Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-796-8
13x19.5 cm, 336 s.
Liste fiyatı: 32,00 TL
İndirimli fiyatı: 25,60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Javier Marias diğer kitapları
Yarınki Yüzün, 3 Cilt Takım,
Yarınki Yüzün, Cilt 2: Dans ve Rüya, 2011
Yarınki Yüzün, Cilt 3: Zehir, Gölge, Veda, 2012
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Yarınki Yüzün, Cilt 1: Ateş ve Mızrak
Özgün adı: Tu rostro mañana 1: Fiebre y lanza
Çeviri: Roza Hakmen
Yayına Hazırlayan: Özde Duygu Gürkan
Kapak Tasarımı: Pınar Kazma
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ocak 2011
2. Basım: Şubat 2013

21. yüzyılın önde gelen edebiyat yapıtlarından sayılan Yarınki Yüzün nihayet Türkçede. Javier Marías, Nobel Edebiyat Ödülü'nün sağlam adaylarından biri olarak görülüyor. Yarınki Yüzün kırkın üstünde dile çevrildi. Şimdi Türkiye'de de okurlar bu güçlü romanı, Roza Hakmen'in İspanyolcadan çevirisiyle okuyabilecekler.

Yarınki Yüzün, günümüz edebiyatının genel eğilimlerinin aksine, olağanüstü bir dil kullanımına dayanıyor: Hem edebi bir ziyafet olup hem de okuru kendine heyecanla bağlayan o ender eserlerden. Romanın ilk cildi olan Ateş ve Mızrak'ın başkahramanı, Londra'da yaşayan Jaime Deza, İspanyol çevirmen Deza, karısından ayrılmanın bunalımını atlatamamış, eski defterleri kapatamamış bir adam. Sürgünde olmayan bir sürgün. İnsanların içyüzünü, maskelerin altında saklananı görme konusunda özel bir yeteneği olan Deza'nın bir "insan tercümanı ya da yorumcusu" olarak İngiliz Gizli Servisi'nin hizmetine girmesiyle gelişen olaylar, tanıştığı sıradışı kişilerin casus filmlerine taş çıkaran hikâyeleriyle birlikte daha da ilginç bir hal alıyor.

Tıpkı yarattığı kurmaca karakter gibi keskin bir gözlem ve çözümleme yeteneğine sahip olan Marías'ın yazım tarzı, gücünü ve özgünlüğünü detaylara gösterdiği dikkatten, bir konuyu ele alırken asla yüzeysel olanla yetinmeyip onu derinlemesine, her açıdan, amansızca irdelemesinden alıyor. Sözcüklerin düşüncenin hızını kesmesine, onu yönlendirmesine izin vermiyor Marías. Düşünceler, anılar çılgınca dallanıyor ama asla dağılıp gitmiyor. Her şey büyük bir yapbozda yerli yerinde...

OKUMA PARÇASI

I. Bölüm, Ateş, s. 11-14.

İnsan asla hiçbir şey anlatmamalı, bilgi de vermemeli, hikâye de aktarmamalı, hiç var olmamış, yeryüzüne ayak basmamış, dünyayı dolaşmamış ya da bu dünyadan geçmiş ama tek gözü kör, kararsız unutuşa gömülerek yarı yarıya kurtulmuş varlıkları da insanlara hatırlatmamalı. Anlatmak hemen her zaman bir armağandır, anlatılan hikâye zehir taşısa ve saçsa bile; aynı zamanda bir bağdır, güven duymaktır; er veya geç ihanete uğramayan güven ise nadirdir; dolanıp düğümlenmeyen, sonunda sıktığı için bıçak ya da jiletle kesilmesi gerekmeyen bağ da nadirdir. Benim güvenip verdiğim onca sırrın kaçı olduğu gibi korunmuştur? Ben ki içgüdülerime o kadar inanır, ama her zaman onlara kulak vermezdim, fazlasıyla uzun zaman boyunca saftım. (Artık o kadar saf değilim, ama saflığın azalması pek yavaş gerçekleşir.) İki arkadaşıma verdiğim sırlar hâlâ sıkı sıkı saklanıyor; buna karşılık on arkadaşıma verdiğim sırlar ya kayboldu ya saçılıp savruldu; babama verdiğim tek tük sırlarla anneme verdiğim iffetli sırlar aynı değilse bile çok benzerdi, anneminkiler zaten fazla uzun süreli olmadı, o artık yaşamadığından sırlarımı kötüye kullanamaz ya da ancak ben günün birinde talihsiz bir keşifte bulunup gizli bir şeyi açığa çıkarırsam kötüye kullanmış sayılır; kız kardeşime, geçmiş, şimdiki ya da hayali sevgililerime, metreslerime ve eski eşlerime (genellikle kız kardeş ilk eştir, çocuk eştir) verdiğim sırların hiçbiri korunmuyor; bu ilişkilerde bilinen ya da görülen şey, sonunda sanki mecburen sevgiliye ya da eşe veya o anlık ısı ve et olan kişiye karşı kullanılır – ifşaatta bulunmuş, zaaflarıyla dertlerine birinin tanık olmasını kabul edip içini dökmüş ya da sadece tehlikelerini düşünmeden, daima üzerimize dikili keyfi gözü, bizi dinleyen seçici ve önyargılı kulağı dikkate almadan, dalgınlıkla yastığa başını koyduğunda yüksek sesle hatırlamış kişiye karşı (çoğu kez vahim olmayan, ev içi bir kullanım sadece; uzun tartışmalarda diyalektik çıkmaza girildiğinde, köşeye sıkışıldığında ya da savunmaya geçildiğinde haklı çıkmaya yönelik bir tartışma aracı).

Verilen sırrı korumamak şu anlama da gelir: yalnızca boşboğazlık edip bir zarara ya da tahribata yol açmak, koşullar değişip de anlatan ve gösteren kişi –şimdi pişman olan, inkâr eden, yanıltan, şaşırtan, geçmişe sünger çekmek isteyip susan kişi– düşman bellendiğinde bu yasadışı silaha başvurmak değil, aynı zamanda diğerinin zaafı, dikkatsizliği ya da cömertliği sayesinde edinilmiş bilgiden yarar sağlamak; şimdi kullanılan ya da çarpıtılan –ya da sırf telaffuz edilmekle, havaya savrulmakla biçim değiştiren– şeyin hangi yoldan öğrenildiğini hesaba katmamak, buna saygı göstermemek: belki bir sevda gecesinin ya da umutsuz bir günün, belki suçluluk duyulan bir akşamüstünün ya da kimsesiz bir uyanışın, belki de bir uykusuzluğun esrik gevezeliğinin itirafları: konuşan kişinin, o gecenin ya da günün ötesinde bir gelecek yokmuşçasına, çözülmüş dili onlarla birlikte ölecekmişçesine konuştuğu, daima bir şeyler daha olacağını, daima biraz daha vakit, bir dakika daha, mızrak, bir saniye daha, ateş, bir saniye daha, rüya –mızrak, ateş, ıstırabım ve söz, rüya– olduğunu, ayrıca bizim sonumuzdan sonra tökezlemeden, yavaşlamadan süren sonsuz zamanın biz duymadığımız, sustuğumuz halde eklemeye, konuşmaya, mırıldanmaya, soruşturmaya, anlatmaya devam ettiğini bilmediği bir gece ya da gün. Susmak, susmak, hiç kimsenin öldükten sonra bile ulaşamadığı hedef; hele benim, ben ki sık sık anlattım, üstelik raporlar yazdım; hâlâ da bakıp dinliyorum, buna karşılık hemen hiç soru sormuyorum artık. Hayır, benim hiçbir şey anlatmamam, dinlememem gerekir, çünkü anlattıklarımın tekrarlanmaması, bana iftira atmak için kullanılmaması, beni mahvetmemesi, daha da beteri, sevdiklerime karşı kullanılıp onlara hüküm giydirmemesi benim elimde olmayacak asla.

Bir de güvensizlik var, onun da eksikliğini hiç çekmedim.

Yasanın bunu dikkate alması ilginçtir; daha da tuhafı, bizi uyarma zahmetine katlanır: Biri tutuklandığında, en azından filmlerde, suskun kalmasına izin verilir, çünkü "söyleyeceği her söz aleyhinde kullanılabilir" ve bu kendisine anında bildirilir. Bu uyarıda garip –ya da kararsız ve çelişkili– bir niyet vardır: yüzde yüz kalleşlik etmemek. Yani sanığa bundan böyle kuralların kalleşçe olacağı bildirilir; şu ya da bu şekilde yakayı ele vereceği, her beceriksizliğinden, tutarsızlığından ve hatasından yararlanılacağı haber verilir ya da hatırlatılır – artık zanlı değil suçludur ve suçu kanıtlanmaya, iddiaları çürütülmeye çalışılacaktır; o günden itibaren yargıç karşısına çıkıncaya kadar tarafsızlıktan medet umamaz artık; bütün çabalar hüküm giymesini sağlayacak kanıtların toplanmasına, bütün gözetimler, dinlemeler, araştırmalar ve soruşturmalar onu suçlayacak ve tutuklama kararını onaylayacak ipuçlarının elde edilmesine yönelecektir. Bununla birlikte kendisine susma imkânı tanınır, neredeyse susması için baskı yapılır; her halükârda, belki de habersiz olduğu bu hakkı kendisine bildirilir ve dolayısıyla bazen kafasına bu fikir sokulur: ağzını açmamak, kendisine atfedilen eylemi inkâr bile etmemek, tek başına kendini savunma tehlikesine atılmamak; susmak, her bakımdan en temkinli yol, suçlu olsak ve suçlu olduğumuzu bilsek de bizi kurtarabilecek yol, haber verilen bu kalleşliğin etkisiz kalması ya da uygulamaya konulmaması, en azından sanığın istemsiz ve safça işbirliği olmadan uygulanmaması için yegâne yol gibi görünür ya da sunulur: "Susma hakkına sahipsiniz"; Amerika'da buna Miranda kuralı denir; bizim ülkelerimizde karşılığı olup olmadığını bile bilmiyorum; bana bir kere, uzun zaman önce –pek de uzun sayılmaz gerçi– orada söylenmişti, ama polis hata yapıp cümleyi eksik söylemiş, ünlü "Söylediğiniz her söz aleyhinizde kullanılabilir" cümlesini hızla aktarırken, "mahkemede" demeyi unutmuştu; ihmali tanıklar tarafından saptandığından tutuklama geçersiz sayıldı. Sanığın diğer hakkı da aynı tuhaf anlayışı yansıtır: kendi aleyhinde ifade vermemek, anlattıkları, cevapları, çelişkileri ya da kekelemeleriyle sözlü olarak kendine zarar vermemek. Anlatıyla kendine zarar vermemek (ki gerçekten büyük zarar verebilir); dolayısıyla yalan söylemek.

Kurallar gerçekten o kadar kalleşçe ve çıkarcıdır ki, bu tür önermelerden yola çıkan bir adalet sistemi adil olduğunu iddia edemez; belki de bu durumda adalet asla, hiçbir yerde mümkün değildir, adalet bir yanılsamadan, yalan bir kavramdan ibarettir. Çünkü sanığa söylenen şey şu anlama gelir: "İşimize gelen, amacımıza uygun bir ifade verirsen sana inanırız, söylediğini dikkate alırız ve aleyhine çeviririz. Yok, kendi yararına, seni savunan bir iddiada bulunursan, seni aklayacak, bizim işimize gelmeyen bir şey söylersen, katiyen inanmayız, boşuna nefes tüketmiş olursun, çünkü yalan söyleme hakkından yararlanabilirsin ve biz de herkesin, yani bütün suçluların bu avantajı kullanacağını varsayarız. Seni zan altında bırakan bir şeyi ağzından kaçırırsan, aşikâr biçimde çelişkiye düşersen ya da açıkça itiraf edersen, bu sözlerin boşa gitmez ve aleyhine çalışır: Onları işitiriz, kaydederiz, dikkate alırız, söylenmiş sayarız, yazılı kanıtları olur, tutanağa eklenirler ve senin suçun sayılırlar. Buna karşılık aklanmana yardımcı olacak her cümle hafife alınıp bir kenara atılır, duymazdan gelinip kulak arkası edilir, havadan, dumandan, sisten farkı olmaz ve kesinlikle lehinde işlemez. Suçlu olduğun yolunda ifade verirsen doğru kabul edip ciddiye alırız; masum olduğunu söylersen espri sayar, güler geçeriz." Böylece hem masumun hem de suçlunun masum olduğunu iddia edeceği varsayılır, konuştukları takdirde aralarında bir fark kalmayacaktır, eşitlenecekler, aynı konumda yer alacaklardır. İşte bu durumda "Suskun kalabilirsin" diye eklenir; gerçi bu da masumla suçluyu birbirinden ayırmaya yaramayacaktır. (Susmak, susmak, hiç kimsenin öldükten sonra bile ulaşamadığı hedef; buna karşın en vahim anlarda bize tavsiye edilen, teşvik edildiğimiz şey budur: "Sus, sus, hiçbir şey söyleme, kendini kurtarmak için de olsa. Dilini tut, sakla, boğulsan da yut dilini, fare yuttu farz et. Sus ki kurtulasın.")

...

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

A. Ömer Türkeş, “Dün, bugün, yarın...”, Radikal Kitap Eki, 15 Ocak 2011

Javier Marías, kimileri için İspanya’nın hatta dünyanın yaşayan en büyük yazarlarından biri; başyapıtı Yarınki Yüzün ise Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanma younda önemli bir adım. İsmini IV. Henry’den alan, Marcel Proust’a gönderme anlamına gelecek şekilde yedi bölümden oluşan Yarınki Yüzün, üç ciltlik tek bir roman. 2002’de yayımlanan ‘Ateş ve Mızrak’ı, 2004’te ‘Dans ve Rüya’, 2007’de ‘Zehir, Gölge, Veda’ izlemişti... Daha önce Beyaz Kalp (1999), Yarın Savaşta Beni Düşün (1999), Ufkun Öte Yanı (2000), Duygusal Adam (2009) romanları ve Yazınsal Yaşamlar (2008) adlı deneme kitabı ile tanıdığımız Marías’ın en önemli eseri Yarınki Yüzün’ün ilk cildi ‘Ateş ve Mızrak’ geçen günlerde Roza Hakmen tarafından Türkçeleştirildi.

1951’de Madrid’de doğan Javier Marías, çocukluğunun bir kısmını babası düşünür Juliân Marías’ın çeşitli üniversitelerde ders verdiği ABD’de geçirdi. Baba Julian Marías, Franco döneminde uzun sure hapis yatmıştı. Oğul Javier Marías, Yarınki Yüzün’de babasını ve faşist rejimde maruz kaldığı baskıları doğrudan katmış romanına. Anlatıcının hayat hikâyesi ile yazar arasındaki benzerlikler çok açık. Aslında, yorumcu ya da çevirmenlerden oluşan kahramanlarıyla bütün romanlarında bu tarz benzerlikler bulmak mümkün. Ama ne Yarınki Yüzün ne de diğerleri otobiyografik roman kategorisine girmiyor. Çünkü Marías’a göre “kimlik gerçekten önemsiz, hayatta olduğumuz gerçeği ise tamamıyla rastlantısal”...

Macera ve çizgi roman merakıyla edebiyata ilgisi erken başlamış Marías’ın. Hatta onları taklit ederek kısa hikâyeler bile yazmış. On dokuz yaşındayken yayımlanan ilk romanının (Kurdun Toprakları) gençlik döneminde okuyup sevdiği romanların tuhaf bir karışımı olduğunu söylüyor. İkinci romanı Travesia del horizonte ise Antartika’da geçen bir macera romanı. Ardından uzun bir süre ara vermiş yazmaya. Madrid Universitesi’nde gördüğü İngiliz edebiyatı eğitimini bitirdikten sonra çevirmenliği tercih etmiş. Çevirdiği yazarlar arasında Hardy, Conrad. Nabokov, Faulkner, Kipling, James, Stevenson, Browne ve Shakespeare gibi önemli klasikler, çevirileriyle kazandığı ödülleri var.

Dalgın ve dikkatli

1980’li yıllarda Madrid, Oxford, Venedik ve Boston’da dersler veren Marías, 1992 yılında yayımlanan Corazón tan blanco (Beyaz Kalp) ile ticari ve edebi açıdan büyük bir başarı yakalamıştı. Eserleri otuzdan fazla dile çevrilen, beş milyon kopya satan, çok sayıda ödül kazanan, 2006 yılında İspanyol Kraliyet Akademisi’ne seçilen Marías, halen Reino de Redonda adlı küçük bir yayınevinin yöneticiliğini sürdürüyor. ‘Ateş ve Mızrak’, bugünü anlamak için geçmişle gelecek arasında mekik dokuyan zihinsel bir serüven romanı. Ian Fleming ve kahramanı James Bond’u sıklıkla anan entelektüel bir casusluk hikâyesi anlatırken –ya da parodisini yaparken– 20. yüzyıl tarihinin en karanlık bölgelerinde dolaşıyor Marías. Başka bir gelecek hayaliyle geçmişle ve bugünle keskin bir hesaplaşmaya girişmek niyetinde.

Anlatmak üzerine yoğunlaşan bir ilk bölümle başlıyor Jaime Deza’nın hikâyesi. Anlatmanın yarattığı sıkıntılar üzerinde durması, üç cildin sonunda bir trajedi yaşanacağını sezdiren bir ipucu olabilir. Kaydetmek gerekli. Karısından ve çocuklarından ayrı yaşayan, onların özlemini çeken, karısını düşündükçe içini kıskançlık kaplayan İspanyol vatandaşı Deza, İngiltere’ye BBC’de çevirmenlik yapmak için gelmiş. İngilizcesinin mükemmelliği dışında bir özelliği daha var ki, Deza için neredeyse bir lanete dönüşmüş. Keskin bir gözlem gücüne, gözlediklerini yorumlama yeteneğine sahip o. Bu özelliklerini fark eden yakın dostu Peter Wheeler’in tavsiyesiyle İngiliz Gizli Servisi’ne alınıyor. Görünürdeki işi Güney Amerikalıların sorgusunda çevirmenlik yapmak ama servis şefi Tupra’nın ondan beklentisi daha farklı;

“Hayat yorumcusu olarak işe almıştı beni. İnsan tercümanı ya da yorumcusu demek daha iyi olurdu: İnsanların davra nış ve tepkilerinin, eğilimlerinin, kişiliklerinin, dayanma güçlerinin; esnekliklerinin ve itaatkârlıklarının, gevşek ya da sağlam iradelerinin, tutarsızlıklarının, sınırlarının, masumiyetlerinin, ilkesizlikleri nin ve dirençlerinin; sadakat ya da alçaklıklarının muhtemel derecesi nin, hesaplanabilir bedellerinin, zehirlerinin ve kışkırtılarının; ayrıca çıkarsamayla varılabilecek hayat hikâyelerinin, geçmiş değil gelecek, henüz gerçekleşmediğinden önlenebilecek hayat hikâyelerinin. Ya da oluşturulabilecek hayat hikâyelerinin.”

Önce yaptığı işe mesafeli. Hatta ahlaki bir ikilemin içinde. Kendi babasını falanjistlere ispiyonlardan babasından fazla nefret eden bir adamın bir başka ülkenin derin devleti için çalışmayı, çıkarsamalarıyla insanların kaderlerini tayin etmesyi kabul etmesi tuhaf değil mi? Aslında başlangıçta biraz gergin, çekingen, yaptığı işle kendisi arasında tuhaf bir uzaklığı var. Sanki nötr bir kişilik, olaylar ve sonuçlarıyla ilişkisiz, olacaklardan sorumsuz gibi. Kendisi hakkında servisin hazırladığı rapor anlatıcının kişiliğini çok iyi özetlemiş;

“Sanki kendisini pek iyi tanımıyor. Kendine kafa yormuyor ama yor­duğunu sanıyor. Kendini görmü yor, bilmiyor, daha doğrusu dinlemiyor, incelemiyor. Evet, daha ziya de öyle; kendini tanımıyor değil de, bu bilgi onu ilgilendirnıiyor, do layısıyla geliştirmiyor. Derinine inmiyor, bunu vakit kaybı gibi görü yor olsa gerek. (...) O kendindeki değişim leri kaydetmiyor, çözümlemiyor, haberdar bile değil değişiklikler den. İçe dönük biri. Bununla birlikte en çok kendi içine döndüğü zan nedilen anda dışarıya bakıyor. Onu sadece dışarısı, başkaları ilgilen diriyor, bu yüzden de bu kadar iyi görüyor.”

Ancak günler geçtikçe ortama daha fazla uyum sağlayacak, kendine güveni gelecek, cüreti artacak ve belirsizlik taşıyan ifadeleri bir yana bırakıp kesinlikli konuşmaya başlayacaktır...

Romanda, Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarından günümüzdeki ABD tezgâhı darbelere kadar pek çok önemli mesele tartışılmış. Ama ‘Ateş ve Mızrak’ta asıl öne çıkan İspanya İç Savaşı. Sadece İspanyollar açısından değil; Cumhuriyetçi saflardaki bölünme ve çatışmalarla Sosyalizm tarihine de uzanıyor. Özellikle Troçki’nin sekreteri Andrés Nin’in Stalinciler tarafından kaçırılıp öldürülmesi üzerinde durmuş. Kendi kuşağından pek çok yazar gibi Marías da Franco dönemiyle, kirletilmiş her şeyle hesaplaşırken geçmişi kavramaya ve kendi yolunu bulmaya çalışan bir yaklaşım içinde. Deza ile birlikte kendi tarihini de aydınlatmaya, geçmişle yüzleşmeye, hesaplaşmaya çalışıyor.

Edebiyat içi seyahatler

Zihinsel bir serüven demiştim ‘Ateş ve Mızrak’ için. Roman kahramanın ya da kişilerini diyerek genişletelim, şimdiki zamanda başlarından geçen dişe dokunur bir olay yok. Ama çarpıcı olaylar var; bütün bu savaşlarla dolu siyasi tarih Deza ile o tarihe tanıklık etmiş dostu Wheeler arasındaki konuşmalar aracılığıyla aktarılıyor. Elbette tartışılanlar sadece siyasete takılıp kalmıyor; insan ilişkileri, aşklar, evlilikler, geçmiş, adalet, iyilik, kötülük, sevgi ve şiddet.... Bunların hepsini edebiyat metinleri ve tarih kitapları arasında yapılan geziler eşliğinde ele alınmış. İnsan yüzünü bir metafor olarak kullanıyor Marías. Bugünkü yüzümüzle –kimliğimizle– yarınki arasında doğrusal bir ilişki kurulup kurulamayacağını, insanın görme konusunda kendisine uyguladığı sansürü, gerçeklerden bu nedenle tarihten kaçışını ya da tarihi çarpıtışını sorguluyor.

Ele aldığı meselerin ağırlığı romanın ağırlığı düşüncesini uyandırabilir. Aslında uzun konuşma bölümlerinde zaman zaman sıkıntı yaşayabilirsiniz. Marías, anlattığı meselerle roman kahramanı arasında incelikli ve dokunaklı ağlar kurarak sıkıntıların üstesinden geliyor. Hatta zaman zaman oyuncaklı bir hikâye okuduğunuzu fark edeceksiniz. Öyle ki, romanı yorumlarken metinlerarasılığıyla Borges’i, karanlık mizahıyla Pynchon’u, huzur verici şiirselliğiyle Proust’u, üslupçuluğuyla Henry James’i hatırlattığını ileri sürenlere rastlamak mümkün. Teşbihte hata olmaz derler. Gerçekten de saydığım bütün bu yazarla hatta fazlasıyla ilişkilendirmek mümkün. Ama bana kalırsa Peter Weiss’in Direniş Estetiği gerek biçim gerek içerik anlamında daha uygun bir model. Weiss gibi Javier Marías da 20. yüzyılın tarihsel toplumsal gerçekliğini insan hayatlarıyla eleştirel bir yolla ilişkilendirerek siyasi tarihi ve nereden gelip nereye gittiğimizi edebiyat yoluyla sorguluyor.

Devamını görmek için bkz.

Said Aydın, “Adı konulmuş eylem”, Kitap Zamanı, 7 Şubat 2011

Bir metin için “uzun zamandır bekleniyor” demek, biraz da harcıâlem bir şey haline geldi yayıncılık dünyasında. Kimin beklediğini bilmediğimiz, bekleme yöntemlerinden haberdar olmadığımız muhayyel bir kalabalığın adına karar verip, onların bu gizli isteklerine cevap veriyormuş gibi yapmak, bir yerden sonra, aslında yayıncılık illüzyonuna dönüşüveriyor. Lakin bazı kitaplar, bazı metinler, hakikaten “çok beklenmiş” oluyor. Türkçeye çevrilsin diye kimse kapıları aşındırmıyor ama dost meclislerinde sık sık dile getiriliyor, çeşitli mahfillerde (artık en çok da internette) serzeniş kabilinden cümlelerle anılıyor. Mesela Virginia Woolf’un bütün öykülerinin çevrilmesini uzun süre bekledik diyebilirim. Halen beklediklerimiz de var, Joyce’un “çok zor” metni Finnegans Wake mesela. Bir de beklentilerimizin karşılık bulduğu zamanlar da oluyor: Javier Marías’nın Yarınki Yüzün isimli romanının ilk cildi, Ateş ve Mızrak ismiyle nihayet Türkçeye çevrildi.

“Yaşayan en büyük İspanyol romancı”

Marías, yaşayan İspanyol edebiyatçılar arasında hususi öneme sahip bir isim. Edebiyat kamusunda, onun için “yaşayan en büyük İspanyol romancı” diyenler de mevcut. Sadece romancı da değil üstelik; hem deneme kaleme alan, hem de çeviri yapan bir yayıncı. 1951 doğumlu Marías, çocukluğunun bir kısmını düşünür ve akademisyen babasının seyahatlerinden ötürü Amerika’da geçirmiş. On yedi yaşında yazdığı bir metin ile edebiyat hayatına başlayan Marías, İngiliz edebiyatı eğitimi görüp okuldan sonra çeviri faaliyetine ağırlık vermiş.

Çeviri demişken, Metis Yayınları’nın yayımladığı bu metnin çevirisinden ve çevirmeninden de söz etmeliyim. Roza Hakmen, “biz” okuyuculara Proust çevirisiyle büyük “güzellik”ler yapmış, çok kıymetli bir çevirmendir. Bazı metinlerde çevirmenin adını gördüğümüz anda, o kitaba dair fikrimizin değiştiği isimlerdendir de aynı zamanda Hakmen. Bu kitapta da, bizi şaşırtmayan, Türkçeye hâkimiyeti ile muhatap metni “Türkçeleştiren” bir çeviri işine imza atmış.

Ateş ve Mızrak 2002’de yayımlandıktan dokuz yıl sonra Türkçeye çevrildi. Bunun ardından 2004’te Dans ve Rüya, 2007’de ise Zehir, Gölge, Veda yayımlanmış. Marías’nın evvelki romanları Beyaz Kalp (1999), Yarın Savaşta Beni Düşün (1999), Ufkun Öte Yanı (2000), Duygusal Adam (2009) isimlerini taşıyor. Yazınsal Yaşamlar (2008) isminde bir de deneme kitabı var. Marías’nın en önemli eseri olarak bilinen Yarınki Yüzün’ün bir hususiyeti daha var: Nobel Edebiyat Ödülü adayları arasında ismi geçen Marías’nın bu yoldaki en önemli metinlerinden biri bu roman.

Roman başlığı altında değerlendirilen metinlerin yapısal sorunlarını tartışmanın da bu yazının sınırlarını zorlayacağını biliyorum; üstelik buna ehliyetim olduğunu da düşünmüyorum lakin okuduğum birçok roman için söylendiğini gördüğüm “otobiyografik” tespitinin kolaycılık olduğunu kaydetmeliyim. İnsanın hayatından münezzeh bir “otomatik metin” yaratması, bunun edebiyatını yapması da elbette mümkün ama her metnin, bilhassa romanların, yazarının hayatıyla mutlak bağlantıları olduğunu düşünüyorum. Bu bilginin kıymeti, bence, o romana yaklaşma yöntemimizde devreye giriyor. Biz o metni, anlatıcılar üzerinden, yazarın hayatını “dikizleyen” bir metin olarak mı kurguluyoruz yoksa anlatıcılarıyla arasına koyduğu mesafeyi zaman zaman daraltan yahut hiçleştiren bir edebiyatçının eseri olarak mı?

Nerden gelip nereye gittiğimizin resmi

Roman eleştirisi konusunda şu an neredeyse yegâne isim olan Ömer Türkeş’in bu roman hakkında söylediklerine kulak kabartmak, bu bağlamda çok mühim. Radikal Kitap’ın 15 Ocak 2011 tarihli nüshasında “Dün, Bugün, Yarın...” başlıklı yazıda, “Oğul Javier Marías, Yarınki Yüzün’de babasını ve faşist rejimde maruz kaldığı baskıları doğrudan katmış romanına. Anlatıcının hayat hikâyesi ile yazar arasındaki benzerlikler çok açık. Aslında, yorumcu ya da çevirmenlerden oluşan kahramanlarıyla bütün romanlarında bu tarz benzerlikler bulmak mümkün. Ama ne Yarınki Yüzün ne de diğerleri otobiyografik roman kategorisine girmiyor. Çünkü Marías’ya göre “kimlik gerçekten önemsiz, hayatta olduğumuz gerçeği ise tamamıyla rastlantısal”...” diyor Türkeş. Marías alıntısıyla desteklediği bu isabetli görüşün ardından, bence bu metni çok doğru bir yerinden yorumlayıp, nihai tespitini yapıyor: “[B]ana kalırsa Peter Weiss’in Direniş Estetiği gerek biçim gerek içerik anlamında daha uygun bir model. Weiss gibi Javier Marías da 20. yüzyılın tarihsel toplumsal gerçekliğini insan hayatlarıyla eleştirel bir yolla ilişkilendirerek siyasi tarihi ve nereden gelip nereye gittiğimizi edebiyat yoluyla sorguluyor.” Evet, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları, faşist Franco rejimi, günümüzdeki rejim değişikliklerinin asıl sebebi olarak ABD, sosyalizmin algılanması gibi birçok konuyu tartışmaktan imtina etmeyen Marías’nın “nereden gelip nereye gittiğimizi edebiyat yoluyla sorguladığı” gerçeğinin altı tekrar çiziliyor.

Devamını görmek için bkz.

Metin Celâl, “Yarınki Yüzün”, Cumhuriyet Kitap Eki, 24 Şubat 2011

Yarınki Yüzün'ün beğenilip önemsenmesinin nedeni hem işlediği konu hem de romana verilen yoğun edebi emek. Yarınki Yüzün'ün ilk cildi Ateş ve Mızrak adını taşıyor. Londra'da yaşayan İspanyol çevirmen Jaime Deza 'keskin bir gözlem ve çözümleme yeteneğine sahip' bir kişi. Birkaç dakika gördüğü, uzaktan izlediği, daha önce hiç tanımadığı bir kişinin bile karakterini çözümlüyor, gerçek niyetini, yalan söyleyip söylemediğini anlıyor. Bu özelliğiyle İngiliz dostlarının dikkatini çekiyor, farkına varmadan çeşitli kereler sınanıyor. BBC'nin İspanyolca bölümündeki işinden sıkıldığını söyleyince de bu özel niteliğini kullanabileceği bir iş öneriliyor. 'İnsan tercümanı ya da yorumcusu' olacaktır. 'insanların davranış ve tepkilerinin, eğilimlerinin, kişiliklerinin, dayanma güçlerinin; esnekliklerinin ve itaatkârlıklarının, gevşek ya da sağlam iradelerinin, tutarsızlıklarının, sınırlarının, masumiyetlerinin, ilkesizliklerinin ve dirençlerinin; sadakat ya da alçaklıklarının muhtemel derecesinin, hesaplanabilir bedellerinin, zehirlerinin ve kışkırtılarının; ayrıca çıkarsamayla varılabilecek hayat hikâyelerinin, geçmiş değil gelecek, henüz gerçekleşmediğinden önlenebilecek hayat hikâyelerinin. Ya da oluşturulabilecek hayat hikâyelerinin' (s. 22) tercümanı ya da yorumcusu.

Deza, ismi bile bilinmeyen ya da hiç anılmayan bir İngiliz Gizli Servisi'nde çalışmaya başlıyor. İspanya ve Güney Amerika müdahalelerinde aracılık ya da mütercimlik yaparken edindiği izlenimleri iş arkadaşlarıyla paylaşıyor, görüşülen kişiler hakkında yazılı ya da sözlü raporlar veriyor. Bu konuyu öğrenince heyecanlı bir casus romanı okuyacağınızı düşünebilirsiniz. Yarınki Yüzün'de böyle heyecanlı sayfalar da var kuşkusuz ama romanın geneli geçen yüzyılın Avrupası ile insani açıdan bir hesaplaşma.

Deza insanların niyetini okuyan, gizledikleri düşüncelerini ortaya çıkartan bir karakter olmasının yanında her konuyu ya da olayı en ince ayrıntısına kadar didikleyen, laf arasında söylenmiş bir cümleyi bile unutmayan, yıllar sonra sorgulayabilen yapıda. Bu haliyle Marcel Proust'un Kayıp Zamanın İzinde'sinin anlatıcı kahramanını hatırlatıyor.

Roman, Deza'nın, bu ilginç işe girme arifesinde yakın dostu ve hayatta yol göstericisi sayılabilecek profesör Peter Wheeler'la yaptığı uzun söyleşiler sırasında gelişiyor. Peter Wheeler, gerekli ya da gereksiz yapılan konuşmaların insan hayatını nasıl bağlayıp belirlediğini, insanın doğasına aykırı da olsa konuşmamayı becerdiğinde yaşadığı ana ve geleceğine dair birçok zarardan, acıdan, dertten kurtulabileceği gibi bilmeden diğer insanlara da zarar vermeyeceğini, acılar çektirmeyeceğini, geleceğini belirlemeyeceğini uzun monologlarda anlatıyor. Deza da bu monologlar sırasında geçmişe ve geleceğe uzanıp kendi kendisini, yaşadıklarını sorguluyor.

Deza'nın hayatında İspanya İçsavaşı belirleyici olmuş. Daha o doğmadan öldürülen dayısını ve savaş ortamında dostlarının kendilerini korumak amacıyla yaptıkları hainlikler nedeniyle büyük acılar yaşayan babasını hatırlıyor. İçsavaş sırasında Cumhuriyetçiler arasında yaşanan bölünme, Troçkistlerin lideri Andrés Nin'in anlatılandan çok farklı hikâyesi. Aslında bir hain olmadığı, sadece dönemin Sovyetlerinin İspanya'daki politikasına uymadığı için esas olarak da tüm işkencelere rağmen susmayı başarıp, yoldaşlarının adını bile vermemesi nedeniyle öldürüldüğünü anlatıyor. Tabii ki bu romanda anlatılan susmak ve gerekli ya da gereksiz konuşmayla ilgili anlatılan öykülerden sadece biri.

Javier Marias, kahramanı Deza'ya uyup ele aldığı konuları, özellikle olguları derinlemesine inceliyor, en ince ayrıntılarına kadar girip tartışıyor. Bunu yaparken de anlatım gücünü sonuna dek kullanıyor. Hemen her cümlesinin, sayfalarca süren paragraflarının üzerinde durulması, düşünülmesi gerekiyor. Emek vermek, deneme türüne yakışan uzun monologları sabırla okumak gerekiyor. Javier Marias, 20. yüzyılın ruhunu konuşmak ve susmak üzerinden, siyasi tarihle bağlantılandırarak ve de felsefi göndermelerle çözümlüyor. Zaman zaman sıkan, yoran bu bölümlerin verdiği ağırlığı ise karısından ve çocuklarından ayrı, onların yeni hayatını merak ederek yalnız bir hayat süren kahramanı Deza'nın yaşadıklarını, Oxford'dan emekli dostu Peter Wheeler'ın aslında hiç bilmediği hayat hikâyesini ve tabii insan yorumculuğu görevi sırasında yaşadığı olayları, şahit olduğu hikâyeleri, gözlemlediği insanları anlatarak dengeliyor. Bir romanın okunurluğunda gerekli olan merak unsurunu hep üst seviyelerde tutuyor.

Yarınki Yüzün okur için olduğu kadarıyla ve belki daha fazlasıyla çevirmen için de güç bir metin. Marias'ın deneme ve anlatı arasında salınan metni üslubunu oluşturan uzun ve karmaşık cümleleriyle yapılanıyor. İki ana kahraman Deza'nın ve Peter Wheeler'ın edebiyat eğitimi almış olmaları ve dilin arkeolojisine, unutulmuş İspanyolca, İngilizce ve yer yer Latince sözcükleri konuşmalarında kullanıma sokma merakları metni çevirmen için daha da çetrefilleştirmiş. Javier Marias'ın ve biz okurların şansı Roza Hakmen gibi usta bir çevirmenin bu romanı çevirmesidir. Tıpkı, yine Hakmen'in çevirdiği Proust'un Kayıp Zamanın İzinde'sinde olduğu gibi çevirinin başarısının katkısıyla da Yarınki Yüzün edebi tadın peşindeki has okur için büyük bir ziyafet halini alıyor. Yarınki Yüzün'ün Metis'in yayın programında olduğunu ilan ettiği diğer ciltlerini de heyecanla bekliyorum.

Devamını görmek için bkz.

Ömer F. Oyal, “Niçin önüme geleni öldüremem?”, Duvar, Sayı 8, Mayıs-Haziran 2013

Türümüze dair umudu diri tutmaya çalışırız. Görmemeye çalışırız. Bazılarıysa doğrudan insana dair umutların kökenine yönelip, “düşünceden önce gelenler”i dolaşıma sokarlar. Yani kendimize yakıştıramadıklarımızı, yani korktuklarımızı, yani reddettiklerimizi yani hayatın hakiki yüzünü. Kendi kendimize bile fısıldamaktan çekindiklerimizi, kazara fısıldadıysak da utandıklarımızı karşımızda buluverdiğimizde içimizde tatsız bir duygu uyanıverir. Artık “dolaysız hakikat”ler dünyasındayızdır. Nahoş hakikatlere tercüman olan kitaplar rahatsız edicidirler. Akla hemen Schopenhauer’in, Cioran’ın ya da Céline’nin kitapları geliyor. Céline’in gerçekliği kan ve çamur banyosunda vücut bulur, oysa eğitimli İngilizler ve İspanyolların söz konusu olduğu Javier Marías’ın Yarınki Yüzün’ünün üstünün başının tertemiz, ayakkabılarının da pırıl pırıl olduğunu söyleyebiliriz. Öfkeden uzak ve soğukkanlı bir rahatsızlık duygusuna kapılırız. Céline başka bir çağın insanıydı, şiddetle karşılaşmanın çıplak ve dolaysız gerçekleştiği bir çağın. Oysa şimdi şiddet de tıpkı hakikat gibi epey dolaylı yollardan gerçekleşiyor. Bu türden kitaplarla karşılaşmaktan doğan ürküntü geçicidir. İnsan, kendini ikna edebilme yetisine sahip olduğu gibi hangi gerçeklerle bir arada yaşayacağına da karar verebilir çünkü.

Uygarlığın dışında. – “Dolaysız hakikat” dolayımlanmamış, düşüncelerle, tercihlerle perdelenmemiş gerçekliktir. Çiğ gerçeklik. Yorumsuz olagelen yani. Ama olagelenin yorumsuz ele alınması hiç de kolay değil. Yorumsuz yaşamayı sürdürebilir miyiz? Yani insanlığı insanlık yapan tüm mutlakların, düşüncelerin, ahlakların gerisindeki buz çölünde varolabilir miyiz? Bu yüzden korkarız. “Bu yüzden de yalnızca düşünülen fikirden değil, düşünceden önce gelen, ondan daha eski olan şeyden de korkmayı öğrendim” deriz.

Kimi dobra düşünürlerden alıntılar bulmak mümkün biz Clément Rosset’in düşüncelerine başvuralım ((Zalimlik İlkesi, çev: Kübra Gürkan, Pinhan, Aralık 2012). “Hakikate saygı duymak ya da devamlı bir şekilde hakikati tersinden algılamak koşuluyla olağan biçimde yaşayabiliriz ancak; diğerleri arasında, eski Sisyphos efsanesince resmedilmiş yorucu görev. Felsefi girişimlerin başlıca amacı, insana hakikati ifşa etmek değil, tam tersine hakikati unutturmaktır.” Yani hakikatin zalimliğini. “Çünkü muzdarip olduğumuz her tür kötülüğün nihai nedeni olan şey gerçeğin ta kendisidir.” Ve böylece “...hoşa gitmeyecek bir hal aldığı andan itibaren hakikatin ne olduğunu birine tanıtmak, ahlakdışı ve şok edicidir, hakikat ancak ve ancak, ötesinde bir yasaklamayla karşı karşıya kaldığı belli bir zalimlik derecesine rekabeten kabul edilebilirdir.” Böylelikle bu tür çıplak gerçeklik anlayışının tüm değerlerin dışında bir yerde durduğu açıklık kazanır. Yani bu durumda hakikat ahlakdışı bir hal alıverir. Yarınki Yüzün’de de Marías açıkçası bu karanlık alanda geziniyor ve burada burjuva ahlakı eleştirisinden çok daha köktenci ya da “insanlıkdışı” bir uyarı söz konusu.

Fragmanlar. – İnsanlık hakikatten bir şeyler umanlar ve ummayanlar diye ikiye ayrılabilir mi? Eğer bu mümkünse Yarınki Yüzün’ün tartısında ummayanların bakış açısı ağır basıyor diyebiliriz. Bir anlamda insana dair kötücül ve dolaysız gerçekliklerin beyancılarıyla (belki bunlara hakikatperestler diyebiliriz), iyimser olmaya, insandan vazgeçmemeye çalışanlar arasındaki üç ciltlik bir diyalog bu kitap. Bir tartışma kitabı, bir fragmanlar kitabı. Fakat doğrusunu söylemek gerekirse hakikatperestlerin sesi çok daha fazla çıkıyor. İki taraf var; emekli istihbaratçı Wheeler ve muvazzaf istihbaratçı Tupra’nın tarafı, onun karşısında da anlatıcı Deza ve babasının tarafı. İki emekli ve iki muvazzaf. Roman, eşinin ayrılma isteği üzerine Madrid’deki evinden ve çocuklarından uzaklaşıp Londra’da yaşayan, üniversitede öğretim üyeliği yapan bir İspanyol’un İngiliz İstihbarat servisine bağlı bir alt birimde çalışmasını hikâye ediyor. İnsanların konuşma ve tavırlarından yarın neler yapabileceklerini kestirmeye çalışan bir birim bu. Söz konusu bildiğimiz anlamıyla casusluk değil insan sarraflığı. Mesleğin gediklileri elbette hakikatperest konumu savunmaktalar. Wheeler’in ifadesiyle, “İnsanlar ihtimallerini damarlarında taşırlar; bu ihtimalleri gerçekleştirmeleri sadece zaman, dürtü ve koşullara bağlıdır.” Anlatıcının babasıyla diyaloglarından da İspanyol Devrimi ve Franko terörü dönemlerine kadar gidiyoruz. Anlatının odağında da insanın ihtimallerine ilişkin aynı atıfta bulunuluyor: “Senin yarınki yüzünü, göstermediğin yüzünün ya da taktığın maskenin ardında var olan ya da biçimlenen ve ancak benim beklemediğim anda göstereceğin yüzünü bugün nasıl tanımam?” Ama her halukârda söz konusu olan insanın ve gerçeğin doğası. Muhafazakârlık iyiliğin geleneksel değerlerle mümkün oluşunda diretir. Sanki geçmiş duru bir suymuşçasına ve bozulmayla malul değilmişçesine. Halbuki bir hakikatperest için geçmiş de bugünün aynısıdır. Ne geçmişte yüceltilecek bir yan var, ne de bugünde.

Olağanüstü hal. – İnsanın kendisine dair bilgisi neleri içerebilir? Ya da nereye kadardır? “Çayı tek şekerli içerim, renklerden kahverengiyi, tatlılardan baklavayı, müziklerden sanat müziğini severim” değil elbet. Kişinin kendine dair bilgisi kriz anlarının bilgisidir ve böyle bir bilgi de muhtemelen oldukça belirsizdir. “Düşünceden önce gelen, ondan daha eski olan şey”e dair bilgimiz yoktur ve bundan korkarız. En bıçak sırtı anda peydahlanacak olan yaşama güdüsünden, ne pahasına olursa olsun hayatta kalabilme çabasından, değerlerin anlamsızlaştığı anlardan. Kendimize dair inançlarımız, kişiliğimize dair yargılarımız ve hatta ilkelerimiz böyle bir zeminde fırtınaya, savrulmaya açıktır. Meğer ki bir fırsat çıksın. Ama aslında tüm bunlar görülebilir. Başkalarında görebiliriz en azından. Ama görmemeyi tercih ederiz, gözümüzü yumarız ve gördüklerimizin yerine dileklerimiz geçer. Göstergeleri ısrarla yok sayarız, kendimize ve başkalarına dair göstergeleri. Kişi ısrarla “göstergeleri yok sayar, onca işareti yorumlamayı reddeder”, en gözle görülür şeyler bile reddedilebilir, inkâr edilebilir, bizi bekleyeni de görmek istemeyiz. Hatta belki ilkelerimizin hangi aşamada aşınmaya uğrayacağını, nerede onları görmezden gelip “esneteceğimizi” de biliriz. İlk canalıcı soru da buna dair zaten: “Sorabilir miyim, siz hangi ölçüde prensipleri bir yana bırakabilirsiniz? Demek istediğim, genelde hangi ölçüde bir yana bırakırsınız? Hangi ölçüde vazgeçersiniz, teoriden yani? Bunu zaman zaman hepimiz yaparız, aksi takdirde yaşayamazdık; işimize geldiği için olabilir, korkudan olabilir, ya da mecburiyetten. Fedakârlık gereği, cömertlikten. Aşktan, nefretten. Siz genelde hangi ölçüde bir yana bırakırsınız?” Romanın kahramanının cevabı “duruma bağlı”dır. Ama zaten hemen hepimiz için duruma bağlıdır. Ve bu yüzden de duruma ve koşula bağlı olmaksızın ilkelerini savunanlar iyice esrarengiz hatta anlaşılmaz varlıklar haline gelirler. Hatta ilkelerin diğer savunucuları tarafından bile. Tupra’nın dediği gibi bunlar zaten yaşayamazlar ve acı son ilke muhafızlarını önünde sonunda beklemektedir. Diğerleri, “duruma bağlı” düşünenlerse yaşayacaklardır.

Cangıl. – Böylece her şeyin çok çok öncesine döneriz. Canlının sadece kendisi için var olduğu kökensel duruma. Yaşayamama durumuna. “Başkalarını düşünmekten vazgeçmeyi öğütleyen bu deyimin [kaçan kurtulur] bir anda tekrar geçerlilik kazandırmaya çalıştığı orman kanununu hepimiz doğal olarak benimseriz, hayatımızın yarıdan fazlasını onu askıya alarak ya da bastırarak yaşadığımız halde, bir saniye bile tereddüt etmeden ona döneriz. Aslında orman kanununa her an, her koşulda uymamak ve boyun eğmemek için sürekli nefsimizi köreltir, çile çekeriz; buna rağmen kabullendiğimizden daha çok uygularız onu, ama belli etmemeye çalışır, uygarlık görüntüsünün ardına gizler ya da başka saygılı yasalarla kurallar kisvesi altında, daha yavaş daha dolambaçlı, dolaylı yoldan uygularız; her şey zahmetli olur, ama özünde bizi yöneten, bize emir veren bu kanundur.” Tabii ki burada artık dayanışmanın, yardımlaşmanın yeri yoktur ve aslında insanların bizden talepleri de bir yükten ibarettir. Bu çerçevede terbiyeli olmak da kibarlık da kişiyi mahvedecektir. “Kibarlık yüzünden hayatım elden gitti.” Hassasiyet de kişiyi öldürür. O da bir tür zehirdir. İnsanlara ve olaylara karşı hassasiyet. Belki bu da terbiyenin komşusu olan bir kavramdır. Tıpkı acı bağımlısı kılınmak gibi hassasiyet bağımlısı da kılınırız ve bu bizi çürütür, savunmasız kılar. Halbuki ihtimam göstermekte hassasiyetten başka bir şeyler var. Mesafe var bir kere. İhtimam gösteririz ama olayın içinde erimeyiz. Anlatıcı-Deza elbette orman kanunundan yana değil. O daha ziyade hakikatperestliğe ikna olmama çabasında. Belki yazar için de aynı şey söylenebilir. İnsana öyle geliyor ki, Marías kitap boyunca tartıştığı “dolaysız hakikat” argümanlarını öylece cevapsız bırakarak belirsiz konumda kalmayı tercih ediyor. Zira belki de yazar gerçekte insani yaklaşımın tüm bu iddalara karşılık verebilecek gücü olmadığını düşünüyordur. En azından argüman bazında gücü olmadığını. Zaten sonuç karşı düşüncelerle değil basit bir tavır alışla gelir her zaman.

Dehşet. – Hakikatperest tüm insanlığı körlükle itham eder. Görmeme çabasıyla suçlar. Hatta görme cesaretsizliğiyle. Bilmek istememeyle. Halbuki her türden sonun işaretleri daha başından göz önündedir, işin nereye varacağı başından bellidir. Üstelik “...genelde olayların nasıl sonuçlandığını, nasıl geliştiğini, bizi neyin beklediğini, nereye doğru yöneldiğini, sonunun ne olacağını biliriz; her şey karşımızdadır, aslında dürüst anlatılarda olduğu kadar ilişkilerde de her şeyi daha en başından görmek mümkündür, bakmaya cesaret etmek yeter; tek bir an, gelecek yılların, neredeyse bütün hikâyemizin tohumunu içinde barındırır, yüklü ya da vahim tek bir an; istediğimiz takdirde onu görür, genel hatlarıyla izleyebiliriz...” Böylesine bir açıklıkla olacakları görmek dehşet uyandırıcıdır. O yüzden kimse görmek istemez. Hüküm vermek hatta önyargılı davranmak bile kamusal suç addedilir bu yüzden. Eğer “vahim tek bir an”da ihtimaller önümüzde açılıyorsa önyargı bile o denli suç sayılmaz. Aslında belki onu sezgi olarak bile görebiliriz. Ama tabii bu dillendirilmez, yargılar dillendirilmez ama bilinir. Kimse böyle şeyleri üstüne almaz zaten. Dillendirmez de. Çünkü dillendirmek kamusalın dışına itilme tehlikesini taşır. Hatta kendi kendimize dillendirdiğimizde bile. O zaman da içimizdeki “kamusal” devreye girer ve korkarız. Dışarıda kalmanın dehşetiyle susarız. Kendimize susarız.

Sanrı. – Rosset’e göre “gerçeklik yoğun biçimde acı verici olarak hissedilmeye başlandığı andan itibaren işin rengi değişir; gerçeklik etkilediği kişinin hoşgörüsüzlüğü ile karşı karşıya bırakılır, halbuki gerçeklik, gerçekliğin kendisini anlamaktan aciz kişide basit ve geçici bir şaşkınlık halinden başka bir şey değildir.” Yani hakikat yalnızca korkunç değildir aynı zamanda gerçekliktir de. Ama neyse ki sanrılarımız var. Yalnız olmaktan korkarız ve hep kollanıp gözlendiğimiz duygusuyla yaşamak isteriz. Her anımız, her düşüncemiz neredeyse doğaüstü güçlerce izlenmektedir ve bu avuntu insana iyi gelir. Evren, tanrı, kader ya da hatta üstben. İnsan tüm düşüncelerinin bir yerlerde kaydedildiği ve sonsuza kadar saklanacağına bile inanabilir. Ama zaten insan her şeye inanabilir. Zaten o nedenle “her şeye inanılan bir zaman” vardır. Tersine olan şeylerin olmadığına, gerçekleşmediğine de inanabiliriz. “Böyle bir şey olmuyor”, “olmadı” diyebiliriz. Yani gerçekleşenlerin bile güvencesi yoktur. Böylece olanlar olmuyordur veya olanlar sürekli birilerinin refakatinde gerçekleşiyordur. Hem seyredilmeden, yargılanmadan, ilgilenilmeden yaşamayı kabullenmek kolay değildir. İhmal edilmek, hiçe sayılmak dayanılmazdır. Yargılanmak, hüküm giymek bile bundan iyidir. Vicdanın rahatlatılması da avuntular alanına aittir ve “kendi vicdanına kendini bağışlatmak çoğunlukla zor değildir.” Olmuş olanın olmadığına kendimizi ikna etmek de kolaydır ve herkes kendi hayat hikâyesini usturuplu biçimde yeniden ve yeniden düzenleyebilir. Böylece kimsenin vicdanı güvenilir bir merci değildir. Geçmişin tahrifatı sonsuz imkânlar içerir ve bu arenada gerçekten de olanlarda ısrar yani dürüst kalma çabası kişiyi yok eder. Gerçi böylesi dürüstlükler de başlı başına esrarengiz tutumlar olarak algılanmalılar. Hatta geçmişte acı çekenlerden dilenen özür bile gerçekte yalandır. Artık vicdanın düpedüz güvenilmezliği aşamasına ulaşırız. Ne başkalarınınkine, ne de kendimizinkine.

Hazırlık. – Çağ bozulmuşsa acıya hazırlık manasında da bozulmuştur. Sertliğe ve şiddete hazırlık anlamında da. Korku ve şiddet uzakta ve belirsizdir. Özellikle de Batı’da. Hakikatpereste göre Batı dışındaki dünya dolaysız gerçekliğe daha yatkın yaşamakta, korku ve şiddetle hakiki manada yüzleşmek durumunda kalmaktadır ve galiba bu da “sağlıklı” bir şeydir. Batı ise hazırlıksızdır ve insanlar korkuya karşı çıplak kılınmaktadır. Çocuklar daha da hazırlıksızdır. Eskiden “her çocuğun bir gün gelip yetişkin olacağı hiç unutulmazdı. Şimdi daha ziyade yetişkinler yaşlanıncaya kadar çocukmuş gibi yapılıyor, üstelik de ahmak ve ödlek birer çocukmuş gibi.” Öte yandan acıya, korkuya, şiddete hazırlıksızlık acıyı, kişilikte demlenen bir zehirmişçesine akışkanlaştırır. Acı gereksiz biçimde yayılır ve insanı felç eder. Hatta “...eğitim her geri zekâlıya her salaklığı trajediye dönüştürsün diye” verilir ve “İnsanlar gerçek bir neden olmadan acı çeksin diye eğitilir... Ruhlar sürekli pamuklarla sarmalanır.” Böylece ruhlara gösterilen hastalıklı ihtimam dünyayı travma cennetine dönüştürür. Tupra’nın, Wheeler’in karşısındaki safta yer alan Deza’nın babası bile eğitimin korku eğitimi olduğunu düşünür: “...çocukları sersemletici bir mutluluk ve sahte bir huzur balonu içine hapsetme eğilimi var; onları endişe verebilecek şeylerden bile uzak tutmaya, korkuyla tanışmalarını, hatta korkunun varlığından haberdar olmalarını engellemeye çalışıyor anna babalar (...) Çocukları koruyan şey, başkasının korkusunu algılamak, onu kendi temeldeki güvenli konumundan sükunetle kavramaktır; korkuyu başkaları özellikle de kurgu kişileri aracılığıya, dolaylı olarak yaşamaktır (...) bir şeyi hayal etmek ona direnmeye başlamak anlamına gelir.” Bu yolda kamusal acıya ortak olmak bile çağın işareti, çağın zayıflığı oluverir. Her türden toplumsal duyarlık, duygudaşlık konu dışıdır: “Sen çağının adamısın Jack, çağına fazlasıyla aitsin, bu da insanın olabileceği en kötü şeydir, çünkü herkesin ıstırabı senin için de ıstırapsa işin zordur (...) Fikir birliğine açıklık yoktur, nefes alınamaz, havasızdır, en çok paylaşılan ortak alanda bile.”

Sükut. – İnsanlığın boşboğazlığına çokça değinilmiştir. Konuşmak ve anlatmak ardımızda silinmeyen izler bırakmak demektir ve insan durmaksızın konuşur. Kendini, duygularını ifade etmekten, yaşamını aktarmaya çabalamakan geri duramaz. Anlatmasak bile bu bir tutum olarak kendi kendine bir şeyler anlatır. Bundan kurtulamayız. “Hiçbir şey söylememek bir şey söylemek demektir ve söylenene inanılacak bir zaman mutlaka vardır.” Yani anlatıp durduklarımızın, hatta sustuklarımızın istikbali üzerinde hiçbir denetimimiz yoktur. Yalanlar bile anlatılan kimi doğrular kullanılarak imal edilirler. Muhtemelen bu yüzden korkuya karşı, şiddete karşı hazırlıklı olmak gerektiği gibi aynı zamanda da çenemizi tutmamız gerekir. Sükut kişinin kendini korumasının bileşenlerinden birisidir bu anlamda ve aşağıdaki tavsiye kitap boyunca bizi bıkıp usanmadan izler: “Sus, sus, hiçbir şey söyleme, kendini kurtarmak için de olsa. (...) Sus ki, kurtulasın.” Dolaysız gerçeklik, insanın tabiatından o derece emindir ki ağızdan çıkan her sözcüğün bir sakız gibi üzerimize yapışıp bizi izleyeceğini durmaksızın tekrarlar. Kendine dair bir şey anlatmamak hakikatperestin amentüsüdür yani. Öyle ki, ütopya bile açıklama gerektirmeyişiyle ütopyadır: “bir gün gelecek pürüzler giderilmiş olacak ve o zaman hayat gerçekten anlatılamaz olacak...” Ne anlatma, ne dinlemek zorunda kalma; biteviye bir sükunet.

Şiddet. – Orman kanununun geleceği yer önünde sonunda şiddettin geçerliliğidir. Şiddetin güncelliği zaman içinde belirsizleşmiştir. Burada bile bir tür nostalji sezer gibi oluruz. Geçmişte şiddet kaçınılmazdı buna karşın günümüzde savaşlar zihinden ve hayattan uzaklaştırılıp sanallaştırılmaktadır. Yine en azından Batıda. Oysa orman bir yaşam savaşımı olarak şiddetin meşrulaşması anlamına gelir. Hakikatperest de bu meşruluk üzerinden konuşur zaten. Hatta suç kavramı bile giderek esnemeye başlar. Hakikatperest açısından suçun giderek genişlemesi ve durmaksızın yeni suçlar üretilmesi, “icad edilmesi” bile saflıktan uzaklaşmaktır. Devletin temeli “kimsenin asla temiz olmamasına” dayanmaktadır. Üstelik şiddet kurbanlarıyla şiddeti uygulayanlar arasındaki farklılık da zaman içinde belirsizleşir. Bu durumda kitap boyunca bizi izleyen tiradı hatırlayıveririz: “Onca şüphe, onca işkence, onca acı niyeydi?” Şiddetin olağanlaştırılması, daha doğrusu doğallaştırılması sonucunda onun yarattığı korkuyla birlikte yaşama da gündeme gelecektir. Yukarıda korku eğitiminden söz ettik zaten ama hakikatpereste bu yetmez. Korkudan yararlanmak ve ona güzelleme yapmak da gerekir: “Korku dünyanın en büyük kuvvetidir, yeter ki insan ona uyum sağlasın, onun içine yerleşsin, onunla barışık yaşasın, enerjisini onu kovma mücadelesine harcamasın.” Romanın kahramanı Deza korku uyandırdığını fark ettiğinde, bunun “nahoş ve kabullenilemez bir duygu” olduğunu söyler ama öte yandan bundan hoşlanır gibi olduğunu da itiraf etmekten geri kalmaz. Bu herhalde “düşünceden bile önce gelen” alana ait bir duygudur. Bunun üzerine yazar Deza’ya bir de şiddeti bizzat uygulayabilme imkânı sunar. İnsanın, en tereddütlü, şiddetten en midesi bulanan kişinin bile, kendini o konumda görmeyen birinin bile şiddet uygulayabileceği, bunun bilgisine doğal biçimde sahip olduğu vurgulanmaktadır. Yani kimsenin kendisinden emin olmaması mı gerekmektedir? Zaten “alışık olmasak da [şiddet uygulamayı] hepimiz daima biliriz” denir. Ama hakikatperestin ikinci can alıcı sorusu da zaten bu konudadır: “Niçin önüme geleni tartaklayamam, önüme geleni öldüremem?” Artık tüm cevapların naif ve çocukça kaçacağı duygusuyla irkiliriz. Deza da irkilir. Ahlak, insanlık, din, “komşunu sev”, yasa, hukuk, bunların hiçbirinin geçerli bir cevap oluşturmayacağını düşünür. Açıkçası okuyucu da Deza’dan farklı durumda değildir. Nihayet üçüncü ciltte Deza bir cevap verebilir. Olayların akışı Deza’nın cevabının ikna edici bulunup bulunmadığını okumamıza el vermez ama yazarın tercihi olan bu belirsizlik aynı zamanda bizzat kendisinin de içinde bulunduğu gölgeli alana ait muhtemelen. Yazar cevabın ikna edici olup olmadığını okuyucunun kendisinin tartışmasını istiyor. Aslında Marías kitapta tartıştığı hemen her şeyi okuyucunun kucağında bırakıyor. Hakikat tamamlanmaz, tartışma sonuçlanıp kapanmaz.

Dolaylı hakikat. – Deza kitap biterken hakikatperestlerin dünyasından, insanların dünyasına döner. Olağan akışa. Seçimi bizi rahatlatır. İlkeler, ahlak, insanlık ve vicdan dünyası bildiğimiz bir dünyadır ne olsa. Ama açıkçası zehir kalır. Zehir hakikat dünyasına ait yaralardır. Tortu olarak işler ve insanı rahatsız eder. İnsanın yaşamak için, insani bir yaşam için gerçekten de aldanışlara ve örtülere ihtiyaç duyduğunu duyumsarız belki. O hakikatlerle yaşayamayız. Ya da onlarla yaşamak başka türlü bir yaşamaktır. Tüm tersine işaretlere rağmen umudun kanıtlara ihtiyacı yoktur diye düşünürüz. Belki yazar da böyle düşünmektedir. Belki yazar da babası gibi düşünmekte, vicdanıyla güreşen insanların, kendiyle cebelleşenlerin çağdışı kaldığını düşünmektedir. Buna rağmen bir seçim yapar. Hepsi bu. Kanıtsız ve belli belirsiz. Kötülüğün sanıldığı kadar derin olmadığını, nefret uyandırana duyulan marazi hayranlığa değmediğini ve hatta kötülük denilenin sanılandan basit olduğunu düşünürüz. Asıl esrarengiz olan böylesi bir dünyadaki iyiniyettir. Hakikatperestin budalaca bulduğu ve belki de haklı olarak imha olmaya mahkum gördüğü iyiniyet. Marías bizi bu noktada bırakıyor. Zehir ve iyiniyet ikileminde bırakıyor. Muhtemelen kendisinin de karar vermeye yanaşmadığı ikilemde. Zamanın bir sis gibi tüm seçimleri örteceğine, anlamsız kılacağına dair tatsız hakikatin eşiğinde durup düşünüyoruz: “İzin ver hiçliğe dönüşsün, bırak olmuş olan olmamış olsun. Buna dönüşeceğim, olmamış olmama izin verilecek. Yani zaman olacağım, asla görülmemiş olan ve kimsenin asla göremeyeceği zaman.”

Devamını görmek için bkz.

Hasan Turgut, ''Javier Marias’ın Yarınki Yüzün’ü: yıkıntılardan artakalan'', Mesele Dergisi, Mayıs 2012

İnsanın şimdiki zamanında birdenbire beliren geçmiş, ağır bir şok kaynağıdır. İradi ya da gayri-iradi hatırlanan şey kişiye yeni bir yol açar, hiç ummadığı, aklından geçirmediği dehlizlere dalmasına sebp olurken, çalmadığı kapılara, gözden kaçırdığı mekânlara, unuttuğu bazı vasıflarına tekrar ilgi duymaya başlamasını da sağlayabilir. Ama çoğunlukla, geçmiş, bir felaket gibi çöker üstümüze.

Modernliğin gündelik hayat bilgisi hafızanın tahribatı pahasına yaşanırken, öngörülebilir bir durumdur bu aslında. Düşüncenin giderek kısır bir alıştırma sürecine indirgenmesinin mimari olan bu bilgi mevcut iken şüphesiz dünya da aynı kalamaz.

Walter Benjamin, “Kulak verdiğimiz seslerde, artık susmuş olanların yankısı yok mudur? Kur yaptığımız kadınların tanımadıkları kız kardeşleri olmamış mıdır? Böyleyse eğer, bizimle geçmiş kuşaklar arasında gizli bir antlaşma var demektir. Bu dünyada bekleniyorduk biz,” derken,1 sadece mesiyanizme atıf yapmıyordu.

Bizden önce yaşayanların bizim üstümüzdeki haklarından, hayatın sarsılmaz bir zincirin toplamı olduğundan, hayat denen diziler toplamının ölüler ve ölü olmayanların müşterek birlikteliğinden kurulduğundan, bilmediğimiz, görmediğimiz, duymadığımız kişilerle aramızdaki gizli bağdan da bahsediliyordu burada.

Benjamin kendi özgül tarihsel koşullarının sonucunda kurguladığı tarihsellik zincirinde geçmişte olmuş bitmiş vakaları, çoktan içi boşalmış nesneleri, artık kimsenin dönüp bakmadığı kişileri bugünün ışığında canlı kanlı hale getirir, onları zamandışılıklarından çıkartarak yeniden bütünün parçası kılar. Geriye dönülüp bakıldığında, geçmişe gösterilen bu özenin, hafızayı kendi başına bir amaca dönüştüren bu bakışın negatiflerine de rastlanır:

Bu tarafın hanesine “tamamen modern olunmalı” diyen ve şiirsel mesaisini eskiye ait tüm alışkanlıkların yıkımına harcayan Rimbaud’dan, iyinin karşısına kötüyü, güzelin karşısına da çirkini koyup, hayatı süresince mahkemelerden ve alacaklılardan yakasını koparamamış Baudelaire’e, dünyanın tarihsel birikiminin depolandığı alanlar olan kütüphanelerin yakılmasını savunan Dadacılardan, klasik biçim anlayışını adeta iğdiş eden Artaud’ya kadar birçok isim kaydedilebilir.

Ancak tam bu noktada bütün bu isimleri birleştirecek, onları da etkilediği su götürmez olan bir isimde, Nietzsche’den bahsetmek gerekir. Şöyle yazar Nietzsche: [İnsan] unutmayı bir türlü [öğrenemeyip] hep geçmişe bağlı kalma eğiliminde olduğu için şaşar durur kendine: Ne kadar uzağa ve ne kadar hızlı koşarsa koşsun, zinciri de onunla birlikte koşar. (...) Eylemde bulunan kişi, Goethe’ye göre vicdansız olmak zorunda olduğu gibi, aynı zamanda bilgisiz de olmalıdır; bir şeyler yapabilmek için her şeyi unutur; arkasında bıraktıklarına karşı adaletsiz ve yalnızca tek bir doğru bilir –kendi eyleminin sonucu olarak şimdi varlık kazanan şeyin doğruluğu. 2 Benjamin’deki naif geçmişe yaslanma duygusu burada yerini tamamen zeminsizliğe bırakmıştır. İnsanın yürümesi, yol alması ve zaferler kazanması ancak geçmişten radikal bir kopuşla gerçekleşecektir. Nietzsche’nin sertliği, aman tanımayan tavrı eylem adamını anıştırır.

Paul de Man’a göre, onun amansız unutuşu, kendisini geçmişteki bütün eylemden azade kılan körlüğü, sahici modern tavırdır.3 Körlük önemli bir kavramdır; bakmak ve görmek eylemlerini de aşan, sadece dilin imkânlarıyla açıklanamayacak bir nüfuza sahiptir.

Benjamin’in serpilmesi adına yapıtının bütün imkânlarını seferber ettiği geçmişle -bugünü bağrında bir tohum gibi saklayan geçmiş- Nietzsche’nin bir an önce kurtulmayı dilediği geçmiş arasında salınan birçok edebiyat metnine şahitlik ettik.

Herhalde bunların en tanınanı Proust’un Kayıp Zamanın İzinde’siydi. Benjamin’in sıkı bir Proust okuru olduğunu bilmeyen yoktur; hemen hemen aynı zamanlarda yaşamış Proust ve Nietzsche’nin de hiç değilse birbirlerinden haberdar olduklarını tahmin edebiliriz.

Ancak ben bu yazıda, biçimsel hacmi ve yatağına kattığı geçmiş anlatısıyla Kayıp Zamanın İzinde’yle kıyaslanan ve hem Benjamin’i, hem de Proust ve Nietzsche’yi okuduğunu varsayabileceğimiz Javier Marías’in Yarınki Yüzün4 adlı yapıtından bahsetmek istiyorum.

Paul de Man yukarıda da andığım yazısında şöyle der: “Tarihçinin aksine, yazar eylemle o kadar içli dışlı olarak kalır ki kendisiyle eylemi arasındaki her şeyi, özellikle de kendisini önceki bir geçmişe bağımlı kılan zamansal uzaklığı yok etme arzusundan kendisini bir türlü kurtaramaz. Modernliğin albenisi tüm edebiyata musallat olmuştur.”5 Yarınki Yüzün’de Marías’in sürekli didiştiği bir durumdur bu. Hatta bu sorunsal, zaman ve uzamda yaptığı hemen her yolculuğun vardığı menzil olarak kabul edilebilir.

BBC’de çevirmenlik yaparak geçinen Deza, Oxford’daki dostlarının tavsiyesiyle İngiliz istihbaratına girer, inanılmaz becerisi yüzünden girmek zorunda bırakılır. İşin içindeyken bile tam olarak ne yaptığından habersizdir; her şey gizlidir ve herkes kod ismiyle çalışmaktadır. Deza’nın İspanya’daki eşi ve çocuklarından ayrılarak yerleştiği İngiltere’deki serüveni ‘hayat yorumcusu’ sıfatıyla devam etmektedir.

İstihbarat servisine tavsiye edilmesini sağlayan şeyse, insanları yorumlarkenki dikkati ve ayrıntılara inmedeki başarısıdır. İstihbarat servisi odaklı bir polisiye sayılamaz Yarınki Yüzün; yapıt bunlardan ibaret değildir elbette. Anlık sıçramalar ve hatırlama seanslarıyla geçmişe gidilir, orada konaklanır, taslaklar çıkarılır.

Bu sıralarda yapıtın haznesi giderek genişler; İspanya İç Savaşı’na, Deza’nın kendi kişisel tarihine ve romanın diğer önemli kahramanları Rylands, Wheeler ve Tupra’nın hayatları boyunca edindikleri suretlere tanıklık ederiz.

Deza’nın bu üç adamın gölgesinde sürdürdüğü Londra hayatı, arada bir hikâyeye dalan İspanyol ataşe De la Garza, servisten arkadaşı Pérez Nuix ve karısı Luisa’nın dahliyle daha da karmaşıklaşır. Deza, servisin gizli kapaklı işleri için yaptığı çeviriler -çoğunlukla Güney Amerika ülkeleri için- sırasında kendi hayatının da çevirisine girişir.

Hikâyesini bir yanda babasının İspanya’daki savaştan kalan anılarından devşirdikleri diğer yandan da ‘kaybedilen’ dayısı Alfonso’dan artakalanlar üstüne bina eder. Deza’nın metinler boyunca yaptığı gezintiler Marias’ın da siyaset, edebiyat ve genel planda hayat hakkındaki görüşlerini ortaya sermesine vasıta olur. Metinlerin parlama anları ekseriyetle ‘konuşma/susma’ ve ‘geçmiş’ üstüne edilen sözlere gelinirken yaşanır.

Yukarıda geçmişe yönelik iki tür bakış açısından söz ettim. Adı geçen isimlerin geçmiş hakkında tefekkürleri bitimliydi, donmuştu artık. Geçmiş ya bütünlüklü biçimde bir reddiyeye maruz bırakılıyor, tamamen yok sayılıp unutuşa mahkûm ediliyordu ya da rüzgârından faydalanılması gereken bir aralıktı, hiçbir koşulda unutulmayacak çocukluktu.

Gerilimsiz, mutlak, konturları iyice belirlenmiş bir tasavvurla karşı karşıyaydık. Bu ikili karşıtlığa bir üçüncüsünü ekleyense Paul de Man olmuştu.

Ona göre yazarın veya edebiyatçının geçmişle ilişkisi daha belalıdır; geçmişle yazar arasındaki uzaklığın aşılması meselesi edebiyatta yerleşik hale gelmiştir. Ne geçmişten büsbütün vazgeçilip yola devam edilebiliyor, yapıt radikal bir odak kılınabiliyordur ne de geçmişe kayıtsız şartsız bir teslimiyet görülüyor, yapıt onun karşısında mağlup pozisyonuna düşüyordur.

Modernist edebiyat bu iki gerilimli hattın yan yana gelmesiyle oluşmuştur. Gerilimin açığa çıktığı yerler kavramsal bir mücadelenin alanıdır. Wheeler Deza’yla yaptığı sohbetlerden birinde şöyle söyler: Geçmişe tahammül edilemiyor; onu düzeltememeye tahammül edemiyoruz, yönlendirememiş, yönetememiş, ondan kaçınamamış olmaya tahammül edemiyoruz. Bu yüzden de mümkünse geçmişi çarpıtıyor, tahrif ediyor, bozuyoruz; değiştiriyor ya da ayin, tören, simge ve sonunda gösteri haline getiriyoruz veya her şeye rağmen sanki müdahale ediyormuşuz izlenimi uyandırmak için deşip duruyoruz, onun değişmez olduğunu görmezden geliyoruz” (Ateş ve Mızrak, 212).

Wheeler’ın sözleri hemen her yerde yaşanan bir duruma işaret ediyor. İktidarın kurulma ve yaygınlaştırılma süreciyle yakından ilişkili bir retorikten söz edilmektedir. Devletler ya da insanlar geçmişe sahip olmak isterler; ondan cevaz almak, yararlanmak ama diğer yandan da bastırmak, unutmak isterler.

Geçmişi boş bir kütleye dönüştürünceye, ehlileştirinceye kadar gündemlerine almazlar. Gündeme getirilme çabalarınıysa provoke eder, hakkından gelirler. Sonra içi iyice boşaltılmamışsa eğer gündemlerine alır, yine kendi denetimlerinde, kendi hazırladıkları işaretler ve dilin dolayımında oluşturdukları bir süreçle onu da rafa kaldırırlar. 6 Marias modern toplumların tarih anlayışını eleştirirken çok da söz konusu edilmeyen bir teklif yapar. Atalarımız hakkındadır teklif; buna göre atalarımızın bizim üzerimizde herhangi bir etkisi kabul edilemez. İnsanın tekilliğine, dünyadaki nevi şahsına münhasır mevcudiyetine duyulan inanç dışavurulmuştur.

Marías özür bahsini açar. Atalarımızın geçmişte gerçekleştirdiği katliamların, cinayetlerin ya da zafer anlarının bizimle olan ilişkisizliği vurgulanmıştır.

“Neden başkalarının yaptığı kötülükler yüzünden özür dileyelim ki,” der esasta Marias; bunu hem geçmişin kendisine, yani bizim dışımızda var olmuş, bitmiş ve kapanmış bir dilimin hatırasına saygısızlık olarak kabul eder, hem de bunun üzerimizde oluşturacağı ağır sorumluluğu, hayatlarımızda yaratacağı büyük açmazları ya da kolaylıkları tanımak istemez.

Özür, özür dileyenler için, onlara başkalarının adına konuşma yükümlülüğü verirken basit bir kurtuluş da sağlar. Geçmişten, geçmişin devasa yükünden arınılır böylece.

Başka bir tarih yazımına geçilmiştir; yeni bir geçmiş adına söz alınmış, zararlı olan bölümler pürüzsüzleştirilerek başka içeriklerle doldurulmuştur. Sonuç olarak ölülerin, geçmişteki eylemlerin failleri olanların söz söyleme hakkının, dünyayı olduğu gibi bırakma arzusunun önüne geçilir.

Tarihte ne olup bittiği bir yandan bilinmek istenmezken, diğer yandan pervasız bir merakla her tarafı kurcalanır, teşhir edilir, deformasyona uğratılır. Geçmişteki yüzümüz bugünkü yüzümüzün baskısı altında sırf yarınki yüzümüzün selameti için masaya yatırılır ve sakıncalı manzaralardan feragat edilir.

Bu süreçte dolaşıma yeni dizgenin haberciliğini yapan simgeler sokulur.

O güne kadar başka grupların sultasında olan ve varlığıyla bu gruplara bir direniş imkânı veren geçmişin iktidar eliyle restorasyonu, sözü geçen grupların kültürel ve siyasal açıdan gerilemesine sebep olur. Bir mücadele sahası, bir mevzi olarak geçmiş, iktidarın yahut iktidar odaklarının saldırıları karşısında çaresiz kalmıştır, çırılçıplaktır artık.

Marias’in retorikleri Paul de Man’ın tespitini doğrularcasına geçmişle modernlik arasındaki uzaklığı kapatmaya çalışır. Ancak yine modernliğin doğasından kaynaklanan sebepler bu uzaklığı devamlı arttırır. Geçmişe gidildikçe ondan geliniyordur. Ne tam bir unutuştan ne de mutlak bir hatırlama ilişkisinden söz edilebilir; sadece gerilim, sadece didinme, sadece yılgınlık.

Paul de Man ‘musallat’ kelimesini kullanırken haklıdır; modernlik tüm dertleriyle yazarın karın ağrısı haline gelmiştir. Deza’nın metinler boyunca yaptığı atılımlar, unutuş ve inatçı hatırlama yerleri bu ağrıdan doğmuştur. Bu ağrıyı zararsızlaştırmak için ateşlere düşmüş, kendisini mızraklara siper etmiş, bu yarayı iyileştirmek için dansa kalkışmış, rüyalara dalmıştır.

Deza birçok kere istihbarat servisindeki yoğun ve kirli iş temposundan sonra eve döndüğünde karşıdaki apartmanda dans eden insanlara rastlamıştır. Onların hareketlerini, poz ve jestlerini taklit ederken aralarında gizli ve bir o kadar da açık bir bağ kurulmuştur. Sonsuz düşünmenin başladığı, hayatına üşüşen ıstırapların gardını düşürdüğü anlardır bunlar. Dans korkunun, biteviye sürüp giden maskeler edinme oyununun boşluğa düştüğü yerlerde görünür.

Metinlerde dansın belirmesi Deza’nın çok sevdiği Mancini’nin ezgileri eşliğinde rahata erdiğinin işaretidir. Dans anları Londra’daki gizli kapaklı hayatın açıklığa kavuştuğu anlardır ayrıca. Alain Badiou şöyle yazar: “Dans masumiyettir, çünkü bedenden önceki bir bedendir. Unutuştur, çünkü kısıtlılığını, ağırlığını unutan bedendir. (...) Elbette oyundur, çünkü bedeni her türlü toplumsal mimikten, her türlü ciddiyetten, her türlü görgüden uzaklaştırır.” 7 Metinlerdeki dans anlatıları Deza’nın çözülme zamanlarına denk gelir: Kurallar, maskeler ve somurtmalarla belirginleştirilmiş bir hayatın dışına taşma, hiçbir sorguya, suale cevap vermeyen, sadece başının dikine giden, çocuksulaşma, yoğunlaşma zamanlarına.

İstihbarat servisinde herkes başkasıdır; bütün personel birileri ağırlanırken ya da onlar başka yerlerde ağırlanırken daima kod isimler kullanmak zorundadır; herkes birbirine yabancıdır. Deza’nın çevirileri yabancılığın tercümesi değildir; aradaki mesafenin daha da artmasına yol açmıştır.

İnsanları tanıma ve yorumlama hareketi korku, paranoya ve çıkarlar tarafından örülmüştür. Mesafe bir türlü aşılamıyor, sınırlar kalın çizgilerle bir kez daha vurgulanıyordur sadece. Deza’nın ve gizli servisin işleri devletin vatandaşlarına yönelik tutumundan farklı değildir.

Devletin bakışı da korku, fesat ve kısa süreli gafilliklerce çerçevelenmiştir. Sürekli dakik olunmayı, her durumda uyanık davranmayı, hiçbir koşulda boşluklar bırakmamayı gerektirir. Tıpkı servisteki işler gibi: Deza’nın burada işe alınması devlete atfettiğim özellikler sayesindedir; onun insanları izlerkenki dikkat, hüner ve sürekliliği çevirmenlik yapmasında en önemli etkenlerdir.

Wheeler’ın ve özellikle ikinci ciltte Tupra’nın denetiminde yaptığı işler bu özelliklerini giderek belirginleştirirken, onda kimi huzursuzluklara da yol açar. De la Garza’nın başına gelenler bu memnuniyetsizliğin iyice ortaya çıkmasına sebep olur.

De la Garza’nın portresi iki metin süresince genellikle boşboğazlık ve şehvet durumlarıyla çizilmiştir.

Ne var ki Tupra’nın kimin yararına olduğu bile bilinmeyen bir iş yüzünden ona uyguladığı şiddet Deza’yı çileden çıkarmaya yetmiştir. De la Garza’ya zerre duymadığı merhamet, uygulanan şiddeti gördüğü anda birdenbire açığa çıkmaya başlar. Tupra bir kılıçla De la Garza’nın tepesindedir; neredeyse başını gövdesinden ayıracaktır. De la Garza yenilmiş, yerde iki büklüm yatmaktadır, Deza ise korkulu gözlerle hemen yanlarında, olan biteni seyretmektedir.

Öyle uzun bir fotoğraftır ki bu, Deza’nın kafasında sayısız varsayım üretmesini, hatırlama sürecini çalıştırmasını, şiddet üzerine düşünmeye başlamasını barındırır içinde. Hatırlama bu yönüyle oldukça işlevseldir; çünkü tarihteki dehlizlerin, karanlık ormanların ışımasına yol açmıştır.

Benjamin, Proust hakkında yazdığı ünlü denemede şöyle yazar: “Yaşanmış olay sınırlıdır, hiç değilse tek bir yaşantı bölgesiyle sınırlıdır; hatırlanan olaysa sınırsızdır, çünkü kendinden önce ve kendinden sonra olup biten her şey için bir anahtardır.”8 Deza’nın Wheeler, Tupra ve babası aracılığıyla yaptığı hatırlamalar sonsuzdur: Bunlardan biri de yukarıdaki şiddet bahsiyle yakından bağlantılı olan İspanya İç Savaşı’dır.

Deza’nın buradaki anlatısı esasta POUM liderlerinden Andrés Nin üzerinden kurgulanır. Troçkist lider Andrés Nin Sovyetler’deki Stalinist yönetimin İspanya’daki Cumhuriyetçilerle yaptığı kirli anlaşma sonucunda kaybedilir.

Marias, George Orwell’ın Katalonya’ya Selam’ından aktardığı bilgilerle onun derisinin yüzüldüğünü, hakkında kara propaganda yapıldığını, gözden düşürüldüğünü söyler. İki komünist uç arasındaki hesaplaşmaya kurban giden Nin’in yaşadığı şiddet, Deza’nın babasının okuldan arkadaşı Marés’in ve dayı Alfonso’nun yaşadıklarıyla birleşerek metnin ana güzergâhlarından biri haline gelir.

Şiddetin sıradanlaşarak gündelik bir rutine dönüşmesi; üstelik Deza’nın şefleri sayılabilecek Wheeler ve Tupra’nın da bizzat şiddet eylemlerinde aktif rol üstlenmiş olmaları anlatısal bir trajedi yaratır.

Deza hem çevirdiği insanları uzun uzadıya tartıyor hem de tam olarak kime ve neye hizmet ettiğini bilemediği istihbarat servisindeki şeflerinin geçmişini, demek kendisinin ve ailesinin geçmişini de araştırıyordur. Bu araştırma her zaman refaha erdirmez ama onu. “Geçmişin geri dönüşü her zaman kurtarıcı bir hatırlama ânı değildir.” 9 Bazen felaketlerin, uzakta soluk birer resme dönüşmüş yaşantıların, tarih kitaplarına düşülmüş acımasız notların da mekânıdır geçmiş. Tıpkı Nietzsche’de olduğu gibi derhal unutulması, talepkâr biçimde kendini dayatırken bile bellekten kovulması gereken olaylar kümesidir. Deza’nın hatırlaması kanal açıcı işlevler edinir edinmesine; ancak hatırlamadan taşan, kolay kolay kabul edilemeyecek, bir çırpıda hafızaya yazılamayacak gerçeklere de kapı aralar.

Yine de bütün dehşetine ve korkunçluğuna rağmen şiddetin anlatılması insanları birbirine yaklaştırır; aynı acılara maruz kalmış olma dayanışma duygusunu fark ettirir. Onu yaşayanlar artık ölmüş olsalar bile bir nebze huzurlu olabilirler.

Nitekim hâlâ yaşıyor olanların değil de; sadece ölülerin bu huzurdan nasiplendiğini söylüyor gibidir Marías: Ölülerin birbirleriyle konuştuğundan, ortak bir dil icat ettiklerinden. Ölülerden özür dilemektense, maruz bırakıldıkları şiddeti sürekli gündemleştirmek, toplumun ikiyüzlülüğü teşhir etmek gerekir.

Felaketlerin faillerinin bir zamanlar aceleci bir uyumla yanında saf tuttukları şiddet mefhumuyla yüzleşmesi ama ondan kurtulamaması, bunun lekesini, yükünü daima yüzlerinde taşımaları sağlanmalıdır. Hem geçmiş, hem bugün, hem de yarınki yüzlerinde bu utanç nişanesiyle yaşamalıdırlar.

Özür dilemek, geçmişi tahrif etmek, kurbanlara ya da yakınlarına göstermelik tazminatlar ödemek failleri aklamaz, tam tersine suçluluklarını, yaşanan trajedilerdeki sorumluluklarını daha da arttırır.

Şiddetin havaya bıraktığı sözler dönüp dönüp toplumlarımızı vuracaktır. Şiddeti bir umut olarak gören bir toplumun kurtulma şansı yoktur. Kurtuluş ancak parçalanmasıyla mümkün olabilecektir; unutma ve hatırlamanın makaralara dengeli dağılımının sonucunda gerçekleşecek parçalanma ve ardından yaşanacak yeniden inşa süreciyle.

İktidarın şiddetle ilişkisi üstüne metinler boyunca kurulan cümlelere bazı afişler de eşlik eder. Afiş kullanımının ön planda olduğu bölümler iktidarın fiziksel şiddetinden ziyade sözel şiddetinin boyutlarını gözler önüne serer. Çoğunluğu İkinci Dünya Savaşı İngiltere’sinde Nazi casuslara karşılık alınan önlemler hakkında olan afişler konuşma/susma ikilemine dairdir.

İngiliz hükümetinin hazırlattığı ve ana fikri “careless talk costs lives/pervasız konuşma can alır” olan afişler halka uluorta konuşmamayı, Alman casuslara karşı dikkatli davranmayı salık verirken savaşın bir toplumsal seferberlik fikriyle birlikte düşünüldüğünü gösterir. Şu cümleler afişlerden birinde yazar: “Bir önceki savaşta pervasızca konuşmalar yüzünden çok can kaybı oldu. Tetikte olun! Gemilerin ve birliklerin hareketlerinden söz etmeyin.”

Herkesi hükümetle ortak savaşa çağıran, kritik bir dönemde suskunluğa gömülmelerini buyuran, şüphe ve keskin dikkate davet eden afişler devletin paranoyasının halkla buluştuğu ânı simgeler. Vatandaşlar işbirliğine çağrılırken ayan beyan konuşmanın çok can yakacağı söylenir.

Konuşma eylemi ancak devletin çıkarları için elzem bir durum söz konusu olduğunda gerçekleştirilmelidir. Bütün afişlerin ana fikri devletine sadık vatandaşların onun direktiflerini harfiyen yerine getirmesi üstüne tesis edilmiştir. Akıllı, uyanık ve kuşkucu bireylerden mükellef bir toplumda afişlerin sözel şiddeti nihayet her tarafın paranoya ve korku tarafından kuşatılmasıyla sonuçlanır.

Devlet dışarıda düşmana uyguladığı fiziksel şiddete ek olarak içeride de vatandaşlarına ödevler yükler; onları milliyetçilik naralarıyla ideolojisine malzeme yapar. En çok da ulus-devletlerin böyle amblem ve işaretler kullandığı görülür. Kötü anlamıyla ideoloji başka gerçeklik tasarıları yaratarak asıl gerçekliğin sümen altı edilmesine yol açar.

Simgesel anlatılar hem dolaysızlıkları hem de hafızaya hemen kaydolma özellikleriyle kitlelerin manipülasyonunda etkin rol oynarlar. Deza ile Wheeler’ın sohbetleri İspanya’dan, Gelibolu’ya, İngiltere’ye doğru savrulurken metinler de başka metinlerle konuşuyordur, diller arasında geçişler yaşanıyor, konuşmadan susmaya, susmadan konuşmaya, geçmişten bugüne, bugünden geleceğe gidiliyordur.

Yarınki Yüzün’de aralıksız sürdürülen konuşmaların da tükendiği, ölülerin bile susturulduğu, her şeyi nafile kılacak bir öneri vardır. Marias ‘nihai susuş’tan bahsetmektedir: Her dalıp gitmeyi eşitleyen, bütün zamanların suskunluklarını aynı seviyeye getiren, birbirine benzeten, aktaran, karıştıran, düzenleyen nihayet öngörülemez bir bağ yaratan nihai susuş. Deza’nın akıbetinin neyle sonuçlanacağını bilmiyoruz daha gerçi, ama şimdiden sonsuz susuşa, vedaya doğru gittiğini tahmin edebiliriz.

Bazı yapıtlar hiçbir yardım olmadan da kendi enerjileri sayesinde uzun mesafeler kat ederler. Bu tür anlatılara nadiren rastlasak da beklenen zamanın, harcanan emeğin, meşgul olunan işlerin bütün yükünü kaldırıp atmaya yarayacak hünerleri bize kaybettiğimiz bütün anları vermeye yetiyor.

Konuşmanın nafileliğinden, sonuçta dönüştüğü susuşa, hayatın geçersizliğinden, giderek dönüştüğü ölüme, ateşin kudretinden, gönülden dönüştüğü ıstıraba, geçmişin ağırlığından, bir çırpıda dönüştüğü unutuşa; Yarınki Yüzün çok az yapıtın adının geçtiği bir tarihe yazılıyor.

Devamını görmek için bkz.

Oylum Yılmaz, ''Anlatmak armağandır, zehirli bir armağan...'', Sabitfikir, Mart 2011

Javier Marías, kimilerine göre yaşayan en büyük edebiyatçılardan biri… Peki ama neden? Günün eğilimlerinin aksine edebi bir dile sahip olması, bu edebi dille siyasetten tarihe geçmişle, bugünle ve gelecekle hesaplaşması ve sanırım en mühimi de bütün bunlar ekseninde beklenmedik bir şekilde yüreğimize dokunmayı başarması... Biz Türk okurları onu Beyaz Kalp, Yarın Savaşta Beni Düşün, Ufkun Öte Yanı, Duygusal Adam romanları ve Yazınsal Yaşamlar adlı deneme kitabı ile tanıyoruz. Şimdi yazarı alması beklenen Nobel Ödülü’ne bir adım daha yaklaştıran Yarınki Yüzün üçlemesinin ilk kitabı Ateş ve Mızrak elimizde. Roza Hakmen tarafından Türkçeleştirilen roman, yazarı Nobel’e ne kadar yaklaştırır bilinmez ama bizi Marías’a çok yaklaştıracağı ortada, diyebilirim.

Ateş ve Mızrak’ın kahraman-anlatıcısı Jaime Deza; karısından boşanmak üzere olan, Londra’da yaşayan, İspanyol çevirmen Deza. Boşanmanın ağırlığını üzerinden atamaması, takıntılı bir bağlılıkla karısını, çocuklarını ve evini özlemesi dışında herhangi bir dikkat çekici özelliği yok gibi görünüyor anlatıcımızın. Ancak daha en baştan anladığımız, insanların iç yüzlerini görme konusundaki olağanüstü yeteneği, onu BBC’deki işinden edip İngiliz Gizli Servisi’ne alınmasını sağlayınca, hikaye ilginçleşiyor tabii. Bu yeteneği, Deza’nın üzerine düşen bir gölge, hatta karanlık… Tıpkı İngiliz Gizli Servisi’nin, derin devletin üzerindeki o gölge, o karanlık gibi. Aslında başlangıçta ne yaptığının pek üzerinde durmuyor Deza, bu iş sadece ailesine göndereceği daha çok para anlamına geliyor. Sözde çevirmenliğini yaptığı, sonra da izlenimlerini aktardığı Venezuelalılar, Meksikalılar ve diğer üçüncü dünya ülkesi insanları üzerinde pek düşünmüyor. Ama hizmet ettiği insanların neyin peşinde oldukları sorusu, kendisinin neye hizmet ettiği şüphesi, bir tür insan tercümanına dönüştürüldüğü düşüncesi kısa sürede içini sarıyor anlatıcımızın.

Anlatıcımız elbette bir Avrupalı. Ama, Franco dönemiyle, iç savaşla ve devamında otuz yıl süren baskı dönemiyle zedelenmiş bir İspanyol ne de olsa. Javier Marías, özellikle babasının faşist rejimde yaşadığı baskıları anlatıcının ağzından aktarmayı tercih etmiş zaten. Dolayısıyla İngiltere’nin dünyaya hükmetme çabasındaki üst Avrupalı bakışa ortak olamıyor kahramanımız. Önüne çıkarılan insanları gözlemleyip yargıladığı gibi, derin devleti de ondan yara almış bir birey olarak gözlemleyip yargılıyor.

Okurunu kimi zaman yorabilecek, uzun upuzun cümleleri, derin analizleri var yazarın. Kişisel hikayelerden toplumsal çıkarımlar yapabiliyor, tarihi-toplumsal hareketlerin bireylerin kimlik edinme çabalarına nasıl yansıdığı üzerine uzun uzun düşünebiliyor.

“İnsan asla hiçbir şey anlatamamalı, bilgi de vermemeli, hikâye de aktarmamalı (...) Anlatmak hemen her zaman bir armağandır, anlatılan hikâye zehir taşısa ve saçsa bile; aynı zamanda bir bağdır, güven duymaktır; er veya geç ihanete uğramayan bir güven ise nadirdir.” Romanın anlatma derdi üzerine başlaması ve Deza’nın siyasete bulaşan babasının faşist rejimle başının belaya girmesi, hikayenin iki ana ekseninin oluşturuyor kanımca ve kahramanımızın başına gelmesi muhtemel felaketlerin de ilk ipuçlarını veriyor.

Olabilecek kişisel felaketi, hikâye boyunca geçmişle bugün arasında gidip gelirken geleceğe dair yapılan kötümser kehanetlerden de çıkarabiliyoruz. Deza’nın babasının, geçmişiyle istemeden de olsa girdiği hesaplaşmada günün eğilimlerine dair sözleri, hem kahramanımızın hem de yazarımızın bu bağlamda bakış açısını yansıyor kanımca. “Günümüzde herkes bir seri katilin ya da toplu cinayet işleyen bir katilin art arda ya da toplu cinayet işlemesinin, tecavüz koleksiyoncusunun koleksiyonunu çoğaltmasının, bir teröristin ilkel bir dava adına herkesin hayatını hiçe saymasının ve mümkün olduğunca fazla hayata son vermesinin, bir zorbanın sınır tanımadan zorbalık etmesinin, bir işkencecinin ister bürokrasi ister sadizm adına olsun sınır tanımadan işkence yapmasının sebeplerini merak ediyor. Nefret uyandıran şeyi anlama saplantısı var, aslında nefret uyandıran şeye marazi bir hayranlık besleniyor ve böylece nefret uyandıran kişilere de müthiş bir lütufta bulunuluyor.” Bugünden, böyle bir günden yarını, bugünün yüzlerinden yarınki yüzleri görmek çok da zor değil ne yazık ki… Javier Marías, aklını fesata, kötülüğe, kötülüğün doğasına takmış, hareket etmekten düşünmeye fırsat bulamayan, konsantrasyon bozukluğu derdinden mustarip günümüz insanından bir parça sağduyu ve derin konsantrasyon istiyor sanırım, vermeye değer...

Devamını görmek için bkz.

A. Ömer Türkeş, "Ateş, mızrak, dans, rüya, zehir, gölge, veda", Radikal Kitap Eki, 5 Ekim 2012

Yarınki Yüzün’ün ilk cildi Ateş ve Mızrak Türkçeye 2011’de , Dans ve Rüya yılın sonuna yetiştirilmişti. Zehir, Gölge, Veda ile üçleme tamamlanmış oldu.

İsmini IV. Henry’den alan, Proust’a gönderme anlamına gelecek şekilde yedi bölümden oluşan Yarınki Yüzün, üç ciltlik tek bir roman. Bu nedenle genel bir özet yapmakta yarar var.

Zehir, Gölge, Veda’nın başında ve sonunda bir ithaf cümlesi göreceksiniz; “Babam Julián Marías ve doğumundaki adı Peter Wheeler olan Sir Peter Russell’a ayrıca teşekkür borçluyum; onlar hayatlarını bana sunmuş olmasalar bu kitap yazılamazdı. Ruhları bu sayfaların kurmacasında da şad olsun.” Gerçekten de bu uzun hikâyeyi babanın ve Peter Wheeler’in anlattıklarına dayandırmakla kalmamış, onları birer roman kişisi olarak da canlandırmış.

Javier Marías’ın babası Julian Marías, Franco döneminde uzun süre hapis yatan bir aydın. Yarınki Yüzün’de onun faşist rejimde maruz kaldığı baskılar önemli bir yer tutuyor. Anlatıcının hayat hikâyesi ile yazar arasındaki benzerlikler çok açık. Ancak anlatılan Marías’ın ya da babasının hayat hikâyesi değil. Zaten Marías’a göre “kimlik gerçekten önemsiz, hayatta olduğumuz gerçeği ise tamamıyla rastlantısal”. Buna karşılık 20. yüzyılda yaşanan acılar fazlasıyla gerçek. İşte o gerçeği, bugünkü kimliklerimizi yaratan süreci ve geleceği kavramak için yazmış romanını. 20.yüzyıl tarihinin en karanlık bölgelerinde dolaşıyor Marías. Başka bir gelecek hayaliyle geçmişle ve bugünle keskin bir hesaplaşmaya girişmek niyetinde. Her üç cildiyle Yarinki Yüzün bugünü anlamak için geçmişle gelecek arasında mekik dokuyan zihinsel bir serüven romanı.

Ateş ve Mızrak’ta Yarınki Yüzün’ün kahramanı Jaime Deza ile tanışmıştık. Karısından ve çocuklarından ayrı yaşayan, karısını düşündükçe içini kıskançlık kaplayan İspanyol vatandaşı Deza, BBC’de çevirmenlik yapmak için gelmişti İngiltere’ye. İngilizcesinin mükemmelliği dışında bir özelliği daha var ki, Deza için neredeyse bir lanete dönüşmüş. Keskin bir gözlem gücüne, gözlediklerini yorumlama yeteneğine sahip. Bu özelliklerini fark eden dostu Peter Wheeler’in tavsiyesiyle İngiliz Gizli Servisi’ne -Güney Amerikalıların sorgusunda çevirmenlik yapmak için- alınmıştı. Ne var ki servis şefi Tupra’nın ondan beklentisi farklıydı; sorguladıkları kişiler hakkında yorumlarda bulunmasını bekliyordu Deza’dan.

Dans ve Rüya’da Deza’nın mesai arkadaşı Pérez Nuix’in ricası Deza’nın aklını karıştıracaktı. Genç kadın yorumlayacağı bir kişi hakkında olumsuz rapor vermemesini rica etmişti Deza’dan ve bu “küçük” rica Deza’nın belleğini ateşlemiş, amiri Tupra’yı sorgulamaya başlamış ve belki de en önemlisi kendisiyle iç heaplaşmasına girişmişti. Zehir, Gölge, Veda’da ilk iki ciltte tartışılan meseleler derinleşerek varlıklarını sürdürürken Deza’nın hayat hikâyesinde de bir ilerleme kaydediliyor. Yaptığı işten, tanık olduğu olaylardan, özel yaşamın tıkanıklığından sıkılan Deza karısı ile ilişkilerini düzeltmek için İspanya’ya döner. Ne tuhaf ki yeni bir hayat kurmak için şefi Tupra’nın –aslında hiç hoşlanmadığı- yöntemlerini kullanmak zorunda kalacaktır; “zehrin işlevi budur, içimize sızar ve her şeye bulaşır”...

Bilincin yolculuğu

Yarınki Yüzün Avrupa ve İspanya tarihine bakarak kavramaya çalışan dev bir eser. Javier Marías, kahramanı Deza’nın zihninden birinci tekil şahıs anlatımıyla geriye dönüşlü bir anlatım kurmuş; hiç unutmayan, her ayrıntıyı kaydeden bir belleğin zihninden aktarıyor hikayesini. Roman kahramanın ya da kişilerini diyerek genişletelim, şimdiki zamanda başlarından geçen dişe dokunur bir olay yok. Ama çarpıcı olaylar var; bütün bu savaşlarla dolu –uzak, yakın- siyasi tarih Deza ile o tarihe tanıklık etmiş dostu Wheeler ya da şefi Tulpa arasındaki konuşmalar aracılığıyla aktarılıyor. Savaşlarla, şiddetle, insanın insana yaptığı zulümle dolu bir tarih bu. İspanya İç Savaşı ile başlayıp II. Dünya Savaşı’na, oradan birçoğu emperyal güçler tarafından tezgâhlanmış günümüzdeki bölgesel savaşlara uzanan, hatırlaması bile travmatik bir dizi olay. Öyle ki Marías da bu işi daha fazla sürdüremeyeceğini fark edecektir...

İnsan yüzünü bir metafor olarak kullanıyor Marías. Alında Deza ve şefi Tulpa arasındaki ilişki de İspanya ve İngiltere arasındaki ilişkilerin bir metaforu olarak okunabilir. Bugünkü yüzümüzle –kimliğimizle- yarınki arasında doğrusal bir ilişki kurulup kurulamayacağını, insanın görme konusunda kendisine uyguladığı sansürü, gerçeklerden bu nedenle tarihten kaçışını ya da tarihi çarpıtışını sorgularken kendi kuşağından pek çok yazar gibi Marías da -Franco dönemiyle, kirletilmiş her şeyle hesaplaşırken- geçmişi kavramaya ve kendi yolunu bulmaya çalışan bir yaklaşım içinde. Deza ile birlikte kendi tarihini de aydınlatmaya, geçmişle yüzleşmeye, hesaplaşmaya çalışıyor. Siyasi tarihin dışında, belki bu tarihle biçimlenmiş gündelik hayat manzaraları da yansımış; insan ilişkileri, aşklar, evlilikler, geçmiş, adalet, iyilik, kötülük, sevgi ve şiddet. Anlatı zamanındaki her olay kahramanın zihninde bambaşka olayları çağrıştırırken zamanlar zamanlara, isimler isimlere, mekânlar mekânlara karışıyor. Sonra fırtına bir süreliğine diniyor, taşlar yerine oturuyor, şimdiki zamana geri dönüyoruz; yeni bir zihin fırtınası kopana kadar...

Her ne kadar kişilik çözümlemeleri geniş bir yer kaplasa, romanın gözle görülür bir kahramanı olsa da Yarınki Yüzün’de özne konumundan söz edemeyiz. Onun yerine tıpkı Proust, Kafka ve Joyce’un yapıtlarında olduğu gibi modern dünyanın mitolojisiyle karşılaşıyoruz. Javier Marías’ın roman kahramanının belleğinden sunulan modern insanın ve modern toplumun görünümü, aynı zamanda eleştirisi;

"...babam hâlâ eylemlerin bir iz bıraktığı, vicdanın sesini duyurduğu bir dünyayı düşünüyor. O dünyada vicdanlar elbette her zaman olmasa da genellikle seslerini yükseltiyorlardı. Oysa şimdi dünya tersine döndü; vicdanı susturmak, ağzını tıkamak kolay, hatta buna gerek bile yok, konuşması için bir sebep olmadığına onu ikna etmek daha da kolay. Günümüzde genel eğilim kendini masum hissetmek, her şey için derhal bir gerekçe bulmak, hesap vermemek ve ileride daha sağlam dayanaklara sahip olabilmek için sabretmek..." Günümüzde bununla elbette yaşanır, çok daha beteriyle bile. Günümüzde kendi kendini yiyip bitirenler, “mızrak, ateş, ıstırap, söz, rüya” ve bu tür fuzuli şeyler düşünen çağdışı insanlar istisna sayılıyor.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.