Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-702-9
13x19.5 cm, 296 s.
SARI ETİKET
ÖZEL İNDİRİMLİ
Liste fiyatı: 22,00 TL
İndirimli fiyatı: 10,00 TL
İndirim oranı: %54,55
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Fay Hatları
Özgün adı: Lignes de faille
Çeviri: Sosi Dolanoğlu
Kapak Kolajı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ocak 2009

Fay Hatları, bir ailenin dört kuşağı üzerinden, etkisi günümüze kadar uzanan karanlık bir sırrı anlatıyor. Altı yaşında çocukların gözünden 2004'ten geriye doğru 1982'ye, 1962'ye ve 1944'e gidiyoruz kitap boyunca. İlk anlatıcımız Amerikalı olmanın gururunu taşıyan, annesinin titiz denetimine rağmen internetin tüm vahşi sitelerinde gezinen, dünyaya bir armağan olduğundan kuşkusu olmayan Sol. Onun aile içinde sezdiği tuhaflıkların ipuçlarını, ikinci anlatıcı olan babası Randall'ın çocukluk öyküsünde bulmaya başlıyoruz. Roman Sol'un babaannesi Sadie ve büyük büyükannesi Kristina'nın anlatılarıyla sürdükçe, kirli sırlar gitgide aydınlanıyor. California'dan Hayfa'ya, Toronto'ya ve Münih'e uzanan romanda, kendi dertlerine düşmüş ebeveynlerin gerçek desteğinden yoksun kalan çocukların büyüme sancılarına, masumiyetlerini sarsılarak yitirişlerine tanık olurken, bildiğimizi sandığımız yakın tarihin gözden kaçmış yönleri kendilerini ele veriyor. Amansız bir kötülüğe karşı aşkla, müzikle, inançla hayata tutunmaya çalışanların direnişini de izliyoruz.

Sade ama cesur ve sert diliyle 20. yüzyılın acılarını 21. yüzyılın çaresizliğine büyük bir ustalıkla bağlayan bu roman Prix Femina ödülü sahibi. Fransa'da 400 binin üzerinde satan roman yirmiye yakın dile çevrildi.

İÇİNDEKİLER
I Sol, 2004
II Randall, 1982
III Sadie, 1962
IV Kristina, 1944-1945

Yazarın Notu
114. Sayfadaki Alıntıların Kaynakçası
OKUMA PARÇASI

1. Bölüm’den, s. 29-33.

...

Anne-babamın mutabık olduğu bir şey varsa, o da kimsenin bana el kaldırmaması, kıçıma vurmaması veya başka herhangi bir bedensel ceza vermemesi gerektiği. Çünkü dövülen çocukların şiddete başvuran ebeveyn haline, istismar edilen çocukların pedofil haline ve tecavüze uğrayan çocukların fahişe ve pezevenk haline geldiklerinin görüldüğüne dair birçok kitap okudular. Onun için de daima konuşmanın, konuşmanın, konuşmanın, çocuğa yanlış davranmasına sebep olan güdülerin neler olduğunu sormanın ve gelecek sefer nasıl daha uygun bir seçim yapacağını tatlılıkla göstermeden önce derdini anlatmasına izin vermenin önemli olduğunu söylüyorlar. Asla vurmamak gerektiğini.

Bence bu mükemmel bir ilke, İsa'nın en az mutabık olduğum fikriyse size vurana diğer yanağınızı çevirmek ve kendinizi korumaya çalışmamak. Ben onun yerinde olsaydım, Romalı askerlerin ellerimi arkadan bağlamalarına, başıma dikenlerden yapılmış bir taç geçirmelerine, yüzüme tükürmelerine ve beni kamçılamalarına kesinlikle izin vermezdim. Bana kalırsa, İsa en çok bu konuda çuvallamış ve bu da onu doğrudan çarmıha götürmüş.

"Kimsenin sana el kaldırmaya hakkı yok Solly," dedi annem gözlerimin içine bakarak. "Hiç kimsenin, duyuyor musun?" Ben de başımı sallayıp iyi ki Protestanız, çünkü Protestan rahipler (Yahudi hahamlar gibi) evlenme ve karılarını becerme hakkına sahipler, böylece, şu son günlerde televizyon haberlerinde duyduklarımıza bakılacak olursa, oğlan çocuklarını Katolik papazlardan daha az taciz ediyorlar diye düşündüm.

Ne var ki şimdilik bir tek kişi bedensel cezaya dair bu kuralı çiğnemeye cüret etti –o da Williams dede, annemin babası– yakın zamanda ikinci bir girişimde bulunursa şaşarım. Geçen yaz onların Seattle'daki evinde tatildeydik, bu da (insanları ziyaret etmek) zaten başlı başına bir sorun, yemekler yüzünden; kimse benim sevdiğim şeyleri pişirmiyor, Williams nine yemek pişirme tarzını değiştirmeye yanaşmadığından annem sırf benim için alışverişe gitmek zorunda kalıyor.

Bir öğleden sonra, annemle babam sinemaya gittiler, dedem de beni parka götürdü. Kale oyununu hiç duymamış, annem ona oyunu tarif ettiğinde kahkahayı basıp şöyle dedi: "Haydi bakalım! Bu haylazın gerçekle yüz yüze gelmesinin vaktidir!" Bunun üzerine gerçek bir sopa, gerçek bir top ve gerçek bir eldiven getirdi, her ne kadar kuvvetliysem ve vücut azalarımı aynı anda kullanmayı yaşıma göre gayet iyi beceriyorsam da, bu sopa plastik sopayla karşılaştırıldığında bir ton ağırlığındaydı. Ben sayı kalesinin arkasına geçtim, dedem atıcı tümseğine çıktı, inanılmaz derecede hızlı ve kalleşçe kavisli toplar atıp duruyordu, ben de birer birer hepsini ıskalıyordum. "Birinci vuruş! İkinci vuruş! Üçüncü vuruş! Oyun dışı!" dedi, bunun üzerine sopayı öfkeyle ona doğru fırlattım. İsabet etmedi; yine de yaptığım şeyi görünce, gözleri yuvalarından uğradı ve yüzüme karşı "Ne sikim iş bu yaptığın?" diye bağırdı, çocukların yanında kullanılmaması gereken sik kelimesi yüzünden bu dediğine çok ama çok kırıldım. Sopayı yerden alıp bana verdi ve ciddi bir tavırla şöyle dedi: "Dinle Sol. Plastik sopalara alışkın olduğunu biliyorum, ama tahta sopalar çok tehlikeli olabilir. Onun için de bir daha asla böyle bir şey yapmamalısın, anladın mı? Tamam mı? Tekrar başlayalım mı?"

"Tamam," dedim, fakat öğleden sonramın bu şekilde geçmesinden gerçekten hiç memnun değildim, öz büyükbabam Bir Numara olduğumun farkında olmadan beni aşağılıyordu, hem benimle böyle tepeden bakan bir edayla konuşacak yerde annemin dediği gibi "Aferin Sol! İyi atış!" demeliydi. Oyuna yeniden başladık fakat dedem bana o hain kavisli toplardan fırlatmaya devam etti, durumdan hiç memnun olmadığımdan vuruşlarım öncekinden daha da düzensizdi. "Birinci vuruş! İkinci vuruş! Üçüncü vuruş! Oyun dışı!" dedi ve bu sefer Oyun dışı dediğinde, kan beynime sıçradı ve nereye gideceğine aldırmadan sopayı var gücümle yine fırlattım, ayağının üzerine düştü. Canı yanmış olamaz ama zıvanadan çıktı. Uzun adımlarla bana doğru gelerek bileğimden yakaladığı gibi beni kaldırdı, o kadar ki havada asılı kaldım adeta, sonra –şırak, şırak, şırak!– elinin içiyle kıçıma üç kere vurdu.

Kelimelerle tarif edilemeyecek kadar sarsılmıştım. Kalçalarımdaki yakıcı acı dosdoğru damarlarıma aktı ve kibritle benzinin buluşması gibi parlayıp alev aldı, hiddetten ve haksızlığa karşı öfkeden çığlıklar püskürterek bir yanardağ gibi patladım çünkü kimsenin Solomon'a el kaldırmaya hakkı yoktur. Dedem şırak şırak şırak'ıyla yarattığı sorunu görünce afallamıştı, fakat durmaya hiç niyetim yoktu çünkü bunun ona ilelebet ders olmasını istiyordum. Dönüş yolu boyunca arabada uludum, beni eve taşımak için arabanın kapısını açtığında öyle kuvvetli uludum ki komşular cinayet işleniyor sanmıştır. Ninemin kaygı dolu soruları, iç rahatlatıcı sözleri ve yatıştırıcı ilgisi hiçbir işe yaramadı, bir saat sonra annemle babam sinemadan döndüklerinde hâlâ uluyordum.

Annem hepten paniğe kapılmış halde bana doğru koştu ve beni kollarına alır almaz sustum.

"Solly, Solly! Ne oldu?"

Babasının kıçıma vurduğunu söylediğimde, bütün vücudunun kasıldığını hissettim, dedem bu yaptığına çok pişman olacaktı, biliyordum.

"Öbür kalçanı çevirdin mi?" diye sordu babam.

"Randall!" dedi annem hırsla. "Hiç de komik değil!"

Bavullarımızı topladık ve akşam yemeğine bile kalmadan çekip gittik. Babam bizi arabayla California'ya doğru götürürken, annem babasının davranışını bana açıklamaya çalıştı, çünkü ölünceye kadar ondan nefret etmemi istemiyordu. "Eğitim konusunda eski kafalı," dedi. "Öyle büyütülmüş, başka türlüsünü hiç görmemiş, bu yüzden onu affetmek gerek. Hem, unutma, biz evde altı çocuktuk! Disiplin konusunda titizlenmiş olmasaydı, evdeki kargaşayı düşünebiliyor musun?"

Yine de, babası ondan özür dilediği ve bir daha asla bana vurmayacağına dair tumturaklı yeminler ettiği bir mektup yazana kadar, annem onunla bir daha konuşmadı.

BEN KUDRETLİYİM.

Bu mesele geçen yaz olmuştu, ben beş buçuk yaşındayken. Bu, ailenin anne tarafı. Şimdi altı buçuk yaşındayım ve Zeytin Dalı Pazarı (İsa eşek sırtında Kudüs'e girdiğinde, hiç de akıllıca bir şey değildi bu yaptığı) ve baba tarafını halledeceğiz. BBA dün akşam New York'tan geldi. Babam anneannesi Erra'ya tapar fakat annemin ona yönelik kimi kuşkuları var, öncelikle sigara içtiği için, sonra da kiliseye gitmediği için.

Verandaya çıktığımda, orada; sepetçi söğüdünden beyaz sallanan koltuğa oturmuş, bir elinde kitap diğerinde küçük bir puro, ince beyaz tutamlar halinde dikilmiş saçlarına güneş vurmuş.

Çoktan ayakta olması hoşuma gitmiyor.

İlk ayağa kalkan daima ben olmak isterim, günü selamlayan ve yaratan.

"Günaydın, tatlı Sol," diyor, kolundaki saate göz atıp kitapta kaldığı yere bir ayraç koyarak. "Çok erkencisin, saat yedi bile değil! Hadi benim mazeretim var, saat farkı yüzünden."

Ona cevap vermeye tenezzül etmiyorum. Beni rahatsız ediyor, düşüncelerimin dolaşımını sekteye uğratıyor, elime bir uzaktan kumanda geçirip onu kapatmak istiyorum.

"Aa, sana bir şey göstereyim mi?" diyor alçak sesle, eliyle yaklaşmamı işaret ederek.

Verandada bulunduğum yerden yavaşça ona doğru yürüyorum, ayaklarımı mahsustan sürüyerek, bana göstermek istediği şeyle ilgilendiğimi sakın ola ki sanmasın diye.

"Bak!" Beni dizlerine oturtarak, tam altımızdaki bahçede bulunan bir hatmi çiçeğini gösteriyor parmağıyla. "Bak! Ne kadar şahane değil mi?"

Bakıyorum ve gördüğüm şey, lâl rengi taçyaprakların arasında havada asılı kalmış bir titreşim içindeki bir sinekkuşu. Fakat genel bir kural olarak insanların bir şeylere dikkatimi çekmesinden hoşlanmam. BBA orada olmasaydı, bu sinekkuşunu kendi başıma görürdüm.

"Bir de şuna bak, canım! Şuradaki, kadın tacı!"

Karşıki iki evin arasından yükselen güneşin ateş topu yüzünden gözlerimi kısarak istemeye istemeye bakıyor ve çitin parmaklıkları arasına dokunmuş örümcek ağını görüyorum, üzerinde elmas ışıltılı binlerce çiy damlası. Bana vakit bırakmış olsaydı, benden önce buraya gelmemiş olsaydı, üstünlüğünü bana kanıtlamak için her şeyi ilk fark eden olmayı şeref meselesi yapmamış olsaydı, bunu da görürdüm. Bana sarılıyor ve sanki iki yaşındaymışım gibi Bak küçük örümceğe şarkısını mırıldanarak beni koltukta sallamaya koyuluyor. Tamam, alıkça tekerlemeler söylediğinde bile sesi güzel, yine de kollarında hiç rahat değilim çünkü temiz değilmiş gibime geliyor. Keskin ter, duman ve yaşlılık kokuları çıkıyor vücudundan. Dün akşam geldiğinde duş da mı almadı? Tanrı'nın niyetini gerçekleştirmek için temiz olmalıyım – bunu biliyorum. Onun için de dizlerinden aşağı kayıp hızla verandanın basamaklarını iniyorum, bahçenin öbür ucundaki kum havuzumda yapacak acil işlerim varmışçasına.

...

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Irmak Zileli, “Döngü’nün içindeki çocuklar”, Radikal Kitap Eki, 27 Şubat 2009

Yeryüzündeki değil ama tarihin içindeki fay hatları sizi nereye götürür? Bugünün dünyasında olup bitenlerin kökleri nereye uzanır? Bugünden geriye doğru fay hattının kırılma noktalarında dura dura bir yolculuğa çıkmaya hazır mısınız? Ama gerçekten hazır mısınız? Çünkü karşılaşacaklarınız insanlık adına şu soruyu sormanıza neden olacak: Biz ne yaptık!

Nancy Huston’ın son kitabı Fay Hatları, 2004 yılından başlayarak geriye doğru gidiyor. Fay hattının kırılma noktaları, 1982, 1962 ve 1944-45... Her biri aynı ailenin önceki kuşağından birer temsilcinin gözüyle anlatılıyor. Anlatıcılar hep altı yaşında. Hemen başından söyleyelim, Huston çok akıllıca ve anlatmak istediği tema açısından da çok anlamlı bir kurgu biçimi oluşturmuş. Roman, bir ailenin özel tarihine ışık tutar görünse de, aslında insanlığın kir pas içindeki geçmişini, çocukların masum diliyle aktarıyor okura. Yazar bu dili son derece başarıyla kuruyor ve çocukların dünyasını bir seçenek olarak sunuyor. Onların algılayışındaki saflık ile dünyayı kana bulayan büyüklerin güç ve iktidar hırsı arasındaki tezat kendini her an hissettiriyor; 2004 yılı hariç.

Çünkü artık çocukların oyuncakları bile değişiyor... Oyuncak bebekten gücün temsilcisi Arnold Schwarzenegger’in küçük bir maketine evrilen oyuncaklar her şeyi anlatıyor. 2004’ün bir diğer oyunu da, internette gösterilen gerçek savaş görüntüleri!

Bu yıl, ABD’nin Irak’ta işgalci olarak varlığını sürdürdüğü yıldır. Sol da ‘kusursuz’ bir Amerikalı ailenin küçük oğludur. Dahi çocuktur. Bedeni de mükemmel ‘işlemektedir’. Sol’da, çocuklara özgü masumiyetten ve saflıktan eser yoktur. Tipik bir Amerikan orta sınıfı ailesidir tarif edilen. Baba, bira içip televizyon karşısında Araplara küfretmektedir. Anne, ebeveyn kurslarında çocuk yetiştirmenin tüm kurallarını öğrenmiştir. Oğluna şiddet görüntülerini izlemesini yasaklayarak içini rahatlatmaktadır. Ama Sol, her gece internet üzerinden ABD askerlerinin Iraklılara tecavüz sahnelerini izleyerek kendini tatmin etmektedir... O da babası gibi Araplardan nefret eder. Kendisini tıpkı ABD gibi bir ‘süpergüç’ olarak tanımlar. Rüyalarında beyni çıkarılmış, kafatası boş çocuklar görür, kendisi de onlardan biridir. (Bu, Nazilerin ari ırk yaratmak için yaptıkları deneyleri hatırlatır.) Yaşlılıktan ve acizlikten nefret eden Sol, gençliği ve güzelliği yüceltir. İdolleri İsa, Bush ve Schwarzenegger’dir. Onlar gibi “arındırıcı olmak istiyorsam, kötülük konusunda her şeyi bilmeliyim” der... Sol, kötülük konusunda büyükleri bile yaya bırakmıştır!

Büyüklerin Savaşında Çocuklar da Düşman

Sol’un babası Randall Yahudi’dir. Irak’ta savaşacak asker robotlar üretmektedir. Duyguları olmayan, öfke, korku, acıma, pişmanlık duymayan askerler... Ama Randall da bir zamanlar çocuktur. Kendi oğlundan farklı olarak, masum ve duyarlı bir çocuk. Romanın ikinci bölümünde fay hattının yaklaşık yirmi yıl öncesine gideriz. Randall altı yaşındadır ve anlatmaktadır... Annesi, aile tarihine dair bir araştırmanın içine gömülmüştür ve ne eviyle ne de oğluyla ilgilidir. Ortaya çıkarmak istediği bir sır vardır. Bu sır, fay hattının kırılma noktalarının da anahtarıdır. Anahtar ancak romanın sonunda okurun eline verilecektir. Annesi, araştırmalarını geliştirebilmek için oğlunu ve kocasını da arkasından İsrail’e sürükler. Bir yıl sürecek İsrail yaşamında Randall, belki de hayatına ve kişiliğine yön verecek çatışmaların ortasında bulur kendini. 1982 yılı, İsrail’in Lübnan’a savaş açtığı yıldır ve okulda Yahudi çocuklar olduğu gibi Filistinliler de vardır. Çocuklar birbirleriyle Nazi-Yahudi savaşı oynamaktadır...

Evdeki temel çatışma babası ile annesi arasındadır. Bir tiyatro yazarı olan babası, Yahudidir ama Lübnan’la olan savaşa muhaliftir, annesi ise Kuzey İsrail’e terörist akınlar düzenleyerek her şeyi başlatanın Araplar olduğunu savunur. Fay hattının kırılma noktasında yine bir çocuk bir başınadır. Üstüne üstlük bir bakışta vurulduğu Filistinli kızın şu sözleri kafasında yeni sorular uyandırır: “Bu ülkenin gerçek ismi, Filistin. Ben Filistinli bir Arap’ım, burası benim ülkem. Buradaki yabancılar, Yahudiler.”

Randall arada kalmışlığını tüm çocuksuluğuyla ifade eder: “... iki arada kalmış gibi hissediyordum, yalnızca annemle babam arasında değil, (...) annem ile Nuzha arasında halbuki hepsini seviyorum! Kafam karışıyor ve insanların neden sakinleşemediklerini ve birbirini anlamaya çalışamadıklarını anlamıyorum.” Onun bir türlü anlayamadığı, büyüklerin savaşlarında çocukların da düşman olduğudur...

Anne Kokusuna ve Sevgiye Hasret Çocuklar

Aile tarihinin gizlerini ortaya çıkarmaya çalışan Sadie, kocasına şunları söylemişti: “İki yüz elli bin çocuk! Kaçırılmış! Çalınmış! Doğu Avrupa’daki ailelerinden koparılmış...” Öğrenmek istediği, ikinci Dünya Savaşı’nda Nazilerin, Doğu Avrupalı ailelerden çaldığı, ari ırka benzeyen, sarışın, mavi gözlü, beyaz tenli, sağlıklı çocuklar arasında kendi annesi Erra’nın da olup olmadığıydı. Eğer bu doğru idiyse, yedi yaşına kadar yanlarında kaldığı ve büyükanne, büyükbaba dediği, kendisini tam bir Nazi disiplini içinde yetiştiren o “büyükler”, Sadie için de üvey demekti!

Şimdi fay hattında bir yirmi yıl daha geriye gidiyoruz. Yıl 1962. Sadie altı yaşında. Annesinden ayrı. Büyükanne ve büyükbabasının yanında mutsuz bir çocuk o. Mutsuz çünkü sevgisiz. O bir çocuk ama düşüp de dizini kanatmaya bile hakkı yok! Ağlamaya hakkı yok! Sakarlık etmeye hakkı yok! Suçluluk duygusu ve hata yapma korkusuyla büyümüş. ‘Mükemmel’ bir nesil yetiştirmenin bu tür katı kurallarla mümkün olacağına inanan Kanadalı bir karıkocanın, gestapo kamplarından farksız evinde yaşıyor.

1962, Amerika’nın uzaya füze gönderdiği tarih. Sadie’nin annesi Erra, “milyonlarca yurttaşı yoksul ve işsizken” Amerika’nın füze göndermek için servet harcamasına kızıyor. Büyükanne ve büyükbaba ise onu “komünist olmakla” suçluyor. Bir kez daha altı yaşındaki çocuk çatışmaların ortasında... Şimdiki düşman komünizm. Çocuklar okullarda hava saldırısı alarmı tatbikatı yapıyorlar, neredeyse her gün... Amerika, Üçüncü Dünya Savaşı’na hazırlanıyor... Sadie tüm bu olan bitenin içinde, annesinin kokusuna hasret büyüyor...

Ve işte düğümün çözüldüğü son bölüm. Erra, Kristina ya da Krystka, adı belirsiz altı yaşındaki bu çocuk, Alman bir ailenin yanında yaşıyor. İkinci Dünya Savaşı yılları. Herkes birbirine “Heil Hitler!” diyerek selam veriyor. Kristina bir gün ‘kız kardeşi‘ Greta’nın öfkeyle ağzından kaçırdığı gerçekle yüzleşiyor: “Sen benim gerçek kız kardeşim değilsin!” Peki o kim? Gerçek ismi ne? Ve hatta milliyeti, dili ne? Gerçek ailesi nerede? Sorular ancak savaşın bitimiyle kısmen aydınlanabiliyor... Ama o, kendine hiçbir millete ait olmayan bir isim bulacak... Erra, sözsüz, hiçbir dile ait olmayan şarkılar söylemeyi öğrenerek direnecek bu savaşa... Müziğin ve imgelerin büyülü dünyasında, kendine ait bir vatan yaratacak...

Peki fay hattı üzerindeki diğer çocuklar?

Annesi, ari ırk olarak yetiştirilmek üzere Naziler tarafından öz ailesinden çalınan Sadie, İsrail’in Lübnan’a saldırısında ölen çocukların fotoğraflarına bakınca duygulanmayacak bile...

Babasının o çocukların fotoğrafları karşısındaki isyanına tanıklık eden, çocukluğunda bir Arap kızına âşık olan Randall, büyüyünce Irak’ta savaşacak robot askerler üretecek.

Ve sonuç: Yeni neslin temsilcisi Sol, Nazilerin ari ırk dedikleri tüm özelliklere sahip... Güçlü, sağlıklı, süper çocuk. Gelecek nesillerin temsilcisi. Erkekliğiyle gurur duyuyor. Güce tapıyor. Şiddet onu tahrik ediyor.

Bu romanıyla, yeni insanın tohumları 1940’larda atılmıştı, diyor Nancy Huston. Savaşların içindeki çocuklar masumiyetlerini yitirdiler. Anne babalar kendi kavgalarına dalıp, sevgiyi unuttular...

Aklıma savaşların sona ermesi için hiçbir şey yapmayan ama çocukları saygı duruşlarına zorlayan, onları savaşın bir parçası yapan merhametsiz iktidarlar geliyor... Döngü devam ediyor...

Devamını görmek için bkz.

Bülent Usta, “Çocuk gözünden acımasız gerçekler”, Milliyet Kitap Eki, 11 Şubat 2009

İnternete girip ‘kumda yatan Iraklı askerlerin cesetlerine tıklamaya bayılan’, Schwarzenegger ve Bush hayranı, kendisini Tanrı gibi gören, ırkçı 6 yaşında bir çocuk hayal etmek mümkün mü? Peki o çocuğun gözünden dünyada olup bitenlere ve kendimize bakabilmek?

Üstelik bu bakış çıplak bir dille, derinlemesine ve incelikli bir biçimde olursa... Daha yakınlarda, Gazze’ye atılan bombalara tanık olmuşken, bu tanıklığın billboardlar dahil her yerde sergilendiği bir dünyada, böyle bir çocuğun iç dünyasına girerek onun gözünden kendimize bakmak, Nancy Huston’un son romanı Fay Hatları sayesinde mümkün.

Yazar bunu sadece tek bir çocuk üzerinden değil, 1944 ile 2004 yılları arasında, bir ailenin dört kuşağını kapsayacak şekilde yapıyor ve hepsi de 6 yaşında olan çocukların gözünden yüzyılımızın karanlık noktalarına bakıyor.

2004’te Solomon’dan başlayarak, onun babası Randall, babaannesi Sadie, büyük büyükannesi Kristina’nın 6 yaşlarındaki halleri ve dünyaya bakışlarının anlatıldığı Fay Hatları’nda; 2. Dünya Savaşı, Filistin meselesi ve Irak Savaşı çerçevesinde gelişiyor olaylar.

Nazilerce kaçırılan bebekler

Bir ailenin hayatını dört kuşak boyunca izlerken, bu hayatların birbirlerini nasıl etkilediğinin izlerini de buluyoruz. Ve yazar bizi, Kristina’nın çocukluğunu etkileyen tarihsel bir olayla da yüzleştiriyor: Lebensborn...

Lebensborn, üstün ari ırkını yaratma amacı peşinde koşan Naziler tarafından çeşitli ülkelerden kaçırılan bebeklerin toplandığı bir merkez. Bu bebekler, daha sonra Alman ailelerin yanına yerleştiriliyordu. Kristina, kaçırılan 200 bin bebekten biri...

Huston, risk almayı seven, cesur ve sert diliyle ünlü bir yazar. Otosansürden arınmış zekâsı ve yaratıcılığı, yaşadığı dünyayı acımasızca sorgulayan yapıtlar üretirken, edebiyatın fikirlerini dile getirmek için kullandığı bir araca dönüşmesine de izin vermiyor.

Romandaki anlatıcıların çocuk olması, yazara çocuklara özgü yalın ve çıplak bir bakış açısı kurma imkânı sağlıyor ki, romanı bu denli sarsıcı yapan sırlardan biri de bu olsa gerek.

Devamını görmek için bkz.

Nazan Maksudyan, “Savaş alanı bedenlerimiz...”, Agos Kitap Eki, Mart 2009

Bir aile zincirinde dört halka, dört beden. İki kadın, iki erkek. Henüz altı yaşında bir çocukken tenlerinde hissettikleri ve hayatları boyunca kurtulamadıkları tahakküm ve tasarruflar…

Fay Hatları, 2004’te başlayıp 1944’e uzanan altmış yıllık bir zaman dilimi içinde, genel anlamda çocukluk, savaş, devlet, şiddet, kadınlık, erkeklik, mutsuzluk ve kötülük, özel olarak da beden politikaları üzerine, akademik bir incelemenin söyleyebileceğinden fazlasını anlatmayı başarıyor. İlk olarak ailenin en küçüğü Sol’dan dinlediğimiz büyük babaanne (BBA) Kristina (Erra), babaanne Sadie ve baba Randall’ın hayat hikâyelerini, zamanda geri giderek, kendi tanıklıklarından öğreniyoruz. Kronolojik olarak Erra’nın çocukluğunda Münih’te başlayan anlatı, dört kuşağın bir araya gelmesiyle yine Münih’te noktalanıyor. Çember başladığı noktaya dönene kadar, kurgu Toronto’ya, New York’a, Hayfa’ya uzanıyor; Polonya’ya, Ukrayna’ya, Küba’ya, Lübnan’a, Irak’a ağ atıyor.

Roman, yirminci yüzyılın ikinci yarısındaki akıl almaz şiddetin ve insanlık trajedilerinin panoramasını sunuyor farklı; tarihsel dönemlerde insanlığın yüz yüze kaldığı bedensel dayatmaları ve şiddeti (kişisel, toplumsal, siyasi) gözler önüne seriyor. Nazi Almanya’sının mükemmel bedeni (ideal renk, ideal uzunluk, ideal genişlik vb.) saplantılı şekilde yücelten ırkçı politikalarıyla açılan perde, Sabra ve Şatila’da parçalanan vücutlara, oradan da günümüze uzanıp, Ebu Garip cezaevi işkencelerine, canlı bombalara, porno endüstrisine ve çocuk yaşta anoreksi vakalarına ışık tutarak kapanıyor.

Geçmişin dehlizleri

Romanın merkezindeki anne-kız ilişkisinde, Erra ve kızı Sadie, benlikleriyle ve bedenleriyle ilişkileri Janus-yüz misali sırt sırta duran iki karakter çiziyor: Birinin yüzü ne kadar geçmişe dönükse, diğeri o kadar geleceğe bakmayı tercih ediyor. Erra için hayatı, kişisel tarihi, keza kaderi, dolayısıyla da bedeni ne kadar tesadüfî, gelip geçici ve üzerinde durmaya değmeyecek şeylerse, Sadie için bir o kadar masaya yatırılması, analiz edilmesi ve cevap bulunması gereken meseleler. Erra çocukluğunun tümünden, Münih’ten, eskiden bildiği dillerden, ailesi sandığı insanlardan, hatta isminden nasıl kaçıyor ve kaçınıyorsa, Sadie tüm bu kapalı kutuları açmak için annesinin dostluğunu kaybetmek pahasına çaba harcıyor.

Hayatını annesinin geçmişini de aydınlatan, “nazizmin beşikteki veçhesi” dediği Polonya, Ukrayna ve bazı Baltık ülkelerinde ailelerinden çalınan Aryan tipli çocukların Almanya’da birer Alman olarak yetiştirilmesi, yani lebensborn (hayat çeşmesi) politikalarını araştırmaya adıyor. Erra, kimlik, kişisel tarih ya da özgeçmiş denen şeyi, dilini ve ismini geride bırakacak kadar inkâr ederken, Sadie yirmi yaşından sonra kendi öz iradesiyle edindiği Yahudi kimliğine, dinine ve diline militanca bağlanıyor.

Mükemmelliğin laneti: Erra

Anne ile kızı arasındaki farklılıklar, kendi bedenleriyle olan ilişkilerinde belirginleşiyor. Erra bedenine ne kadar kayıtsızsa, Sadie o kadar düşman ve bedeniyle mücadele halinde. Saçına, makyajına, kıyafetlerine hiçbir zaman fazla önem vermeyen Erra, herkesin gözünde hep çok güzeldir, adeta bir peri kızıdır. Kendisi tüm bunları umursamaz görünse de altın sarısı saçları ipek gibidir, masmavi gözleri ışıldar, ince narin bedeniyle hep bir zarafet timsalidir.

Aslında Erra herkes tarafından yüceltilen bu özelliklerini unutmak, görmemek, hatta belki bozmak ister. Saf sesle söylediği şarkılar dinleyenleri gözlerini kapatmaya zorlar, çünkü görsel dünya önemini kaybetmiştir. Belki de Erra’nın yegâne hayali budur: Görüntülerin ötesine geçmek. Neticede, o, saç ve göz renginin ve vücudunun çeşitli kemiklerinin ölçüsünün mükemmelliği yüzünden ailesinden koparılmış bir çocuktur; kendisine atfedilen kusursuzluk, onun tüm hayatının trajedisi olmuştur. Bedeni üzerinde hiçbir tasarrufu yoktur, onu hor kullanmaktan çekinmez: ilerleyen yaşında puro içer, içkiyle arası iyidir, genç yaşından itibaren çok fazla sevgilisi olur... İkinci Dünya Savaşı sırasında açlık ve yoksunluğun dehşetini yaşar, kuru kemiklerin üzerindeki yağları emmek için şiddetli bir arzu duyarken, tek hayali ‘sirkteki şişman kadın’ olmak olan Erra, neticede tüm dişleri dökülmüş, tüy sıklet bir çocuk-kadına dönüşür.

Hep ‘canlı - canlı değil’ oyunu oynayan küçük Kristina, kopan parmakların tekrar uzamadığını ama saçların, tırnakların, yani vücudun ölü kısımlarının uzadığını şaşırarak öğrenir. Peki, canlı kısımlar neden uzamaz? Savaş Almanya’sında gördükleriyle (yanan şehirler, sırtlarında fosfor alevleri dans eden, normal boylarının üçte biri halinde kalıp kömürleşmiş insanlar, kırmızı mor ve kahverengi mumyalar, yanıp kavrulmuş yolcularla ağzına kadar dolu tramvaylar, yerde kadın elleri, tenis topu büyüklüğünde insan başları, kazanlarının patlamasıyla kemiğine kadar haşlanmış ya da küçük kül yığınları haline gelmiş insanlar, s. 274) birleştirince insan bedeninin ölümlülüğünü bir kayıtsızlığa dönüştürür.

“Şehrimizdeki insanlar canlılar ve Dresden’in su perileri ve melekleriyle kıyaslandığında çirkinler, aceleleri varmış ve endişeliymişler ve en çok da açmışlar gibi bir halleri var (...) erkeklerin pek çoğu tek kollarını veya bacaklarını kaybetmişler veya ikisini birden – ve uzuvları tekrar uzamıyor, elbette.” (s. 230)

“Askerler robot gibi hareket ederler ve robotlar canlı değildir, halbuki askerler canlıdır – ancak Lothar gibi, üstlerine ateş edildiğinde veya kalplerinden veya beyinlerinden bıçaklandıkları veya tepelerine bir bomba veya el bombası düştüğü takdirde hareket etmeyi ilelebet keserler ve onları bir tabutun içine koyarlar ve bir daha onları kimse görmez çünkü cennete gitmişlerdir.” (s. 241)

Ailenin her kuşağında vücudun farklı bir yerinde çıkan, üzeri yumuşak tüylerle kaplı kahverengi ben de beden-ruh ilişkisini temsil eder. Erra, hem en yakın dostu, hem kardeşi, hem ilk aşkı mertebesindeki Janek’in yerine, durmadan, sol kolunun iç kısmındaki beni okşar ve ondan güç alır. Şarkı söylemesini sağlayan da odur; ona dokunduğunda, ruhunun içine girer ve kendi ağzından bir kuş gibi uçar. Geçmişiyle, ailesiyle, bedeniyle, hatta dışa vurmadığı benliğiyle tek bağı o ben gibidir. Çünkü o, kaybolmasına engel olan bir tılsım, aryan mükemmelliğini yadsıyan bir isyan bayrağıdır!

Defolu bedenler: Sadie

Çocukluğundan beri bedeninden hoşnutsuz olan Sadie ise, yemek yerken hep bir vicdan azabı duyar, kalçasındaki beni hep saklamaya çalışır, durmadan sıkı rejimler yapar. Yaptığı sakarlıklar, üstünün başının dağınıklığı, dar gelen etekleri, ufak gelen ayakkabıları, oburluğu ve kafasına taktığı şişmanlığı yüzünden hep içindeki Düşmanla mücadele eden küçük Sadie, hiç kazanamaz. Okuldaki öbür kızlarla ilişki kurması zordur, çünkü ip atlarken düşer, resim dersinde çizdikleri bir şeye benzemez, makası körelir, beden dersinde kıpkırmızı kesilip giyinemez, kıyafetleri asidir – bir düğme kopar, bir leke olur, eteği sarkar. Henüz altı yaşında bir çocukken başlayan, kendine ayna karşısında not verme alışkanlığı hayatının lanetine dönüşür, çünkü notu kıt, mükemmeliyetçidir; kendini bir türlü beğenmez. Geçer not alamadıkça, ya kafasını duvarlara vurmak ya da kendine sert şamarlar atmak zorunda kalır.

“... kendimi daima tombul ve aptal, tuhaf ve dışlanmış, sakar ve yamuk –tek kelimeyle yetersiz – hissedeceğim. (...) Öğretmenlerim ve anneannem (...) insan içine çıkılabilir hale getirmek için beynimi ve bedenimi yontmakta diretiyorlar... (...) fakat Düşmanı aldatmak imkânsız, o benim derinlemesine kötü olduğumu biliyor. Baskı artınca, yapabildiğim tek şey karanlıkta başımı duvara vurmak, tekrar tekrar.” (s. 166-7)

Bedeniyle ilişkisi annesine taban tabana zıt olan Sadie, bedeninden kurtulmak için kendini yemeyi dahi hayal eder (“Yapabilsem kendimi yiyeceğim”, s. 191). Kalçasındaki beni tahammül edilemez bir kusur, bir eksiklik olarak görür ve ondan nefret eder.

“... kötülük ta içimde saklı ama dışarıdan görülen bir işareti var yani sol kalçamda beş kuruş büyüklüğünde kestane rengi korkunç bir ben. Bunun varlığını hemen hemen hiç kimse bilmiyor ama ben hiç unutamıyorum, bu bir kusur ve solda olduğuna göre ne sol tarafıma yatabilirim ne sol elimle bir süt bardağı tutabilirim ne de sol ayağımla kaldırımdaki bir çatlağın üstünde yürüyebilirim. (...) kalçamın üzerinde olması lekeli oluşumun bir kanıtı gibi, tuvalette iyi silinmemişim de yanlışlıkla biraz kaka kalmış sanki, doğuşuma yön veren Düşmanın işareti bu...” (s. 159).

Sadie, Hayfa’da geçirdiği trafik kazasından sonra felç olunca, bir türlü neticelendiremediği ruh-beden kavgasını bir kenara bırakır. Bacakları tutmayan bir sakat olarak artık mükemmellikten fersah fersah uzak olduğuna göre, ne kadar şişman ya da çirkin olduğunun önemi kalmamıştır. Yiyebildiği kadar yer, annesinin çocukluk hayali mertebesine (sirkteki Şişman Kadın) gelinceye kadar, doymaksızın yer.

Gövdesiz insanlar: Randall

Annesinin kendi bedeniyle olan kronik sorunlarını anlayamayan küçük Randall’ın yaptığı insan resimleri, bu yüzden hep gövdesiz olur. Çizdiği resimlerde insanların bedenleri yoktur; kolları ve bacakları doğrudan kafalarından çıkar. Sadie, kocasına ve oğluna, kimseye söz hakkı tanımadan Hayfa’ya taşınacaklarını söylediğinde, Randall’ın öfkesi yine resimler yoluyla annesinin bedenine yönelir: Gövdesiz insanlar, memeleri kesilmiş, sırtlarına büyük hançerler saplanmış kadınlar çizer, ama yüzlerinin annesine benzememesine dikkat eder. O yaşa kadar küvete annesiyle birlikte giren ve annesinin memelerini görmeye izni olan Randall’ın, artık büyüdüğü gerekçesiyle bu hakkını kaybetmesi de böyle resimler çizmesinde etkili olur.

Hayfa’da geçirdiği 1982 yılında yaşanan Lübnan savaşı ve Sabra ve Şatila mülteci kamplarındaki katliamlar, Randall’ın zihninde, yok olan, bütünlüğünü yitirip uzuvlarına ayrılan beden imgelerini artırır. Gazetelerde gördüğü ve unutamadığı sahneler, anneannesi Erra’nın çocukluk oyuncağını, kendisinin de çok sevip sakladığı ayıyı makasla parça parça etmesine neden olur.

“Lübnan’da insanların bedenlerini parçalamaktalar, kollar ve bacaklar ve başlar havada uçuşuyor, yüzlerce ölü beden binlerce ölü beden ölü çocuklar ölü atlar ölü ihtiyarlar çürüyüp kokan yığınla aile.” (s. 143).

Çocukluğunda savaşın tüm vahşetini gören Randall, yetişkin bir erkek olduğunda savaşçı robotlar, yani ölmeyen askerler geliştiren bir şirkette çalışır. Annesine neredeyse gözleri parlayarak anlattığı, ölmeyen, bedensel ve ruhsal ihtiyaçları olmayan, hata yapmayan, duygusuz, zaafsız savaşçılar... Sadie onu Naziler yaratmakla suçlar, ama belki de Randall, savaşların bitmediği dünyada ölü ve parçalanmış bedenler görmekten usanmıştır.

Sıfır beden: Sol

Kaliforniya’da, aşırı korumacı bir annenin sonsuz müsamahası ve özverisiyle çevrelenmiş Sol, aynı zamanda internetin ve televizyonun üstüne boca ettiği aşırı şiddet ve cinsellik, hayatının her alanını belirleyen terörizm söylemi (“Sana alçak terörist hücreler saldırmış”, s. 51), kopan parmakların uzayabildiği estetik ameliyat fırsatlarıyla iç içe büyür. Gününü uygunsuz sitelerde geçirir, en vahşi şiddet ve porno videolarını izler. İşkence, vahşet ve şiddet sahnelerini açlıkla izler, hatta gördüklerinden cinsel haz duyar.

“... internete giriyor ve Ebu Garip resimlerinin içinde kayboluyorum. Herifler diz çökmüş halde üst üste yığılmışlar, sirkteki akrobatlara benziyorlar biraz, yalnız bunlar irikıyım ve çırılçıplaklar (...) erkek ve kadın ABD askerleriyse bütün bu çıplak Araplarla fotoğraf çektirmekten ve onlarla alay etmekten ve onları tasmalarından tutmaktan ve onlara askıda elektrik vermekten ve birbirlerini arkadan becermeye mecbur etmekten müthiş haz duyuyor gibiler; penisim sepsert oluyor...” (s. 45).

Kusursuz olduğuna inandığı bedenine neler gireceği ve neler çıkacağı konusunda da saplantılı olduğu için sadece tatsız, renksiz, yumuşak yiyecekleri, dudağı ve diş etleri arasında emerek beslenir ve vücudundan sadece biçimi ve kıvamı düzgün dışkılar çıkmasına müsaade eder. Bu yüzden de, altı yaşında bir çocuk olmasına rağmen anoreksi hastasıdır. Biricikliğine ve mükemmelliğine patoloji noktasında inandığı için, yanağıyla alnı arasındaki benden kurtulmayı, annesinin de teşvikiyle saplantı haline getirir. Kendini mükemmelleştirmek adına bedenine işkence eder, zira benini aldırmak için girdiği ameliyat çeşitli komplikasyonlar doğurur ve Sol bir türlü iyileşemez.

Hapsolduğumuz bedenler

Bir yanda Nazi yönetiminin soyduğu, zehirlediği, üst üste yığdığı, yaktığı eksik bedenler, diğer yanda üstün ırkın tüm özelliklerini haiz kusursuz bedenler… Her iki koşulda da, insan bedeni üzerinde sonsuz devlet tasarrufu… Devlet ya da toplumsal yapı tarafından bedensel normların belirlenmesi, aynı zamanda defolu olanların ayıklanması, türünün nadide örneklerinin de özel koşullarda, itinayla büyütülmesi anlamına geliyor. Erra’nın hayat hikâyesinde, totaliter rejimlerin insan bedeni üstündeki iktidarlarının en uç örneklerini görüyoruz. Ancak Fay Hatları, farklı siyasi rejimler, toplumlar, tarihsel dönemler ve bireyler bazında, beden politikalarının, bazı şeyler şekil değiştirse de yeniden üretildiğini hatırlatıyor.

Kıyaslamak ilk bakışta indirgemek gibi görünse de, beden üzerindeki bireysel şiddet ya da devlet şiddeti, tarihin her döneminde çok yakıcı ve gerçek olmayı sürdürüyor. Ebu Garip’te birer et parçasına, insanlıktan çıkmış çıplak vücut yığınlarına dönmüş bedenler, kendi bedenlerini cephaneye dönüştüren canlı bombalar, yemeyi reddedip kendi bedenlerini iskeletleştirenler...

“Bedenime sahip olabilirsin, ama ruhuma asla” şiarı tüm anlamını yitiriyor; doğumdan ölüme, bedenlerimiz savaş alanı.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.