Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-726-5
13x19.5 cm, 616 s.
LİSTE DIŞI
BASILMAYACAK
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Lanark
Dört Kitaplık Bir Hayat
Özgün adı: Lanark: A Life in Four Books
Çeviri: Emine Ayhan
Yayına Hazırlayan: Özde Duygu Gürkan
Kapak Resmi: Alasdair Gray
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Eylül 2009

Güneşten mahrum, kurşuni bir dünya, doğaüstü olaylar, gizemli hastalıklar ve tüm bunların ortasında ne aradığını, nereden gelip nereye gittiğini bilmeyen bir karakter... Lanark'ın tek isteği bu distopik, cehennemi dünyadan kurtulup güneşin ışıdığı bir dünyaya gitmek, ama bunun için önce bir dizi cehennemden geçmesi gerekiyor. Yolculuğunun bir noktasında saf bilinçten ibaret olan bir kâhinle karşılaşan Lanark, ondan Duncan Thaw adlı genç bir sanatçının iniş çıkışlarla dolu trajikomik hikâyesini dinliyor.

Lanark'ın kendi hikâyesi Duncan Thaw'unkinden her ne kadar farklı görünse de aralarında bir paralellik var elbette. Duncan Thaw nasıl sanatın zincire vurulduğu, maddiyatçı bir dünyadan kaçarak sanatsal özgürlüğe ve yetkinliğe ulaşmaya çalışıyorsa, Lanark da soğuk, sevgisiz, hissiz bir dünyadan kaçıp daha insani bir hayata ulaşmaya çabalıyor. Bu uğurda imkânsıza meydan okuyup, zamanın tuhaf oyunlar oynadığı, bildiğimiz fizik kanunlarının altüst olduğu "takvimlerarası" bölgeleri aşan, aykırı kişiliğiyle otoriteleri kızdırıp başını derde sokan, saflığıyla politikacıların ağına düşen Lanark tüm yaşadıklarına rağmen inatçı iyimserliğini asla yitirmiyor.

İskoç yazar ve ressam Alasdair Gray'in öğrenciyken yazmaya başlayıp yaklaşık çeyrek asırlık bir çalışma sonucu 1981 yılında yayımladığı Lanark, fantazi edebiyatının sıradışı bir örneği. Birçok edebiyat eleştirmenine göre yirminci yüzyılın ikinci yarısında İskoçya'dan çıkan en önemli başyapıt. Gray'in edebi birikimini ve ustalığını konuşturduğu, zekice tekniklerle okuru sürekli şaşırttığı, tüketim toplumunu kıyasıya eleştirdiği, edebiyat dünyasıyla tatlı tatlı alay ettiği bu eğlenceli kitabı Türkçeye kazandırmaktan mutluyuz.

İÇİNDEKİLER
Üçüncü Kitap
1. Bölüm: Elit
2. Bölüm: Şafak ve Pansiyon
3. Bölüm: Elyazması
4. Bölüm: Bir Parti
5. Bölüm: Rima
6. Bölüm: Ağızlar
7. Bölüm: Enstitü
8. Bölüm: Doktorlar
9. Bölüm: Bir Ejder
10. Bölüm: Patlamalar
11. Bölüm: Perhiz ve Kâhin

Mukaddeme'de bir hiçin nasıl ortaya çıktığı ve duyusal
yetersizliğini keşfeden finansal bir deha tarafından
nasıl kehanet vasıtasına dönüştürüldüğü anlatılıyor.

Birinci Kitap
12. Bölüm: Savaş Başlıyor
13. Bölüm: Bir Barınak
14. Bölüm: Ben Rua
15. Bölüm: Normal
16. Bölüm: Yeraltı Dünyaları
17. Bölüm: Anahtar
18. Bölüm: Doğa
19. Bölüm: Bayan Thaw Ortadan Kayboluyor
20. Bölüm: İşverenler

Ara Fasıl unutma tehlikesiyle karşı karşıya olduğumuz
bir noktayı hatırlatıyor: Thaw'un hikâyesinin Lanark'ın
hikâyesi bünyesinde var olduğunu.

İkinci Kitap
21. Bölüm: Ağaç
22. Bölüm: Kenneth McAlpin
23. Bölüm: Buluşmalar
24. Bölüm: Marjory Laidlaw
25. Bölüm: Ayrılık
26. Bölüm: Kaos
27. Bölüm: Tekvin
28. Bölüm: İş
29. Bölüm: Çıkış Yolu
30. Bölüm: Teslimiyet

Dördüncü Kitap
31. Bölüm: Nan
32. Bölüm: Konsey Koridorları
33. Bölüm: Bir Bölge
34. Bölüm: Kavşaklar
35. Bölüm: Katedral
36. Bölüm: Papaz Evi
37. Bölüm: Alexander Geliyor
38. Bölüm: Büyük Unthank
39. Bölüm: Boşanma
40. Bölüm: Provan

Hatime Notlar ve muhtelif yerlerdeki saklı
intihallere ilişkin İntihal dizini
Sidney Workman tarafından eklenmiştir.

41. Bölüm: Doruk Noktası
42. Bölüm: Felaket
43. Bölüm: Açıklama
44. Bölüm: Son
OKUMA PARÇASI

1. Bölüm: Elit, s. 13-20.

Elit Kafe'ye bir sinemanın fuayesinden çıkan bir merdivenle giriliyordu. Merdivenin üçte ikisini çıkınca varılan sahanlıkta sinemaya açılan bir kapı vardı, ama Elit'e gidenler çıkmaya devam edip sandalye ve alçak sehpalarla dolu geniş ve pejmürde bir mekâna gelirlerdi. Mekânın pejmürde görünüşü kirlilikten değil ışıklandırmadandı. Yerler fes rengi halı kaplı, sandalyeler parlak kırmızı kumaş döşeli, alçak tavan helezon şekli verilmiş pembe alçıyla süslüydü süslü olmasına, ama loş yeşil ışıklı duvar lambaları bu renkleri kahverenginin tonlarına çeviriyor, müşterilerin tenlerini kurşuni ve ölgün gösteriyordu. Giriş mekânın bir köşesindeydi, karşı köşede ise krom ve plastik karışımı kavisli bir tezgâh, tezgâhın üstündeki kahve makinesinin parıldayan saplarının ardında da gülümseyen kel, şişman bir adam duruyordu. Altında siyah pantolon, üstünde beyaz gömlekle siyah papyon olan adam ya dilsiz ya da aşırı ketumdu. Ağzını bıçak açmıyordu, müşteriler sadece kahve veya sigara ısmarlamak için sesleniyordu ona; ısmarlananları servis etmediği zamanlarda ise öyle hareketsizdi ki tezgâh onun bir uzantısıydı sanki, Satürn'ün çevresindeki halka gibi. Barın yanındaki kapı sinema girişinin üstündeki dar balkona açılıyordu. Burada ortası şemsiyeli üç demir masanın dip dibe durmasına ancak yetecek kadar yer vardı. Hava genellikle kapalı olduğu, rüzgâr sert estiği ve yağmur sık yağdığı için kahve burada içilmezdi. Masaların üstünde küçük su birikintileri oluşur, kapanmış şemsiyelerin sırılsıklam kumaşı rüzgârda direğe vura vura çırpınıp durur, iskemleler nemli ve soğuk olurdu, yine de yirmi dört yaşlarında bir adam yakası kalkık siyah trençkotuna sarınıp genellikle burada otururdu. Kimi zaman gözlerini hayretle kasvetli gökyüzüne diker, kimi zaman da başparmağının iç boğumunu düşünceli düşünceli kemirirdi. Balkonu başka kullanan olmazdı.

Dolu olduğu zamanlarda Elit'te birçok dili ve lehçeyi duymak mümkündü. Müşteriler otuz yaşın altındaydı ve beş-altı kişilik klikler halinde otururlardı. Siyasi klikler, dinsel klikler, sanat klikleri, homoseksüel klikleri ve suçlu klikleri vardı. Bazı klikler atletizmden, bazıları otomobillerden, bazıları da cazdan konuşurdu. Bazı klikler belli kişiler etrafında dönerdi, bunlardan en büyüğü de Sludden'ın başını çektiğiydi. Onun kliği genelde balkon kapısının yanındaki kanepede otururdu. Bitişikteki klikte ise bir zamanlar Sludden'ın kliğinde olup da (kendi iddialarına göre) sonradan bıkıp usananlar ya da (Sludden'ın iddiasına göre) ihraç edilenler bulunuyordu. Klikler birbirinden hazzetmez, hiçbiri de kafeyi pek sevmezdi. Müşterilerden birinin kahve fincanını masaya indirip şöyle demesi mutat bir şeydi: "Elit cehennemden farksız bir yer. Buraya neden geliyoruz bilmiyorum. Kahve kötü, ışık kötü, bu berbat çöplük olduğu gibi nonoş, ecnebi ve Yahudi kaynıyor. Hadi başka bir yere gitme modası başlatalım." Bunun üzerine biri çıkıp şöyle derdi: "Başka yer yok ki. Galloway'in yeri fazla burjuva, baştan aşağı işadamı, şemsiyelik ve doldurulmuş geyik başı dolu. Shangri-la desen, orada da insanı sağır eden bir müzik kutusu var, zaten içerisi itten kopuktan geçilmiyor. Armstrong'un yüzünü orada kestiler. Bir de meyhaneler var tabii ama hep içecek halimiz yok ya. Yo, cehennem gibi olsa da elimizdeki tek yer burası. Merkezi, sinemaya yakın, hem en azından evden çıkmak değişiklik oluyor."

Kafe genelde kalabalık olur, hiçbir zaman tamamen boşalmazdı, fakat bir keresinde neredeyse tamamen boşalmıştı. Siyah trençkotlu adam balkondan içeri geçince garsondan ve her zamanki kanepesinde oturan Sludden'dan başkasını görmedi. Trençkotunu askıya asıp bir kahve söyledi. Tezgâhın önünden ayrılırken Sludden'ın istifini bozmadan kendisini izlediğini fark etti.

Sludden, "Onu buldun mu Lanark?" dedi.

"Neyi? Neyi kastediyorsun?"

"Balkonda aradığın şeyi. Yoksa bizi başından savmak için mi gidiyorsun oraya? Merak ediyorum. İlgimi çektin de."

"Adımı nerden biliyorsun?"

"Eh, hepimiz senin adını biliyoruz. Güvenlik dairesinde adını seslendiklerinde, aramızdan biri genelde sırada oluyor. Otursana."

Sludden yanındaki kanepeye hafifçe vurdu. Lanark biraz tereddüt ettikten sonra fincanını masaya koyup oturdu. Sludden, "Neden balkonda oturuyorsun, söyle bakalım," dedi.

"Gün ışığını bekliyorum."

Sludden ağzında ekşi bir şey varmış gibi dudaklarını büzdü. "Gün ışığı için pek uygun bir mevsim olduğu söylenemez."

"Yanılıyorsun. Yakın zamanda güneşin biraz açtığını gördüm, hem ben dört yüze kadar sayana dek kaldı, gerçi eskiden daha uzun sürerdi. Bu konuda konuşmamdan rahatsız olmuyorsundur umarım."

"Devam et! Bunu çoğu kişiyle konuşamazsın, ama ben her şey üzerine düşünüp taşınırım. Sen de olup bitenleri anlamaya çalışıyorsun, bu da ilgimi çekiyor. İstediğini söyle."

Lanark memnundu ama canı da sıkılmıştı. İnsanlar kendisiyle konuştuğunda gururu okşanmış hissedecek denli yalnızdı, gelgelelim tenezzülü sevmezdi. "Söyleyecek fazla bir şey yok," dedi soğuk bir edayla.

"Peki ama gün ışığını neden seviyorsun? Olağan yollarla da pekâlâ aydınlanıyoruz."

"Gün ışığıyla zamanı ölçebiliyorum. Buraya gelişimden beri otuz gün saydım, uyuduğum ya da içtiğim için arada kaçırdığım bir-iki gün olmuştur belki ama hatırladığım bir şey olunca, 'İki gün –ya da on veya yirmi gün– önceydi,' diyebiliyorum. Bu da hayatıma düzen hissi katıyor."

"Peki nasıl geçiriyorsun... günlerini?"

"Yürüyüş yapıyorum, kütüphanelere, sinemalara gidiyorum. Param suyunu çekince de güvenlik dairesine yollanıyorum. Ama zamanın çoğu balkondan gökyüzünü izlemekle geçiyor."

"Mutlu musun peki?"

"Hayır, ama halimden memnunum. Bundan daha kötü hayatlar da var."

Sludden güldü. "Gün ışığıyla ilgili marazi bir saplantın olduğuna şüphe yok. Geldiğinden beri on partiye gitmek, on kadınla yatmak, on kere sarhoş olmak dururken, otuz günün geçip gidişini izliyorsun. Hayatı kesintisiz bir ziyafete çevirmek varken, sen onu günlere bölüp tıpkı hap gibi düzenli olarak yutuyorsun."

Lanark Sludden'a yandan bir bakış attı. "Senin hayatın kesintisiz bir ziyafet mi ki?"

"Keyfime bakıyorum. Ya sen?"

"Hayır. Ama halimden şikâyetim yok."

"Neden bu kadar azla yetiniyorsun?"

"Yetinmeyip ne yapayım?"

Müşteriler gelmekteydi, kafe hemen hemen dolmuştu. Sludden sohbetin başında olduğundan daha teklifsizdi. "Hayatı yaşanmaya değer kılan, insanın kendini yüksek ve yetkin hissettiği kuvvetli coşku anlarıdır," dedi umursamazca. "Böyle anları uyuşturucu, suç ve kumarda bulabiliriz, gelgelelim bunların bedeli biraz ağırdır. Spor, müzik veya din gibi özel ilgi alanlarında da bulabiliriz. Özel olarak ilgilendiğin bir şey var mı?"

"Hayır."

"Bir de iş ve aşkta bulabiliriz. İş derken, kömür kürelemekten ya da çocuklara öğretmenlik yapmaktan bahsetmiyorum, sana dünyada seçkin bir konum getiren bir işten bahsediyorum. Aşkla ise evliliği ya da arkadaşlığı değil, heyecan bitince biten bağımsız aşkı kastediyorum. İşle aşkı aynı kategoriye sokmam seni şaşırtmış olabilir, ama neticede ikisi de başka insanları yönetmenin bir yolu."

Lanark Sludden'ın bu söylediğini biraz düşündü. Makul görünüyordu. "Ben ne iş yapabilirim?" diye atıldı.

"Galloway'in yerine gittin mi?"

"Evet."

"Kimseyle konuştuğun oldu mu orada?"

"Hayır."

"O zaman işadamı olamazsın. Maalesef sanatla yetinmek zorundasın. Başkalarıyla iyi geçinemediği halde özel olmak isteyenler için en münasip iştir sanat."

"Dünyada sanatçı olamam. İnsanlara söyleyecek hiçbir şeyim yok."

Sludden gülmeye başladı. "Söylediğimden tek kelime anlamamışsın."

Lanark'ın içinde onu gücenikliğini ya da öfkesini fazla belli etmekten alıkoyan bir mânia vardı. Dudaklarını birbirine bastırdı ve kaşlarını çatarak fincana baktı. Sludden "Sanatçı insanlara bir şey anlatmaz, kendini ifade eder," dedi. "Kendisi müstesna biriyse şayet, eserleri de insanları sarsar ya da kışkırtır. Her halükârda, eser sanatçının kişiliğini insanlara dayatır. Sonunda Gay de geldi işte. Ona yer açabilir misin?"

Cılız, bitap görünüşlü, sevimli bir kız kalabalık masaların arasından onlara doğru yaklaştı. Lanark'a utana sıkıla gülümsedikten sonra Sludden'ın yanına oturup endişeyle sordu: "Geciktim mi? İşim biter bitmez..."

"Beni beklettin," dedi Sludden soğuk bir edayla.

"Kusura bakma. Gerçekten özür dilerim. Gelebildiğim kadar erken geldim. Seni bekletmek niyetinde..."

"Bana sigara getir."Lanark sıkılganlıkla masanın üstüne baktı. Gay tezgâha gidince, "Sen ne yapıyorsun?" diye sordu.

"Hı?"

"İşadamı mısın? Yoksa sanatçı mısın?"

"Ha, ben hiçbir şey yapmıyorum, bu konuda olağanüstü bir kabiliyetim var."

Lanark Sludden'ın yüzünde bir tebessüm emaresi bulabilmek için uzun uzun baktı. "Meslekler kendini başkalarına kabul ettirmenin bir yoludur. Ben hiçbir şey yapmadan da kendimi kabul ettirebiliyorum. Kendimi övdüğüm falan yok. Doğrusu bu."

"Çok mütevazısın," dedi Lanark, "ama hiçbir şey yapmadığın konusunda yanılıyorsun. Çok iyi konuşuyorsun."

Sludden gülümsedi ve uysalca yanına yanaşan Gay'den bir sigara aldı. "Hep böyle samimi konuşmam; çoğu insan için fikirlerimi boşa harcamak olur bu. Ama sanırım sana yardım edebilirim. Burada tanıdığın bir kadın var mı?"

"Yok."

"Seni bir-iki kadınla tanıştırayım."

Sludden Gay'e dönerek kulak memesini hafifçe sıkıştırdı ve sokulgan bir tavırla sordu: "Ona kimi versek? Mesela Frankie?"

Gay güldü, keyfi bir anda yerine gelmişti. "Hayır Sludden," dedi, "Frankie yaygaracı edepsizin biri, Lanark'sa düşünceli bir tip. Frankie olmaz."

"Nan'e ne dersin peki? Gayet sakin ve uysaldır o."

"Ama Nan senin için yanıp tutuşuyor!"

"Farkındayım, baş belası bir durum. Ne zaman dizime dokunsan, onu bir köşede ağlıyor görmekten bıktım. Onu Lanark'a verelim gitsin. Yo. Daha iyi bir fikrim var. Ben Nan'i alayım, böylece Lanark da seni alır. Ne dersin?"

Gay Sludden'a doğru eğilip yanağına küçük bir öpücük kondurdu. "Hayır. Ona Rima'yı verelim," dedi Sludden.

Gay kaşlarını çatarak, "Rima'dan hoşlanmıyorum. Sinsinin teki," dedi.

"Sinsi değil. Ketum."

"Ama onunla da Toal ilgileniyor. Beraber takılıyorlar."

"Boş versene. Toal ona abisiymiş, o da Toal'a kız kardeşiymiş gibi marazi bir şekilde bağlı. Basbayağı ensest bir ilişki onlarınki. Zaten Rima'nın onu adam yerine koyduğu da yok. Lanark'a verelim gitsin."

Lanark gülümseyerek, "Çok naziksiniz," dedi.

Gay'le Sludden'ın nişanlı olduğu kulağına çalınmıştı. Gay'in sol elindeki kürklü, uzun eldiven, yüzüğü var mı yok mu görmesini engelliyordu, ama Sludden'la ikisi nişanlı bir çifte yakışır cinsten aleni bir teklifsizlik sergiliyordu. Lanark elinde olmaksızın Sludden'dan etkilendiği halde, Gay geldiğinden beri ona karşı daha rahat hisseder olmuştu. "Bağımsız aşk" konusundaki sözlerine rağmen, görünüşe bakılırsa, Elit'te rastlananlardan daha sıkı bir aşk yaşıyordu.

Sludden'ın kliği sinemadan döndü. Frankie etine dolgun ve neşeliydi, üstünde soluk mavi, dar bir etek vardı, soluk mavi saçlarını tepeden toplamıştı. Nan on altı yaşlarında, saçları tarak yüzü görmemiş, ufak tefek ve sus pus bir sarışındı. Rima'nın ilgi çekici ama güzel olmayan bir yüzü ve alnından geriye doğru düzgünce toplanıp at kuyruğu yapılmış siyah saçları vardı. Toal yeni bitmeye başlamış kızıl sakallarıyla ufak tefek, süzgün ve sevimliydi, yanında da McPake adında üsteğmen üniformalı, solgun benizli, çam yarması bir oğlan vardı. Arkadaşları iki yanına otururken Sludden, kolu Gay'in belinde, lafına ara verme ya da arkadaşlarına göz ucuyla bakma gereği duymadan Lanark'la konuşmaya devam ediyordu. Lanark'a özel ilgi gösteren tek kişi Frankie oldu. Bacakları ayrık, elleri kalçalarının üstünde, gözlerini ona dikmişti, Sludden konuşmayı bitirdiğindeyse yüksek sesle, "İşte gizemli adam! Gizemli adam bize katılmış!" dedi. Karnını öne çıkarıp sordu: "Göbeğim hakkında ne düşünüyorsun, gizemli adam?"

"Üzerine düşeni yapıyordur herhalde," dedi Lanark.

Sludden hafifçe gülümsedi, diğerleri de eğlenmiş görünüyordu.

"Ooo! Küçük espriler de yapıyor!" dedi Frankie. "Güzel. Onun yanına oturayım da McPake'i kıskandırayım bari."

Lanark'ın yanına oturup elini onun kalçasına dayadı. Lanark utanmış görünmemeye çalıştı, şaşkın görünmeyi becerdi. Frankie, "Tanrım! Şey gibi gerildi... hmm. Söylemesem daha iyi," dedi. "Rahatla yavrucuğum, olmaz mı? Yok, rahatlayacağı yok. Rima, seninle yer değiştirelim. Mc-Pake'le oturmak istiyorum. Şişman ama insanı karşılıksız bırakmıyor."

Rima'yla yer değiştirdi. Lanark kendini ferahlamış ve hakarete uğramış hissetti.

Etrafında iki-üç sohbet başlamıştı ama bunlardan birine katılacak güveni yoktu. Rima sigara uzattı. "Sağol. Arkadaşın sarhoş mu?" dedi.

"Frankie mi? Hayır, her zamanki hali. Aslında arkadaşım da değil. Canını mı sıktı?"

"Evet."

"Ona zamanla alışırsın. Ciddiye almadığın müddetçe eğlencelidir."

Rima hiçbir sözcük vurgulanmaya değmezmiş gibi acayip, miyavlamayı andıran, tekdüze bir sesle konuşuyordu. Lanark yandan onun profiline baktı. Ak alnının bittiği hizadan alınıp arkada toplanmış parlak siyah saçlar, maskarayla belli belirsiz vurgulanmış büyük, kusursuz bir göz, düzgün sayılabilecek iri bir burun, rujsuz, küçücük ve düzgün bir ağız, küçük, sert bir çene, siyah kazağın altında zarif ufak bir göğüs. Onun bakışlarını hissediyorduysa bile hissetmiyormuş gibi yapıyor, sigara dumanını burun deliklerinden dışarı salmak için kafasını geriye atıyordu. Bu hali Lanark'a kadın gibi sigara içmeye öykünen küçük bir kızı hatırlatmıştı, öyle ki umulmadık bir şefkat sızısı duydu. "Film neyle ilgiliydi?" diye sordu.

"Başladıktan hemen sonra soyunup, o vaziyette kafalarından geçirebildikleri her şeyi yapan insanlarla ilgiliydi."

"Öyle filmlerden hoşlanır mısın?"

"Hayır, ama sıkılmam da. Sen sıkılır mısın?"

"Hiç o tür bir film izlemedim."

"Neden?"

"Hoşuma gitmesinden korkuyorum."

"Benim hoşuma gidiyor," dedi Sludden. "Aktörlerin fanila ve kalın tüvit etekle nasıl görüneceklerini hayal etmekten gerçek bir zevk alıyorum."

"Ben de severim öyle filmleri. En iyi yerleri hariç – o sahnelerde gözlerimi kapamaktan alıkoyamıyorum kendimi. Çok şapşalım, di mi?" dedi Nan.

"Ben hepsini çok ümit kırıcı buluyorum," dedi Frankie. "Gerçekten şaşırtıcı bir sapkınlık görmeyi umut ediyorum ama hiç de öyle bir şey varmış gibi durmuyor."

Şaşırtıcı bir sapkınlığın ne gibi şekiller alabileceği üzerine bir münakaşa başladı. Frankie, Toal ve McPake bazı önerilerde bulundu. Bu sırada Gay ile Nan korku ve eğlenmeyle karışık küçük çığlık ve itirazlarla araya girdi. Sludden arada bir-iki şey söyledi, Lanark'la Rima ise sessiz kaldı. Lanark bu sohbetten rahatsız olmuş, Rima'nın da hoşlanmadığını düşünmüştü. Bu da kendisini ona daha yakın hissetmesine neden oldu.

Neden sonra Sludden Gay'in kulağına bir şeyler fısıldayıp ayaklandı. "Gay'le biz gidiyoruz. Sonra görüşürüz, millet," dedi.

Kaygıyla onu izleyen Nan kollarını dizlerinin üstünde birleştirip yüzünü gömdü. Yanında oturan Toal teselli etmek istercesine koluyla onun omuzlarını kavradı ve acıklı bir yüz ifadesi takınarak diğerlerine şaka yollu gülümsedi. Sludden Lanark'a dönüp, "Söylediklerimi değerlendirecek misin?" dedi teklifsizce.

"Ha, evet. Üzerine düşüneceğim bir sürü şey söyledin."

"Sonra konuşuruz. Hadi Gay."

Kalabalık masaların arasından geçerek dışarı çıktılar. "Görünüşe göre, gizemli adam sarayın yeni gözdesi olarak yerini alıyor, Toal," dedi Frankie alaylı alaylı. "Umarım öyle değildir, yoksa pek hayrına olmaz. Eski saray soytarılığı vazifene dönmek zorunda kalırsın. Rima hayatta bir saray soytarısıyla yatmaz."

Toal kolunu Nan'in omzundan indirmeden sırıttı ve "Kes sesini Frankie. Saray soytarısı sana denir, her zaman da öyle kalacaksın," dedi. Sonra da Lanark'a dönüp, "Onun söylediklerine aldırma," dedi af dilercesine.

Rima yanındaki koltuktan el çantasını alıp, "Ben gidiyorum," dedi.

"Bekle biraz, ben de çıkıyorum," dedi Lanark.

Trençkotunun asılı olduğu masanın kenarına geçip üstünü giydi. Diğerleri sonra görüşmek üzere onunla vedalaştı, Rima'yla beraber çıkarken de Frankie arkalarından, "İyi eğlenceler!" diye bağırdı.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Aslı Uluşahin, “Çirkin, iğrenç ve tanıdık...”, Radikal Kitap Eki, 10 Ekim 2009

Bayanlar baylar, yerlerinizi aldığınıza (yani bu satırları okuduğunuza) göre yolculuğa başlayabiliriz. Doğrusunu isterseniz bu seyahatte sizleri hoş manzaralar beklemiyor. Bir kere gideceğimiz yer sis pus içinde; gönül okşayıcı, iç açıcı hiçbir şey yok. İkincisi, orada garip hastalıkları olan garip insanlar yaşıyor. Ne tür hastalıklar derseniz, vücudunun bir bölümü ejderhaya dönüşmüş ya da tamamında geveze ağızlar taşıyan insanlardan bahsedebilirim size. Bu arada, gezimizin ne kadar süreceğine ilişkin bir şey söyleyemeyeceğim. Güneş olmadığından, zaman mevhumu biraz karmaşık, saatler pek güvenilir değil. İsterseniz nabzınızı sayarak zamanın geçtiğini anlayabilirsiniz. Yolculuğa çıktığımız şehirde, Unthank’te yaşayanlardan bazıları böyle yapıyor.

Göreceğiniz çirkinlikler keşke bu kadar olsa. Unthank’te insanlar fena bir hayat yaşıyorlar. Hem de ne fena... Lağımlarına çok etkili bir zehirli atık karıştığından ve bu atık şehrin altını erittiğinden, bazı bölgelerde tüm kanalizasyonlara beton döküldü. Bu yüzden tuvaletlerini kullanamıyor ve dışkılarını büyük naylon poşetlerde biriktirip çöpe atmak zorunda kalıyorlar. Oraya varır varmaz burnunuzun direğini kıracak pis kokunun sebebi halen ortalıkta duran bu poşetler olabilir. Diğer yandan insanların sokaklarda açlıktan öldüğünü görebilirsiniz. Ama yemek yiyebilenlerin mönülerinin de ‘zengin ve lezzetli’ olduğunu sanmayın. Çünkü orada önünüze koyulan tabaktakiler, ‘yok olmaya yüz tutmuş yaşam formlarının’ (insan?) yenebilir parçaları olabilir. Tüm bunlar midenizi kaldırdıysa, salaş bir entelektüel barda kafa çekip, n’olacak bu dünyanın hali, diye dertlenebilirsiniz. Ya da caddeleri çevreleyen renkli, ışıklı reklam panolarındaki yazıları okuyarak oyalanabilirsiniz. Örneğin, birinde şöyle yazıyordur: “Ev paradır. Para zamandır. Quantum Kronolojik’ten aileniz için zaman satın alın. (Bunun için size bayılacaklar.)”

Nasıl, anlattıklarım içinizi mi kararttı? Öyleyse tüm bu acayipliklerin fantastik bir kurmaca olduğunu söyleyeyim de, rahatlayın. Ama bazen kurmacaların ustalıkla gözler önüne serdiği çirkinlikler, fantastik bir âlemde insanların birbirlerini yiyerek beslenmesinden daha acı verici değil mi?

Bu âlemin yaratıcısı Alasdair Gray adında bir İskoç. Eserinin adı ise Lanark: Dört Kitaplık Bir Hayat. Kitap, anlaşılacağı gibi dört bölümden oluşuyor. Ama bölümler beklediğimiz sıralamayla akmıyor. İlk önce üçüncü kitabı okuyoruz. Unthank istasyonuna bir tren yanaşıyor ve içinden nereden geldiğini, adının ne olduğunu bilmeyen bir adam iniyor. Bu adam sonrasında Lanark adını alacak esas kahramanımız. Şehirde acayip insanlarla garip bir arkadaşlık kuruyor ama tüm zamanını, gökyüzünde kısacık bir süre görünüp kaybolan güneşi aramaya harcıyor. Vücudunun bir bölümünün ejderhaya dönüşmesi ve bir delikten geçerek Enstitü adı verilen yere varmasıyla hikâye fantastik boyuta kayıyor. Ne ki, bundan sonra birinci kitap başlıyor ve biz, art arda gelen birinci ve ikinci kitapta, Duncan Thaw isimli yeni bir kahramanın yaşamını okuyoruz. (Bu yaşam fantastik olaylardan azade ilerliyor.) Duncan’ın hikâyesi her ne kadar Lanark’ınkinden farklı görünse de, aralarında paralellikler var elbette. Bu paralellikler dördüncü kitapta yerli yerine oturuyor. Duncan nasıl sanatın zincire vurulduğu, maddiyatçı bir dünyadan kaçarak sanatsal özgürlüğe ulaşmaya çalışıyorsa, Lanark da sevimsiz, hissiz, güneşsiz bir dünyadan kaçıp daha insani, ‘aydınlık’ bir hayata ulaşmaya çalışıyor. Son bölüm, diğer kitapları birleştiren bir ilmek işlevini görürken, Gray’in yarattığı dünyanın ‘bizim dünyamıza’ ne kadar benzediğini gözler önüne seriyor.

Silikleşen insanlar silsilesi

Gray, Unthank’ı (ve diğer şehirleri) yöneten Konsey’den, Yaratık’tan, bu sisteme, güçsüz insanlarının kanını emerek enerji sağlayan Enstitü’den bahsediyor. Kurguladığı şehri salaş entelektüel barlarla, reklam panolarıyla donatıyor. Bir yandan gerçek üstü öğelerle aklımızı karıştırırken, diğer taraftan kullandığı metaforlarla, yaşadığımız yüzyıla ilişkin en büyük sorunları gözler önüne seriyor. Tüketim toplumuyla, dünyanın başına bela ‘güç odakları’yla, şirketlerle, patronlarla, çarkın içinde kalıp ufalanan, silikleşen insanlarla dalgasını geçiyor, hepsini kıyasıya eleştiriyor. Örnek mi isterseniz? İşte size kitaptan bir alıntı: “Yaratık devasa silahlara zaman ve enerji harcamaya, onları konseye satmaya devam ediyor, ama neticede son savaşlar daha küçük silahlarla yapıldı ve az sanayileşmiş kıtalarla sınırlı tutuldu. Bu arada yaratık da zaman ve enerjimizi ele geçirmenin barışçıl yollarını buldu. Bize iş vererek zaruri malları kötü üretmemizi sağlıyor, böylece mallar çabuk bozuluyor ve başkalarıyla değiştirilmesi gerekiyor. Yaratık kâr getirmeyen ucuz malları imha edip yerlerine kâr getiren pahalı malları koyması için konseye rüşvet veriyor. Bize de işe yaramaz mallar üretmemiz için para ödüyor ve bizi bunların zaruri mallar olduğuna ikna etmesi için bilimcileri, doktorları ve sanatçıları görevlendiriyor?” Tanıdık geliyor değil mi?

Alasdair Gray bir deli ve de bir dâhi. Zekâsına ve mizah yeteneğine ise söyleyecek söz yok. Yaşamının yirmi beş yılını harcayarak yazdığı eserde öyle bir bina inşa etmiş ki, mimarisine hayran kalıyorsunuz. Ama bu kitap kesinlikle kendini okurların kollarına kolaylıkla bırakan cinsten değil. Sonuna kadar okumak, konuya tutunmak sabır gerektiriyor. Çünkü içinde bulunduğunuz bu puslu bina, kimi zaman bir labirenti, kimi zaman da tek adım genişliğinde bir köprüyü andırıyor. Her an köprüden aşağıya düşebilir ya da labirentin içinde dolaşmaktan sıkılıp kitabın kapağını kapatabilirsiniz. Ama Gray’ın zekâ pırıltısı taşıyan oyunlarını fark etmeye başladığınızda, bu zamansız mekânda yolculuğunuz ne kadar sürerse sürsün (eser 600 sayfa!) dışarıya adım atmak istemiyorsunuz.

Sonlara doğru, yazarın dehasını gösterdiği bir Hatime bölümü var örneğin. Burada yazar, kahramanı Lanark’ı karşısına alıp onunla kitabın sonunun nasıl olacağına ilişkin fikir alışverişinde bulunuyor. Lanark, elbette iyi bir sondan yana. Unthank’ı içinde bulunduğu durumdan kurtaracak ve güneşin aydınlattığı, insanların birbirlerini sevdiği bir hayat yaşayacak... Ama yazar onunla aynı görüşte değil. “Hiçbir politikacı bir tarım işçisinden daha yüksek maaş almayacak. İşin aslı bütün ücretler önce ulusal sonrasında uluslararası ortalamaya göre ya düşürülecek ya da yükseltilecek, böylece insanların prestij ya da aşağılanma gibi suni kaygılara kapılmadan en iyi yaptıkları işle geçinmeleri sağlanacak. Borsacılar, bankerler, reklamcılar, şirket avukatları ve dedektifler başka yararlı işler bulamadıkları takdirde öğretmen olacak. Deniz ve hava kuvvetleri her yerde çocuklara bedava yemek tedarik etme görevine getirilecek. Ordular sulama kanalları açıp ağaç dikecek. ... Mutlu son. İyi mi? Sana böyle bir son verirsem,geri kalan on binlerce ucuz hokkabazdan farkım kalmaz! H. G. Wells’in son dönemleri kadar kötü olurum! Goethe’den beter olurum! Hayat ve politika hakkından en ufak fikri olan hiç kimse anlattıklarıma bir an bile inanmaz!”

Lanark son dönemde okuduğum en acayip, en yorucu, en eğlenceli, en zekice eser. Ancak bu karşılaşma ne kadar heyecan verici olsa da, eserin ben doğduğumdan beri dünya üzerinde dolaşıyor olmasına rağmen, ülkemize ancak uğraması bir bu kadar can sıkıcı. Bu nedenle, son cümlede, kitabı dilimize kazandıran yayınevini kutluyor ve Alasdair Gray’in yeni kitaplarını okumak için gözümün yollarda olduğunu söylemek istiyorum.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.