Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
 
  
 
ISBN13 978-975-342-771-5
13x19.5 cm, 352 s.
SARI ETİKET
ÖZEL İNDİRİMLİ
Liste fiyatı: 27,50 TL
İndirimli fiyatı: 12,00 TL
İndirim oranı: %56,36
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Graceland
Çeviri: Aysun Şişik
Yayına Hazırlayan: Özde Duygu Gürkan
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mayıs 2010

Bataklıklar üzerine kurulu, karmaşık, yoksulluğun ve yolsuzluğun kol gezdiği, ordunun hem yerüstü hem yeraltı dünyasını sıkı bir şekilde kontrol ettiği, insan hayatının sudan ucuz olduğu tehlikeli bir şehir: Lagos. Adını Elvis Presley'den alan ve bir gün onun gibi ünlü olmayı umut eden Elvis'in hayalleri ne kadar ışıltılıysa, içinde bulunduğu gerçek dünya bir o kadar karanlıktır: dağılmış bir aile ortamı, alkolik bir baba, işsizlik ve parasızlığa tek alternatif gibi görünen kısa vadeli, yasadışı kazançlar... Elinde yıllar önce ölen annesinin günlüğü ve zihninde geçmişin anılarıyla Lagos labirentinde dolanıp duran, çocukluktan yetişkinliğe geçerken kendine bir çıkış yolu arayan Elvis, birçok ikilemle boğuşur. Aileyle bireyi, gelenekle yeniliği, dürüst bir hayatla suça bulanmış bir hayatı, isyanla itaati karşı karşıya getiren bütün bu ikilemler, sadece Elvis'in değil, tüm Nijerya toplumunun içinde bulunduğu açmazı yansıtır niteliktedir. Resmettiği tablo her ne kadar kasvetli olsa da, Graceland renkli karakterler ve ilginç hikâyelerle, ince bir mizah anlayışıyla, Nijerya'ya has geleneklerle ve müzikle yoğrulmuş sürükleyici bir roman.

OKUMA PARÇASI

Birinci Bölüm’den, s. 18-20.

Lagos'un da zenginleri ve lüks semtleri vardı tabii; Elvis burada yaşamaya başladığından beri şehrin üçte birinin batıdaki zengin sayfiyelerden nakledilmiş gibi göründüğünü fark etmişti. Düzenli bahçelerin çevrelediği kahverengi kum taşından yapılmış güzel evler, geniş alanlara yayılan, beyaz ve toprak renginde İspanyol tarzı büyük çiftlikler, Frank Lloyd Wright tarzı zarif binalar, yeni ve yabancı arabalar vardı. Her şeyin bir kopyası vardı Lagos'ta, bu yüzden "Tek Kopya" takma adını hak ediyordu. Elvis bir keresinde bir gazetede, Nijerya'nın neredeyse dünyanın en çok milyonerine –yerel parayla değil, dolar olarak– sahip ülkesi olduğunu ve bunların çoğunun Lagos'ta yaşayıp, işlerini buradan yönettiklerini gururla ifade eden bir başyazı okumuştu. Yazar bu servetin yıllar içinde sahtekâr politikacıların, sabıkalı askerlerin, düzenbaz müteahhitlerin ve açgözlü petrol şirketi yöneticilerinin yardımları sayesinde oluşturulduğunu belirtmeyi unutmuştu. Ya da Nijerya'nın aynı zamanda yoksulluk oranı en yüksek ülkelerden biri olduğunu. Babası istatistikler hakkında ne demişti?

"Varsa marifetini, yoksa istatistikleri göster".

İki yıl önce Lagos'a geldiğinde on dört yaşında ve sefil bir haldeydi, kasabalı zihniyeti ve aksanı yüzünden dikkat çektiği okulda çevresine uyum sağlayamamıştı. Aslında çok bariz olmayan farklılıkları diğer çocukların gözüne batıyordu – okulda hiç kriket oynamamıştı, sinema hakkındaki bilgisi sonradan seslendirilmiş eski sessiz filmlerden ibaretti ve bildiği Amerikan laflarının tümü eski ve modası geçmiş sözlerdi. Diğer çocuklar "kıyak" ve "sağlam" gibi argo kelimeler kullanırken onun kelime hazinesi "Aksi şeytan," "Yeevet" ve "Kahrolası at hırsızları" gibi laflar içeren kovboy jargonuyla sınırlıydı.

Sonuç olarak okulu kırıp, vaktinin çoğunu oturdukları Maroko gettosundan çok uzak olmayan ıssız bir kumsalda geçirmeye başladı. Küçük radyosundan yayılan müziğin eşliğinde saatlerce dans numaralarını çalışıyordu. Başlarda kum hareketlerini sarsaklaştırıp yavaşlamasına sebep olmuştu. Ama figürleri akıcı bir hale gelene kadar inatla çalıştı. Sonradan düz zeminde dans ettiğinde uçar gibiydi. Kumsal, polisin kovaladığı evsiz dilencilerin sığınağıydı aynı zamanda; Elvis'e kibarca "cennete bir bilet" ister mi diye sorarlardı hep. Elvis marihuanayı her seferinde reddederdi ama koku sıcak havada asılı kalır, bir süre sonra çevresindeki gerçekliğe bütünüyle konsantre olmasını zorlaştırırdı.

Otobüsün arka tarafında yüksek sesle tartışan bir adam düşüncelerini bölerek Elvis'e ilk otobüs yolculuğunu hatırlattı. Lagos'a özgü bu otobüslerin parçalanıp dağılmasını engelleyen tek şey "sihir"di, zaten böylesine karmaşık bir araç Lagos'tan başka bir yerde icat edilemezdi. Otobüsün kasası Bedford serisindendi ve Britanya'dan ithal edilmişti. Gövdenin çerçevesi İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra yağmalanan Japon askeri kamyonlarından arta kalanlarla yapılmıştı. Ana gövde ise parçalanmış araba hurdalarından ve kullanılmayan çatı levhalarından oluşuyordu, yani şekle şemale sokulabilecek ya da uydurulabilecek her şeyden faydalanılmıştı. Sonunda ortaya, kanarya sarısı gövdesinden iki siyah şeridin geçtiği, gelişigüzel çatılmış sarı bir sardalye konservesini andıran bir araç çıkmıştı.

Otobüsler kırk dokuzu oturan, dokuzu ayakta olmak üzere elli sekiz yolcu taşıma kapasitesine sahipti ama çoğunlukla oturan yolcu sayısı altmışı, ayaktakiler ise yirmiyi bulurdu. İnsanlar yanlardan ve kapılardan dışarı doğru sarkarlardı. Hatta bazıları arka çamurluğun üzerinde durup portbagaja tutunurdu. Otobüsler yoğun trafikte zikzak çizerek o kadar hızlı giderdi ki yolcuların sağa sola çarpmasına, dışarı doğru sarkanların tehlikeli bir biçimde savrulmasına sebep olurlardı. Otobüsteki yaşlı bir adam Elvis'e, yoldaki ruhların otobüslerin etrafında dans ederek etine dolgun kurbanlar koparmaya çalıştıklarını söylemişti; dediğine göre bunu toprağın kutsallığını hiçe sayan yoldan öç almak için yapıyorlardı, zira yol onları köklerinden ayırıp korkutucu ve kafa karıştırıcı şehrin kaosu içinde kapana kıstırmıştı. Elvis bu ruhların belli bir yolu mu yoksa bütün yolları mı kendilerine mesken edindiklerini ya da neye benzediklerini hiçbir zaman bilemedi. Ama yaşlı adamın söyledikleri o kadar inandırıcıydı ki hiç unutmamıştı bu hikâyeyi.

Elvis esneyerek gözlerini kapadı ve başını otobüsün serin metal duvarına yasladı. Ön tarafta oturan bir adam aniden kalkıp, otobüsün tavanına gürültülü bir şekilde tak tak vurarak boğazını temizledi.

"Günaydın bayanlar baylar".

Tuhaf bir çınlama vardı sesinde.

"Bugün sizlere yeni bi ürün tanıtıcam, ürünümüzün adı Prasetmol. Her şeye iyi gelen bi ilaç, bunu aldığınızda ağrı, sızı, ateş hiçbi şeyiniz kalmaz. Kutusuna bakarsanız, son kullanma tarihi aralık seksen üçtür. Beyazların laboratuvarında çok uzun araştırmalar sonucunda ortaya çıkmış bi ilaç bu. Yugoslavya'da üretiliyo. Orda buna narkotik diyolar, çok da pahalıya mal oluyo. Bu ilacın Nijerya'da tanıtılması için imalatçılar bizi seçti, Yıldız Reklam Ajansı'nı yani, merkezi Orile Lagos'ta. Bugün bu ilacı benden çok düşük fiyata alabilirsiniz. Tanıtım amaçlı olduğu için yirmi tabletlik bu paket yanlız bi naira. Eczanelere gidip sorun, orda üç naira. Hemen bi tane alın, hem ana babalar, hem çocuklar için..."

...

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Nil Çalı, "Okunası Kitaplar", Mesele Dergisi, Ağustos 2010

Darbelerle ve yoksullukla terbiye edilen halklar birbirini iyi anlar. Çoğunlukla birbirlerinden habersiz de olsalar, aralarında, şiddet ve acıyla beslenen bir kardeşlik vardır. Bazen bir gazete kupürü, bir televizyon haberi ele verir bu kardeşliği, bazen de bir roman ya da film. Hikâye ve dil mekânı yerle bir eder, okura, “Ben bunları biliyorum, yaşadım, yaşadık” hissini verir. Şiddet elbette tartıya gelmez, mağdurda bıraktığı izle, açtığı yarayla ölçülür ama bu hissiyatın geçişkenliğini önlemez.

Chris Abani’nin yazdığı, Aysun Şişik’in çevirisiyle yayımlanan Graceland tam da yukarıdaki sava uygun bir roman. Mekân Nijerya, batı Afrika’da, hallice bir ülke ama ortadan bir okyanus bir de Akdeniz geçse de, konusu, dili ve sahiciliğiyle gelip Türkiyeli okuru da vuruyor. Ortada bir de Elvis Presley gibi bir “kral” varsa bu vuruş daha bir baş döndürüyor. Roman adını Presley’in Memphis’teki malikanesinden almakla kalmıyor, kahramanının adı da Elvis. Nijerya’nın eski başkenti Lagos’un varoşlarında yoksulluğu roman boyunca ya Elvis’in ya Bob Marley’in ya da ba?ka müzisyenlerin şarkıları havalandırıyor. Kahramanlar arasında bir ‘Kral’ da var, ama o rock’n roll değil, çöplerin ve intikamın kralı.

Elvis, “yeni dünya” saldırganlığının başladığı yetmişli yılların Nijerya’sına çocukluğunu teslim eden genç bir adam. Afikpo’da, küçük ama geleneklerin usulünce askeri yönetime kafa tuttuğu bir kasabada doğup büyüyor. Kendilerine ait küçük bir evde, büyücü ve İgbo kültürünün taşıyıcısı anneanne, kansere teslim olan bir anne, ilk cinsel uyarıyı yaşatan teyze, devlet memuru baba, kızına ve yeğenine yani Elvis’e tecavüz eden, ama hırsız oğlunu itibarı için öldürten amcayla birlikte yaşamanın sıkıntısını hayalleriyle atlatmaya çabalıyor. En büyük hayali ise iyi bir dansçı ve Elvis Presley kadar ünlü olmak... Yoksulluğun çeperini ancak ünle kırabileceğini erken keşfediyor çünkü, anneannesinden tırtıkladığı parayla dans kursuna yazılıyor.

Askerlerin iki darbe arasında vaat ettiği demokrasiye geçişe kanan, bununla da ölen karısının yarattığı boşluğu doldurma peşine düşen babası, seçilecek kadar zengin olmadığını bile bile görevinden ayrılıp da aday olunca hayatlarının akışı da değişiyor. Baba, seçimi kaybedince oğlunu da alıp Lagos’a, yoksulluğun merkezine göçüyor. Elvis bu yolculuğa içinde annesinin günlüğü olan tek bir heybeyle çıkıyor. Lagos’un gecekondu mahallelerinde, lağım farelerinin cirit attığı çöp yığınları, altından kanalizasyonun aktığı ahşap köprülerin birbirine bağladığı evlerin arasında dolaşırken, dans ederken, içerken, hatta işkence görürken heybesini hiç düşürmüyor omzundan. Okulu da bırakınca para kazanmak kaçınılmaz oluyor da, daha ikinci jigaloluğunda başı askerlerle derde giriyor. Sezinlediği, az buçuk tanık olduğu karanlık dünyanın içinde buluyor kendini, uyuşturucu ticaretine de bulaşıyor, organ mafyasına da. Elbette bu karanlık dünyanın patronları da askerler... Karanlıkta da aydınlıktaki ayrıksılığını saklayamıyor Elvis, yine ucuz kitap peşinde koşuyor, müzikle soluklanıyor, birkaç kuruşunu kendinden daha yoksullara yemek ısmarlamaya harcıyor. Kral’la da yolu işte böyle bir yoksulluğun paylaşımını sırasında tanışıyor. Askerlerden kaçarken onun ve müzik grubunun peşinde Nijerya’yı neredeyse baştan aşağı kat ediyor.

Elvis turne dönüşü yakalanıyor, ağır işkence görüyor, yine de çöplerin efendiliğinden sıkı bir muhalif lidere dönü?en Kral’ı ele vermiyor. Salı verildiğinde ise ne evini yerinde buluyor, ne babasının... Askerlerin ‘Ülkeyi Temizleme Operasyonu’, Türkiye’deki adıyla ‘kentsel dönüşüm projesi’ gettoları, barikatlar kurup karşı koymaya çalışan sakinleriyle birlikte yerle bir ediyor...

Sonra...

Yazar devletin şiddetiyle yoksulluğun gücü gücüne yetene uyguladığı şiddeti harmanlayıp soluksuz bıraktığı okuru kahramanlarının aldığı intikamlarla sakinleştirmeyi de deniyor.

348 sayfayı bitirip de kitabın arka kapağıyla baş başa kaldığınızda, Beyoğlu’nda, Kumkapı’da, ya da herhangi bir semtte, koluna taktığı onlarca saatle karşınıza çıkan Nijeryalılardan birinin peşine düşmeye niyetleniyorsunuz. Omzuna dokunup sorasınız geliyor:

–Elvis sen misin?

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.