Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-768-5
13x19.5 cm, 96 s.
Liste fiyatı: 10,00 TL
İndirimli fiyatı: 8,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Georges Perec diğer kitapları
Uyuyan Adam, 1990
Şeyler, 1998
W ya da Bir Çocukluk Hatırası, 2001
Karanlık Dükkân, 2015
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Bahçedeki Gidonları Kromajlı Pırpır da Neyin Nesi?
Özgün adı: Quel petit vélo à guidon chromé au fond de la cour?
Çeviri: Cemal Yardımcı
Yayına Hazırlayan: Savaş Kılıç
Kapak İllüstrasyonu: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Haziran 2010
2. Basım: Aralık 2014

Yirminci yüzyıl sonu edebiyatında çok özel bir yere sahip Perec: Başkasına hiç benzemeyen, her kitabıyla şaşırtıcı olabilen bir yazar. Metis Edebiyat'ta daha önce Şeyler, Uyuyan Adam ve W ya da Bir Çocukluk Hatırası'na yer vermiştik. Şimdi ise çok eğlenceli anti-militarist bir küçük kitap: Bahçedeki Gidonları Kromajlı Pırpır da Neyin Nesi?

Dikkatimizden kaçmasın sakın: Bu romandaki, savaşın en canalıcı anında, imdat isteyen genç bir askerin Cezayir cehennemine düşmemesi için ellerinden gelen her şeyi yapan (ama heyhat! başarıya ulaşamayan) yiğit gençler, Ajax ve Aşil'in, Herkül ve Telemak'ın, altın postu arayan Argonotların, Üç Silahşörler'in ve hatta Kaptan Nemo'nun, Saint-Exupêry'nin, Teilhard de Chardin'in hakiki mirasçılarıdır.

Destanın güzelliklerine duyarsız kalacak okurlara gelince, onlar da bu küçük kitapta, keyif almalarına yetecek miktarda konu dışı öykücükler, mevzudan sapan hoşluklar ve, bilhassa belirtmeliyiz ki, en zor beğenenleri bile tatmin etmesi gereken bir zeytinli pilav tarifi bulacaklar.

Nice harp akademisinin ödüllendirmekte bir an bile tereddüt etmeyeceği bir yazardan, askerlik sanatı ve insanlık halleri üstüne bir sinsi gülüş.

OKUMA PARÇASI

Açılış bölümü, s. 11-14.

Bir delikanlı vardı. Adı Karamanlis'ti. Ya da onun gibi bir şeydi: Karawo? Karabaş? Karafol? Neyse, lafı uzatmayalım, adı Karabişi'ydi. Her halükârda öyle pek sıradan olmayan, bir şeyler çağrıştıran, kolay kolay unutulmayacak bir adı vardı.

Paris ekolünden bir Ermeni eseri miydi, bir Bulgar güreşçi mi, Makedon usulü çoban salata mı, her ne idiyse, bir Balkanlı, bir Yoğurtyiyici, bir Slavofil ya da bir Türk, oralardan biriydi.

Ama o sıralar, on dört aydır, Vincennes'de bir levazım alayında er olarak askerliğini yapıyordu.

Üstelik ahbapları arasında bizim kafadarlardan biri, hem de Henri Pollak'ın ta kendisi vardı. Henri Pollak Cezayir'de ve denizaşırı sömürgelerde görev yapmaktan muaf (acıklı hikâyesi sayesinde: körpecik çağında yetim kalmış, masum bir mağdur olmuş, zavallı yavrucak daha on dört haftalıkken büyük şehrin sokaklarına atılmıştı), evet böyle işlerden muaf bir çavuştu ve ikili bir hayat sürdürürdü: Gündüzleri gün ışığında çavuşsal işleriyle uğraşır, insanları angaryaya doyurur ve hela kapılarına içinden ok geçen kalpler, askerliğe ısındırıcı sloganlar çiziktirirdi. Ama saat on sekiz otuzu çalar çalmaz pata pata giden (gidonları kromajlı) bir pırpıra atladığı gibi, kuş olur memleketi Montparnasse'a uçar (memleketi, çünkü Montparnasse'ta doğmuştu), soluğu orda alırdı. Oraya, sevdiceğinin, kaldığı odasının, biz kafadarlarının ve sevgili kitaplarının yanına vardığında şen şakrak bir gence dönüşür, kırmızı çizgili yeşil bir kazak, buruş buruş bir pantolon, şeytana pabucunu ters giydirecek bir pabuçla sade ama düzgün bir kılığa bürünüp biz kafadarlarla buluşmak için oturup yiypiçmekten, filmlerden, felsefeden, falan filandan konuşup sohbet ettiğimiz kafelere gelirdi.

Sonra sabah olunca, Pollak Henri asker kıyafetlerini, haki gömleğini, haki pantolonunu, haki beresini, haki kravatını, haki ceketini, bej yağmurluğunu ve kahverengi ayakkabılarını giyer, pata pata giden (gidonları kromajlı) pırpırına biner, içi kan ağlayarak sevgili kitaplarını, kaldığı odasını, biz kafadarları ve sevdiceğini ve hatta memleketi Montparnasse'ı (memleketi, çünkü Montparnasse'ta doğmuştu) ardında bırakıp gerisingeri yola düşer; dört yüz yetmiş bir gündür yaptığı ve (sonra olacakları şimdiden açık etmeyelim, ama) daha da üç yüz yetmiş dokuz gün yapacağı o allahın belası askerlik hizmeti zırvalığının hepsi birbirine benzeyen günlerinden birini daha yaşamak üzere Yeni Vincennes Kışlası' na duhul ederdi.

Pollak Henri dudaklarını ısırıp üstüne bir çekidüzen verir, göğüs önde, çene yukarıda, üç renkli büyük bayrağın önünden, nöbetçi kulübesinin önünden, selam verdiği yüzbaşının önünden, selam verdiği teğmenin önünden, ağız dalaşı yaptıkları günden beri yolun öbür tarafına geçerek selam vermediği vekaleten-astsubay-üstçavuşun-vazifelerini-üstlenmiş-astsubay-çavuşun önünden, kendisine selam veren mangasındaki adamların, yiğit Karaşov'un, yiğit Falempain'in, (pis bir ırkçı olan) Van Ostrack'ın, sıcak bir teklifsizlikle Buzkıran lakabı takılmış küçük Laverrière'in önünden geçerdi. Mangasındaki adamlar onu çeşitli kuş sesleri çıkararak selamlardı, çünkü bayağı sevilen adamdı Pollak Henri.

Böylece askeri mesainin zorlu günü başlardı: tekmiller, içtimalar, yine içtimalar, yağı donuk ezik fasulye, ılık bira, bardak bardak kötü şarap, angaryalar, boş boş geçen zamanlar, biçem alıştırmaları, talimler, postalların ustaca darbeleriyle kelleşmiş çimenlerin üstüne yuvarlanan paslı konserve kutuları, sigaralar, izmaritler.

Ve güneş tanrısı Apollon bir türlü gökyüzünün zirvesine varmak bilmezdi. Saatler sanki balçıkla doldurulmuş bir kum saatinden akıyormuş gibi geçerdi (okuyucu kuşkusuz bu imgenin yavanlığını esefle kınayacaktır: Yine de yerbilimsel uygunluğunu takdir etsin).

Onca beklenen saat on sekiz otuz gelip çatınca da, bizim kafadar Henri Pollak, tabii ki nöbete, yangın gözcülüğüne, izinsize ya da cezaya kalmamışsa, Karabinoviç'in, Falempain' in, pis ırkçı Van Ostrack'ın, (sıcak bir teklifsizlikle Buzkıran lakabı takılmış) küçük Laverrière'in gevşek ellerini sıkar, haki ceketinin sol cebine komutanlık tarafından gerektiği gibi mühürlenmiş evci çıkış kâğıdını tıkıştırır, pata pata giden (gidonları kromajlı) pırpırına atlar, nöbetçi komutana, nöbetçi subaya, nöbetçi astsubaya, nöbetçi çavuşa, nöbetçi onbaşıya ve (kibirsizliğiyle, klasıyla, belki biraz aksi görüntüsünün altında gizlediği yumuşakbaşlılığıyla) Henri Pollak epeyi tutulan biri olduğu için çeşitli hayvan sesleri çıkararak ona tezahürat yapan nöbetçi askerlere nizami selamlar verir ve aslanların suya indiği saatte, Minerva'nın kuşu gibi kanatlanıp uçarak, keskin gözlü atmacanın hızıyla sevdiceğinin, kaldığı odasının, biz kafadarlarının ve sevgili kitaplarının kendisini beklediği yere, dünyaya gözlerini açtığı Montparnasse'ına ulaşır, bir parmak şıklatma süresi içinde utanç verici bulduğu kıyafetinden sıyrılıverip üzerine bedenini ferah tutan bol bir kaşmir triko, bacaklarını kalıp gibi kavrayan bir cin, ayaklarına sıkı sıkıya oturan eski usul cilalanmış mokasenler geçirerek sivil olduğunu bas bas bağıran bir kılığa bürünür ve biz kafadarlarıyla buluşmaya, o zamanlar hepimiz biraz çatlak olduğumuz için Lukkaş, Elifor, Heygel ve bu ayarda başka ağır toplar üzerine sohbeti, fikirlerimiz kadar ileri saatlere dek sürdürdüğümüz hemen karşıdaki kafeye gelirdi.

Ahh! Ama yani, bir asker için bundan tatlı hayat olabilir miydi?

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Yeliz Kızılarslan, "Disiplin toplumunun çivisi askerlik", Agos Kitap/Kirk, Temmuz 2010

Fransızların ‘Cezayir Cehennemi’ olarak adlandırdığı Cezayir Bağımsızlık Savaşı, Cezayir halkının sömürgecilikten kurtulmak için verdiği sekiz yıllık bir mücadeledir. 1954’te başlayıp 1962 yılına kadar süren savaşta, Fransa’da binlerce insan askere alınır, ve binlerce Cezayirli ölür.

Georges Perec, geçtiğimiz ay Bahçedeki Gidonları Kromajlı Pırpır da Neyin Nesi? adıyla Türkçeye kazandırılan kısa romanında, milliyetleri, ülkeleri ve sınırları aşan askerlik olgusunu konu alıyor. Perec, bu epik romanda, askerliğin anlatılamayan güçlüklerini, türlü dil kırılmaları ve bilinçli olarak yaptığı anlatım bozukluklarıyla anlatıyor. Böylelikle, iktidara karşı umut ve yaşamla gülümseyen bir askerin acıları, askerliğin ve savaşın nasıl sivil itaatsizliğe yol açabileceğini gösteriyor. Sıradan bir Fransa vatandaşı olan, ve Cezayir meselesi günlerinde, Paris’in yanıbaşındaki Vincennes kentinde bir levazım alayında er olarak bulunan Henry Pollak’ın askerlik anıları, diğer sıradan erlerin yaşadıklarına da ışık tutuyor.

Memleketi Montparnasse’ı, sevgilisini, ve Albert Camus’nün o çok sevdiği kitaplarını geride bırakıp askere giden Pollak, katıldığı bölükte, yiğit’ Falempain, ‘pis ırkçı’ Van Ostrack ve ‘Yoğurtyiyici’ Karawo ile tanışır. Pollak’ın tekdüze günleri, ‘sağa bak’, ‘sola bak’, ‘komutana selam çak’, ‘kıta dur’ ve ‘ileri marş’ minvalinde ilerler. Askerliği boyunca karavana için zeytinli pilav pişirir; görevi bitince, ‘pata pata’ giden ‘gidonları kromajlı pırpır’ına, o külüstür bisikletine atlar, düşlerine uçmak için. Boş zamanlarında ise, arkadaşlarına yarı gerçek - yarı hayali düşlerini anlatır. Kapatıldığı kışlanın gerisinde kalan yaşamına dair anılarını, delirmemek için taşıdığı yaşam umuduyla dillendirir.

Henry Pollak’ın, kitabın girişinde, asker arkadaşlarını nasıl isimlendirdiğini anlatırken kullandığı absürd dil, çıldırmanın işten bile olmadığı o günlerdeki ruh haline dair ipuçları barındırır:

“Bir delikanlı vardı. Adı Karamanlis’ti. Ya da onun gibi bir şeydi: Karawo? Karabaş? Karafol? Neyse, lafı uzatmayalım, adı Karabişi’ydi. Her halükârda öyle pek sıradan olmayan, bir şeyler çağrıştıran, kolay kolay unutulamayacak bir adı vardı. Paris ekolünden bir Ermeni miydi, bir Bulgar güreşçi mi, Makedon usulü çoban salata mı, her ne idiyse, bir Balkanlı, bir Yoğurtyiyici, bir Slavofil ya da bir Türk, oralardan biriydi.” (s. 11)

Perec, romanda kurduğu bu alaycı dille, Pollak’ta başgösteren, ‘saçma’nın yarattığı boşvermişlik hissini yansıtır. Pollak için, hayatın ve aşkın tüm canlılığıyla aktığı sokaklar, yerini, sabahın erken saatlerinden akşam altı buçuğa kadar süren mutfak mesaisine bırakmıştır. Ama her gün, işi bitince, bisikletine binip kışlanın dışındaki yaşamına koşar. Savaşın yarattığı şizofreni içinde, ikili bir yaşam sürmektedir artık.

Perec, 1966’da yazdığı romanında, Fransa’nın tüm sosyalist entelektüel geçmişini, kraliyet döneminin destansı anlatılarının kahramanlarına göndermeler yaparak süzgeçten geçirir. Her bölümde, romanın girişinde kurduğu anlatıyı yeniden yazar; bugünden geçmişe uzanıp, savaşın tahammülfersa mantığını eleştirir. Bunu yaparken, absürdün sınırlarında dolaşır: Pollak’ı, ‘Pöllek’ yapar; Pollak’ın rütbesiz erlerini kahramanlaştırmak için onları Alexander Dumas’nın silahşörlerine, Eski Yunan’ın tanrısal destan kahramanlarına ve tanrılarına benzetir: “Marignan gibi cesur, Pathos gibi kuvvetli, Artemis gibi incelikli, D’Altaban gibi onurlu bir grup yiğit...” (s. 33)

Yazar, sonraki bölümlerde, halkla entelektüelleri buluşturmadığına inandığı Fransız Aydınlanma hareketiyle dalgasını geçer. Halkı savaşın kötü bir şey olduğuna inandıramayan aydınların, yine kitle çalışması yapmak için halka gitme kararı almalarıyla alay eder. (Ve, anlatıcı/yazar olarak, kendisi de bu aydınlar grubuna dahildir!) Tüm bu sofistike uğraşlar boşa çıkar, ve romanın sonunda, Fransa ulusal marşı eşliğinde bir trene bindirilen askerler, küfürler ederek, Cezayir’in Oran şehrine doğru yola çıkarlar. Yarı yolda, barışın ilan edildiği haberi gelince, bir başka trenle evlerine dönen kafadarların çektiği askerlik çilesi, Perec’in işaret ettiği gibi, uygarlığın ‘saçma’sıdır. Günümüzde, ‘saçma’ya itirazın tek yolu ise politiktir: Sivil itaatsizlik...

Devamını görmek için bkz.

Derviş Şentekin, "Taşrada ‘hiçbir şey’ hazırlıkları", Radikal Kitap Eki, 2 Temmuz 2010

Yaz tam olmasa da yüzünü gösterdi ya, büyük şehirlerin hayhuyundan kurtulmak için kıyılara kaçıyoruz artık. Heyhat kıyılar da kaçtığımız yerlerden pek farklı değil... Bu nedenle kıyılardan uzak durmak niyetindeyim bu yaz. Bir haftadır doğduğum şehirdeyim. Taşrada, unutulmuş onlarcası gibi bir kent.

Taşra biraz da ‘unutulmuşluk’ değil midir zaten...

Büyük şehirlerin o karmakarışıklığı yok. Batıdan doğuya doğru gittikçe bunu daha iyi anlıyor insan. O debelenmeyi büyüten ne varsa bitiveriyor buralarda. Bir başka debelenme başlıyor; sanki yokmuş gibi ama var, sanki varmış gibi ama yok: Bir illüzyon... Kavurucu güneşin ışıkları arasına sızıp ince ince yağan toz zerreciklerinin altında kaybolup gitmiş canlı cansız ne varsa.

Taşra, biraz da ‘kaybolmak’değil midir zaten?..

Doğduğum şehirdeyim; ne zaman terk ettiğimi unuttuğum; unutulmuş onlarcası gibi bir kentte, bir kenar mahallede, her şeyiyle eskimiş bir evde. Birazcık ilgiyle meyve vermeye devam eden birkaç yaşlı ağaçın olduğu bir bahçe, bahçe olduğunu unutmayan bir bahçe.

Taşra biraz da ‘unutmamak’değil midir zaten?..

Çocuklar var, birkaç saatte bir geçip giden arabaların tozuna bulanmayı bekleyen. Bu tozun, sıcağın altında geçecek tatilleri. Bir berbere ya da bir terziye ‘çırak durmak’ gibi bir şansları yok benim çocukluğumdaki gibi. Daha nice zanaat gibi bitivermiş berbelik de terzilik de... Çocuklar; orada, öylece duruverecekler tüm yaz boyunca. (Bir Cemil Kavukçu öyküsünde yaşıyor gibi insan.) Yusuf, Eren, Ramazan, Remzi... (Kızlar sokağa taşamazlar, evdeler onlar annelerine yardım ediyorlarmış...) Ve daha nice çocuk, duvar diplerinde, kafalarını sokabildikleri bir avuç gölgede yazın bitmesini bekliyorlar, nice yazın biteceğini, hem de böyle biteceğini bilmeden.

Taşra biraz ‘çocukluk’ ve biraz da ‘bilmemek’ değil midir zaten?..

Taşrada, dut ağacıyla sarmaş dolaş olmuş bir akasyanın gölgesinin düştüğü bir balkondayım. Masada kitaplar... Bazılarını okumuşum. Birkaç tane de yeni kitap.

Bıkıp usanmadan okuduğum Poe. Memet Fuat’ın çevirdiği Morgue Sokağı Cinayeti. Kitapta hepi topu beş öykü var. ‘Kuyu ve Sarkaç’ öyküsü ‘Morgue Sokağı Cinayeti’ kadar ünlü değil ama en az onun kadar önemli bir öyküymüş, daha bir dikkatli okudum. Ne güzel tanımlamış Baudelaire, Poe’yu: “Sarhoş, yoksul, ezik, dışlanmış Edgar Allan Poe, dingin ve erdemli bir Goethe’den ya da Walter Scott’tan çok daha fazla hoşuma gidiyor. O ve onun gibi özel yapıdaki adamlar için şöyle diyeceğim: Bizler adına acı çektiler.” Buna bir ekleme yapmak istiyorum izninizle: Eğer bir Poe öyküsü okumadıysanız, ‘öykü okudum’ dememelisiniz...

Bir başka kitap: Bahçedeki Gidonları Kromajlı Pırpır da Neyin Nesi? ’Garip’ bir kitap ismi değil mi? E, Perec’ten de böyle bir kitap ismi beklenirdi zaten. Ücret Artışı Talebinde Bulunmak İçin Servis Şefine Yanaşma Sanatı ve Biçimi de Perec’in kitabının ismiydi. (Ey ‘kişisel gelişim’ kitaplarından medet umanlar! Biraz da Perec’le geliştirseniz ya ‘kişisel’liğinizi. Tamam, önce hafif bir sarsıntı yaratıyor ama inanın sonunda diğer ‘kişisel gelişim’lerinizden alamadığı bir tad alacaksınız; gelişmiş olacaksınız. Yaşam Kullanma Kılavuzu’nun yazarının kitabından.) Bahçedeki Gidonları Kromajlı Pırpır da Neyin Nesi? Bir askerin hikâyesini anlatır gibi görünse de insanın hali üstüne bin kitap. Her kitabında olduğu gibi şaşırta şaşırta ilerliyor Perec.

Devamını görmek için bkz.

Serpil Gülgûn, "Parizyen bir ‘Hair’!", Milliyet Kitap Eki, 17 Haziran 2010

Mot a mot çeviri mi yoksa özgür ve yaratıcı çeviri mi? Doğrusu bu ya, Bahçedeki Gidonları Kromajlı Pırpır da Neyin Nesi?’yi okurken bu soru kaçınılmaz olarak insanın aklını oldukça kurcalıyor. Dahası, tuhaf bir nostaljiye kapılıyor, Ege ağzıyla konuşan Salinaslı denizcileri ya da mujikleri olanca safiyetleri ve sıcaklıklarıyla hatırlıyorsunuz. Evet, Georges Perec’in dilimize en son kazandırılan, 1966 tarihli romanını işte böylesi bir duygulanım, hatta ikilem içinde okuyorsunuz.

Cins bir yazar

Derseniz ki, bu iyi midir, kötü müdür, orası tartışılır tabii. Konuya şöyle yaklaşabilirsiniz. İki kere iki dört dersiniz. Perec, cins bir yazardır. Öncüldür. Misal, e harfini kullanmadan koca bir roman döktürmüş, işin matrağı, o açıklayana dek eleştirmenler bunu fark bile etmemiştir.

Artı Raymond Quenau’ların, Italo Calvino’ların oulipo’su bizatihi deneyselliğin Allah’ıdır. Eh, zamanımız da postmodern zamanlar olduğuna göre? O halde, endişeye mahal yoktur!

Ne ki, ikinci olarak şöyle de yaklaşabilirsiniz konuya: Doğru, Georges Perec, hayatıyla olsun, (mesela, annesi toplama kampında, babası ise savaşta kaybolmuştur) yapıtlarıyla olsun, hatta, hatta suretiyle, ama en çok da vel-fecir okuyan bakışlarıyla gerçekten cins bir yazardır!

Keza, üyesi olduğu oulipo deneyselliktir, hürriyettir, arayıştır, yıkıp kurmaktır, bulmacadır, dil üstünde kaydırmacadır, estektir köstektir. Gelgelelim, ben yaptım oldu değildir!

Zira, matematiktir, mantıktır, zekadır, ilimdir, fendir. Eh, bu durumda da metinle bu kadar da oynanmaz ki birader! Gelgelelim, günümüzde ilmin sonu yok. Sentetik hücreye can veren kulların dünyasında hudut da yok nitekim. Zeka deseniz, o da epeyden beri, çokyönlü. Velhasıl, her şey, sizin meşrebinize kalmış. Bu romanı ya kızarak okuyacaksınız, ya bayılarak, başka çıkarı yok.

Neyse, lafı fazla uzatmadan söylersek, Perec’in bu romanı, bir tür “Hair”. Hani, şu “Let the sunshine in!” sözlerini insanın kafasına kazıyan şahane film “Hair”! Onun Parisçe’si. Savaş karşıtı ve antimilitarist mi? Evet. Ama “Hair” kadar keskin ve doğrudan değil. Söz konusu olan belirsizliklerle, kasti yapılmış yanlışlıklarla gülünçleştirilmiş bir metin çünkü. Tabii, bu arada söylemeye gerek bile yok, söz konusu olan savaş Vietnam savaşı değil. Cezayir savaşı.

Her biri sıkı metinler

Evet, kabaca özetlersek, zaman bundan altmış yıl öncesidir. Cezayir, özgürlük peşindedir. Fransız sömürgeciliğine hayır diyordur. Sabahtan akşama çavuşluk yapan Henri Pollak ise, saat 18:00 olunca paydos deyip, gidonu kromajlı bisikletine atlayarak memleketi Montparnasse’a dönen bir askerdir. Derken bir gün, Karamanlis, Karalavuk, Karapşu, Karabaş, Karayol, Karabin, Karakurum ya da adı her neyse, genç bir asker, Cezayir Savaşı’na katılmamak için Henri Pollak’ın kendisine koltuk çıkmasını ister. Pollak, bu sorunu arkadaşlarına açar. Böylece, Pollak ve arkadaşları kolları sıvarlar. Pollak ve arkadaşlarının nezdinde çözüm için iki yol vardır!

Genç asker ya sakat kalacaktır ya da intihara girişecek, başarısız olacak, akıl hastanesini boylayacaktır! Başka çıkar yol yoktur. Yalnız, hemen uyaralım: Sakın ha ki, konu savaş diye hiç Perec okumadıysanız, akl-ı seliminizi yitirip hemen heyecana kapılmayın! Bodoslamadan, ne güzel, duruşu olan bir kitap diyerek atlamayın! Aman arkadaşlar, bu bir Perec romanıdır! Ve Perec, bütün romanlarında bir gözdür.

Dahası, bu göz, gündelik hayatı, şehrinin sokaklarını, evlerin içini tarar durur, konu onun için bahanedir. Aslolan bu tarayıştır. Metindir. Perec de bütün öteki oulipo’cular gibi içinden kaçmaya niyetlendiği labirenti kuran farelerdendir çünkü. Her şey, dallanıp budaklanır, çatallanır, eklenir, sonuçta her yol bir başka yola çıkar. Yapı ve biçim ağırlıklı metinlerdir Perec metinleri.

Ama belki de, en doğrusu, uyarı muyarı dinlememekte.

Evet ya, en iyisi, atlayın bilinmeyene! Çünkü, bu bilinmeyenin ucunda, Doğdum var, Harikalar Odası var, Şeyler var, W ya da Bir Çocukluk Hatırası var, Kayboluş var, Karanlık Butik var. Bütün bunların yanında Uyuyan Adam’ı (dolayısıyla Kafka ve Melville’in her ne istenirse, yapmamayı tercih ederim diyen canım katibi, Bartleby’si!) var, sonra, neredeyse mimari bir özenle yaratılmış Yaşam Kullanma Kılavuzu var.

Uzun lafın kısası: Her biri sıkı metinler. Üstelik de, sadece biçimsellikleriyle değil içerikleriyle de, merak etmeyin!

Devamını görmek için bkz.

Ali Bulunmaz, "Anlamak istiyorsan, debelen ey okur!", Cumhuriyet Kitap Eki, 24 Haziran 2010

İsmi gibi kendisi de tuhaf bir roman Bahçedeki Gidonları Kromajlı Pırpır da Neyin Nesi? Savaşmak istemeyen, Cezayir'e gitmeye yanaşmayan bir askerin ve ona yardıma koşan bir grup gönüllünün komik ve iğneleyici hikâyesi. Perec'in, askerlik sanatı ve insanlık hallerine dair kenardan patlattığı bir kahkaha.

İsmini duyunca kimilerinin 'eyvah!' dediği biri Georges Perec. Edebiyat tarihinin garip adamlarından. Yazdıklarıyla, görünüşüyle ve yaşayışıyla ilginç bulunan, uzak durulabileceği gibi benzeri bir acayiplikle merak edilen bir adam.

1936-1982 yılları arasında yaşayan Perec, 'e' harfi kullanmadan veya noktalama işaretine gerek duymadan yazdığı kitaplarla da biliniyor. Hep yeni biçemlerle okuyucusunu şaşırtmaktan mutluluk duyma gibi bir özelliği de var. 1965'te Şeyler'le Renaudot Ödülü'nü kazandığında çoktan Raymond Queneau ile tanışmış; onun, François le Lionnais'yle kurduğu 'Oulipo' akımına kendini kaptırmıştı. Bu akımın ana amacı, yazarların nasıl isterse öyle kullanabileceği yeni biçim ve yapılar geliştirmekti.

Perec, bu akım ve amacı doğrultusunda kitaplar kaleme alırken, 'başka yapıtlardan oluşan bir bütünün parçası' diye nitelediği eserlerinin hemen hepsine otobiyografik öğeleri yediriyordu. Elbette etkilendiği önemli isimler de vardı: Flaubert, Kafka, Joyce, Verne, Queneau ve Leiris.

Perec, yazarlık ya da yazma tutkusunu 'çağın tüm edebiyatını adımlamak' şeklinde özetler. Bir anlamda 'yürümek, sürekli yol almak' demektir bu. Perec'in bu yolda yarattığı romanlardan biri de, Bahçedeki Gidonları Kromajlı Pırpır da Neyin Nesi?

Savaşseverlerle insanseverler

Bahçedeki Gidonları Kromajlı Pırpır da Neyin Nesi?'nde belirgin bir karşı duruş; işgali evetlememe anlayışı var. Perec bunu yaparken insanın saflığından ve naif duygularından yola çıkıyor. Elbette burada savaş ve işgale karşıtlığın ana eksenini, romanın yazıldığı dönemde Fransa'nın aydın çevrelerinde epey tartışılan Cezayir meselesi oluşturuyor.

Cezayir'in Fransızlaştırılması sürecinden dem vurduğu anlatım, 'Afrika'nın necip tepelerini kanlarıyla sulamaya gidecek askerlerin' belirlenme aşamasına geçtiğinde, hem ironik hem de gayet ciddi bir hale bürünüyor. Bu ikisi başta çelişir görünse de, Perec'in sürükleyici biçemi burada ete kemiğe bürünüyor.

Yüksek Komutanlık tarafından Cezayir'e yollanmaya çalışılan asker ile buna engel olmaya çabalayan; Perec'in deyimiyle 'bir grup yiğit'in çekişmesi. Bir başka ifadeyle, savaşsevicilerle insanseverler arasındaki mücadele.

Perec'in adını bir türlü denk getiremediği (Karamanlis, Karanmo, Karafol') askerin savaş sevmezliği, ona yardım etmek için çırpınanlara türlü yollar aratır. Bu arada Karabilmemne ağzındaki baklayı çıkarır: “Savaşı sevmiyorum, savaşmak istemiyorum, Cezayir'e gitmek istemiyorum, vurulup sevdalandığım kızın yaşadığı Paris'te kalmak istiyorum, onu güçlü kollarımla sarıp sarmalamak istiyorum.”

Karabilmemne'nin bu tavrı, onu ve pek çok askeri Cezayir'e yollamaya kararlı 'yüksek' komutanlar tarafından 'dangalakça' bulunur. Yapılacak şey bellidir o noktada: Karabilmemne'yi sakatlayıp bir yere kıpırdamamasını sağlamak ya da hasta etmek, dövdürmek, delirtmek.

Kafadarların, Karabilmemne'yi Cezayir'e yollamama çalışmaları sonucunda ortaya çıkacak durum için kılıf da hazırlanıyor elbet: Karabilmemne'ye dengesiz, var oluşundan bıkkınlık duyan, intihara eğilimli, umutsuz, yaşamaktan sıkılmış bir adam görüntüsü vermek ve işleri böylece kolaylaştırmak.

Ona verilecek ilacın adı bile belli olur bu arada: Azrailum Telefat! Hiç kimsenin gücünden şikâyetçi olmadığı, etkili ve bu etkisi garanti altına alınan bir karışım! Nam-ı diğer teneşir tabletleri.

Fütursuz kitap

Ne haplar ne alkol; ne intihara eğilimli olduğunu sanan saftirik asker kılıfı ne de Arapsavarlara direnen yiğitlerin telaşı' Karabilmemne'yi resmen salak bir halde kışla bahçesinde gören, yiğit ekibin akıl hocası çavuş Henri Pollak. Her şeyin sallandığı, Polak'ın sinirinin dağları taşları aştığı sahne. (Perec'in sinematografik anlatımının başarısı da diyebiliriz buna.)

Hangi trenle, ne zaman gittiği tam da belli olmayan; sevdalanmış ama ordunun kendisine aşıladığı disiplinle, gitmek istemediği Cezayir'e yollanan (ya da kendini akıntıya kaptıran) Karabilmemne'nin ağır mizahla yüklü hikâyesi. Perec'in destansı metni, alaycı hatta dozu yüksek iğneleyici anlatımla birleşince ortaya, hem absürd hem de yolundan sapmış; benzerine ancak yine Perec'te rastlanabilen bir roman çıkarmış.

Perec'in romanı, 1960'larda Fransa'yı kasıp kavuran Cezayir Savaşı ve Fransa'nın, Cezayir'de yaptıklarına ilişkin tartışmalara yergi dolu bir bakış. Perec bunu, savaşa karşı duran; ülkesi tarafından Cezayir'e yollanmayı reddeden bir askerin gözünden anlatıyor. Anlatırken, kendine özgü dilini korumayı ve olay örgüsünü yerli yersiz besleyen kimi sapaklara da girmeyi unutmuyor.

Öbür kitaplarında yaptığı gibi okuru silkeleyen fütursuz tavrı ve kitaba dalanların zihnini gıdıklayan bir yola girmesi, Perec'in, sevenlerini hüsrana uğratmayan bir roman kotarmasını sağlamış.

Devamını görmek için bkz.

Ferhat Uludere, "Hey Georges, bırak şu oyunları artık", Taraf Gazetesi, 8 Haziran 2010

Her büyük yazarın önce bir kütüphane kurmakla işe başladığını söyler J. L. Borges. Haklıdır da, çünkü herkesin kütüphanesinin gizli bir şifresi, gizli bir dizini vardır. Mesela ben belirli bir sıraya göre dizmem kitaplarımı, rastgele bir yere koyarım ve o kitap ne zaman aklıma gelse nerede olduğunu hatırlarım. Bazıları yazar adına göre dizer, bazıları yayınevlerini esas alır, bazıları da alfabetik sıra meraklısıdır. Ama Georges Perec kütüphane meraklıları için her zaman tam bir baş belasıdır. Türe göre sıralayanlar hiçbir zaman onu nereye koyacaklarını bilemez. Roman bölümüne koymak ilk başta akıllıca gibi gelebilir, ama Perec kitapları sadece roman mıdır? Elbette ki değildir. Bana kalsa bir Perec kitabını alıp koyacağım tek bir yer vardır, “zekâ oyunları rafı”... Tabii eğer böyle bir raf varsa...

Çünkü oyunlar, bulmacalar, puzzle’lar ve felsefi sorunlar üzerinden kurulmuş bir labirent dünyasıdır onun yarattığı edebiyat evreni. Kitap bir laboratuvar, dil ise deneysel gerçekliğe ulaşmanın bir aracıdır onun için. Yaşam Kullanma Kılavuzu’nu anlamak için ziyadesiyle puzzle bilmek ve öyle düşünmek gerekir. Çünkü Perec romanı bir puzzle yapar gibi işlemiştir. Her parça başka yerlere de gelebilir, ama sadece doğru yere koyduğunuzda gerçek bütüne hizmet eder. Elbette sadece Yaşam Kullanma Kılavuzu böyle değildir. Birçok kitabında birçok zekâ oyununa yapılan göndermeleri bulmak her zaman olasıdır.

Perec’i Türkçe okumak her zaman zor, ama bir o kadar da keyifli olmuştur. Tamam bazen bu keyfin kaçtığına çok sık şahit olmuşumdur... Metis Yayınları tarafından ayın başında yayımlanan Bahçedeki Gidonları Kromajlı Pırpır da Neyin Nesi? edebiyat meraklıları için bambaşka bir macera sunuyor. Perec yazının keyfini çıkarmak isteyenler için eğlenceli ve bir o kadar da oyunbaz bir roman Bahçedeki Gidonları Kromajlı Pırpır da Neyin Nesi?... Savaşın en hararetli döneminde genç bir askerin hikâyesini anlatıyor Georges Perec. Cezayir cehennemine düşmek istemeyen ve bunu yapmak içinde elinden geleni ardına koymaktan kaçınmayan bir askerin hikâyesini... Ama her zaman olduğu gibi tek öykü de bu değil, küçük hikâyecikler, konu sapmaları ve yemek tarifleri kitabın muhteviyatını oluşturuyor ve Perec yine okuruyla oyun oynuyor. Ve inanın siz okurken o bir yerlerde sizi izleyip oynadığı oyundan keyif alıp almadığınıza bakıyor.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.