Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-781-4
13x19.5 cm, 240 s.
Liste fiyatı: 24,00 TL
İndirimli fiyatı: 19,20 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
O Sevdiğim Dünya
Bir Arap Kadınının Hikâyesi
Özgün adı: A World I Loved
The Story of an Arab Woman
Çeviri: Gamze Varım
Yayına Hazırlayan: Özde Duygu Gürkan
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 2010

"Bu benim hikâyem, bir Arap kadınının hikâyesi. Kayıp bir dünyanın hikâyesi." Böyle başlıyor Cortas'ın anlatısı ve bizi yirminci yüzyılın en çalkantılı zamanlarında dünyanın en çalkantılı bölgelerinden birinde yaşamış idealist ve barışsever bir eğitimcinin; eşitlik ve özgürlük için mücadele eden, kadın haklarını sonuna dek savunan, sanatın her türünü sevip destekleyen, dil-din-ırk ayrımı yapmadan tüm insanlığı kucaklayan bir hümanistin yaşamöyküsüyle baş başa bırakıyor.

Samimi bir tevazu ve sadelikle kaleme alınmış bu hatırat sadece Cortas'ın kendi yaşamını değil Arap dünyasının yakın tarihini de kapsıyor elbette: Birinci Dünya Savaşı'nın ardından nihayet Osmanlı egemenliğinden kurtulup bağımsızlıklarına kavuşmayı uman Arap ülkelerinin Batı'nın sömürgeci zihniyeti ve eylemleri karşısında uğradığı hayal kırıklığı, İkinci Dünya Savaşı'nın Ortadoğu üzerindeki etkileri, İsrail'in bir devlet olarak ortaya çıkması sırasında ve sonrasında dökülen kan, evlerinden edilen Filistinlilerin çektiği acılar ve buna duyarsız kalan dünya kamuoyu, aynı topraklardan yaşayan insanların süreğen çatışmasının getirdiği maddi ve manevi yıkım...

Cortas'ın hikâyesinden görüyoruz ki bütün bu acıların ortasında insanlığa ve geleceğe olan umudunu yitirmeyen, halkların barış içinde bir arada yaşayabileceğine inanan, bu amaç uğruna canla başla mücadele eden insanlar da vardı. Ve yine bu hikâyeden görüyoruz ki hepimizin sevdiği bu dünya ancak böyle insanlar sayesinde daha sevilesi, daha yaşanası bir hale gelebilir.

İÇİNDEKİLER
Önsöz – Nadine Gordimer
Giriş – Mariam C. Said

O Sevdiğim Dünya

Sonsöz – Najla Said
Tarihsel Genel Bakış – Mariam C. Said
Teşekkür
Notlar
OKUMA PARÇASI

Önsöz, Nadine Gordimer, s. 11-13

Ortadoğu’yla ilgili kitaplar engin bir koleksiyon oluşturuyor ve halihazırda bu kitapların çoğunluğu ağırlıklı olarak Filistin-İsrail çatışmasıyla ilgili. İşte bu koleksiyondan benzersiz bir yapıt. Her şeyden önce, Wadad Makdisi Cortas ne Müslüman'dır ne de Yahudi. Hıristiyan'dır, ancak kitabını yazmaya koyulduğunda, ilk sayfadan itibaren "bir Arap kadınının hikâyesi"ni anlatır. Beyrut'taki hayatına ilişkin anlattıklarına bakılacak olursa, bu kimlikte Haçlı seferleri öncesinden beri var olan iki karşıt güç, yani insanın inancıyla iktidar arasındaki ayrışmayı temsil eden bir tutarsızlık yoktur.

1909'da Beyrut'ta dünyaya gelen Wadad Makdisi Cortas kendine özgü biridir ve bu niteleme bütünüyle hayranlık ifade eden bir anlamda kullanılmıştır. Cortas 1970'lerin sonuna kadar hayatına ilişkin anlattıklarını keskin bir zekâyla hatırlar; yargılarını biçimlendiren siyasi koşullar konusundaki farkındalığı dikkat çekici bir düzeydedir; benimsediği değerlere eleştirel ve özeleştirel bir gözle bakar. I. Dünya Savaşı'nın ardından işlerine geldiğinde Arap topraklarını elde tutmak gibi ortak bir amaçla birleşen sömürge kuvvetleri Fransa ve Britanya'nın çevirdikleri dolaplarla ilgili sezgilerinde yanılmasa da, yapıtında siyasi retorikten eser yoktur. Müslüman olmasa da, bir kadın olarak düşünce ve eylemlerinde bağımsızlık hakkını talep ederken –ki feministler bunu onun adına talep etmeyi gururla arzu edebilirlerdi– üstesinden gelmek zorunda kaldığı güçlüklere dair sakin ve bazen de hoş bir biçimde alaycı saptamalarında retorik yoktur. Cortas'ın eğitimli, laik bir ailede geçen çocukluğu, insanların yerinin tabiatın üstünde değil, bizzat içinde olduğunu kavramasını sağlamıştı; dünyanın onun yaşadığı bu bölgesinde hayatı kargaşaya sürükleyen keşmekeş ve şiddetin hücumu karşısında dengeyi korumak için ihtiyaç duyulan bir destek olarak kır manzarasına, denizin, göğün ve toprağın güzelliğine dair sezgisel farkındalığı yazdıklarına katan da budur.

Eğitimini ilerletip öğretmen olma hedefine erişmek için Cortas'ın eline fırsatlar geçmişti. Amerika'da Kızılderili ve Arap öğrenciler arasında sömürgecilik karşısında "ne kadar çok ortak yönleri" olduğunu fark etti. Beyrut'a döndüğünde, özel Ehliyâ Kız Okulu'nun müdiresi oldu; çalışma hayatının tamamını bu okulda geçirecekti. Ama tabii başkalarının adalete kavuşmasına ve kendini gerçekleştirmesine yararı dokunan kişileri onaylamayı ya da onlara duyduğu kişisel sorumluluğu kariyerden daha önemli gören böyle bir kadını zapt etmek ne kadar mümkün olabilirdi ki? Filistin Britanya'nın, Lübnan ise Fransa'nın mandası altındaydı. "Evine dönen başıboş bir kuş gibi, dilimi konuşmaya, Arapça kitaplar okumaya, Arap bağımsızlığını ve dayanışmasını desteklemeye özlem duyuyordum," diye kâğıda döker duygularını. Ancak Fransız manda yönetiminin bakanlığının okula zorla kabul ettirdiği ders programına göre, öğrenim Fransızcaydı. Wadad Makdisi Cortas'ın içinde bulunduğu garip mesleki durum, sömürgecilikten kaynaklanan daha geniş kapsamlı bir duruma bağlıydı. Lübnan'ın Fransa'dan bağımsızlığını elde etmesi 1943 yılını bulmuş, ancak o zaman bile Fransa 1946'ya kadar ülkedeki askeri varlığını korumuştu. Cortas sömürge yönetiminin eğitimle ilgili buyruğuna gösterdiği tepkinin içtenliğini çarpıcı ifadelerle kabul eder: "Kendi halkımla uzlaşmak için ne kadar ödün vermem gerekiyordu? Lübnan'ın yavaş yavaş Arap köklerinden kopuşunu izlerken bu soru zihnimi meşgul ediyordu." Böyle bir ödün kolay verilmemiş olsa gerek; onun için bu ödünün sonucu, kendi halkının haklarını savunurken birilerinin reddedilmesi değildi. Bunun büyük bir soyut fikir olmadığı açıkça ortadaydı, gündelik hayatın akışı içinde yaşanıyordu. Cortas'ın okulunda Arap olmayan, Müslüman ya da Hıristiyan olmayan kızlardan oluşan gruplar, hatta birkaç tane Yahudi kız vardı. Bunların hiçbirine karşı müdire, öğretmenler ya da diğer öğrenciler tarafından ayrımcılık yapılmıyordu; ve bunca zaman sonra bu durum bir anakronizmden ziyade, Wadad Makdisi Cortas'ın kararlılıkla keşfedilmesi ve erişilmesi gerektiğine inandığı geleceğin dünyasının küçük evreni gibi görünüyor.

Etrafındaki insanlarla, Ortadoğu'daki ailesi ve arkadaşlarıyla paylaştığı duruşu tarif ederken, "Hitler iktidara geldiğinden beri, zulüm gören çeşitli azınlıklara mensup insanlar yığınlar halinde Arap dünyasına kaçıyordu," derken, her türlü ırkçı ve dinsel önyargıdan su götürmez biçimde azadedir Cortas. Burada Hitler'in zulmettiği Yahudilere atıfta bulunur: "İnsani açıdan bakıldığında, onlar için endişeleniyor, onlara konukseverlik göstermeyi görev biliyorduk. Ancak umduğumuzdan fazla sayıda insan gelmeye başladı ve zor bir duruma sürüklendiğimizi fark ettik." Başlangıçta gösterilen hoşgörü sanırım, sonraki kuşaktan benim gibi birçok kişinin pek haberdar olmadığı ortak bir insani duyguya dayanıyordu; bizler Yahudi soykırımı denen korkunç insanlık suçunun ve Araplarla İsrailliler arasında yaşanacak trajik çatışmanın farkındaydık çünkü. Yahudi göçmenlerin sayısı binlerce olduğunda ve Balfour Bildirisi nihayet bizzat Filistin' in bir bölümünü Yahudiler için ulusal bir yurt olarak kabul ettiğinde, Cortas'ın ortaya koyduğu bu ortak insanlık bağı Batı tarafından dayatılan, ölümcül bir ihtilaf başlatan ve bu ihtilafın konusu olmayı sürdüren sınırlarca vahim ve kaçınılmaz biçimde koparıldı. Cortas'ın bütün bunların yıkıcı sonuçlarını aktardığı kendi kişisel anlatısı, 1960' ta yazdığı son sayfayla bitiyor; bu sonuçlar bugün Filistinli gruplar Hamas ve Cihad'ın İsrail'in var olma hakkının bulunmadığı yolundaki açıklamalarından, İsrail işgali altındaki Filistin topraklarına ve Filistinlilerin bir araya gelip kalabalıklar oluşturmasını zalimce engellemenin son noktası olarak inşa edilen muazzam duvara kadar birçok trajik biçimde hüküm sürüyor.

Bu dikkate değer kadının sevdiği –ve sadece daha öğrenciyken sezdiği "Filistin sorunu" ile değil, aynı zamanda kendi halkı arasındaki iç savaşla da tahrip olduğunu gördüğü– dünya, kitabında çarpıcı bir biçimde canlanarak bizi benzersiz bir şahsiyetle ve canlı tarihimizin yakınlığıyla karşı karşıya getiriyor.

Kasım 2008

Devamını görmek için bkz.

Giriş, Mariam C. Said, s. 15-32.

Ablalarına göre, annem Wadad Makdisi Cortas, çocukken dine karşı güçlü bir eğilim gösteriyormuş. Sürekli dua eder, Kutsal Kitap'ı okurmuş. Bu durum babasını paniğe sevk etmiş; kızının misyoner olup çıkmasından korkarak, onu kız kardeşlerinin devam ettiği Evanjelik Amerikan okulu yerine laik bir devlet okuluna göndermeye karar vermiş. Kızını 1916'da Marie Kassab tarafından kurulmuş olan, Beyrut'taki Medresetül-benâtü'l-ehliyâ'ya yazdırmış. O sıralarda kız çocuklarının eğitim görmesi yolundaki talepler artıyordu; ülkedeki öğrenci topluluğu bölgede bulunan birçok mezhep ve dini içinde barındırıyordu. Annem hayatının büyük bir bölümünü bu okulda geçirecekti; önce öğrenci, derken kısa bir süre için öğretmen ve kırk yıl boyunca da okul müdiresi olarak. Bu platformdan, kuşaklar boyu genç kadınları eğitecekti. Annem sağlam değerlere, yurttaşlık bilincine ve ülkesinin geleceğine dair birtakım hayallere sahipti. Kitabında bizzat anlattığı hikâyeden de anlaşılacağı üzere, bunları alenen ifade etmekten hiçbir zaman usanmadı. Sonunda babasının sezgilerinin gerçekten güçlü olduğu ortaya çıkmıştı; annem bir nevi misyoner oldu, ama laik bir misyoner.

Onun ait olduğu kadınlar kuşağı o zamanlar Büyük Suriye olarak anılan topraklarda eğitim gören ilk kuşak değildi. Annesi ve teyzelerinin hepsi birer lise diploması almışlardı. (Babaannesi bir Protestan misyoner heyetinden Kutsal Kitap dersleri alarak yetişkin yaşamında okumayı öğrenmişti.) Bu kadınlardan bazıları, örneğin Marie Kassab ve annemin halası Âmine misyoner heyetlerince eğitilerek öğretmen oldular. May Ziyade ve Julia Tohmeh Dimiçkiye gibi diğerleri ise yazar ve kadın özgürlüğü savunucuları oldular. Annemin kuşağından az sayıda kadın daha yüksek bir eğitim düzeyine ulaştı; bazıları üniversiteye gitti, bazıları da annem gibi yüksek lisans derecesi aldı.

Küçük yaştan itibaren, annemin diğer annelerden farklı olduğunu fark etmiştim. Annemin bir işi vardı; okuduğum okulun müdiresiydi; okuldaki bütün öğretmenler ve diğer öğrenciler benden "bintü'l-müdîre" (müdirenin kızı) olarak bahsediyorlardı. Halalarım ve arkadaşlarımın anneleri çalışmıyordu. Çocukları okuldan döndüğünde evde olurlardı. Üç erkek kardeşim ve ben okuldan döndüğümüzde, bizi bekleyen babaannem Sitto Mariam'dı. Evimizi idare etmekten o sorumluydu. Bütün diğer annelere, yemek pişirme ve pasta yapma konusundaki hünerleri, örgü örme, dikiş dikme ve nakış işleme konusundaki yetenekleri nedeniyle övgüler düzülüyordu. Annem ne yemek pişirir, ne dikiş diker, ne de nakış işlerdi. Bir düğmeyi bile doğru düzgün dikemezdi. Diğer anneler rengârenk desenli elbiseler giyip mücevherler takıyor, saçlarını yaptırıp makyaj yapıyorlardı. Annem makyaj yapmaz, koyu renk tayyörler giyer, saçını da geriye doğru tarayıp topuz yapardı. Ara sıra taktığı tek mücevher, sade bir broş ya da ince bir sıra inciydi. Gerçi bu her zaman böyle değilmiş. Kuzenim Salve'ye bakılırsa annem gençliğinde son derece cilveliymiş ve giysilerle ilgileniyormuş. Bazı eski fotoğrafları da bunu doğruluyor. Ama biz doğduğumuzda okul müdiresi rolünü çok ciddiye alıyor, toplumdaki konumuna uygun giysiler giyiyordu.

Beyrut'taki burjuva ailelerin çoğu gibi, dört bir yanımız sevgi dolu akrabalarla çevrili, son derece rahat yaşıyorduk. Üç katlı binamızda yalnızca anne babam, kardeşlerim ve ben değil, dul kalmış anneannemle babaannem de oturuyordu. Sonunda anneannem bitişik binaya taşındı ve teyzem Soumaya ile ailesi de anneannemin eski dairesine taşındılar. Birkaç yılda bir geniş aile içinde yeni düzenlemeler yapılır, ancak sonuç değişmezdi: Bütün teyze, hala, dayı ve amcalarım dört binaya yayılan iki bitişik blokta oturuyorlardı.

Annemle babam akşam yedi civarında işten eve döndüklerinde, yemeğimizi yemiş, yıkanmış ve ödevlerimizi yapmış olurduk. Annemle tek temasımız akşam saat yedi buçuk civarında yatırılıp üstümüzün örtülmesinden önce bize hikâye okuduğu sırada olurdu. Bize okuduğu hikâyeler bile diğer annelerin okuduklarından farklıydı. Lût'un hikâyesi gibi Kutsal Kitap'tan alınma ya da Arap masalları gibi kıssadan hisseleri açıkça ortada olan hikâyelerdi bunlar. "Kırmızı Başlıklı Kız" ya da "Hansel ve Gretel"i okuması için yalvarmamız gerekirdi. Kışın oturma odasındaki şöminenin etrafında oturur, onu dinlerdik. Hikâye okumadan önce, o okurken hapır hupur yememiz için portakal soymaya başlardı. Kabukları şömineye atardı ve portakal yiyip bir yandan da onu dinlerken sesiyle büyülenir, şömineden yayılan portakal kokusuyla kendimizden geçerdik.

Hafta sonları annemle babam genellikle evde kalırdı. Biz çocuklar akrabalarımızın evlerine girip çıkar ya da binamızın önünde mahallenin çocuklarıyla oynardık. Annem içeride sürekli okuyup yazmakla ve elinde tüyden bir toz alıcı, odadan odaya dolaşmakla meşgul olurdu. Sakin sakin oturamazdı. Babamsa tam tersiydi. Oturma odasında oturan, çocuklarıyla haşır neşir olmaktan hoşlanan sessiz sakin bir adamdı. Babaannemle birlikte, sırf konuşarak ve iskambil, satranç, dama gibi oyunlar oynayarak bizimle saatler geçirirlerdi.

Hafta sonları yemeklerimizi anne babamızla yer, hararetli sohbetlere dalardık. Şen şakrak sohbetler anekdotlarla dolu olurdu, ama annem sofrada bile ders vermek için hiçbir fırsatı kaçırmazdı. Anekdotlarımızdan çıkan kıssadan hisseye işaret eder, örneğin şu ya da bu hikâyenin bize zamanımızı boşa harcamamayı, sokaklara çöp atmamayı ya da büyüklerimize saygı göstermeyi, ihtiyacı olanlara yardım etmeyi ya da komşularımıza nazik davranmayı hatırlattığını söylerdi.

Evimiz herkese açıktı. Bir keresinde bir grup Quaker Lübnan'ı ziyaret etmişti. Mali sıkıntı içindeki bir öksüzler yurdunun durumunu değerlendirmek üzere gittikleri Selanik'ten dönüyorlardı. Annem onları akşam yemeğine davet etti. Quaker'lar geldiğinde yemekten önce şükran duası ettik. (Babam da Quaker'dı.) Şükran duası Quaker'lar için kısa bir suskunluktur. Çorba servis edildi ve bir dakika sessizce oturduk. Kardeşlerim, babam ve ben kaynar olduğunu hemen fark ettiğimiz çorbaya dokunmuyorduk. Annem yemekleri her zaman fazlasıyla ısıtır, ocağın derecesini yükseltir, öylece bırakırdı. Şükran duası bittikten sonra, yemeğe başlamadan sessizce oturduk. Annem bunu fark ettiğinde, misafirlere, "Çocuklarım çorba kaynar olduğu için yemiyorlar. Sizse çocukların güçbela yemek bulabildikleri bir öksüzler yurdundan geliyorsunuz," dedi. Zavallı konuklar! Çorbayı içmekten başka seçenekleri kalmamıştı.

Annemi birçok açıdan, dünyanın bütün yüklerini sırtında taşıyan bir on dokuzuncu yüzyıl sosyalistine benzetiyorum. Hayattaki görevinin sürekli olarak herkes adına adalet, insan hakları ve eşitlik için mücadele etmek olduğuna inanıyordu. Birinci sınıftayken, annem beni ve kardeşim Nedim'i alıp arkadaşlarını ziyarete gitmişti. Mevsim kıştı. Yağmur çiseliyordu, insanı sırılsıklam eden bir rüzgâr vardı. Evimizden birkaç blok ötede, Beyrut'taki Bliss Caddesi yakınlarında, lime lime olmuş yazlık giysiler içinde titreyen, ayakları çıplak, çiklet satan bizim yaşlarımızda iki oğlan gördük. Hazin bir görüntüydü ve annem dehşete düşmüştü. "Bu çocukların sokakta ne işleri var? Okulda olmaları gerekir." Kardeşimle benim yüzümüzde de sarsıldığımızı gösteren bir ifade belirmişti, zira biz de çocuklara acımıştık. Annem gidip onlara kalın giysiler getireceğimizi söyledi. Eve döndük ve annem her birine birer gömlek, pantolon, süveter, çorap ve birer çift ayakkabı aldı. Bir binanın girişine gittik; annem burada çocukların üstünü değiştirdi ve anne babalarına onları devlet okuluna yazdırmalarını söylemelerini tembihledi. Çocuklar afallamıştı. Biraz çiklet alıp onlardan ayrıldık. Ertesi gün tramvayla okula giderken aynı çocuklarla yine karşılaştık. Üzerlerinde lime lime olmuş eski giysileri vardı yine. Annem neler olduğunu sorduğunda kaçtılar. Sonra evvelsi gün girdiğimiz binanın yöneticisi dışarı çıkıp durumu açıkladı: Çocukları çiklet satmaları için sokaklara salan adam küplere binmişti. Onları dövmüş, "Bu cicili bicili giysilerle kimse sizden çiklet almaz," demişti. Gayriihtiyari ortaya çıkan insanlığının en azından bu örnekte hiçbir şeyi değiştirmemesi annemi allak bullak etmişti.

Ancak annem hayır cevabını hemen hiç kabul etmez, çoğunlukla da istediğini elde ederdi. Yüzünde her daim bir tebessüm vardı ve konuştuğu zaman çekingenleştiği olurdu. 1.52 boyunda hoş bir kadındı ve farkında olmadan baştan çıkarıcı olabiliyordu. Kimse onu reddedemiyordu, ki bunun sebebi kısmen tebessümü, insanlarla ilgilenmesi ve tecessüsüydü.

Babam konserve gıda işi yapan başarılı bir girişimciydi ve işini yoktan var etmişti. 1.83 boyunda yakışıklı bir eski bir sporcu, Lübnan'ın tenis şampiyonlarındandı. Eve yiyecek içecek alınmasıyla, mali duruma ilişkin her şeyle ve çıkan bütün önemli sorunlarla o ilgilenirdi. Bütün arkadaşlarım babamı severdi çünkü dost canlısı, hoşgörülü, açık yürekli ve sıcakkanlı bir insandı. Anneme yardımcı olur, ona müdahalede bulunduğu ya da karşı geldiği nadiren görülürdü. Zaman zaman bende hayal kırıklığı yaratırdı bu, çünkü büyüdükçe annemle anlaşmazlıklar yaşıyor, babamın benden yana olmasını istiyordum, ama bunu hiç yapmadı. Annemle babam uyum içindeydiler ve nadiren tartışırlardı, en azından bizim yanımızda tartışmazlardı. Yine de babam kolay etki altına alınabilen biri değildi. Sevdiği ve sevmediği şeyler vardı ve istediği şey onun buyurduğu biçimde yapılmalıydı. Yemeğin hazırlanış ve masada sunuluş biçimini önemser, hiç kâğıt peçete kullanmazdı. Giyim kuşamdan hoşlanır, her zaman çok iyi giyinirdi. Dışarı çıkacakları zaman babam annemi bekleyeceğine annem babamı beklerdi.

Kendi kuşağından birçok erkeğin aksine babam açık fikirli ve özgürlükçüydü. Evlendiklerinde annemin çalışmayı sürdürmesini kabul etmişti. Bununla birlikte, çalışması karşılığında maaş almaması konusunda ısrar etmişti, zira bu babamın itibarını zedelerdi. Erkeklerin eşlerine bakmaları beklenirdi. Annem maaş almamayı kabul etmişti, çünkü para umurunda değildi ve emeğinin karşılığını öğrenciler için burs olarak kullanmaktan mutluydu.

1950'lerde babamın işi ciddi bir çöküş döneminden geçti. 1948' de en büyük müşterisi olan Britanya ordusu ile sağlam bir pazar olan Filistin'i kaybetmişti; Suriye ile Lübnan arasındaki Gümrük Birliği sona erdiğinde ve ticarete sınırlama getirildiğinde, en büyük pazar olan Suriye'deki fabrikasını kapatmak zorunda kaldı. Babamı oturma odasında endişeli ve dalgın bir halde küçük kâğıt parçalarına ya da bir gazetenin kenarına yazdığı sayıları toplayıp çıkararak işle ilgili sorunlarını çözmeye çalışırken görürdüm.

Annemle babam ekstra bir gelir elde edip biraz rahatlamak için Beyrut'taki dairemizi kiraya verip temelli olarak babamın Beyrut ve Akdeniz'e bakan, dağlar arasındaki memleketi Brummana'ya taşınmaya karar verdiler. Orada kemerli bir verandası ve gözle görülür çam gövdelerinden oluşan bir tavanı olan şirin bir evimiz vardı. O zamana kadar erkek kardeşlerim ve ben annemin müdirelik yaptığı okula devam etmiştik. Bu okul altıncı sınıfa kadar erkek çocukları kabul ediyordu; kardeşlerim artık Brummana'daki bir Quaker okuluna yazılacaklardı, yatılı öğrenci olmak yerine gündüzcü olacaklar, böylece okul ücretinden büyük ölçüde tasarruf edilecekti. Durum o kadar kötüydü ki babam annemin yeniden maaş almasını bile kabul etmişti. Annem ayrıca ek gelir sağlamak amacıyla Beyrut Kadın Üniversitesi'nde insani bilimler alanında ders vermeye başladı. (Öğretmenliği gerçekten sevdiğini düşünüyorum, çünkü mali durumumuz düzeldikten çok sonra bile bu işi sürdürdü.)

O sıralarda olup bitenin farkında değildim. Ancak mobilyalar gidip Beyrut'taki dairemiz boşaltıldığında işin aslını idrak edebilmiştim. Esasen annem eğitimime kendi okulunda devam etmeme karar vermişti. Ona kalırsa, tek kızı olarak o okulda kalmam ve erkek kardeşlerim gibi eve yakın olan okula gönderilmemem zorunluydu. Annem başkalarına örnek olması gerektiğini düşünüyordu. Böylece yatılı öğrenci oldum. Büyük öğrenciler küçük çocuklara karşı çok iyi ve cana yakın davransalar da benim açımdan travmatik bir deneyimdi bu. On yaşındaydım. Daha o zamandan, büyük bir dava uğruna kurban edildiğim duygusu içindeydim.

Yatılı öğrenci olarak geçirdiğim beş yıl boyunca annemi hep tek başıma gördüm: her gün kuşluk vaktindeki teneffüs sırasında on dakika. Merhaba demek, kucaklaşıp öpüşmek ve evden gönderilen yiyecekleri almak üzere odasına giderdim. Annemle bunun dışında sadece genellikle sabahları yapılan tören sırasında, okul müdiresi olarak kürsüye çıkıp günlük konuşmasını yaptığı vakit karşılaşırdım. Kimi zaman yatakhaneye gidip dolabımı açar, benim için derleyip toplardı. Okul arkadaşlarım arasında beni utandırırdı bu. Annem dolabımı topladıkça ben daha çok dağıtıyordum. Okulda dünyanın dört bir yanından yatılı öğrenci vardı. Onlardan biri olmak ve bu şekilde kabul görmek için yanıp tutuşuyordum. Derken işime yarayan bir strateji geliştirdim: Ben öğrencilerden biriydim ve annemle alakam yoktu. Onlarla birlikte isyan ettim, kurallara uymadım, onlar nasıl davranıyorlarsa öyle davrandım.

Çarşamba günleri okul öğlene kadardı. Öğleden sonra binadan çıkmamıza izin verilirdi. Bu öğle sonraları annemin bana ayıracak zamanı pek olmazdı. Çeşitli kurul toplantıları ve projeleriyle meşguldü. Okulda yaşayan ve ders veren teyzem Selma'ya emanettim; o da beni her nereye gidiyorsa oraya sürüklerdi.

Hafta sonları anne babamla Brummana'ya, eve giderdim, ama pazar günleri erkek kardeşlerimin okulundaki Quaker toplantılarında yine annemin vaazlarına tahammül etmek zorunda kalırdım. Bu toplantılar öğrenciler için zorunluydu, ama diğer Quaker aileler de katılırdı. Pazar günleri kiliseye gitmek gibi bir şeydi bu. Quaker'lar bir saat boyunca tefekküre dalar, düşüncelerini cemaatle paylaşma ihtiyacını hissedenler kalkıp paylaşırdı. Annemin kalkıp düşüncelerini ifade etmediği bir kez bile vaki olmamıştı.

Brummana'da yazlar daha telaşsız geçerdi. Annem evde olur, ama sabahları terasta oturup sohbet eden, dikiş diken, nakış işleyen, kahve içip fal bakan babaannemle halalarıma nadiren katılırdı. Evin içinde kalarak okuyup yazmayı tercih ederdi. Bana örgü örmeyi, dikiş dikmeyi, tığ işini ve nakış işlemeyi Sitto Mariam ile halalarım öğretmişti. Ama annem sabahları okuyup yazmaya ara verdiğinde ortaya çıkıp kısa bir süre bizimle oturur, genellikle sadece dinleyici olurdu. Sonra öğle saatlerinde herkese saati hatırlatmak için bir kez daha ortaya çıkardı. Babaanneme, "Saat on iki oldu bile. Öğle yemeği için masayı hazırlamaya başlasak iyi olur," der, "Yemek yarımda hazır olacak mı?" diye sorardı. Sakin ve yumuşak bir insan olan babaannem ona her şeyin kontrol altında olduğu, yemeğin zamanında hazır olacağı, kendisinin hayatı boyunca bu işlerle uğraştığı konusunda güvence verirdi. Ama annem yine de her şeyin yolunda gittiğinden emin olmak için soluğu mutfakta alır ve müdahale etmeye karar verdiği zamanlarda, sorunsuz yürüyen işleri muhakkak sekteye uğratırdı. Kaygılı hali sabahın erken saatlerinden akşam yatana dek bu şekilde tezahür ederdi.

Onun ne kadar kaygılı olduğunu çocukken hiç fark etmemiştim. Sanki her zaman elinin altındaki yeni göreve odaklanırdı ve ailemizde zamanın ne kadar önemli olduğunun bilincine varmış tek insan oydu. Huzursuzluğunun nedeninin bir ölçüde projelerle meşgul olmadığı zamanlarda ne yapacağını bilmemesine bağlı olduğunu sonradan anlamaya başladım.

Sabahları erkenden kalkar, dosdoğru banyoya gider, saat yedide bütünüyle giyinmiş ve hazırlanmış olurdu. Onu nadiren gecelikle görürdüm. Sabahları okulda yapılan tören sırasında kızlara öğlene kadar gecelikleriyle dolaşmamanın ne kadar önemli olduğunu vâzederdi. İnsan tatillerde bile erkenden, enerjiyle dolarak kalkmalı, hemen giyinip önünde uzanan gün için zinde olmalıydı. Bu, annemin tekrarlamaktan usanmadığı bir nakarattı adeta. Evde onun vaazlarına rağmen sabahları geç saatlere, tatillerde ona ya da on bire kadar uyumaya devam etmemiz annemi çok öfkelendirir, erken kalkmamız için türlü dolaplar çevirirdi. Küçükken erken kalkıp zihnimizi meşgul etmemiz için sabah saat sekizde kapıya dayanan öğretmenlerimiz ya da tenis derslerimiz olurdu. Yeniyetmelik dönemimizde artık bizi erken kalkmaya zorlayamayacağını biliyordu, bir ders programı da icat edemezdi, bu yüzden ortalıkta cevval bir halde dolaşırdı; evin içinde bir aşağı bir yukarı dolanırken topuklarının tıkırtısını duyardık. Sonra seslerden rahatsız olup da kalkarız umuduyla çekmeceleri, dolapları ve kapıları gürültüyle açıp kapardı. Ama bütün bunlar hiç işe yaramaz, onu büyük hayal kırıklığına uğratırdı.

Bir başka alışkanlığı da ayakkabılarımızı ayağımızın dibinden alıvermekti. Oturma odasında otururken bacaklarımızı sehpaya uzatmak için genellikle ayakkabılarımızı çıkarırdık. Ama bacaklarımızı uzattığımız an ayakkabılarımız yok olurdu.

Bir yaz günü, okulda söylenen bütün ilahileri değiştirmeye karar vermişti çünkü bu ilahiler İngilizce ve dinsel içerikliydi. (Yıllar geçtikçe Kutsal Kitap'ı eskisi gibi sevmez olmuş, dinin Ortadoğu'da oynadığı rol karşısında eseflenmeye başlamıştı.) Arap şiiri okuyarak ve müziğe uyarlanabilecek şiirler seçerek geçiriyordu günlerini. Bu yüzden her sabah sekiz buçuktan itibaren monoton piyano egzersizlerini yapan bir öğrenci gibi, tek bir ölçü ya da bölüm üzerinde saatlerce çalışırdı. Bu durum bizi çıldırtıyordu. Sadece piyano çalmakla kalmıyor, parçanın uygun olup olmadığından emin olmak için şarkı da söylüyordu. Yazın sonuna gelindiğinde, ilahi müziklerine dayanan Arap şarkıları kitabı yayımlanmıştı.

Annemin pek çok alandaki cesaretine karşın, başkalarının gözü kapalı yaptığı basit, sıradan görevler onu dehşete düşürürdü. Bir mağazaya gidip herhangi bir şey almaktan hoşlanmazdı. Herhangi bir biçimde para kullanmaktan nefret ederdi. Babam ya da şoförü onu her gün okula bırakır, okuldan alırdı. Bir nedenle taksiye binmesi gerekirse, teyzem Selma taksiyi çağırır, ücretini öder ve şoföre annemin nereye gideceğini söylerdi. Selma teyzem ayrıca annemin giysilerinin kumaşlarını da (renk ve malzeme dahil) seçer, işyerine gelen terziyle her şeyi ayarlardı. Annemin tek yapması gereken öğle tatili sırasında ayarlanan provada bulunmaktı. Anneme paranın nahoş ama zorunlu bir musibet olduğu öğretilmişti. (Sanırım bu düşünce ona annesinden geçmişti.) Maaş almaya başladıktan sonra evlilik hayatı boyunca çeki hemen babama verdi ve paranın nereye harcanacağını bir kere bile sormadı.

Belli bazı şeyler annemi rahatsız eder ya da korkuturdu: sarhoşlar ve öfkeden gözü dönen ya da mantıksız davranan insanlar gibi. Kontrolsüz duygusal davranışlar genelde onu şaşkına çevirirdi ve emniyet duygusuna yeniden kavuşuncaya kadar ne yapacağını bilemezdi. Bir keresinde New York'tan Beyrut'a bir uçak yolculuğu yapmıştı. O günlerde Atlas Okyanusu'nun bir yanından diğerine yapılan uçuşlar on dört saat sürüyordu. Uçuş sırasında koridorun öbür tarafında zil zurna sarhoş bir akrabası oturuyormuş. Annem adamdan o kadar korkmuş ki bir battaniyenin altına girip öbür tarafa dönmüş, yolculuk boyunca onunla göz temasından kaçınmış.

Kalabalık bir izleyici topluluğunun önünde kürsüye çıkmak gibi başkalarını duraksatıp ürküten şeyleri ise gözünü kırpmadan yapardı. Teyzem onunla ilgili şu hikâyeyi zevkle anlatırdı: II. Dünya Savaşı sırasında, Lübnan'ın Fransız genel valisi annemle teyzemin de hazır bulunacakları büyük bir siyasi toplantıya katılacakmış. Fransızcası ve Arapçası mükemmel olan, zamanın en iyi simültane çevirmeni olarak tanınan genç bir Lübnanlı kadın bu iş için istihdam edilmiş. Vali salona girer girmez genç çevirmen çekingenliğine yenik düşerek bayılmış. Bir grup insan genç kadını kendine getirmeye çalışmış ama başaramamış. Ne yapacaklarını bilemiyorlarmış. Tören başlamak üzereymiş. Annem "Ben bu işi yaparım" demiş ve kürsüye giderek sanki hayatı boyunca yaptığı bir şeymiş gibi simültane çeviri yapmaya koyulmuş. Anlaşılan gayet de başarılı olmuş.

Annem hiçbir zaman kontrolünü kaybedip bize vurmadı. Şiddetten nefret ederdi. Davranışlarımızı onaylamadığı zamanlarda bunu tek kelime etmeden gösterirdi; yüzünde hoşnutsuz bir ifade belirdiğinde yanlış bir şey yaptığımızı hemen anlardık.

Çocuklarını nadiren överdi. Her ne başarırsak başaralım, bir şeyi ne kadar iyi yaparsak yapalım, çoğunlukla daha iyisini yapabileceğimize inanırdı. Tam olarak böyle demezdi ama bu anlama gelecek şekilde ifade ederdi. Moral bozucu bir durumdu bu, çünkü hiçbir konuda kendimden emin olamıyordum.

Yeniyetmelik çağım boyunca annemle arama mesafe koymuştum. On beşime geldiğimde, okulda kalmak yerine evinde fazladan bir odası olan Soumaya teyzemle yaşamama izin verilmesi için ısrar ettim. Basit bir kural edinmiştim: Ben annem gibi olmayacaktım. Moda ve düşük kesimli Amerikan giysileri hoşuma gidiyordu; yaz ayları boyunca büyük indirimlerle alışveriş yapabildiğim, kalburüstü müşterilere hitap eden bir butikte çalışıyordum. Derslerimde başarılı olmamak için elimden geleni yapıyordum, ama her nasılsa, ne yaparsam yapayım hep sınıf üçüncüsü oluyordum. Okulda diğer öğrencilerle birlikte isyan etmekle kalmıyor, ilk isyan eden ben oluyordum. (O günlerde isyanlar siyasiydi. Örneğin dışarıda Bağdat Paktı ya da Süveyş Bunalımı'yla ilgili kargaşa olduğu için kitaplarımızı açmamaya karar verirdik.)

Annem akıllıydı. Bu olaylardan sonra beni hiçbir zaman diğer öğrencilerden ayırmazdı, bunun yerine bütün sınıfı azarlardı. Beni karşısına alırsa, zaten gergin olan ilişkilerimizin düşmanca bir boyut kazanacağını biliyordu. Ama notlarım konusunda endişelendiğinden, teyzem Selma'dan müdahale etmesini rica etmişti. Teyzem notlarımı yükseltip sınıf birincisi olabilirsem, görüp beğendiğim güzel, pahalı bir elbiseyi bana ödül olarak almayı önermişti. Doğrusu bu yöntem işe yaramıştı, ama sadece kısa bir süre için.

On yedi yaşına geldiğimde, Beyrut Amerikan Üniversitesi'ne başlamamdan sadece iki hafta önce, annemin bana danışmadan teyzemin evinde değil de üniversite yurdunda kalmama karar verdiğini öğrenmiştim. Annem ayrıca üniversitedeki kız öğrencilerden sorumlu dekanla konuştuktan sonra, biraz iş etüdü yapmamın benim için iyi olacağına da karar vermişti; ikisi her sabah saat altıyla dokuz arasında kafeteryadaki kasanın başında durmamın uygun bir deneyim olacağı konusunda anlaşmışlardı. Küplere binmiştim binmesine de, neye yarardı? Ama çabucak bir çıkış yolu buldum. Sabah sekizdeki derslere yazıldım (ki kasada duramayacağım anlamına geliyordu bu) ve annemin haberi olmadan iş etüdü programından çıktım. Üniversitedeki ilk yılımı yurtta geçirdim, ama ondan sonra erkek kardeşlerimle birlikte Beyrut'ta ailemizin oturduğu bloklarda bir apartman dairesini paylaşmaya karar verdik.

Kardeşlerimle birlikte, başka kimse olmadan yaşama fikri beni müthiş sevindirmişti ve tek kadın olarak daireyi istediğim gibi dekore etme sorumluluğunu hemen üstlenmiştim. Birkaç gün sonra biz okuldayken eve annem gelmiş. Etrafa bakınmış, mobilyaları oturma odasına yerleştirme biçimimden hoşlanmamış ve yeniden yerleştirmeye girişmiş. Eve gelip de yaptıklarını gördüğümde aklım başımdan gitti. Her şeyi eski haline getirdim. Ertesi gün aynı şeyi yaptı. Bu haftalar boyu böyle sürdü, ta ki ben istediğimi elde edene kadar.

Üniversiteden mezun olup bağımsızlığıma kavuştuğumda annemle ilişkimiz düzeldi. Onu daha sık görmeye ve daha iyi tanımaya başladım. Saatlerce konuşurduk. Çalışmaya başladığımda para konusunda becerikli olduğumu gördü. Babamın ona hiçbir zaman maaş çekiyle ne yapmak istediğini sormadığını söyledi. Babamın kabahati yok dedim ona; maaşıyla ne yapmak istediğini söylemediği için kabahat onundu. Benden yardım istediğini seziyordum. Ortak bir hesap açmamızı ve bu hesabı nasıl kullanacağını, parayı nasıl çekeceğini ve yatıracağını ona öğretmeyi teklif ettim. Babam aldırmazdı; annemin parasını nasıl kullandığı onun için mesele değildi. Birlikte bir hesap açtırdık, annem hesap özetlerini inceleyip parasını yönetmek için gayret ederek hesapla ilgilenmeye başladı, ama okumak için ABD'ye taşındığım zaman paniğe kapılıp benden hesabı kapatmamı rica etti.

1970 yazında Edward Said'le evlenmeye karar verdim. Edward profesör olduğu için annem memnundu. Siyasi görüşleri benzerdi ve çok iyi anlaşıyorlardı. Annemin hoşlanmadığı bir şey varsa o da ABD' de, uzakta yaşayacak olmamızdı. Bu yüzden benim haberim olmadan Edward'ı Filistin Araştırmaları Enstitüsü'nde çalışmaya ikna etmişti. Bunu Edward Beyrut'u bensiz ziyaret ettiği bir sırada yapmıştı. Geri geldiğinde, o işte çalışma ve Beyrut'a taşınma konusunda çok heyecanlı görünüyordu Edward. Beyrut'a dönmek isteyip istemediğimi sormayı bile akıl edememişti. İtiraz ettiğimde, "Ailene yakın bir yerde yaşamak seni mutlu eder diye düşünmüştüm," dedi. New York'ta yaşamayı tercih ettiğimi söylediğimde şaşırdı, ama yazlarımızı Beyrut'ta geçirmek bana yeterdi. Aslında yüreğinin derinliklerinde Edward da rahatlamıştı. Columbia Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak sürdürdüğü işinden ayrılmak istemiyordu.

1971'de Edward'la birlikte yaz tatilimizi geçirmek için Beyrut'a gittik. Annem oturdukları binada bizim için bir daire hazırlamıştı. Daha yeni gelmiştik. İlk çocuğumuz Wadie'ye hamileydim. Bitap düştüğümüzden hemen uyumuştuk. Ertesi sabah çok erken bir saatte, doktor olan bir akraba telefon etti. Annemin düştüğünü ve hastaneye götürüldüğünü söyledi. Hemen hastaneye koştuğumuzda anneme inme indiğini ve komada olduğunu öğrendik. Orada öylece, sessizce yatıyordu. Sarsılmıştım. Onu daha önce hiç böyle görmemiştim. Bir gün öleceği hiç aklıma gelmemişti. Doktorlar iyileşemeyebileceğini söylüyorlardı. Üç hafta boyunca durumu riskliydi. Ama babam annemin ölmeye hiç niyeti olmadığı konusunda ısrar ediyordu. Haklıydı. Annemin bilinci yerine geldi ama aylarca hastanede kaldı. İyileşmesi bir yıldan fazla sürdü. 1972'de işine döndü, ama bir daha eskisi gibi olmadığından 1974'te emekli oldu.

Annemle babam son yıllarını Brummana'da geçirmeyi planlamışlardı. Annem yazılarını yazacak, bahçenin ve mekânın sükûnetinin tadını çıkaracaktı. Ama bu kararlarının üzerinden bir yıl bile geçmemişti ki iç savaş başladı. Bana daha sonra hayatında ilk kez çocukları etrafında olmadığı için mutlu olduğunu söylemişti.

İç savaşın ortasında yaşamak onun için son derece travmatik bir deneyim olmuştu. Silahlardan nefret eder, onları taşıyan insanlardan korkardı. Bir ara herkese ülke dini sınırlarla bölünecekmiş gibi geldi. Annemle babam karışık bir bölge olan ve savaş sırasında Batı Beyrut olarak anılmaya başlayan Ras Beyrut'ta oturuyordu. Hıristiyan koalisyon bütün Hıristiyanların Doğu Beyrut'a yerleştiklerinden emin olmak istiyordu. Bunu garantiye almak için isimsiz kişiler ailelere telefon ediyor ve hattın öbür ucundaki isimsiz ses şöyle diyordu: "Tam olarak nerede olduğunuzu biliyoruz. Yarına kadar bavullarınızı toplayıp gitmezseniz, sizi füzelerimizle hedef alacağız." Annem bu telefonlar yüzünden kaskatı kesilip kalıyordu. Bir keresinde sağır olan aşçımızla evde yalnızken kapı çalınmış. Annemin kalkması zor olmuş. Kapıyı açmadan önce "Kim o?" diye sormuş. "Yönetici" diye yanıt vermiş bir ses. Annem bu sesi tanımış ve kapıyı açtığında karşısında yöneticinin yanı sıra otomatik silahlı, kanlar içinde iki adam bulmuş. Kardeşim Nedim'den bahsettiklerinde dehşete düşmüş. Çabucak kendini toparlayıp, "Benimle konuşurken tüfeklerinizi indirin," demiş. (Ne tüfeği... Adamların ellerinde gelişmiş otomatik silahlar varmış!) Ama silahlarını indirmişler. Sonra anneme Nedim adında bir doktorun orada oturduğunu duyduklarını (kardeşim doktordu) ve vuruldukları için tıbbi yardıma ihtiyaçları olduğunu açıklamışlar. Annem rahatlamış, zira o dönem silahlı adamlar evlere giriyor, evleri yağmalayıp masum insanları öldürüyormuş. Rasgele bombardımanın sürdüğü pek çok gece dehliz ve sığınaklarda geçiriliyormuş.

1977 yılında savaşa kısa bir ara verildiğinde, çocuklarım Wadie ve Najla ile Lübnan'a gitmiştim. Babam bizi Beyrut'un harabeye dönmüş merkezine götürmüştü. Annem bizimle gelmek istememiş, sonrasında Wadie'ye "Ne gördün?" diye sormuştu. Oğlum o zamanlar beş yaşındaydı. "Kocaman yıkık bir şehir," olmuştu cevabı.

Annemi en son 1978 yazında gördüm. Yaşlandığını, hareketlerinin yavaşladığını fark etmiştim. Savaştan bıkmış usanmıştı.

Edward Mart 1979'da onu ziyaret etti. Beyrut'tan ayrılmadan önce annem ona hatıralarının elyazmasını vermiş ve kitabı için ABD'de bir yayıncı bulmasını rica etmiş. Birkaç ay sonra babam bizi görmeye New York'a geldi. Annem felç nedeniyle seyahat edememişti ve beni evimde hiç göremedi. Babam bizdeyken annem uykusunda vefat etmiş.

Annemin kuşağından pek çok kişi için Lübnan büyük ölçüde Fransızlar tarafından yaratılmış, uydurma bir ülkeydi. Annem Suriye sınırları içindeki Beyrut'ta Osmanlı yönetimi altında büyümüştü. I. Dünya Savaşı'ndan sonra bölge sömürgeci güçler tarafından parçalanmış, annemin ülkesi Fransız mandası altında bir bölgeye dönüşmüştü. I. Dünya Savaşı'nın ardından ortaya çıkan Ortadoğu anneme istikrarsız görünen birkaç ülkeden oluşuyordu. Annemin evlenmesine rastlayan II. Dünya Savaşı sırasında, Suriye bağımsız iki ülkeye, Suriye ve Lübnan'a bölünmüştü; Lübnan'ın başkenti de Beyrut olmuştu. Anayasası Fransızlar tarafından yazılmış ve nüfusu oluşturan birçok dini mezhebi dengelemeye çalışan bir kuvvetler ayrılığına dayandırılmıştı. Bu yapı laiklik taraftarı olan annemi rahatsız ediyordu. Kardeşlerim ve ben 1948'de Filistin'in varlığına son verilip İsrail'in yaratılmasının bir sonucu olarak bölgede siyasi istikrarsızlığın ve kargaşanın arttığı bir dönemde büyüdük.

Lübnan hükümeti Arap dünyasının 1948'den sonra yaşadığı pek çok gerilim ve baskıya karşı koyamıyordu. Bu gerilim ve baskılar 1958 yazında tırmanışa geçerek birkaç ay süren mini bir iç savaş noktasına vardı. Annem ülkeye olanlar karşısında son derece sarsılmıştı. Yeniyetmeliğinden beri deneyimlerini kaydediyordu, ama bu kez hatıratını yazmaya karar verdi.

Kitabının ilk baskısı 1960'ların başında Arapça olarak aynı başlıkla, Dünya ahbabtuha (O Sevdiğim Dünya) adıyla yayımlanmıştı. 1917-57 dönemini kapsıyordu. İlgiyle karşılanmış, okullarda popüler bir ders kitabı haline gelmişti, çünkü unutulmuş bir geçmişin bir bölümünü, kayıp bir dünyayı güzel bir şekilde aktarıyordu.

Kitap yayımlandıktan birkaç yıl sonra bölge sürekli bir çatışma ve savaş ortamının girdabına çekilmişti. Birinci şok Haziran 1967'de Altı Gün Savaşı olarak anılan savaş vuku bulduğunda ve İsrailliler Filistin'in geri kalanını, Batı Şeria ile Gazze Şeridi'ni işgal ettiğinde geldi. 1967 savaşından kısa bir süre sonra Filistinliler örgütlenerek bir direniş hareketi olan Filistin Kurtuluş Örgütü'nü (FKÖ) kurdular ve Arap dünyasında kendilerini göstermeye başladılar. Bu durum Araplar arasında çekişmelere ve 1970 yılında Filistinlilerle Ürdünlüler arasında büyük bir çatışmaya yol açtı; bu çatışma FKÖ'nün Ürdün'den atılmasıyla sonuçlandı. Aynı yılın eylül ayında 1950'lerin başından beri en önde gelen Arap lider olan Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdülnâsır beklenmedik bir şekilde öldü. Ölümü Arap dünyasının dayanamayacağı bir başka şoktu: Nâsır'ın halefi Enver Sedat 1973'te İsrail'le yeni bir savaşa girişti ve bunu daha fazla kargaşa ve istikrarsızlık izledi. Birkaç yıl sonra Lübnan iç savaşı başladı. Annem üç buçuk yıl savaşa dayandı. Sonra 1977'de bir fasıla oldu ve insanlar daha iyi günlerin geleceği umudunu taşımaya başladılar. Ama savaş yeniden patlak verdi ve 1978 baharında İsrailliler güney Lübnan'ı istila etti. İç savaş on beş uzun yıl boyunca sürdü. Ülkeyi harabeye çeviren, nüfusunu sarsıntıya uğratan ve yüz elli bin kişinin ölümüne yol açan insanlıkdışı, korkunç bir savaştı.

Annem emekli olduktan sonra dostları ve ailesi onu hatıralarını gözden geçirip güncellemesi için teşvik ettiler, zira Lübnan iç savaşı ülkeyi yavaş yavaş yok ediyordu. Takatsiz ve kimi yetilerini yitirmiş olsa da birinci baskıyı gözden geçirip düzeltmeye ve 1957-77 yıllarını kapsayan yeni bir bölüm yazmaya girişen annem, kitabı yazma ve düzeltme işini tamamladıktan kısa bir süre sonra öldü ve sonunda ortaya çıkan ürünü göremedi. İkinci Arapça baskı 1982'de, ölümünden sonra yayımlandı.

Annemin kitabının ilk baskısı 1960'larda tükenmişti ve garip ama hiçbirimizde –babamda, kardeşlerimde ya da bende– tek bir kopyası yoktu. Annemin kendi kopyaları, babamla birlikte iç savaş sırasında katlanmak zorunda kaldıkları taşınmalar sırasında kaybolmuştu. Okul kütüphanesindeki baskılar bina bombardımana maruz kaldığında tahrip olmuştu. İlk yayıncı artık mevcut değildi. Lübnan'daki kaos ortamını düşünecek olursak bu normal görünüyordu. Ama garip şeyler olabiliyor. ABD 2003'te Irak'ı işgal ettikten kısa bir süre sonra, uzak bir akrabam tesadüfen Bağdat'taymış. Bir kitapçıda raflara şöyle bir göz atıyormuş ki bir kitap görmüş. Kitabı eline almış, ithaf kısmını okumuş ve annemin adını görmüş. Wadad Khuri-Makdisi'nin baskısı tükenmiş anılarını 2003 yılının savaşta harabeye dönmüş Bağdat'ında bulmak ona ne kadar garip ve gerçeküstü gelmiştir kim bilir. Akrabamız kitabı satın alıp kardeşime vermiş; o da kitabı fotokopiyle çoğaltıp ciltledi ve hepimize –kardeşlerime, sayısız kuzenime ve bana– birer kopya verdi.

Felçten önce annem kitabın doğrudan İngilizce yazılmış başka bir versiyonu üzerinde çalışıyordu. Bu çalışmasını iyileştikten sonra tamamladı. Bölgede baş gösteren Filistin trajedisi etrafındaki politikaları Batı'ya açıklamak için İngilizce yazmak zorunda hissetmişti kendini. Kitabını bu büyük ölçüde bilinmeyen tarihe tanıklık olsun diye yazmıştı.

Bu kitap annemin kocam Edward'a verdiği elyazmasından oluşuyor. Edward bunu okuyup bazı dostlarına ve yayıncılara vermişti. Ama kitap uzundu ve redaksiyona ihtiyacı vardı. Pikaresk bir üslupla yazılmıştı ve annemin Arap dünyasındaki yolculuklarına dair çok sayıda tasvir içeriyordu. Uzak bir anlatı gibi görünen bu kitapla hiçbir yayıncı ilgilenmemişti.

Derken 9 Eylül hadisesi oldu. Pek çok şeyi değiştirdi. Terörle, İslam'la, Afganistan'ın işgaliyle, Irak istilasıyla mücadele gibi meselelerin hepsi günün konusuydu artık. Annemin kitabının vakti gelmiş gibi görünüyordu.

Annemin anılarında bazı şeyleri es geçip aktarmadığının farkına varmak ilginç. Arap dünyasında yetişmiş bir kadın olarak, ona övünmek değil, kendinden bir bütünün –bir topluluğun ya da ulusun– parçası olarak söz etmek öğretilmişti ne de olsa. Bunun o denli bilincindeydi ki Edward Said'in damadı olduğunu söylememek için çok çaba harcar, ona sadece "akademisyen Edward Said" derdi. Ayrıca Beyrut Amerikan Üniversitesi'nin seçkin profesörü, Ma'nâün-nekbe (Felaketin Anlamı) adlı eseri yazan ve nekbe terimini ilk kez kullanan ünlü Arap tarihçi Constantin Zureyk'in halamla evli olduğunu ve annemin akrabası olduğunu da kimse bilmezdi. Bu kitapta, İngiltere' nin Manchester şehrinde yaşayan bir akrabasının eserlerini gizlice okuduğundan söz eder. Bu akraba Oxford'un tanınmış profesörü ve Arap Halkları Tarihi'nin yazarı Albert Hourani'ydi.

Annem anılarında pek çok başarısına da değinmez. Orkestra şefi Alexis Boutros'tan koro provası yapmak için bir mekâna ihtiyaç duyan bir adam olarak söz eder –ki annem ona kendi okulunu teklif etmişti– ve öğrencilerinin de provaya katıldıklarını belirtir. Okulundaki kızların anne babalarını koro müziğinin saygıdeğer bir uğraş olduğuna ve müziğin eğitimin bizzat önemli bir parçası olduğuna ikna etmek için ne kadar çabaladığından bahsetmez. Annem bu amaçla radyoda anne babaları koro için izin vermeye teşvik ettiği coşkulu bir konuşma yapmıştı. Bu konuşma basında da yer almış ve annem emeline ulaşmıştı.

Ayrıca Boutros ve bir grup entelektüelle birlikte bugün Balamand Üniversitesi'nin bir parçası olan Academie Libanaise des Beaux Arts'ın kurulmasına da katkıda bulunmuştu. Academie Libanaise Lübnan'ın sanat –dans, müzik ve mimarlık– eğitimi verilen ilk özel yüksek öğrenim kurumuydu. Annem okulun idare heyetindeydi ve yıllarca yönetici olarak hizmet verdi. Bu iş de neredeyse başka bir tam zamanlı uğraştı.

Annem birçok kurumun yönetim kurulu üyesiydi. Bu kurumlar arasında bir akıl hastanesi olan Asfurieh, kardeşlerimin devam ettiği Quaker okulu Brummana Lisesi ve Filistin Araştırmaları Enstitüsü de vardı.

Annem politik açıdan çok aktifti. Lübnan bağımsızlığını kazanmadan önce, başka pek çok kişi gibi annem de özerklik için çalışan komite ve derneklere adamıştı kendini. 1941'de Britanya Ordusu ve Özgür Fransa Kuvvetleri, Lübnan ve Suriye'nin Fransa'daki Vichy hükümeti tarafından ele geçirilmesini önlemek için Lübnan'ı istila etti. General Charles de Gaulle bu noktada Lübnan'a geldi ve ülkenin Özgür Fransa toprağı olduğunu iddia etti. Annem Lübnan'ın bağımsızlığını isteyen, bütün mezhep ve dinlerden erkek ve kadınlarla birlikte yürüdü.

Özel bir okulun müdiresi olsa da milli eğitime inancı tamdı. Lübnan'daki devlet okullarının standartlarını yükseltmek için elinden geleni yaptı. Zaman zaman Eğitim Bakanlığı'na danışmanlık yapmış, devlet okullarının müfredatını güçlendirmek için çok çaba harcamıştı.

Annem kadın hakları için lobi faaliyeti yürüten bir gruba da dahildi; bu grup bütün mezhep ve dinlere mensup olan, özgürlüğüne kavuşmuş Lübnanlı laik kadınlardan oluşuyordu. 1950'lerde oy kullanma hakkı için savaştılar ve bu savaşı kazandılar. Fakat kadınları tam anlamıyla eşit yurttaşlar haline getirebilmek için birçok yasanın değiştirilmesi gerekiyordu. Grup, miras yasasının değiştirilmesini ve kadınların da erkekler oranında mirastan pay almasını talep etti. Bu konuda kısmen başarıya ulaştılar. Yasa değiştirildi, ama sadece Müslüman olmayan kadınlar için. Bugün bile Müslüman bir kadının mirası laik yasalara değil, şeriata dayanır. Bir başka yasa da bir kadın seyahat etmek isterse bir erkek akrabasının izninin gerekli olduğunu ifade ediyordu. Bu yazılı onay olmadan pasaport çıkarılamıyordu. Bu yasa iç savaş sırasında değiştirildi. Bir grup öğrenciyle seyahat ettiği zaman bu yasa annemi epey rahatsız etmiş. Öğrencilerin babaları, annemi çocuklarının koruyucusu tayin ettiklerini ifade ederek ona vekalet vermek durumunda kalmış. Bu mektupların pasaport bürosuna sunulması ve annemin öğrenciler pasaportlarını almadan önce başvuran her öğrenci için imza atması gerekmiş. Sonunda, otuz öğrencinin pasaportunu imzaladıktan sonra, yenilenmesi için kendi pasaportunu uzatmış. Memur ona bakıp gülümsemiş ve "Kocanızın yazılı izni gerekiyor," demiş. Annem bu çarpık mantığa inanamıyordu. Kadınların kendi işlerinin sahibi olmalarına da izin verilmiyordu. Bu yasa yıllarca protestolara hedef olduktan sonra, son dönemde değiştirildi. Fakat ne yazık ki eşitliğin her alanda sağlanması için gerekli olan bütün yasaların değiştirildiği söylenemez. Kadınlar hâlâ Lübnan vatandaşlığını çocuklarına veremiyorlar.

Annemin hayatı boyunca örnek aldığı kişilerden biri, hiç evlenmeyen ve bir okul açıp yöneten halası Âmine'ydi. Çocukken bize onunla ilgili şu hikâyeyi anlatırlardı: Âmine bir keresinde, I. Dünya Savaşı'ndan önce, dedem ve dedemin arkadaşlarıyla birlikte bir camiyi ziyarete gitmiş. Gruptaki tek kadınmış. Camiye vardıklarında bekçi ona, "Minareye çıkamazsın," demiş. Âmine "Neden?" diye sormuş. Adam, "Tanrı sana yarım beyin verdi ve erkeklerin payının yarısı kadar miras almanı buyurdu," diye cevap vermiş. Âmine dosdoğru adamın gözlerine bakarak, "Tanrı bana tam bir beyin verdi, mirasın yarısını bana verenler de senin gibi adamlar," demiş ve dönüp minarenin merdivenlerini tırmanmaya koyulmuş.

Âmine Hala'nın ve annemin yıllar önce uğruna savaştığı şeylerin bugün hâlâ tartışılıyor olması beni hayrete düşürüyor.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Ali Bulunmaz, “Deliren dünyada bir hümanist”, Cumhuriyet Kitap Eki, 13 Ocak 2011

'Hayatı geleceğe dönük yaşar, geriye dönerek anlarız.'

Søren Kierkegaard

'Anı yazmak, ölümün elinden bir şeyler kurtarmaktır.'

André Gide

Kimi kitapların kapağı çekicidir, insanı şöyle bir silkeler, ardından silkelenme sırası cüzdana gelir. Ama büyük bir iştahla alınan o kitap, sonra hayal kırıklığıyla ıskartaya çıkabilir. Kimi kitaplar yazarı için alınır, 'o ne yazsa gider' düşüncesi ya da sabit fikri baskın çıkar; yazar kitabın önüne geçer.

Bazı kitaplar daha ilk cümleden itibaren kıskıvrak 'esir' alır okuru. Wadad M. Cortas'ın O Sevdiğim Dünya isimli kitabındakine benzer şekilde: 'Bu benim hikâyem, bir Arap kadınının hikâyesi, kayıp bir dünyanın hikâyesi''

Wadad Beyrut doğumlu. Hani artık kabak tadı veren 'Doğu'nun Paris'i' nitelemesi yapılan kent. İsrail bulaşmadan önce her şeyin yerli yerinde olduğu ama 1982'den 1990'ların ortasına kadar şirazesi kayan şehir. Bu şehir için öteden beri 'Doğu'nun Paris'i' deyişi itici geldi bana. Çünkü Beyrut, her ne kadar Fransız etkisinde kalmış olsa da, Beyrut'tur, Parisselliği'yle anılmamalı.

“Kendi halkımla uzlaşmak için ne kadar ödün vermem gerekiyor?”

Kitabı yalnızca bir kente bağlarsak yanlış olur. Wadad'ın anıları 'her insan bir kitaptır' deyişini doğruluyor. Onun anlatımından önce, Mariam Cortas Said bir çerçeve çiziyor; adeta annesinin fotoğrafını taşıyan kişi konumunda en önde yürüyor. Annesine en yakınlardan biri olarak önemli belirlemelerde bulunuyor:

'Annemi birçok açıdan, dünyanın bütün yüklerini sırtında taşıyan bir on dokuzuncu yüzyıl sosyalistine benzetiyorum. Hayattaki görevinin sürekli olarak herkes adına adalet, insan hakları ve eşitlik için mücadele etmek olduğuna inanıyordu.'

İşte belki tam da bu yüzden, 1941'de De Gaulle öncülüğünde Lübnan'ı İngiltere'yle beraber işgal eden Fransa'ya isyan bayrağı açıp bağımsızlık yürüyüşüne katılıyor. Öbür taraftan dünyaya hiçbir zaman Garbiyatçılık penceresinden bakmıyor, Şarkiyatçılar'a uzak duruyor. Eğitimli, entelektüel ve en önemlisi eşitlikten yana bir insan Wadad.

Daha çocukluk günlerinde çevresini dikkatli gözlerle izleyişi, Birinci Dünya Savaşı'na dair 'savaş yirminci yüzyılı Beyrut'a getirmişti' gibi naif bir sonuç çıkarmasını sağlıyor. Çocuk gözüyle babasına büyük hayranlık duyan Wadad'ın oyun alanı olarak seçtiği mekân babasının çalışma odası.

Savaşı bir oyun gibi algılayan çocuk Wadad'ın aklında kalan, bölüşüm için topraklarına girmeye uğraşanların halkı tarafından 'kurtarıcı' biçiminde görülmesi. Asıl oyun budur işte; Wadad yıllar sonra anlar: Özgürlüğün ne denli önemli ama bir o kadar da zor kazanıldığını kavrar.

Yine o yıllarda gözlemlediği bir şey, Ortadoğu'nun şenlikli düğünlerinin yaşanan tüm acı olayları unutturmaya yettiği. Bir tuhaf çelişki; bugün bile izlerine rastladığımız bir gelenek.

Sınırların neredeyse her yıl yeniden çizildiği 1920'lerdeki Ortadoğu'da Wadad, kimi gerçeklerin ayırdına ailesinin yardımıyla varmaya başlar; 'kimsenin kendilerini kara kaşı kara gözü için sevmediğini' öğrenir.

Üniversite yılları Wadad'da, kadınların özgürleşmesine yönelik ciddi fikirlerin filizlenmesini sağlar, elbette coğrafyasının da. Kendi kültürünün bir ülkeyi nasıl ileri taşıyacağını da o yıllarda duyumsar: 'Sağgörü ve umut dünyasında, kendimize inanmayı ve bizi birleştiren insani bağlara saygı duymayı öğrenerek dört yıl geçirdik.'

Wadad'ın kitabı, sınırları cetvelle çizilen Arap coğrafyasının karşısında, açıkgöz Batı'nın politikalarını da açık ediyor: Wadad, gezdiği her ülkede bunun engellenemeyişine tanık oluyor. İnsanların, kaybedilenlerin geri alınacağına dair bir umudu var ama yalnızca dile pelesenk olmuş bir umuttur bu.

Tüm o olgunluk içinde gezilerine Yeni ve Eski Dünya'yı da sıkıştırır. Büyük Bunalım'ın kıskacındaki ve ikinci büyük savaş öncesi sessiz ama bir o kadar da içten içe kaynayan Avrupa'yı keşfeder. Wadad'ın Amerika ve Avrupa seyahati sırasında Lübnan'daki Fransız mandası gücünü arttırır, adeta tekelleşir. Başta insanlar olmak üzere hemen her şey Fransızlaşmaya başlar. Bu yüzden 1930'ların ortalarında Wadad'ın zihninde bir soru vardır: 'Kendi halkımla uzlaşmak için ne kadar ödün vermem gerekiyor?'

“Başarısız kuşağın” bir temsilcisi

Kitaptan çıkan bir sonuç da yaşlı kıta Avrupa'da kanlı çarpışmalar sürerken savaştan görce uzak kalan Lübnan'da, halkın ve ülkenin yeniden yapılanmasına dönük kimi hareketlerin baş göstermesi. Fransız mandasının çatırdamaya yüz tutması, eğitim ve kültür alanında Lübnan'ın kendi köklerine dönme gayreti bunlardan sadece birkaçı. Tabii Wadad'ın kişisel tarihinde 1940'lar önemli yere sahip, çünkü o yıl Emile'le evleniyor. Hayat arkadaşıyla beraber, hem kendi yaşamında hem de ülkesinde yeni bir dönem başlıyor.

O yıllarda terör kavramı, Lübnan ve kardeş Filistin için sıkça gündeme gelecektir: Bombalamalar, köy baskınları ve suikastlar hayatın bir parçasıdır artık. Wadad'a göre ekonomik, kültürel ve siyasal planların günlük hayattaki acı bir karşılığıdır terör. Aynı şekilde Siyonizm de.

1940'ların sonundan 1960'ların ortalarına kadar anlattığı bölümde dikkati çeken şey göç, sürgün, savaş ve çocukların gözünden coğrafyanın durumu. Hem eğitimci hem de gözlemci olarak bize seslenen Wadad, farklı ülkelerden gelip Lübnan'a sığınan ailelerin yaşadığı hayatı resmediyor. Bir yanda krallar ve işbirliğine giriştikleri Batı, öte yanda Siyonistler, öbür yanda ise topraklarında yabancı kılınan halk; Wadad bunların hepsini kendi gözlem süzgecinden geçirerek not etmiş. Oğlunun o yıllarda sorduğu 'Savaş çıkarsa kim yanımızda, kim karşımızda olacak?' sorusu hayli ilginç. BM ve NATO neredeyse herkesin gözünü boyamış o dönemde. Wadad, oğlunun gerçeği pek çok insandan daha iyi ayırt ettiğinin farkında.

Wadad'ın toprağında savaş sadece karşılık vermek anlamına gelmiyor. Cephede saf tutmak aynı zamanda kültürünü savunmak; elden gideni geri almaya çabalamak da demek. Kısacası tarihsel bir özelliği var.

Onca entrikanın ve adaletsizliğin arasında Wadad bir Arap atasözünü hatırlatıyor: 'Bir savunucusu olduğu sürece hiçbir hak kaybedilmez.' Bunun, o yıllarda halkına güç vermesini umuyor. Fakat altını çizdiği bir gerçek de var: 'İktidar adaletten daha önemli, şiddet akıldan daha etkiliydi. Liderlerimiz iktidarı da aklı da kullanmayı becerememişti, gençlerimiz ise öfke içindeydi.'

Wadad Ortadoğu'da 1967'yi böyle anlatıyor. O yıla dair bir küçük not daha: 'Vietnam Savaşı tam gaz devam ediyordu. Vietnam kurtuluş kuvvetleri en modern askeri donanıma karşı savaşıyordu. Ülkeleri için savaşırken acılara, açlığa ve felakete katlanıyorlardı. 'Biz neden yapamıyoruz?' diye soruyordu gençlerimiz. Gençlerimiz her şeye ve herkese öfkeliydi. Bizim mülayimliğimiz onların gözünde zayıflıktı. Başarısız bir kuşaktık. Batı'ya güvenerek başarısızlığa uğramamış mıydık?'

Filistin'le tutuşulan savaş ise Wadad ve yakınları için büyük bir darbedir. Nereden baksanız iki halkı birbirine düşürenlerin yönettiği ve onlar adına karar vermeye yöneldiği bir savaştı bu. Wadad, çocukların çatışmaları, kapandıkları 'küçük pencereden dikizlediğini' söylüyor: 'Çocuklar her türlü silahın adını öğrendi, hayatta ölümden daha ilginç şeyler olduğunu da unuttu.'

Wadad, yalnızca yaşadığı, hayat kurduğu ve yakından tanıdığı coğrafyayı yorumlamıyor; dünyaya ilişkin fikir ve belirlemelerini de sıralıyor: 'Altmış yılı aşkın bir süre içinde dünya delirdi. Dürüstler ya da cesurlar değil, güçlüler dünyanın efendisi oldu. Zira yaşadığım sürece güçlü insanların öldürüldüğüne ve imha ettiğine ya da insanları bununla tehdit ettiğine, bilimi de bu amaç için saptırdığına tanık oldum. Kendi kaprisleri ve açgözlülüklerini tatmin etmek için Ortadoğu'yu parçaladılar ve harekete geçirdikleri mekanizmanın kaçınılmaz bir şekilde dağılıp gitmesini seyrettiler.'

Wadad'dan gelecek için birkaç soru, miras niyetine: 'Bütün bunları hak ediyor muyuz? Bizim kuşağımız insanları birbirine yaklaştırmayı başaramadı. Yeni kuşak bizden daha akıllı çıkar mı?'

Yeni kuşak daha akıllı mı, bilinmez ama geçmişin hatalarından tam anlamıyla ders alınıp alınmadığı şüpheli. Wadad'ın anıları bir yol açıyor; en azından geçmişin Lübnan'ı ile yirminci yüzyılın yarısında gelinen nokta ve bugünkü için.

O Sevdiğim Dünya, yalnızca bir Arap kadınının yaşadığı çağın tanıklığını sırtlanışını yansıtmıyor, aynı zamanda hayatını geçirdiği topraklara, insanlarına ve dünyaya ilişkin güçlü analizler de içeriyor. Wadad'ın bunu yapmasını sağlayanın da içinde hiç sönmeyen hümanizm ışığı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Devamını görmek için bkz.

Atom Damalı, “Hıristiyan Arap bir kadının gözünden Orta Doğu”, Vatan Kitap, 25 Kasım 2010

O Sevdiğim Dünya isimli yapıt, 20. Yüzyıl başlarında yazarın ziyaret ettiği Ortadoğu şehirlerinin hakkında kolay takip edilen bir yazı tekniğiyle, bölgenin coğrafi, dini, sosyal ve kültürel konularında bilgiler vermektedir. Kitabın yazarı Hıristiyan bir Arap kadınıdır. Eserde yer yer o döneme ait tarihi ve politik gelişmelerin, laik bir görüş ışığı altında ele alınmış olması kitabı daha ilginç bir hale sokmaktadır. Bu dönemlere ait Yahudi görüşlerini anlatan sınırsız sayıda eser kaleme alınmıştır. Buna karşılık İslami düşünce yapısında olmayan bir Arap aydınının o dönemleri yorumlaması ve hatıralarını bir kitap olarak yayınlaması, farklı bir görüş açısı ortaya çıkartmış...

20. yüzyılın ilk yarısı Ortadoğu’nun batılı devletler tarafından yeniden yapılandırıldığı bir dönemdir. Irak, Suriye, Ürdün, Filistin, Kudüs, Lübnan, Trablusşam ... Batılı güçlerin politikalarına bağlı olarak bir var olan bir yok olan, yazboz tahtasına çevrilmiş, sık sık sınırları değişen bölge isimleri... Milyonlarca insanın kanının dökülmesine neden olan Arap-Yahudi sorununun yaratıldığı dönemdir bu yıllar. Üzerinden 100 yılı aşkın bir süre geçmesine rağmen kan dökülmesi halen devam ettiğine göre, doğru yapılandırılmamış olduğu ortaya çıkmaktadır. Aslında Araplar batılı devletlerin kışkırtmalarıyla savaş sırasında Osmanlı Devleti’ne isyan etmiş olduklarına göre, Birinci Dünya Savaşı sonunda galip devletler tarafında yer almış olmaları gerekmektedir. Ancak devletlerin masa başında da sadece silah veya ekonomik güçleri ile istediklerini elde etme imkanlarının olduğu unutulmamalıdır. Yani kısaca “hak verilmez, alınır” kuralı işlemektedir.

İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Arthur Balfour, Birinci Dünya Savaşı devam ederken, ne kendisine ne de hükümetine ait olan Filistin’i Siyonistlere vermeyi taahhüt etmiştir. Hıristiyan Arap ailenin, Siyonistlere söz verilen bu topraklarla ilgili yorumu çok gerçekçidir. Durumlarını İzmir ve İstanbul’u almaları halinde İngilizler tarafından tazminat sözü verilmiş olan Yunanlılar karşısındaki Türkler’in durumuna eşit olduğunu düşünmektedirler. Ancak bir zayıf taraflarının olduğunu ve onların “batıya kafa tutacak bir Atatürk’leri”nin olmadığını anlamışlardır.

Eserin diğer bir ilginç yönü de, Lübnan’ın Fransız mandası altında yönetildiği dönemde Fransa’nın kendi kültürünü işgal etmiş oldukları bir ülkede yerleştirmek ve öğrencileri Arap köklerinden koparmak için eğitim sistemine yaptıkları baskıyı anlatmasıdır.

Avrupa’dan kaçan Yahudiler’in Filistin’e yerleştirilmeleri, bölgenin gizlice silahlandırılarak ileri tarihlerde çıkartılacak isyanların altyapısının hazırlanması, yapılan uluslar arası konferanslarda Arap görüşlerinin gözaltı edilmesi, İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı zorluklar, ABD’nin Arap petrollerine ortak olarak Marshall Planı’nı uygulaması, Yahudi örgütlerinin Filistin’de terör yaratmaları, İngilizler’in meydanı Yahudi terör örgütlerine bırakarak ülkeyi terk etmeleri, Filistin’de bir Yahudi ve bir Arap devletinin kurulması ve Kudüs’ün uluslararası bir statüsünün oluşmasını içeren taksim planı yapılması, Birleşmiş Milletler’in bu planı onaylaması, İsrail’in Birleşmiş Milletler kararlarını hiçe sayması, İsrail’in batılı devletlerce silahlandırılması, Arap devletlerin bir görüş altında birleşememesi ve bugüne kadar gelen kanlı mücadele süreçleri... bu eserde, aydın, Hıristiyan, Arap bir kadının hatıraları ile bir kere daha hafızamızda canlanıyor.

Devamını görmek için bkz.

Yeliz Kızılarslan, “Ortadoğu’nun tanıklığında bir yaşam”, Agos Kitap / Kirk, Aralık 2010

Wadad Khuri Makdisi Cortas’ın O Sevdiğim Dünya: Bir Arap Kadınının Hikâyesi adlı otobiyografik kitabı, Gamze Varım’ın özenli çevirisiyle yayımlandı. Ortadoğu’nun yakın tarihinde yaşanan tüm çatışmaların, Filistin-İsrail Savaşı ekseninde, kendini bölgedeki kadın haklarının gelişimine adamış, cesur ve azimli bir kadının kaleminden aktarıldığı kitap, ilk olarak 1960’ta Dünya Ahbabtuha [O Sevdiğim Dünya] başlığıyla, Arapça olarak yayımlanır. 39 yıl boyunca Beyrut’taki özel Ehliyâ Kız Okulu’nun müdireliğini yapan Cortas’ın gençlik döneminde edindiği günlük tutma alışkanlığı, evlendikten sonra yaşadığı deneyimleri ve gözlemleri bir hatırata dönüştürerek yayımlamasında etkili olmuştur. 1917 ile 1957 arasındaki dönemi kapsayan ve bir anlamda Ortadoğu’nun ‘kayıp hafızası’nı ortaya koyan bu hatırat büyük beğeni toplar, okullarda ders kitabı olarak okutulur.

Cortas, 1974 yılında müdirelik görevinden emekli olduktan sonra, baskısı tükenen kitabını yeniden gözden geçirir ve kitaba, 1957 ile 1977 yılları arasındaki dönemi bir bölüm ilave eder. Kitap, İsrail’in bugünkü Lübnan’ın güneyini işgal etmesi sonucunda patlak veren iç savaşı konu alan bu ek bölümle birlikte, 1982 yılında –yine Arapça olarak– ikinci baskısını yapar. 1971’de felç geçiren Cortas, hastalığından hemen önce, Filistin meselesi etrafında dönen sömürgeci politikaları Batı dünyasına aktarabilmek için kitabının İngilizce versiyonunu yazmaya başlar ve bu çalışmayı, elyazması olarak, 1979’da, damadı Edward Said’e teslim eder. Aynı yılın ortalarında vefat eden Cortas, redaksiyon çalışmasının uzun sürmesi ve Ortadoğu’daki çatışmalar nedeniyle yayımlanması geciken kitabının İngilizce baskısını göremez.

Bu arada, iç savaş sırasındaki taşınmalar yüzünden Cortas ailesinin kütüphanesinden kaybolan ilk basımın bir kopyası, uzak bir akraba tarafından Bağdat’taki bir kitapçıda bulunur ve 2003 yılında, Wadad Cortas’ın kızı Mariam Said’in eline geçer. Ve kitabın İngilizce versiyonu, nihayet geçtiğimiz yıl, Cortas’ın 100. doğumgününde, Nadine Gordimer’ın önsözü, Mariam Said’in kaleme aldığı giriş ve ‘Tarihsel Genel Bakış’ başlıklı kronolojik bölüm, Mariam Said’in kızı Najla Said’in sonsözü, ve tarihsel açıklamalar içeren ‘Notlar’ bölümüyle birlikte yayımlanır. Kitabın Türkçe çevirisinde de bu tam metin esas alınmış.

Kaybolan gelenek ve kadınların hafızaları

1909’da, Arap Ortodoks bir ailenin çocuğu olarak Beyrut’ta dünyaya gelen Wadad Cortas, Mariam Said’in giriş yazısında belirttiği üzere, çocukken güçlü dini eğilimler gösterdiği için, ailesi tarafından, kız kardeşlerinin aksine, Evanjelik bir Amerikan okuluna değil, laik bir özel okul olan Medresetül-benâtül-ehliyâ’ya gönderilir. Din ile ilişkisini burada dengeleyen Wadad Cortas, müziğe ve Arap şiirine ilgi duymaya başlar; okulda bir koro kurulmasını sağlar. Sonraki yıllarda ise Lübnan Güzel Sanatlar Akademisi’nin kurucularından biri olur. Mariam Said de annesinin idaresindeki bu okulda eğitim alır.

Kitabın, Mariam Said’in annesi ile ilişkisini anlattığı giriş bölümü, iki kuşak arasındaki değişimi gösteren, dikkat çekici anekdotlar içeriyor. Üniversite yıllarında tanıştığı, erkek kardeşinin arkadaşı Emile Cortas’la mezuniyet sonrasında evlenir. Beyrut’un yüksek gelirli burjuva ailelerinden birine mensup olan Cortas, yemek pişirmeyi bilmeyen, nakış-dikiş ve örgü gibi el becerilerini kız çocuklarına aktarma işini annesine bırakmış, modern bir kadındır. Dört binadan oluşan çift bloklu bir sitede hala, teyze, amca, dayı, anneanne ve yengelerden oluşan, kalabalık bir aileler topluluğuyla çevrili bir ortamda büyüyen Mariam Said’in çocuk belleğinde, Wadad Cortas, kendini işine adamış, sadelikten hoşlanan, sıkı topuzu ve koyu renk tayyörleriyle ciddi bir okul müdiresidir, fakat aynı zamanda ilgili ve müşfik bir annedir.

Yoksul çocukların bakımını ve eğitimini üstlenen Cortas ailesinde, kararları alan Wadad Cortas olsa da, Arap gelenekselliği egemendir. Mariam Said’in “özgürlükçü ve açık fikirli” bir işadamı olarak tanımladığı babası, evliliğinde ataerkil bir otorite kurmayacağını, evlendikten sonra Wadad’ın mesleğine devam etmesine izin vererek gösterse de, eşine, çalışmasının karşılığında maaş almaması konusunda ısrar eder. Zira bu, ailesini geçindirmekle yükümlü bir Arap erkeği için onur kırıcıdır. Bu sebeple, Cortas, tüm maaşını yoksul öğrencilerine burs olarak dağıtır. 1950’lerde Lübnan’daki ekonomik krizden etkilenen aile onun maaşıyla geçinmeye başlar. Bu dönemde, müdirelik dışında ek gelir kazanmak için Beyrut Kadın Üniversitesi’nde ders vermeye başlayan Wadad, mali durumları düzeldikten sonra da ders vermeyi sürdürür.

Kriz yıllarında yatılı okula giden Mariam Said, üç erkek kardeşinden daha bağımsız ve isyankâr bir kişilik geliştirir. Üniversiteden mezun olduktan sonra annesiyle ilişkileri düzelir; onunla ortak olarak kullandıkları bir banka hesabı açarak, annesine modern dünyada para idaresine dair kolaylıkları öğretir. Ancak Mariam’ın öğrenim için ABD’ye gidişinden sonra bu hesap kapatılır. Ülkesindeki kızların eğitimi için çabalayan Wadad Cortas’ın kişisel bir banka hesabının olmaması, bugünün dünyasından bakıldığında ironiktir.

20. yüzyılın başında Osmanlı İmparatorluğu’nun idaresinde olan Lübnan, Suriye, Filistin ve Ürdün’ün I. Dünya Savaşı sonrasında sömürgeci İngiliz ve Fransız mandası olmalarına tanıklık eden Cortas, Fransızca eğitim yapan bir okulun müdiresi olarak, bölgedeki Arap milliyetçiliğinin kültürel gelişimini destekler. Cortas’ın ‘milliyetçilik’ terimine yüklediği anlamın, kelimenin bugünkü anlamından uzak olduğunu belirtmekte yarar var. 1917’deki Balfour Bildirisi’nin ardından, o günkü Lübnan’ın güneyini de içeren Filistin topraklarında İsrail’in kurulacağını çocukluğundan itibaren gören Cortas, Yahudi Soykırımı’ndan kaçan bir halkın üzerinden emperyalist amaçlarını uygulamaya koyan İngiliz birliklerine karşı direnişi destekler. Cortas’ın anlatısı, onun Filistin halkının halen sona ermemiş trajedisi karşısında gösterdiği bu tutumun yanı sıra, kadınların eğitimi, mirastan eşit pay alma hakkı ve meslek edinme meselelerini de kapsayan modernizasyon sorununu, Ortadoğu’da sürdürülen çatışmaların ardında yatan önemli nedenlerden biri olarak gördüğünü de ortaya koyuyor.

Tüm yaşamını, idareciliğini üstlendiği kız okuluna gelen her milletten ve dinden öğrencinin eğitimine vakfetmiş olan Cortas’ın Türkler, Araplar, Amerikalılar, İngilizler, Mısırlılar ve Lübnanlılara dair çarpıcı tespitleri, Ortadoğu coğrafyasının kaderini değiştirecek olanın, bir devrim ya da savaştan ziyade, zeki ve istikrarlı liderler olduğunu da gösteriyor. Çocukluğunda maruz kaldığı iç savaşın travmatik izlerini eğitim gönüllüsü olarak silmeye çalışan Wadad Cortas’ın, yarım yüzyıllık Ortadoğu tarihini yakın plandan, kişisel izlenimleriyle anlattığı O Sevdiğim Dünya’da hayalini kurduğu bir arada yaşama özlemi, bugün, mirasını devrettiği torunu Najla Said’in Amerika ile Lübnan arasında gidip gelerek, sanat aracılığıyla verdiği mücadelede devam ediyor. Kuşaktan kuşağa aktarılan bu mücadele, Ortadoğu topraklarında yeşerecek kalıcı bir barış için gereken gücün kadınların ortak hafızasından yükselecek sesle var olabileceğini gösteriyor.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.