Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-747-0
13x19.5 cm, 168 s.
SARI ETİKET
ÖZEL İNDİRİMLİ
Liste fiyatı: 15,00 TL
İndirimli fiyatı: 5,25 TL
İndirim oranı: %65
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Yüz Gün
Özgün adı: Hundert Tage
Çeviri: Zehra Aksu Yılmazer
Yayına Hazırlayan: Yeşim Tükel Kılıç
Kapak Resmi: Jacob Lawrence
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Şubat 2010

Nisan 1994'te Ruanda'da tarihin en büyük soykırımlarından biri yaşandı. İktidardaki Hutuların açıkça desteklediği aşırılıkçı Hutu milisleri, yaklaşık yüz gün içinde büyük çoğunluğunu Tutsilerin ve ılımlı Hutuların oluşturduğu toplam sekiz yüz bin kişiyi öldürdü. Başta Belçika ve Fransa olmak üzere Ruanda'yla uzun yıllar aktif olarak "ilgilenmiş" olan Batılı ülkeler katliama tam anlamıyla seyirci kaldı.

İsviçreli yazar Lukas Bärfuss işte bu katliamın, daha çok da bu suç ortaklığının romanını yazıyor Yüz Gün'de. Her türlü ırkçılık ve adaletsizliğe tepki göstermeye çalışan David, bu hislerle, Ruanda'da otuz yıldır faaliyet gösteren İsviçre Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı'na katılarak ülkenin başkenti Kigali'ye gelir. Ülkede konuşulan dili bilen kimsenin olmadığı Teşkilat mensuplarının mevcut iktidarla aralarını iyi tutmaya çalışarak, etliye sütlüye bulaşmadan sürdürdükleri faaliyetlerin rutinliğinden kısa zamanda hayal kırıklığına uğrar, Teşkilat'ı ve kendi işlevini sorgulamaya başlar. Katliam başladığında, gerilimli bir ilişki sürdürdüğü Hutu sevgilisi Agathe'a ulaşma umuduyla ülkedeki son yabancıların tahliye edildiği uçağa binmeyi reddeder. Ve yaşanan vahşetin hem tanığı hem de bilfiil suç ortağı olur.

Evet, çok sert -ama iyi yazılmış, bir solukta okunan bir roman.

OKUMA PARÇASI

s. 60-63.

...

Teşkilat'tan dayak yemiş köpek gibi çıktığımda, kaldırımda durmuş beni bekliyordu. Az kalsın tanımayacaktım onu. Agathe hastanedeki meleğe benzemiyordu artık, yeniden havaalanındaki hanımefendi olmuştu, ukala, soğuk – bu benim sonraki yıllarda da hiç anlayamadığım bir şeydi. Tek bir Agathe yoktu, en az yarım düzine Agathe vardı, içlerinden birini yakaladığımı sandığımda hemen başka biri oluyordu. Yüz ifadesinden bir şey çıkaramıyordum, sesinin tonundan da; güldüğünü görüyordum ama sözleri kulağa sert geliyordu, komik bir hikâye anlattığında da genellikle üzgün görünüyordu.

Hastasının nasıl olduğunu görmeye gelmişti, büyük Rond Point'deki Pakistanlının büfesine davet etti beni. Lokma söyledik, kolamızı içerken Kigali'de eksikliğini duyduğumuz şeylerden konuştuk. Brüksel'deki hayatını, arkadaşlarını çok özlüyordu, bu sözlerine bozulduysam da Brüksel'de özel duygular hissettiği bir adam olup olmadığını sormaya cesaret edemedim. Ona göre Kigali'de geçirilen zamana yazıktı ve en kısa zamanda Brüksel'e geri dönmek istiyordu.

Kuzenlerinden yakındı, ailesinin memleketi olan kuzey bölgesinden gelmişti delikanlılar. Evin içinde aylak aylak dolaşıyor, sırnaşıklıklarıyla onu sinir ediyorlardı, üstelik her biri de Agathe'ın kendisiyle evleneceğinden emindi. Ama bu söz konusu bile olmazdı, bir Ndindiliyimana ile evlenmeyeceği kesindi. Agathe soyadından nefret ediyordu, anadilinden de, bir yabancının pek de öğrenemeyeceği bu Bantu dili tuhaf deyimlerle doluydu. Boyun üzüntünün kapağıdır. İnsanı acılar değil, anılar öldürür. Kadının emrettiği yerde sopa emreder. Düşmanının kaybını bir inekle telafi eden, tüm sürüsünü kaybeder. Ben bu atasözlerini seviyordum ama Agathe yüzünü buruşturdu. Ona göre bu yobazların diliydi, şiirden yoksundu, sadece dedikodu ve hurafe yaymaya, arada bir de inek satmaya yarıyordu. Ve tabii, diye ekledi iğneli bir dille, abazungu'lardan birkaç sırrı saklamaya.

O öğleden sonrasında Rond Point'de trafiğin nasıl felç olduğunu hâlâ hatırlıyorum; bir öküz arabasının yükü devrilmişti, devasa eski giysi balyaları dev böcekler gibi yola dağılırken sürücüler çok tehlikeli manevralar yapmak zorunda kalmıştı.

Gerçekten de Teşkilat'tan hiç kimsenin, diplomatların bile bilmediği ülke dilini ancak onlarca yıldan beri ülkede yaşayan Hıristiyan tarikatlarının üyeleri çat pat öğrenebiliyordu, ama insanın dili sonu gelmeyen ünsüz harf dizilerine zamanla alışsa da, ses telleri, aynı şekilde yazılan tiksinti ve şapka sözcüklerini birbirinden ayıran doğru vurguya asla hâkim olamıyordu. Agathe başka bir soyadı, Blanc ya da Dupuis gibi basit ve net bir soyadı istiyordu ve evlilik yoluyla Avrupalı bir soyadı alma fırsatını kesinlikle kaçırmazdı. Ah, bir de babası olmasaydı. Babası onu o çekilmez kuzenlerinden biriyle evlendirmek istiyordu ve Agathe'ın hatırı için ona sunup sunabileceği tek seçenek, Kigali'nin hiç dışına çıkmamış yobaz kuzeni ile kitap filan okusa da kurbağaya benzeyen diğer kuzeni arasında seçim yapmaktı. Önemli olan, evleneceği kişinin aileden biri olmasıydı. Agathe'ın sömestr tatilini Kigali'de geçirmesini de babası istemişti, şimdiyse Brüksel'e dönmesine izin vermiyordu. Burada okumasını istiyordu. Agathe üniversiteyi görmek için Butare'ye gittiğinde Ibis'te kalmıştı. Ona Goldmann'dan, şemsiyesini gördüğümden söz etmedim, hatta o sırada bizim de orada olduğumuzu da söylemedim. Agathe Butare'de okumayı aklından bile geçirmiyordu, çünkü buna bir kez evet dediğinde başına gelecekleri biliyordu. Bu yüzden bir an önce Kigali'den toz olması gerekiyordu – Kigali'ye küçük dilin çıkardığı R sesiyle Kiga-ri diyordu, R ile L arasında ayrım yapmayan anadiline dair tek işaret buydu. Tüm aksanlardan arınmış, temiz bir Fransızca konuşmaya gayret ediyordu, sadece L ve R artikülasyonlarına hâkim olamıyor, kökenini ele veriyordu.

O sırada Rond Point'de devrilen öküz arabasının sürücüsü balyaları arabaya yüklemeye çalışıyordu ama balyalar bir deri bir kemik adam için fazla ağırdı, kornaya basıp duranların hiçbiri de arabasından inip adama yardım etmeye yanaşmıyordu.

Babanız mutlu olmanızı istemiyor mu, diye sorma gafletinde bulundum. Canavarın teki değil tabii, dedi, ama babası kariyerini, Başkan Hab'la aynı idari bölgeden olan ailesine borçluydu. Eğer aynı yetilere sahip ama güney kökenli biri olsaydı, bir yerlerde form damgalıyor olurdu. Agathe onun tek kızıydı, aile bağlarını sağlamlaştırmanın olası tek yoluydu, ki bu özellikle de şu anda çok önemliydi, çünkü Enformasyon Bakanlığı'nda büro şefliğine atanması söz konusuydu. Amiri olan bakan bunu şimdiye dek hep engellemiş, bir hısmını Agathe'ın babasına tercih etmişti – fakat şimdi bu bakan da koltuğundan olmuştu, bunun nedeni de Papa'nın ziyaretinde Stade Régional'de yaptığı, uluslararası basının sütunlarına dek yansıyan konuşmasıydı. Kutsal Baba, diye başlamıştı konuşmasına bakan, Aids'den söz ediyorsunuz ve aşkın evlilikte gerçekleştiğinden. Ama dışarılardaki tepelerde yaşayan ve her birine bakmaya bile korktuğunuz, gözleri çukura kaçmış, dünyaya hasta doğmuş, açlıktan ölmeye mahkûm bir sürü çocuk yapan bir çifte ne diyeyim ben? Bana sevgiyi ne yapacaklarını söylediklerinde, Kutsal Baba, ne diyeyim onlara? Hiçbir iş yapmamaya, ömrü boyunca işsiz kalmaya mahkûm, cinsel dürtülerine hâkim olmayı bilmeyen ama kilisenin ve toplumun asla uyamayacağı yasalarıyla bakir kalmaya zorlanan genç bir adama ne diyeyim? Son sorum da şu Kutsal Baba: Kigali'deki dört bin AİDS yetimi, anne babalarının neden öldüğünü sorduğunda onlara ne cevap vereyim? Eğer cennete gitmek istiyorsam ve bana sadece beyazların egemenliğini daha da sağlamlaştırıyormuş gibi gelen Katolik ahlakına göre yaşayacaksam, nasıl teselli edeyim onları?

Bakan bunları söylemişti işte ve stadyumun üzerine buz gibi bir sessizlik çökmüştü, sonra Papa tavrını bir kez daha ortaya koymuştu. Evlilikten önce seks yok. Doğum kontrolü yok.

Bakan cesur adamdı doğrusu. İnsanlar bu konularda açık konuşulmasına alışkın değildi. Fakat bakanın bu konuşmasıyla eline geçen tek şey görevden alınması olmuştu. Kilise çok güçlüydü ve hükümetin tek yaptığı, abazungu'ların bu fikir özgürlüğü nöbetini unutmalarını beklemek oldu. Ondan sonra bakan defedildi. Yerine Butareli bir tarih profesörü getirildi, yeni bakan sadık bir adamdı, her şeyden önce de Agathe'ın annesinin akrabasıydı. Annesinin eniştesi yeni bakanın erkek kardeşi, iğrenç kuzenleri ise yeğenleriydi ve Agathe'ın onlardan biriyle evlenmesi, babasının terfisi karşılığında vereceği hediye olacaktı.

Babasını sevdiğini ama bu ülkeden nefret ettiğini söyledi, ona göre, azgelişmişliğin gerçek nedenleri bu al gülüm ver gülüm hali, bu akraba kayırmacılığıydı. Bu yüzden trafik bile düzgün işlemiyordu ve bir kaza durumunda ordunun yarısının el atması gerekiyordu. Gerçekten de, şimdi dönel kavşağa iki askeri araç gelmişti, üniformalı askerler araçtan aşağı atladılar. İki asker kafakola aldıkları sürücüyü tekme tokat caddeden uzaklaştırdı, dört asker öküzleri çekip götürdü, kalan askerler de giysi balyalarını yoldan kaldırıp ordu kamyonuna yüklediler.

Elbette hayal kırıklığına uğramıştım. Agathe'ın gerçekten de kendini beğenmiş şımarık bir kız olması beni hayal kırıklığına uğratmıştı, havaalanında tahmin ettiğim gibi zengin kızıydı ama hastanede hastalarla ilgilenen kadının onun gerçek yüzü olduğunu düşünmüştüm, o alçakgönüllü, fedakâr kadından etkilemiştim ben, karşımda oturmuş kolasının kamışını keyifsiz keyifsiz çeken ukala kızdan değil. Ona ülkesinin sevilesi yönlerini, iyi eğitim almış insanların burada neler yapabileceğini sayıp döktüm ama kısa süre önce disiplin suçu işlediğimden görevden uzaklaştırıldığımı anlatmadım. Bu kadına dürüst biri olduğumu kanıtlama mecburiyeti hissediyordum yine, eğer bunu başarabilirsem, onu iyi, doğru yola yönlendirebilirdim. O zaman burada kalır, üstüne düşen görevi yapar, kendini ülkesine adardı. Ama bunun ancak ben görevde kalırsam bir anlamı olurdu ve Marianne'ı değiştiğim konusunda ikna edebileceğime inanmadığımdan, geriye sadece Küçük Paul kalıyordu.

...

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Tuna Kiremitçi, “Fena halde Afrika”, Radikal Kitap Eki, 5 Mart 2010

Doğu Bloğu’nun çöküşüyle İkiz Kuleler saldırısı arasında, tuhaf bir on yıl yaşadı dünya: Hobsbawn’ın perspektifinden bakınca iki yüzyıla da ait olmadığını gördüğümüz bu dönemde insanlık, tarihin en büyük soykırımlarından ikisine eşzamanlı çarptı: Çetnik milisler tarafından Müslüman Boşnak halkına yapılan kıyımla Hutu milislerin Tutsilere yaptığı ve ardında tam sekiz yüz bin ölü bırakan soykırım: Soğuk Savaş’ı beynine atom bombası yemeden atlatmanın mutluluk sarhoşluğunu yaşayan insanlığın o arada pek üstünde durmadığı iki tarihsel ‘detay’.

“Hayır, ortalığı kan gölüne çevirenlerden değiliz biz. Bunu başkaları yapar. Biz kan gölünde yüzeriz. Yukarıda kalmak, kırmızı sosta boğulmamak için nasıl hareket edeceğimizi çok iyi biliriz.”

İsviçre’nin son dönemde yetiştirdiği önemli tiyatro yazarlarından, 1971 doğumlu Lukas Bärfuss, küçük, dağlık ve zengin ülkesini bırakıp yine küçük, yine dağlık ama bu sefer fena halde yoksul bir ülkeye giden gencin akıllara seza öyküsünü anlatıyor: ‘Kalkınma İşbirliği ve İnsani Yardım Teşkilatı’ bünyesinde Ruanda’da çalışan ve orada tarihin en büyük trajedilerinden biriyle karşılaşan, David Hohl’un öyküsünü.

Bärfuss, merceğini işte bu tarihsel utancın üzerine tutuyor ve çarpıcı bir karşıtlıkla yüz yüze bırakıyor okuru: Dünyanın en zengini sayılan ülkelerinden birinin yurttaşının, dünyanın açık ara en yoksul ülkelerinden birinde yaşadığı, zorlayıcı deneyimle.

“Ülkemin bana ihtiyacı yoktu, oysa orada, Afrika’da mütevazı bilgimin binde biri bile bir servetti ve bu serveti paylaşmak istiyordum.”

Gelişkin ve can sıkıcı bir toplumda doğmuş olmanın bunaltısını yaşayan ve hayatını kendisinden daha büyük bir davaya adamak için çocuksu heyecanlar duyan genç David, işte bu duygularla çıkıyor yola. Aynı zamanda anlatıcı konumundaki kahramanımızın bilincindeki Afrika romantizmi, daha havaalanında görüp abayı yaktığı, siyah tenli Agathe ile ete kemiğe bürünecek, somutlaşacak. Ruanda’nın başkenti Kigali’de geçen ilk günlerinin sıkıntısı içinde hep o kadının düşünecek David, karşı konulmaz arzular içinde.

Genellikle üzgün görünüyordu

Öte yandan, kahramanımızın düşlerini süsleyen kadının düşlerini Afrika süslememektedir. Ülkesinden olabildiğince hızlı kurtulup Belçika’daki okuluna (daha doğrusu, hayatına) dönmekten başka bir şey yoktur ‘esas kız’ın aklında. Aslında, benzerlerini Bağdat Caddesi’ndeki herhangi bir barda da bulabileceğimiz, içine doğduğu kültürden utanan genç kızlardan biridir işte. Aynı zamanda değişkendir Agathe: Kişiliği biçimden biçime girebilmekte, sağı solu belli olmamaktadır; tıpkı ülkesi gibi.

“Tek bir Agathe yoktu, en az yarım düzine Agathe vardı, içlerinden birini yakaladığımı sandığımda hemen başka biri oluyordu. Yüz ifadesinden bir şey çıkaramıyordum, sesinin tonundan da; güldüğünü görüyordum ama sözleri kulağa sert geliyordu, komik bir hikâye anlattığında da genellikle üzgün görünüyordu.”

Böylece, Yüz Gün romanının kendi payıma en başarılı bulduğum, bıçaksırtı bir hasletine temas etmiş oluyoruz: Anlatıcının ilk görüşte vurulduğu Agathe’yi anlatışında insanı sinirlendiren bir sığlık, bir kavrayış eksikliği gördüm önce ve bu beni enikonu rahatsız etti. Genç kızın kişiliği bir türlü derinlik kazanamıyor, huzurumuza gerçek bir insan halinde çıkamıyordu. Bir arzu nesnesiydi hep, erkeğin içini gıcıklayan bir muamma, hadi açık konuşayım, şişme bebek gibi bir şeydi. Onu esaslı bir roman karakterine dönüştürecek beşeri özelliklerine bir türlü kavuşamıyordu nedense.

Bunu yazarın bir eksikliği olarak görüp kıskanç meslektaş edasıyla arkama yaslanmıştım ki, son sahnelerin birinde anladım acı gerçeği. Bärfuss aslında bana oyun oynuyordu: Agetha aslında yalnızca bir kadın değil, toy Avrupalı David’in gözündeki Ruanda, hatta Afrika imgesinin izdüşümüydü. Batılı anlatıcı, tıpkı Ruanda’yı gördüğü gibi görüyordu kızı da: Erotizm ve gizemle dopdolu, anlaşılmaz ve hüzünlü bir şekilde iki boyutlu. Aşkından ölüp bittiğini söylediği kadının ailesini ya da büyüme koşullarını bile doğru düzgün merak etmemesi ve kadının ülke cehenneme adım adım yaklaştıkça geçirdiği değişime akıl erdirememesi başka nasıl açıklanabilirdi?

Bunu fark ettim ve golü geçerli sayılmamış santrafor misali, kursağımda kaldığını hissettim hevesimin. Bärfuss ise kitabının bir İsviçre saati şaşmazlığıyla işleyen mantığının arkasından bana kıs kıs gülüyordu.

“Agathe’yi ilk kez görüyordum, maskesinin ardını, hep sadece kendimi, kibrimi eğlence düşkünlüğümü bu ülkeye karşı öfkemi gördüğüm gözlerinin aynasının ardını gördüm, şimdi orada bir ruh, bir insan, bir hayat vardı.”

Anlayamama ya da anlatamama hali

Hemen eklemek gerek, Yüz Gün romanıyla günümüzde hafiften demode sayılan postkolonyalist edebiyata itibarını, hatta tazeliğini iade ediyor Bärfuss: Bunu yaparken de mirasçısı olduğu edebiyat geleneğiyle arasındaki eleştirel mesafeyi korumayı da unutmuyor. Avrupalının, kendi kolonyalist kafa yapısından dolayı dünyanın geri kalanını asla gerçekten anlayamayacağı ön kabulünden hareket edip her şeyi bu anlayamama/anlatamama halinin üzerine inşa ediyor. Agathe’ı de bu anlaşılamayan, anlatılamayan ama deliler gibi arzu edilen Afrika kavramının asıl metaforuna dönüştürüyor.

“Agathe sigarasından bir nefes çekti bakışından beni kedileriyle birlikte yatan, hatta sıçan besleyen o yoz, sıradan Avrupalılardan biri gibi gördüğünü anladım. Gece rahatça uyuyabilmek için bir hayvanı öldürmeyi göze alabiliyordu. Acı çeken bu yaratığa karşı hiç merhamet duymuyordu ve ne kadar itici, hatta ürkütücü bulsam da, beni çeken bir tarafı da vardı bu soğukluğunun...”

Romanda postkolonyalist edebiyatın geleneksel unsurları yerli yerinde: Bilinmez ve gizemli doğanın yabancı gözüyle betimlemeleri, buraya alışamamış ama ülkelerinden de ruhen uzak düşmüş teşkilat çalışanlarının bazen depresyona ve alkol bağımlılığına varan, ağır yalnızlıkları, beyaz adamın yerlilerle ilişkisinde bir türlü üstesinden gelemediği güven sorunu gibi öğeler, bir önceki yüzyılın Conrad romanlarından alınıp yeni ve kuşağımıza özgü bir bağlama oturtulmuş sanki. Bu arada Bärfuss’un dilinden eksik etmediği ve tüm iyi kitapların olmazsa olmazı kara mizahı da unutmamak gerek. Roman asıl gücünü, Bärfuss’un trajediyle kara mizah arasında gezinen, o yüksek voltajlı dilinden alıyor bana kalırsa. Tabii bu yakıcı romanın dilimize yetkinlikle kazandırılmış olduğunu da not düşelim, çevirmen Zehra Aksu Yılmazer’i kutlayarak.

Devamını görmek için bkz.

Ali Bulunmaz, “Bu katliamı görmemiş olun”, Cumhuriyet Kitap Eki, 22 Nisan 2010

Lukas Barfuss Yüz Gün adlı romanında, 1994’te Ruanda’da yaşanan soykırımdan yola çıkarak, o topraklarda hayat bulan bir aşk ile ülkedeki gergin ve kanlı günleri anlatıyor. Barfuss, orada otuz yıldır faaliyet gösteren bir teşkilata katılan David’in ve sevgilisi Agathe’ın ağzından olup biteni gözler önüne seriyor.

İnsanoğlunun hafızası unutmaya çok eğilimli. Hem de her şeyin hızla tüketildiği; tüketmenin “yaşamak” anlamına geldiği bu çağda. İnsan, yalnızca metaları değil, kendini de tüketiyor. Üstelik büyük bir hız ve hazla.

Güvenli bölge

Yakın geçmişte, insanın kendini tüketişine örnek olabilecek iki önemli katliama, daha doğrusu soykırıma tanıklık edildi. Bunlardan biri Srebrenica diğeri ise Ruanda. Bugünlerde Ruanda soykırımı yeniden gündemde, çünkü Lukas Barfuss’ün Yüz Gün isimli kitabında o zamandan hareketle bir aşk kurgulanmış. Ama öykünün havada kalmaması için 1994’e, soykırımın gerçekleştiği günlere geri dönüp neler yaşandığını şöyle bir hatırlamalı.

1994’te Birleşmiş Milletler (BM), Ruanda’da kabileler arasındaki gerginlik ve çatışmaları gidermek adına, aynı yıl yürürlüğe koyduğu bir tasarı hazırladı. Buna göre, ülkede seçimlerin yapılması için uygun ortam hazırlanacak ve geçen sürede BM’ye bağlı Barış Gücü askerleri ülkede kalacaktı.

6 Nisan 1994 günü, ülkenin iki büyük kabilesinin (Hutu ve Tutsi) liderlerini (ki bunlardan biri Devlet Başkanı’ydı) taşıyan uçak BM denetimindeki “güvenli bölgeden” ateşlenen füzeyle düşürülünce, Ruanda’da yakası açılmadık bir katliam başladı.

ABD, Somali’de yaşadığı yenilgi nedeniyle bölgeye çekinceyle yaklaştığından baskısını arttırdı ve öldürülen 10 BM askerini bahane ederek BM Barış Gücü askerlerinin geri çekilmesini sağlayınca katliamların şiddeti de yoğunlaştı. Büyük kabile Hutuların milisleri balta, pala, satır, taş; kısacası buldukları her şeyle Tutsileri öldürmeye koyuldu.

Aynı günlerde, daha önceleri “soykırımlara sessiz kalamayacağını” açıklamış olan Fransa ve ABD, bölgeden uzak durmak için BM’de “soykırım” sözcüğünü içeren tüm önergelerde değişiklik talep eder. Fransa, ilerleyen günlerde ise “yasal” Hutu hükümetine yardımlara başlar; Fransız askerleri, Kongo’ya kadar olan bölgeyi ele geçirir. Ancak o ana kadar 600 bin insan çoktan ölmüştür. Bunun üstüne Fransa, kendi sorumluluk bölgesinde de 200 bin insanın ölümüne ses çıkarmaz.

Bilanço çok ağırdır: Yüz Günde 800 bin kişi ölür. “Ruanda’da bunların yaşanmasına neden olan şey neydi?” sorusu dilden dile dolaşmaya başlar. Kimileri soykırımın nedeni olarak Avrupa’nın ayırımcı politikalarını Ruanda’da uygulayışını öne sürer, kimileri de Hutular ile Tutsiler arasındaki toprak paylaşım mücadelesini.

Ama belki de asıl nedeni şu sözlerde aramak daha doğru: O dönem Barış Gücü Komutanı olan Romeo Dallaire “Ruandalıların hiçbir önemi yoktu” demişti. Fransa eski cumhurbaşkanı François Mitterrand ise Le Figaro’da 12 Ocak 1998 günü yayımlanan açıklamasında “Ruanda gibi ülkelerde bir soykırım yaşanması o kadar da önemli bir şey değil” buyuruyordu.

“Uzaktaki” yıkıcı savaş

İşte tozu dumana katan bu günlerle ilgili; oradan esinlenerek yazılmış bir roman var raflarda: Yüz Gün. Ruanda’da Yüz Gün süren soykırımı ve orada filizlenen bir aşkı anlatıyor. Lukas Barfuss’ün kaleminden çıkma kitabın hemen başında şöyle bir not var: “Bu kitaptaki tarihsel olaylar gerçek, kişiler kurgudur.”

Kara Kıta’nın en karanlık günlerinden; alacakaranlıktan damıtılmış satırları kotarıyor Barfuss. Romanın başkişisi David’in, ırkçılık ve adaletsizliğe karşı hem kişisel hem de içinde yer aldığı kurumsal yapı dâhilindeki öyküsü anlatılıyor. Aynı zamanda, tam ortasında kaldığı dizi cinayetler, katliam ve en doğru deyişle soykırım.

David, 1990’da Ruanda’ya gittiğinde zihninde dolananlar ders niteliğinde: “Haksızlığa başkaldırmayan, haksızlığa uğramayı hak eder.” O, yalnızca bunu düşünmüyor elbette, gittiği yerin geçmişini ve karanlık günlere doğru nasıl sürüklendiğini tarihi eşeleyerek anlatıyor. Bu eşelemenin satırlara yansıyan bir yanı daha var: “Biz kendimizi beyazların bu kıtaya getirdiği sefaletten sorumlu hissediyor ve bu suçun bir kısmını olsun telafi edebilmek için canla başla çalışıyorduk.”

Barfuss, David aracılığıyla bir özeleştiriye de girişiyor; çokuluslu şirketlerin kimi sahteci yardım kampanyalarından daha gerçekçi bir yaklaşım bu. Ama yine de cinayetleri ve söz konusu sefaleti önlemeye yettiği söylenemez.

Tüm bunlar olurken David, Ruanda’da tanıştığı Hutu Agathe ile yakınlaşmaya başlıyor. Fakat Agathe politikaya ve insanlara ilgi duymadığını söyleyerek ülkesinden ayrılmayı aklına koyuyor. David için o andan sonra iki uğraş var: Ruanda’da sefaletle savaşmak ve Agathe’ı hem kendi yanında hem de ülkede tutmak. Ama ülkede kalmaları ve o Yüz Günü geçirmeleri ikisi açısından da bir dönemeç: Katliama tanıklık ve Agathe’ın ölümü David’i sarsıyor.

David, çatışmaların “uzakta” yaşanıyor olmasından ve Fransızların, bulunduğu kentte fink atmasından hoşnuttur: “Kigali’de savaşı pek hissetmiyorduk, çatışmalar kuzeyde, Uganda sınırında oluyordu, ilgimizi çekmeyecek kadar uzaktaydı.”

Fakat oturduğu eve güvenlik amacıyla asılan “İsviçreli” yazan levha tedirginliğin bir göstergesi: “Afrika’da bir yerlerde, unutulmuş önemsiz herhangi bir ülkede değildik; dünyanın en tehlikeli yerlerinden birinde çalışıyordum.” David, bu kargaşa ve gerilim ortamının, Agathe’la yakınlaşmasını sağlayacağını düşünür; yarı yarıya haklıdır da.

“Normal” hayata dönüş

David’in inancı, Ruandalılar arasında pek bir karşılığı olmasa da, çalıştığı kuruluşun (İsviçre Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı’nın) ülkeye “demokrasi” getireceğidir: “Biz bir diktatörlükten yana değildik elbette ama demokrasinin kent seçkinlerine özgü bir ayrıcalık olduğundan çok emindik. Bizler eğitimli insanlardık, oysa buradaki çiftçilerin büyük çoğunluğu okuma yazma bilmiyordu ve kolayca kandırılabilirdi. Serbest seçimler kaos, şiddet ve sefaletten başka bir şey getirmezdi, birinin politikaya katılabilmesi için önce bilinçlenmesi gerekirdi, bu da ancak yaşam koşulları düzeldiğinde olabilirdi. Biz uzmandık ve dünyadaki en iyi yerin burası olmadığını biliyorduk ama en kötüsü de değildi, burası olsa olsa dünyanın dördüncü ya da beşinci kötü yeriydi ve bu da bize yetiyordu.”

O gerginlik ve karmaşa dolu günlerin dehşet verici gelişmesi ise, sürekli artan cinayetlere David ile arkadaşlarının alışmaya başlamasıdır. Arkadaşlarından Missland’ın şu sözleri, David’in ırkçılığa ve adaletsizliğe karşı durarak gittiği Ruanda gerçeğini anlatıyor: “Bu ülkenin tarihi koca bir yalan (...) Akıllı beylerin, bu ülkede gerçek denen bir şeyin hiç olmadığını bilmesi gerekirdi. Herkes tarihi kendi işine geldiği gibi anlatıyor ve bu masallara kendileri de inanıyor artık (...) Avrupa basını dehşet içinde, çünkü görünüşe bakılırsa cinayetler için mantıklı bir neden yok. Ne yani, mantıklı bir sebep mi olması gerekiyor? Demek istiyorum ki, iyi bir sebep her şeyi aklar mıydı?”

Söz cinayetten açılmışken, kitabın son sayfalarındaki zorunlu göç tasvirine, yol kenarlarında taşınamayan ve terk edilmiş eşyalarla yan yana yatan ceset anlatımı da ekleniyor. Soykırımı en etkili biçimde resmeden satırlar, insanların bir eşya gibi savrulup bırakıldığı bu satırlar.

Cinayet değil ama bir ölüm anlatımı daha var en sonda: Agathe’ın ölümü. David’in bir daha duymamak üzere işittiği ses, Agathe’ın sesi kesildiğinde, büyülü olan her şey bozuluyor, “normal” hayat, kaldığı yerden devam ediyor.

Romanda soykırım ve aşk bir arada yer bulmuş kendine. Tarihsel gerçekliklerin yanı sıra, kurgulanmış aşk hikâyesi, zaman zaman sırıtmakla birlikte, olan bitene başka bir boyut katıyor. Barfuss’ün kurgusu, bazen eğilip bükülürken, Ruanda’da yaşananlarla anlatımını beslediği noktada yeniden rayına giriyor gibi görünüyor.

Bununla beraber Barfuss, Avrupalıların Afrika’ya (Ruanda özelinde) hafif tepeden bakma anlayışına dair birkaç eleştiri de getirmiş. Bunu, Paul ile David arasındaki kimi karşılıklı konuşmalardan çıkarabiliyoruz: “Ülke demokrasi istiyordu ve bu ülkeye demokrasinin oyun kurallarını İsviçre Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı öğretmeyecekti de, kim öğretecekti? Neyse ki küçük Paul bizim burada hizmet verdiğimizi, bir ülkenin ihtiyaçları ile ilgili kararın bize düşmediğini anımsadı.”

Yüz Gün, Ruanda’da yaşanan soykırıma değinirken, aynı zamanda kahramanlar aracılığıyla da Avrupa’nın vicdanına seslenerek bir özeleştiri yapılması gerektiğini vurguluyor. Anlatımı, söylendiği kadar sert olmamakla birlikte Barfuss, gerçekle kurguyu harmanladığı eserinde, okura ve tüm insanlara Ruanda soykırımını hatırlatıyor. Kısacası bir de böyle deniyor; görmek istemeyen ve sorumluluk kabul etmeyeler ile “Siz bunu görmemiş olun” uyarısıyla ortalıkta dolananlara, örtük şekilde “Bir de buradan bakın,” diyor.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.