusu katliamlarla Ruiz-Tagle’ın nasıl bir bağlantısı vardır? Atölyeden tanıdığımız, aynı zamanda anlatıcının yakın arkadaşı olan Bibiano vasıtasıyla takip ettiğimiz olayların ardında Luiz-Tagle vardır. Bibiano, gelişmeleri gazeteci sorumluluğuyla takip ederek, kitapta anlatılan kişiler, olaylar ve durumlar arasında bağlantı sağlar. Aynı zamanda Bibiano, sıradan Şili’li bir insanın yaşam çizgisi ve olanakları açısından da kendi yaşam örneğiyle fikir edinmemizi sağlar.

Şili’de doğmuş olmak Kitapta takip ettiğimiz yakın zamanlı olaylar daha sonraki zamana çabucak devredilir. Zira yazar sıçramalı bir şekilde olayların en çarpıcı olanlarını, ardından gelecek yeni bir dönemin başlangıcı ve eşiği olarak sunar. Atölye ve edebiyat çalışmaları Pinochet diktatörlüğüyle birlikte yok olurken, Ruiz-Tagle tuhaf bir yenilik ve yaşam tarzıyla her taşın altından çıkmaktadır. Ölüm ve yok etme üzerine biçimlenen bir ruhun temsilcisidir Ruiz-Tagle. Burada yazar, adeta şiiri, edebiyatı ve sanatı gerçeğin, toplumsal yaşamın bire bir yansıması olmasa da, onun üzerinde biçimlenen, onun üzerinde bir ruhun inşa olduğu önemli bir zemin olarak açığa çıkarır. Bunu da, Alberto Ruiz-Tagle yeterince kanıtlamaktadır zaten. Fotoğraf sergisini öldürdüğü insanların katledilmiş hallerinden yaratan Tagle, yazarın verdiği ipuçları sonucu okuyucuyu şaşırtmayan bir çizgide ilerleyecektir. Korkunç olayların, kelimelere fazla yüklenmeden, son derece yalın bir dille anlatıldığı kitapta, yaşananlar olağan bir seyir hali izler. Söz konusu yalınlıkla okuyucu üstünde etki gücünü artıran yazar, en çok da Şili insanının çaresizliğine yaptığı güçlü vurguyla edebiyatın beslendiği alanları ve trajedileri açığa çıkarmış, tabii insan ruhunun biçimlendirilmesinide.

Devamını görmek için bkz.

Bülent Usta, “Ama gözlerim acıyor”, Birgün, 27 Ağustos 2008

Bir süredir gözlerim görmüyormuş gibi hissediyorum. Gibi hissetmek de ne şimdi? Ya görüyorsundur ya görmüyorsundur. Öyleyse bulanık görüyorum diyelim olayları, fikirleri, insanları... Uğultuların eşlik ettiği gölgeler gibi insanlar. Sanki özellikle insanların gölgeleştirildiği, seslerinin uğultulaştırıldığı bir zaman diliminden geçiyormuşuz da tüm bu saçmalıklar o yüzden oluyormuş gibi. Aklıma Proust’un şu sözü geliyor: “Benim kitabımı dışarıya yöneltilen bir gözlük olarak ele alın, size uymuyorsa, başka gözlükler takın, ister istemez bir mücadele aygıtı olan aygıtınızı kendiniz bulacaksınız.” Böyle demiş Proust. Ama Proust’un neden böyle dediğini düşünürken, bu alıntıyı nerede okumuş olabileceğimi araştırmaya başladım. Ve sonra aklıma Deleuze geldi. Deleuze, Foucault’yla yaptığı bir söyleşide teoriye bakışını özetlerken, yani teoriyi bir alet kutusuna benzetmesinin nedenlerini açıklarken Proust’a, bir romancıya başvurma gereği duyuyordu.

Aslında her kitap, dışarıya yöneltilen bir gözlüktür ve eğer o gözlük sizin gözlerinize fayda etmiyor ve dışarıyı bulanık görmenize neden oluyorsa başka gözlükler denemeniz ve nihayetinde oturup kendi gözlüğünüzü kendiniz yapmanız gerekir. Ama en azından kendi gözlüğünüzü yapana kadar başka gözülüklere ihtiyacınız olacağı kesin.

Kullandığı gözlük yüzünden her şeyi bulanık gören ama yine de gözlüğü değiştirmek yerine suçu gözlükte değil de bulanık gözüken dış gerçeklikte arama hatasına düşenlerden birisi olmak istemiyorum. Dış gerçeklik nasıl ki sürekli olarak değişiyorsa, gözlüklerin de değişmesi, hatta her şeye, sanata, siyasete, şiddete, aşka aynı gözlükle bakmamak gerektiğini de öğrendim yaşadığım deneyimlerden. İktidarların bizden talep ettiği şey, kendi ürettikleri gözlükleri itiraz etmeden takmamız. Böylelikle onların görmemizi istedikleri şeyleri görüp, görmek istemedikleri şeyleri görmeden rahat ve mutlu bir hayat sürme fırsatı yakalanabilir. Böylelikle yolsuzlukları, işkenceleri, doğaya korkunç zarar verecek nükleer santrallerı, eşcinsellerin yaşadığı baskıları ve daha pek çok şeyi görmeden evden işinize, işten evinize gidip gelebilir, kendinizi yaşadığınız toplumdan soyutlayarak mutlu olabilirsiniz.

İyi güzel de ben bulanık görüyorum her şeyi. Bir zamanlar çok saygı duyduğum ve sevdiğim yazarların, şairlerin, siyasetçilerin bir kısmını bırakın bulanık görmeyi, hiç görmüyorum neredeyse. Geçmişte kalmış bir hayale benziyorlar artık. Onları benim için görünür kılan maskeleri düştüğü için belki de böylesine görünmez oldular. Hatta elime kitaplarını alıyorum bazen, bir bakıyorum ki sayfalar boş, bomboş...

Özellikle 12 Eylül’den sonra, tüm gözlüklerin asker potiniyle kırıldığına ve şık vitrinlerde sergilenen yeni gözlüklerin, bazen zorla, bazen özendirilerek insanlara taktırıldığına tanık olmuştum. Bu çok acıydı benim için. Örneğin cezaevlerindeki o güzelim insanlar görünmez kılınmıştı böylelikle. Yargısız infazlar, sürgünler ve daha bir dolu irili ufaklı acılar ve trajediler silinip gitmişti görüntüden.

Bolano okumaya başladığımdan beri şunu düşünüyorum: Neden 12 Eylül darbesinden sonra, edebiyatçılarımız başka tür bir politikleşme sürecine girmek yerine, apolitikliği seçmek zorunda hissettiler kendilerini? Roberto Bolano’nun Metis’ten çıkan Uzak Yıldız adlı romanında işlediği konu 12 Eylül değil elbette. O Şili’de Pinochet darbesiyle hayatları değişen genç edebiyatçıları anlatıyor. Anılarını yazıyormuş gibi yapıp, aslında bir serüven ve dönem romanı yazan Bolano’yu okurken Şili’de edebiyatın nasıl olup da siyaseti, siyasetin dışına çıkarak kapsadığını ve kıpır kıpır bir varlık alanı yarattığını görünce, insan ister istemez kendi edebiyatına bakarak nerede yanlış yapıldı sorusunu, belki de milyonuncu kez tekrar sormak istiyor. Nerede yanlış yapıldı da canlı, kıpır kıpır bir edebiyattan söz edemiyoruz bugün? İçimden şöyle bir ses yükseliyor: Çünkü biz, politikleşmeyi de doğru beceremedik ki? Çünkü bizim gözlüklerimiz ödünç gözlüklerdi ve onlar kırılınca, kendimiz gözlük yapmayı bilemediğimiz için, bize sunulan hazır gözlüklerle yetindik. Ve bugün yaşadığımız sorunların tümü de, bizim bakmayı beceremeyişimizden kaynaklanıyor. Ya eski, camı kırık gözlükleri takmak konusunda ısrar ediyor ve bu yüzden ulusalcı vb sapmalar yaşıyor, ya da 12 Eylül’den sonra vitrinlerde sergilenen gözlüklerle yetiniyor ve liberal hülyalar görüyoruz nereye baksak. Halbuki, gerçeklik hızla bir yere doğru akıyor. Hayatın aktığı yere bakmaya çalışıyorum kitapların arasından, ama gözlerim acıyor.

Devamını görmek için bkz.

Pakize Barışta, “Uzak Yıldız”, K dergisi, 24 Ekim 2008

Edebiyatın açık duruşu, onun kadim olgunluğundandır. Bu açıklık, zaman zaman edebiyata zarar veriyor görünse de, aynı zamanda bir korunmadır aslında; değerli olanın korunup, değerliymiş gibi sızanın da değersizliğinin kendi içinde en şaşmaz ve hassas edebî filtrelerden geçirilerek en kısa zamanda ayrıştırılmasıdır bu.

Edebiyatın açıklığından yararlanarak içine dalıp da onun engin ufuklarına doğru süzülen değerliymiş gibiler için değişen tek şey, edebiyatın aslında herkese sunduğu edebî semadır; bu uçma sırasında sema hep değişir ama, değerliymiş gibinin ruhu hiç değişmez. Ve bir an gelir ki, edebiyatın erdemliliği bu ruhu çırılçıplak yakalar.

İnsanlığın yakın tarihi içinde yer almış olan değişik faşist ve nazi edebiyatlarının başına geldiği gibi.

Özellikle devrimleri önleyen karşı-devrim hareketlerinin darbe öncesi hazırlık dönemlerinde, edebiyatın bu açık duruşundan çok iyi yararlanılır. Çünkü gerçek bir faşist darbe, öldürebilmek için kendi kültür ve sanatına, özellikle de edebiyatına ihtiyaç duyar. Bu onun için bir meşruiyet sorunudur zira. Bunu da, yani kendine göre bu yeni edebiyatı da, her seferinde evrensel edebiyatın ve değerlerinin yumuşak karnına sığınarak ve başlangıç döneminde kendini iyice gizleyerek yapar; edebiyatın hem tarihi, hem de tarihin akışını belirleyen gücü bir gün bu kullanma halini deşifre edene kadar da sürüp gider.

Roberto Bolaño, bu tür insan düşmanlığını ve toplum düşmanlığını deşifre eden bir Şilili yazar.

Faşizmin her zaman bir avangartlığa ihtiyacı vardır. Edebiyat alanında, şiirde ve düzyazıda kendini yenilikçi, avangart olarak sunar: Yeni Şili ve Yeni şiir.

Pinochet’nin, generalin kendi şairlerine ihtiyacı vardır.

Roberto Bolaño, Uzak Yıldız adlı romanında bir özel tarihi akıtıyor; dünyanın ilk seçilmiş sosyalist iktidarını tarih önüne çıkaran bir halkın karşısına dikilen militerlerin, Şilililerin naifliğini kültür alanında, edebiyat alanında nasıl istismar ettiklerini açığa çıkarıyor. Yalnız, sanılmasın ki, zorbalığa dayanan ama yine de tahammül edilebilir bir istismardır bu.

Bu özel tarihin akışı içinde zalimler, şairane cinayetler işler.

Darbe, Şili edebiyatının geleceği olan şairleri de öldürmeye başlar. Roberto Bolaño da bu genç şairlerden biridir ama hayatını kurtarmayı başarır.

Uzak Yıldız’da sunulan faşizm, gerçek kimliğini ve karakterini gizleyerek, Şilili genç edebiyatçıların kurdukları edebiyat atölyesine sızan alaylı bir şairin, darbe öncesi ve darbe sonrası yaptıklarını, yarattığı acıları ve trajedileri anlatıyor okura.

12 Eylül’ü yaşamış bir okur için, özünde oldukça aşina aslında bu anlatılanlar.

Pinochet darbesinin hemen sonrasında, bu alaylı şairin (ki, diğer şairlerden yaşça da büyüktür) gerçek misyonu ve karakteri zaman içinde, peyderpey ortaya çıkar.

O, bir şair katildir.

Faşizmin bu iş için biçimlendirmiş olduğu, şiddetle halkını katleden darbe rejiminin ruhuna tamamen uyan, tüyler ürpertici, dehşet dolu yeni bir ‘şiir’ yaratıcısıdır o.

“Munoz Cano, bazı fotoğraflarda Garmendia kardeşleri ve öteki kayıpları teşhis ettiğini söylüyor. Çoğunluğu kadınmış. Fotoğrafların arka planı birbirinden pek farklı değildi, muhtemelen hep aynı mekanda çekilmişlerdi. Kadınlar vitrin mankenlerine benziyorlardı, bazısının organları kopmuş, parçalanmıştı, gene de Munoz Cano, vakaların yüzde otuzunun, fotoğrafları çekildiği anda yaşıyor olduklarını tahmin ediyor. Fotoğrafların, genel olarak (Munoz Cano’ya göre) kalitesi düşüktü, oysa seyredenlerde yol açtığı etki çok güçlüydü… Odanın dört köşesine (raptiyeyle) tutturulmuş olanlar bir tecelliye benziyordu. Bir delilik tecellisi.” Şili Hava Kuvvetleri’nde pilot subay, şair, katil, fotoğrafçı faşist Carlos Wieder’in hiçbir çekince duymadan bazı faşist subay arkadaşlarına ve onların eşleriyle sevgililerine, birkaç faşist medya mensubuna ve babasına açtığı bir fotoğraf sergisiydi bu. Subay pilot Wieder, bu fotoğraf sergisinde sadece kurbanlarının feci yüzlerini, kesip koparttığı organları, parmak fotoğraflarını değil, faşist iktidarın generallerinin ve diğer subaylarının onore ettikleri şairliğinin ürünlerini de sergiliyordu:

“Ölüm dostluktur… Ölüm Şili’dir… Ölüm sorumluluktur… Ölüm aşktır… Ölüm gelişmedir… Ölüm inanç birliğidir… Ölüm temizliktir… Ölüm benim yüreğimdir… Ölüm dirilmedir…”

Pinochet’nin şairi, bütün bu faşizan mesajları, kendilerine göre şiir olan mesajları, uçağıyla Şili semalarına yazıyor.

Roberto Bolaño’nun Uzak Yıldız’ı aynı zamanda otobiyografik unsurlara sahip bir roman özelliği taşıyor. Sosyalist iktidarı deviren faşist darbenin meşruiyetinden söz ettiği gibi, işbirlikçiliğin nasıl bir güç ve duygu olduğunu da belirtiyor okuruna. Roman aynı zamanda şiirin çeşitli durumlarını; siyasetin şiirle bağlantılarını, şiirin hayat içindeki önemli yerini, şiirin ve sanatın topluma olan etkilerini, şiirin biçimsel özelliklerini de tartışıyor.

Roberto Bolaño’nun edebiyatı hem çok yalın hem de çok ince ve duyarlı bir ironiye sahip. Metafor gücü de oldukça anlamlı: “Wieder, Yunus balinanın içinden nasıl geçtiyse öyle geçti bulutun içinden.”

Yazar, Latin Amerika devrimci mücadelesi içinde önem bir yeri olan şiirin de, masum insanlar gibi nasıl darbelendiğini, kendine özgü bir anlatımla hem hissettiriyor, hem de okurun bilinç katında bir altüst oluş yaratıyor. Bu altüst oluş içinde –duyarlı okurun beklentilerini karşılayacak– bir faşist katilin sonu da var tabii. Yazar, hiçbir şeyi havada bırakmamış aslında.

Uzak Yıldız, gerçekle kurgunun muhteşem ve mütevazı bir buluşması bence.

Devamını görmek için bkz.

Ayşe Çavdar, “Kalemin işbirliği”, Aktüel, Aralık 2008

Pablo Neruda, “Hangi taşı kaldırsanız altından beş şair çıkar,” diye tarif ediyor Şili’yi. Roberto Bolaño da 1973’te, henüz Allende gitmez ve Pinochet kanlı diktatörlüğünü ilan etmezden evvel biraraya gelip şiir konuşan bir grup gencin hikâyesini anlatıyor Uzak Yıldız adını verdiği romanında. Uzak Yıldız’ın merkezi karakteri, isimsiz anlatıcının ardında ne türden bir gizem taşıdığını bir noktadan sonra tahminlerle besleyerek anlattığı Alberto Ruiz-Tagle. Alaylı olsa da öyle görünmeyen, erkeklerle arkadaşlık etmeyen, etraftaki en güzel kızların erdemlerinden bahsettiği, öte yandan kötü şiirler yazıp onları nadiren okuyan Ruiz-Tagle, asıl ününü Pinochetli yıllarda pilotluk yaparken göklere yazdığı milliyetçi sloganlarıyla kazanacaktır.

Uzak Yıldız’a geçmeden önce Bolaño’dan bir miktar söz etmek gerekiyor, çünkü bu uzun öykü Bolaño’nun kendi hikâyesine ilişkin izlenimlerle örülmüş gibi görünüyor. Metis Yayınları’ndan daha önce yayımlanan Vahşi Hafiyeler adlı romanında da Uzak Yıldız’da olduğu gibi faşizmle, diktatörlüklerle, baskı rejimleri ile kendi konforlu hayatları arasında bir şekilde bağ kurmak zorunda kalan edebi karakterlerle dalga geçer haldeydi. Yüzeydeki, karadan çok acı mizahın altında okurun zihnine ehl-i kalemin varoluşuna ilişkin derin eleştiriler zerk eden Bolaño için “put kırıcı” tamlamasının sıklıkla kullanılması boşuna değil. Vahşi Hafiyeler’de edebi çevrelerin gözünden dünyanın ve bütün o siyasi, toplumsal çatışmaların nasıl göründüğünü tarif ediyordu. Uzak Yıldız’da ise bir miktar daha yol alıp bütün bu çatışmaların edebi karakterlerde ne türden değişimler yaratabileceğini hikâyelendiriyor.

2003 yılında hayatını kaybeden Bolaño, İspanyolca’nın en iyi yazarlarından biri. 1970’lerde önce Mexico’ya sonra da Avrupa’ya taşınan Bolaño’nun yazdıklarına tadını veren ise bu romandan da anlaşıldığı üzere kendi masumiyetine ilişkin taşıdığı endişe. Bolaño’nun yazarı “edebiyatın lağım çukuru” olarak tanımlamasının ya da “şeytanla aynı gemide” olduğunu itiraf etmesinin ardında da bu endişe var.

Bolaño’nun ilk bölümde genel bir çerçevesini sunduğu şiir atölyesi bir bakıma Allendeli yıllarda Şili’nin nasıl bir yer olduğuna ilişkin ipuçları taşıyor. Atölyedeki her bir kahramanın toplumsal yaşamda bir karşılığı var gibi. Bazen birbirine inanılmaz bir biçimde benzeyen, bazen de iki düşmana dönüşen, darbeden sonra ise kendi kuytularına çekilen Garmendia kız kardeşler Şilili kadınları, isimsiz anlatıcı ve Bibiano O’Ryan memleketin serseri aydınlarını, Juan Stein, Pinochet’ye dağlarda gerilla olarak direnenleri, Stein’in rakibi Soto kalıp savaşmaktansa kaçıp kurtulmayı yeğleyenleri düşündürüyor. Ama kim olurlarsa olsunlar her birinin hayatlarını belirleyen Pinochet’yle birlikte Şili’ye hâkim olan işkence, cezaevi, toplama kampları, kayıplar ve ölümlerle yeniden şekillenen siyasi atmosfer.

Bolaño’nun anlatısının merkezine, Pinochet döneminde adını Carlos Wieder olarak değiştiren Ruiz-Tagle’ı almasının nedeni ise, bu atmosferde yaşanabilecek en anlaşılmaz ve efsunlu dönüşümü onun yaşaması gibi. Kendisi de bir dönem tutuklanan, toplama kampında kalan ve dışarıya çıktığında üniversiteden atıldığını, Şili’de iş bulup hayatını sürdürme şansı kalmadığını gören anlatıcı için Weider’i anlamak hem büyük ihtiyaç, hem de imkânsız. Bir yandan gökyüzüne “Ölüm sorumluluktur”, “Ölüm inanç birliğidir”, “Ölüm Şili’dir”, “Ölüm benim yüreğimdir”, “Yüreğimi al” gibi dizeler yazan, birkaç saat sonra herkesin tek başına girdiği bir küçük odada, dehşetengiz işkence ve ölüm fotoğraflarını “biraz da yeni sanattan konuşalım” diyerek sergileyen bir adamı anlamanın çok da kolay olmadığını tahmin edersiniz.

Keyfi onca yerindeyken bu olaydan sonra Pinochet rejiminin gazabına mı uğradığı yoksa bir yerlerde gizlenirken sıradan bir ölümle burun buruna mı geldiği anlaşılamayan Wieder’in öyküsü burada da bitmez. Anlatının sonlarına doğru Avrupa ve Kuzey Amerika da girer işin içine. Bu iki “merkez” kıtanın etrafta olup bitenleri anlamaya çalışırken kafasının nasıl da karıştığını anlatmak istercesine tebdil-i mekân eyler anlatıcı. Kısacık bir bölümü iki dergide yayımlanan iki yazıdan yola çıkarak Avrupa edebiyatının kendiliğindenliğini vurgular, okurken Weider’in hâlâ hayatta ve Avrupa’da olabileceği kuşkusuna kapılması da nedensiz değildir. Avrupa kendi yaydığı gölgelerinin gölgeleriyle bir yandan yenilenirken bir yandan çürür gibidir.

Bolaño’nun anlatısını bu denli güçlü yapan kuşkusuz etinde taşıdığı çuvaldızının verdiği iç “rahatlığı” ile iğnelerini tam da gereken yerlere yöneltebilmesi. Bu yüzden okur Uzak Yıldız’ın hazmı kolay bir kitap olmadığı konusunda uyarılmalı. Şu yaz mevsiminde sivrisineklerin tadını çıkarmak varken, etrafına serseri iğneler saçan bir adamla neden uğraşalım ki?

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.