Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-569-8
13x19.5 cm, 288 s.
Liste fiyatı: 28,00 TL
İndirimli fiyatı: 22,40 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Lubunya
Transseksüel Kimlik ve Beden
Kapak Resmi: Tkl Kizimecca
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen, Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mart 2007

Transseksüeller bugün dünyanın hemen her yerinde, farklı cinselliklerinin toplumda yarattığı düşmanlıklarla karşılaşıyorlar; ataerkilliği tehdit edici görüldükleri için dışlanıyor, en iyi durumda yok sayılıyorlar. Türkiye’de transseksüellerin durumunu onların kendi ağızlarından dinleyerek saptamayı, sorunların üstünü örtmek yerine görünürlük kazandırmayı amaçlıyor bu kitap. Transseksüellerin kendilerini ifade etmelerinin bir aracı olduğu kadar, toplumumuzun genelde cinsiyet ve cinsellik hakkında ne düşündüğünü de ışık altına getiriyor: Transseksüellere duyulan öfke ve iğrenme nereden kaynaklanıyor?

On bir kişiyle yapılmış röportajlardan oluşan Lubunya'da Selin Berghan'ın araştırmasına yön veren temel soru, transseksüellerin toplumsal cinsiyet kimliklerini ve bedenlerini inşa ederken, mevcut ataerkil sistemi hangi noktalarda dönüştürdükleri, hangi noktalarda yeniden ürettikleri. Bu amaçla transseksüelliğin, eşcinsellik ve travestilikten farkının altını çizen yazar, transseksüellerle yaptığı konuşmalarda, çocukluk, aile ortamı, ana babayla ilişkiler, ilk cinsel deneyimler, kişilerin cinsiyet rolleriyle uyum ya da uyumsuzlukları, çevreden gelen baskılar, "tedavi olmak", fuhuş piyasası, fiziksel değişimler, ameliyat olma, kadınlık ve erkeklik, ve toplumun transseksüelleri "ötekileştirmesi" gibi temaları inceliyor.

Araştırma, transseksüellere bakışı etkileyecek, ilgili değer yargılarını sorgulamaya yöneltecek pek çok veçheye sahip. En önemlisi, bu röportajlar gösteriyor ki, mesele transseksüellerle başlayıp bitmiyor, transseksüeller aslında toplumdaki cinsellik ve beden politikalarına ilişkin daha genelleşmiş sorunların küçük bir parçası.

OKUMA PARÇASI

Bölüm I, Konu ve Metodoloji, s. 9-16

Bu çalışmaya başlarken aklımdaki temel soru, transseksüellerin toplumsal cinsiyet kimliklerini ve bedenlerini inşa ederken, ataerkil sistemi hangi noktalarda yeniden ürettikleri ve hangi noktalarda dönüştürdüklerine ilişkindi. Ancak araştırmanın henüz başında konuyla ilgili yeterli ve doğru bilgi sahibi olan kişilerin az olduğunu fark etmemle birlikte araştırmaya ikinci bir odak noktası dahil oldu: Transseksüellerin günlük yaşam pratiklerinin betimlenmesi.

İlk soru, toplumsal cinsiyet tartışmalarında transseksüel kimlik ve bedenin konumunu ve toplumsal cinsiyet kimliğinde bedenin rolünü belirlemeyi gerektirir. Ayrıca onların konuyla ilgili gerek tıbbi, gerek politik bilgi sahibi olup olmadıkları, transseksüel olmalarından dolayı günlük yaşamda resmi kurumlarla ve toplumla ilişkilerinde sorunlar yaşayıp yaşamadıkları ve eğer yaşıyorlarsa Türkiye'de kendileriyle ilgili yasal sürecin işleyişine ne ölçüde etki ettikleri de bu sorunun yanıtlanmasında önemlidir.

Günlük yaşam pratiklerinin nitelik ve sorunlarına ilişkin olan ikinci odak noktasını, araştırmaya katılan görüşmecilerin birbirleriyle, aileleriyle, transseksüel olmayan yakınlarıyla ve genel olarak toplumsal kurumlarla ilişkileri çerçevesinde ele aldım. Onların günlük yaşamlarını, aile ve arkadaşlık ilişkileri, günlük yaşam aktiviteleri, yaşamlarını kazanma şekilleri, din ve politikaya yaklaşımları, medyanın kendilerine ilişkin tutumu ile geçmiş, gelecek ve bugünü kendi durumları bağlamındaki değerlendirmeleri ile betimlemeye çalıştım.

Bu araştırmada temel amacım, yukarıdaki soruları görüşmecilerimin perspektifini anlamaya ve yorumlamaya çalışarak yanıtlamaktı. Bu amacın gerçekleştirilmesi, sosyal bilimlerde nitel araştırma teknik ve stratejileri kullanılarak mümkündür.(1) Çalışma, Ankara'da yaşayan on bir transseksüeli "kendi yaşam çerçevesi içerisinde ve detaylı olarak ele aldığından ve bu konuyu bütünlüğü, karmaşıklığı ve canlılığı ile ortaya koyma özelliği"(2) taşıdığından bir "durum incelemesi"dir. Veriler, görüşme (görüşmecilerin yaşam öykülerini de içeren yarı yapılandırılmış görüşme) ve gözlem teknikleri kullanılarak araştırmanın öznesi olan transseksüel görüşmecilerden, konu ile ilgili uzmanlardan (psikiyatr, hukukçu, emniyet görevlisi) ve konuyla ilgili literatürden (genel olarak toplumsal cinsiyetle ilgili, beden sosyolojisiyle ilgili ve özelde transseksüellerle ilgili sosyolojik literatür) elde edildi.(3)

Araştırma sahasına uygun düşmeyecek teori ve kavramlaştırmalardan kaçınmak, aklımda belli kalıplarla sahaya gidip, görüşmeleri o kalıplar ekseninde gerçekleştirmemek için, toplumsal cinsiyete ilişkin teorik okumalar dışında kalan literatürü, nitel araştırma yaklaşımına uygun bir şekilde, görüşmelerden birisiymiş gibi çalışmanın ilerleyen aşamalarında okudum. Bu araştırma stratejisini, konuyu katılımcılarımın perspektifinden ele alma amacım için seçtim. Böylelikle literatürden aldığım kavram ve kategorilerle sahaya inmek yerine, bu kavramları sahada aradım.(4)

Topladığım verileri ise tek tek görüşmeciler üzerinden değil, tematik alanlar üzerinden bir araya getirerek düzenledim ve yorumlamaya çalıştım. Nitel verinin analizi de "temel öğeleri; veri değerlendirme (verinin gruplanması, bölümlere ayrılması, kodlanması, özetlenmesi, kaydedilmesi, temalar altında birleştirilmesi, kavramlaştırılması), veri sunumu (düzenlenerek özetlenmesi) ve sonuçlara ulaşılması" şeklinde gerçekleştirilir.(5)

Bu betimleme ve yorumlama sürecinin temel mantığı, toplumu üreten ve yeniden üreten sosyal aktörlerin kendilerine ait anlam kodlarına sahip olduğu ve sosyoloğun da bu anlam kodlarını sıradan ve teknik dil arasında ara bir yol bularak kendi kavramsal ve kuramsal şemaları içinde tekrar yorumlayarak çalışması yönündedir.(6)

Bu çalışmanın güçlükleri ise araştırma öznelerinin transseksüeller olmasıyla başlar. Transseksüellerle çalışacaksanız, etrafınızdaki birçok kişi büyük bir merak ve dudağının kenarında ince bir gülümsemeyle, onları barlarda mı bulduğunuzu soracaktır. Görüşmecilerinizi savunmakla suçlanmanız, onların tek varolma mekânlarının barlar olmadığını anlatmaya girişmenizle başlar. Onlara karşı sürekli dikkatli olmanız, evlerine gitmemeniz vb. konularında uyarılar takip eder bunu. Tüm bunların bu kadar sık tekrarlanmasının ne anlama geldiğini, çalışmanın ilerleyen aşamalarında anlarsınız. Mümkün olduğu kadar –ne kadar olabildiği tartışılır– görüşmecilerinize karşı "tarafsız" bir tutum sahibi olmak ya da olmaya çalışmak, görüşmecilerin transseksüel olmaları nedeniyle taraflı davrandığınız düşüncesini doğurur. Hemen hemen herkesin transseksüellere karşı önyargılı olmasından ötürü, herhangi bir önyargı taşımamak bu konuda ortalamadan sapmaktır ve bu durum "normal" olmadığından siz de "tarafsız" olamazsınız. Bu toplumsal şartlarda bir transseksüel olmanın ciddiyetini, yalnızca onları anlamaya çalıştığınız için karşılaştığınız sorunlardan kestirebilir hale gelirsiniz.

Merak edenler için, görüşmecilerimi barlarda bulmadım. İlk tanıştığım transseksüel 23-24 Mayıs 2003 tarihleri arasında Kaos Kültür Merkezi'nin Ankara'da düzenlediği "Lezbiyen ve Geylerin Sorunları ve Toplumsal Barış İçin Çözüm Arayışları" başlıklı sempozyumda yaşam öyküsünü sunan Buse'dir. Buse'yle beş ay süresince, onun nöbetçi olduğu cuma günlerinde Kaos Kültür Merkezi'nde görüştük. Katılımcılarınız kim olursa olsun, samimiyetinize inandıkları ve size güvendikleri andan itibaren sizinle her konuda gönül rahatlığıyla konuşurlar. Güven kazanmak ve güvenilir biri olarak kalmak, samimiyetinizin ne kadar gerçek olduğuyla ilgilidir. Kentli orta sınıf üyesi bir kadın olarak, bu çalışmada tek derdim yalnızca onları anlamaktı. Bunun için onların en mahrem alanlarına girmem, unutmaya çalıştıkları olayları hatırlatmam, çekindikleri, sıkıldıkları ve sinirlendikleri konularda onlarla konuşmam gerekiyordu. Sürekli hayal kırıklığı yaşamak, etiketlenerek dışlanmak ve baskılanmak onların özellikle güven konusunda "tetikte" durmalarına neden oluyor. Siz ne kadar olduğunuz gibi durursanız karşılarında, güven konusunda da o kadar yol alırsınız. Ve birgün, Buse'nin bana yaptığı gibi, oldukça özel bir sırra ortak edilerek "özel" olduğunuz hissettirilirse, doğru yoldasınız demektir.

Buse'yle bu beş ay, çalışmamı ve amaçlarımı anlatarak, ondan da kullanmayı düşündüğüm veri toplama teknikleri dahil birçok konuda fikrini alarak geçti. İlk görüşmemi de Buse'nin tanıştırdığı ve çalışmada ismi Güneş olarak geçen transseksüelle gerçekleştirdim. Güneş sayesinde, araştırma sürecinde büyük yardımlarda bulunmuş olan bir diğer görüşmeci Derya ile tanıştım. Geri kalan görüşmelerin hepsi Derya'nın aracılığıyla irtibat kurduğum kişilerle gerçekleşti. Bu bakımdan Buse ve Derya araştırmanın anahtar kişileridir.(7)

Araştırmanın öznelerini, araştırmanın yürütüldüğü tarihlerde Ankara'da yaşamakta olan on bir transseksüel oluşturuyor. Bu kapsamda on erilden dişile (ED)(8) , bir dişiden erile (DE)(9) transseksüelle görüşmeler yaptım. Bunlardan dördü cinsiyet değiştirme operasyonu (CDO) geçirmiş, altısı geçirmemiş, fakat geçirmeyi planlayan; biri ise operasyon

geçirmeyi düşünmeyen transseksüellerdir. Ayrıca çalışma özellikle,

ailesinden destek görmeyen ve DE transseksüel olan Derya hariç, fuhuş yapmak durumunda kalmış transseksüellerle gerçekleştirilmiştir.

Karşılıklı olarak büyük bir heyecanla başlayan görüşmeler, uygun olan durumlarda görüşmecilerin evlerinde, diğer hallerde kafelerde gerçekleşti. Her görüşme öncesi görüşmecileri kendim, araştırma ve görüşmelerin nasıl kullanılacakları hakkında, ses kayıt cihazını açmadan bilgilendirdim. Ses kayıt cihazı kullanımına bütün görüşmeciler izin verdi ve hatta cihaz çalışmaya başladıktan kısa bir süre sonra varlığını unuttular. Görüşmecilerin hepsi, bu çalışmanın kitaplaştırılmasına sıcak baktı ve bunun için görüşmelerden sonra yardım edebilecekleri her durumda destek olacaklarını belirttiler.

Görüşmecileriniz transseksüeller olunca, yaşamöyküleri de birçok acı, şaşırtıcı, hatta şoke edici olay içeriyor. Zaman zaman dolan gözlerinizi saklayamadığınız gibi, ağzınızın şaşkınlıktan bir süre açık kalmasını da engelleyemiyorsunuz ya da engellemiyorsunuz; eğer duygularınız konusunda içinizden geldiği gibi davranmanın, özellikle araştırmacı-araştırılan ikiliğine düşmenizi engellediğine inanıyorsanız. Görüşmecileriniz sizin "nesne"leriniz değil, çalışmanızın "katılımcı"ları ise özel hayatınıza ilişkin sorularını yanıtlamaktan ya da onlarla şakalaşmaktan kaçınmıyorsunuz. Elbette araştırmacı ile katılımcı arasında, herhangi iki insan arasında olduğu gibi, her çabaya karşın bitmeyecek bir mesafe vardır. Ancak bu mesafenin en aza indirilmesi araştırmacının görevidir.

Bu amaçla, görüşmeleri yalnızca ses kaydının yapıldığı zamanla sınırlamadım, ortak zaman buldukça görüşmeler dışında da birlikte zaman geçirmeye çalıştım. Özellikle bu zamanlar, gözlem yoluyla birçok ayrıntı ve görüşme yapılmamış olan diğer bazı transseksüellerin hayatlarına ilişkin bilgiler elde etme olanağı yarattı. Görüşmeciler de sık sık bu tutumumun samimiyetime inanmaları, bana güvenmeleri ve kendilerinden bahsedebilmeleri konusunda olumlu bir etki yarattığını dile getirdiler.

Görüşmelerin en kısası yarım saat, en uzunu dört saat sürdü. Bu, görüşmecilerin kendilerini ifade edebilmeleriyle ilgilidir. Görüşmeler sırasında, görüşmecilerin isteklerine bağlı olarak, yaşamlarının çeşitli dönemlerine ait fotoğrafları da inceledim. Ancak güvenlikleri ve kimliklerinin gizli kalması için fotoğraflarını ve gerçek isimlerini kullanmadım. Kendi istekleriyle gerçek isimlerini kullanan Buse, Derya ve Okşan hariç, tüm görüşmeciler, kendi seçtikleri takma isimlerle çalışmada yer aldılar.

Derya'nın görüşmeden sonra, görüşmenin bir kopyasını istemesiyle, her görüşmeciye görüşmelerden hemen sonra deşifre edilen görüşme metinlerini verdim. Böylelikle görüşmecilerin görüşmeleri değiştirebilme, ekleme ve çıkarma yapma olanağı oldu. Görüşmeciler herhangi bir değişiklik talebinde bulunmadılar, ama bu uygulama sayesinde hayatlarını kendi "ellerinde tutmaktan" hoşlandıklarını belirttiler.

Araştırma temelde transseksüellerin bakış açılarını yakalamayı hedeflese de transseksüelliğe çeşitli disiplinlerin yaklaşımlarını ortaya koymak ve Türkiye'de toplumsal ve hukuki boyutlarıyla transseksüelliğin durumunu betimleyebilmek, mümkün olduğunca çok yönlü bakış açısı sağlayabilmek amacıyla konuyla ilgili uzman konumundaki kişilerle de görüşmeler yapmayı planladım. Bu kapsamda konuyla ilgili psikiyatri, tıp, sosyoloji ve psikoloji alanlarından birer uzmanla ve ayrıca emniyet görevlisi ve avukatla görüşme yapmayı düşündüm ve bu doğrultuda yarı yapılandırılmış görüşme formları hazırladım. Emniyet görevlisi ve psikiyatr ile yüz yüze görüştüm, avukat ile internet aracılığıyla iletişim sağladım. Tıp doktoru, sosyolog ve psikolog ise görüşme talebime olumlu karşılık vermediler. Bu da yeni uzmanlar aramama ve yeni hayal kırıklıkları yaşamama neden oldu. Bu araştırmanın en sıkıntılı süreçlerinden birisidir uzmanlar. Bu süreç, bir hafta boyunca, her gün yarım saatte bir telefonla aradığım halde bir türlü "yakalayamadığım" uzmanların bana acıyan sekreterlerinin kibarca boşa kürek çektiğimi belirtmeleriyle sona erdi.

Uzman görüşmeleri kadar verilerin toplandığı diğer kaynaklar da benzer şekilde sıkıntılıdır. Türkiye'de transseksüeller üzerine yapılmış yalnızca iki çalışmaya –Pınar Selek'in Ülker Sokak olaylarıyla ilgili Maskeler, Süvariler, Gacılar adlı kitabına ve Deniz Kandiyoti'nin "Pembe Kimlik Sancıları" isimli makalesine– ulaşabildim. Ankara'daki kütüphaneler de konuyla ilgili yabancı kaynak arşivi bakımından kısıtlıdır.

Son olarak belirtmeliyim ki, araştırma sürecinin başından itibaren, araştırma konusuna yönelik olarak destek veren kişiler, "transseksüellerin avukatlığını yaparak" onların "meşrulaşmasına" zemin hazırladığım yönünde eleştiren kişilerden sayıca azdır. Bu araştırmaya en büyük desteği verenler ise transseksüeller olmuştur.

Notlar

(1)Daha fazla bilgi için bkz. Yıldırım ve Şimşek 2000.Yukarı

(2) Öktem 2004: 58-9.Yukarı

(3) Yaşam hikâyelerini elde etmeye yönelik sorulardan bazıları McAdams'ın (1995) yaşamöyküsü görüşmesi yönteminden esinlenilerek hazırlanmıştır.Yukarı

(4) Daha fazla bilgi için bkz. Öktem 2004.Yukarı

(5) Miles ve Huberman 1994: 12.Yukarı

(6) Bu bakımdan çalışma Giddens’ın “çifte yorumsama" yaklaşımına paralel bir perspektife sahiptir.Yukarı

(7) Anahtar Kişi (key informant): Birçok nitel çalışmada, sahayı iyi tanıyan, konuyla ilgili değerli bilgi taşıyan ve araştırmacıyı diğer görüşmecilere ulaştırabilecek kişidir (Principles and Methods in Educational Research, University of Connecticut, www.gifted.unonn.edu, 2004).Yukarı

(8) MF (male to female)Yukarı

(9) FM (female to male)Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Hande Öğüt, “Cinsiyetlerin karıştığı bir oyun”, Radikal Kitap Eki, 6 Nisan 2007

Hrant Dink'in katlinin ardından başgösteren medyatik histeri, faşizmi, milliyetçiliği ve oportünizmi bir kez daha üretirken cinsel kimlik ve roller de müstehcen bir salınışla sahneye sürüldü yine. Beyoğlu'nda bir travestinin öldürülmesi sonucu, siberalemde gezinen bir mail, hepimizin travesti olduğu savıyla aklı sıra öteki addedilen tüm kimlikleri aşağılıyor, sarakaya alıyordu. Tüm etnik ve cinsel azınlıkları sindirmeye çalışan hebenneka dillere bir virüs gibi dolanan bu slogan oysa Dünya Kadınlar Günü etkinlikleri çerçevesinde, Ankaralı feministlerin ağzından bambaşka bir anlama büründü, bilinç kazandı. Ankaralı kadın örgütlerinin 'Hepimiz eşcinsel, hepimiz travestiyiz' cümleleri, 'Tacize, tecavüze son', 'Küfürde nesne değil, toplumda özneyiz', 'Kadın katliamı töre değil, namus cinayetidir' sloganlarına karıştı.

Ancak ne yazık ki homofobik ve faşizan eğilimler, travestilere karşı, pornografik ve tahakkümcü yaklaşımlarını sürdürüyorlar. Bir yandan da paradoksal biçimde, bastırılmış cinsel güdülerin tatmin edildiği bir fobik fetiş nesnesi olarak histerik biçimde arzu uyandırıyor travestiler. Transseksüel travestiler olduğu gibi aynı cinsiyet içinde kalan bir travestilikten dahi söz edebiliriz. Ne var ki imaj yaratma dayatması, en azından bu tür bir travestiliğe davet ediyor hepimizi. Gösteri toplumunun yeni efeminik erkeği ile bıyıklı kadını ise aşağılayıcı ve dahil edici söylemden çok daha farklı bir travestilik olgusunu destekliyor.

İmajlar bir yandan birbirine karışırken, bir yandan da cinsiyetlerin birbirine içrek kılındığı, toplumsal cinsiyet sınırlarının erimeye yüz tuttuğu bir tahayyül dünyasına, belki de ilüzyonik bir oyuna davet ediliyoruz. Nitekim Baudrillard travestiliğin bir oyun olduğunu düşünür. Onlar ne eşcinseldir ne de transeksüel; travestilerin hoşlandığı şey, cinsiyetin ayırt edilmediği bir oyundur.

Bir abject olarak toplum tarafından kusulan, tiksinti yaratan travestiye karşı duyulan bastırılmış cezbe de buradan kaynaklanıyor sanırım. Bir başka akademisyen Joan Riviere ise kadınsı olmayı bir sahtelik ya da maske olarak kullanır, çünkü peçenin altında mutlak bir dişillik yoktur, sadece dişi özneyi taklit yoluyla 'kadın olma'nın toplumsal pratiğine yerleştiren, ontolojik açıdan yüzeysel bir dizi kural vardır. Ya kur yaparak (erkek) ya da baştan çıkararak (kadın) parodiyi başlatır. Ve bu parodide dişil karşısında oldukça acımasız olan ve kadının baştan çıkarma silahlarının erkek tarafından müsadere edilmesi olarak değerlendirilebilecek bir kıyıcılık başgösterir. Böylelikle travesti, baştan çıkarıcı tek şey olan ilk savaşçı konumunu yeniden üretmiş olur.

İğrenilen, sindirilmeye çalışılan, küçümsenen ve öldürülen travesti ve transeksüeller gerçekten de ataerkinin rollerini ve burjuva ailesini yeniden üretir mi? Ankara Üniversitesi Sosyoloji Bölümü doktora öğrencisi Selin Berghan, mükemmel bir çalışmayla transeksüellerin, toplumsal cinsiyet kimliklerini ve bedenlerini inşa ederken, ataerkil sistemin hangi noktalarda yeniden üretildiği ve hangi noktalarda dönüştürüldüğü sorularına cevap arıyor. On bir kişiyle yapılmış röportajlardan oluşan Lubunya'da, çocukluk, aile ortamı, ana babayla ilişkiler, ilk cinsel deneyimler, cinsiyet rolleriyle uyum ya da uyumsuzluklar, çevreden gelen baskılar, 'tedavi olmak', fuhuş piyasası, fiziksel değişimler, ameliyat olma, kadınlık, erkeklik ve toplumun transseksüelleri 'ötekileştirmesi' gibi temaları inceleyen Berghan, kendisinin temsili ile varlığı arasındaki, taklit eden ile taklit arasındaki ince çizgide bir denge bulmaya çalışırken ataerkilliğe ve toplumsal cinsiyete dayalı ayrımcılığı kavrayabilmek için yalnızca kadınlar üzerinden düşünmenin yetmeyeceğini, hâkim toplumsal cinsiyet sisteminin dışında olan herkesin hesaba katılması gerektiğine de işaret ediyor.

Transvestit ve taklit

Travesti ve transeksüellik genellikle erkeğin kadına öykünmesi, onu taklit etmesi olarak algılanır. Oysa hiçbir şeyi taklit etmeyen bir taklitçilikle yüz yüzeyizdir. Çünkü toplumsal cinsiyet, esas hali bulunmayan bir tür öykünmedir. Toplumsal cinsiyet ve taklit kavramı üzerine bir başka çalışma da kısa süre önce yayımlanan Taklit ve 'Toplumsal Cinsiyet'e Karşı Durma oldu. Toplumsal cinsiyetin özne üzerinde kurucu etkisi olduğunu düşünen Judith Butler araştırmasında, Berghan'ın bir ölçüde eksik bıraktığı boşluğu doldurarak 'taklit' olgusuna ağırlık veriyor. Ona göre transvestit (drag) gibi parodik pratikler, bir 'asıl'ı olmayan kopyaların kopyaları olan bütün toplumsal cinsiyet kimliklerinin taklit özlü doğasına çeker dikkatleri; özel olarak da kendisini 'doğal' olarak kurmaya kalkışmış olsa dahi heteroseksüelliğin paniğe girmiş, taklit özlü doğasını gözler önüne serer. Transvestit, başka bir gruba ait olan bir toplumsal cinsiyet taklidi yapılmasını; yani toplumsal cinsiyetin esas mülkü olduğunu, eril'in erkek'e, dişil'in kadın'a ait olduğunu varsayan bir kendine mal etme ya da sahiplenme edimi değildir. 'Esas' bir toplumsal cinsiyet, diğerinin değil de bu cinsiyetin özünü oluşturan, bir anlamıyla cinsiyetin kültürel mülkü olan bir toplumsal cinsiyet yoktur. Transvestit, Butler'a göre, toplumsal cinsiyetlerin sahiplenildiği, teatralleştirildiği, giyildiği ve uydurulduğu bayağı hali oluşturur; her tür toplumsal cinsiyet kurgusunun bir tür kişiliğe bürünme ve yakıştırma olduğunu ima eder.

Ancak yine de travesti ve transeksüel kimliğin, ataerkinin yeniden üretiminde, özellikle kadın-erkek ilişkilerinde belirli bir role sahip olduğunu görüyoruz. Transeksüeller pratikte, idealize ettikleri kadın kimliğinden daha edilgen, hassas, korunmaya ve kendisine yol gösterilmesine muhtaç bir kadın kimliği taşıyorlar. Dişilden erile geçmek isteyen bir travesti ile yapılan söyleşi, ataerkinin yeniden üretimindeki rolü açıkça gösteriyor. Araştırmanın anahtar kişilerinden olan ve ameliyatı geçirerek erkek olmak istediğini söyleyen Derya, partnerinin giyimine dikkat etmesi, ağır ve hanım hanımcık olması düşüncesine sahip. Derya, şimdiden erkek söylemini ve içselini benimsemiş.

'Gerçek' kadın ve erkek

Kadının taşınacak bir nesne olmadığını zira, kadın kimliği içinde de massedemeyen pek çok görüşmeci arasından sevindirici söylemiyle ayrılan Güneş, ev kadınlığından, "sadece eviyle, kedileriyle, çiçekleriyle, kitaplarıyla baş başa" olmayı anlıyor.

Transseksüellerin günlük yaşam pratiklerini; aile ve arkadaşlık ilişkilerini, günlük aktivitelerini, yaşamlarını kazanma şekillerini, din ve politikaya yaklaşımlarını, medyanın kendilerine ilişkin tutumlarıyla geçmiş, gelecek ve bugünkü durumlarını ortaya koyan Berghan, bir yanda ataerkil toplumsal cinsiyet kimliklerine meydan okuyan bir kırılma noktası olarak, diğer yanda da ataerkilliği yeniden üretip heteroseksüel kimliği destekleyen transeksüelliğin, ataerkili yeniden ürettiğini söylemenin bile transeksüellerin ataerkilliğin 'gerçek' kadın ve erkekleri olduklarını kabul etmek anlamına geleceği konusunda çok doğru bir saptama yapıyor.

Evet, karşı cinsin elbiselerini giyen kişinin konumu paradoksaldır ama heteroseksüel normları doğrulayan bir parodi olduğu için, karşı cinse özgü giyim, yıkıcı değildir. Sadece abartılı bir taklit vardır; bir tür cinsiyet melankolisi, bir hemcinsin kaybı karşısında duyulan bilinçdışı bir yerinme; "homoseksüellik ihtimalinden feragat"...

Bu süreci ise o giysinin harekete geçirdiği bir heteroseksüel melankoli izleyecektir, ki kitlesel histeriye yeğdir belki... Zira, meclislerinin vazgeçilmez eğlencesi etek giydirme muhabbeti olan bir dünya tasavvurunda, kadınlar da bıyık bırakmaktan başka bir çözüm üretemiyorlar ne yazık ki. Kadın Adayları Destekleme ve Eğitme Derneği Ka-Der'in, siyasete kadın katılımına dikkat çekmek üzere hazırladığı kampanyada, başarılı bir kadının bıyıklı fotoğrafları da bir tür travestiliğe davet değil mi? Ama travestinin baştan çıkarma gücünün, doğrudan doğruya parodiden doğduğu da bir gerçek!

Devamını görmek için bkz.

Ayça Örer, "Çirkin Ördek Yavrularının Gerçek Masalı", Mesele Dergisi, Haziran 2007

Anne ördek yavru ördeğe baktı. Diğer yavrularını arasında öyle çelimsiz, öyle çirkindi ki... Arkasından gelmese, onlarla yüzmese olurdu. Diğer yavrularına seslendi. Yavru ördek bu sesi duyup yüzmeye çabalayana kadar annesi ve kardeşleri onu bırakıp gitmişti... Gölde yalnızdı..."

Böyle başlar Andersen'in "Çirkin Ördek Yavrusu" hikâyesi...

Elinde aynası kendine baktığında bir başka bedeni özleyen, o bedende yaşamak uğruna her an ölüm tehlikesiyle alışan, televizyondaki benzeri "Diva", "Sultanlar Sultanı" iken, dönme, totoş, tekerlek olarak aşağılanmanın ötesine geçemeyenler: Transseksüeller...

Gey, lezbiyen, travesti, transseksüellerin hayatta kalmak için oluşturdukları lubunca denilen özel argoda, transseksüelin karşılığı "Gacı" ya da Lubunya. Selin Berghan Metis yayınları Siyahbeyaz serisinden çıkan ve alt başlığı "Transseksüel Kimlik ve Beden" olan kitabına "lubuncadan" esinlenerek Lubunya ismini seçmiş.

Birçok insan için televizyonda cinnet geçiren hallerinden ibaret olan sunulan travesti ve transseksüellerin hayatını araştıran ve kadından erkeğe, erkekten kadına cinsiyet değiştirme ameliyatı geçirmiş, yani transseksüel olmuş bireylerle konuşan Berghan, çabasını, "transseksüellerin günlük yaşam pratiklerinin betimlenmesi" olarak belirliyor.

Kitap bir empati oyunuyla açılıyor:

"Kadınlar, alışveriş yapmaktan hoşlanmadığını, yegâne tutkunuzun bira eşliğinde futbol ve seks hakkında konuşmak olduğunu, ayakta işediğinizi düşünün."

"Erkekler, penislerinizin yerinde sürekli akan ve her ay kanayan bir vajina olduğunu düşünün."

Transseksüellerin toplumsal cinsiyet kimliklerini ve bedenlerini inşa ederken, "ataerkil sistemi yeniden üretip üretmedikleri" sorusuyla yola çıkan Berghan, çalışması sırasında, transseksüellerin yaşam pratikleri üzerine bilginin de az olduğuna kanaat getirip bir ikinci odak olarak bu konuyu seçmiş.

Berghan, çalışmasının başında toplumsal önyargılardan birine yenik düşerek okuyucuya, "merak edenler için, görüşmecilerimi barlarda bulmadım" notunu düşüyor. (sf: 13)

KAOS Gey Lezbiyen Kültür Derneği'nin desteğini alan Berghan iki cümlelik bir "Transseksüellere Yaklaşma Kılavuzu" da hazırlamış:

"Siz ne kadar olduğunuz gibi durursanız karşılarında, güven konusunda da o kadar yol alırsınız. Ve bir gün, Buse'nin bana yaptığı gibi, oldukça özel bir sırra ortak edilerek, "özel" olduğunuz hissettirilirse, doğru yoldasınız demektir." (sf: 13)

Toplumsal statüsü yükselenler, seks işçiliğine mahkûm olanlar...

Kitap, Güneş, Derya, Ceylan, Buse, İlayda, Özlem, Yeşim, Pınar, Zeynep, Ayşe ve Okşan'dan oluşan 11 kişiyle yapılan görüşmelerden oluşuyor.

Bunlardan Derya diğerler örneklerden farklı olarak kadından erkeğe cinsiyet değiştirme ameliyatı geçirmiş.

Erkekten kadına dönme ameliyatları sonrasında, yapacak işlerin azlığı nedeniyle transseksüellerin seks işçiliğine zorlandığını anlatan Berghan, kadından erkekliğe dönme ameliyatlarındaysa, "erkek olmanın insan olmakla eşdeğer tutulması" yüzünden, daha iyi bir toplumsal konuma geçme yollarının zorlandığına işaret ediyor.

Transseksüeller için bedenin hem araç hem amaç olduğunu yazan Berghan, görüştüğü transseksüellerin seks işçiliğinden başka bir şey yapamayacaklarına duydukları inancı "sorduğun da soru mu, bir transseksüel başka ne yapabilir ifadesi, bu kişilerin gerçekten hiçbir seçenekleri olmadığına ne kadar çok inanmış olduklarını gösterir" sözleriyle anlatıyor.

Hayatlarının düzene girmeyeceğine, fuhuş yapacaklarına dair önyargının süreceğine inanan transseksüeller başka işlere girme, deneme olasılıklarını zorlamıyorlar:

"Ben akşama çıkıp çıkamayacağımı bilmiyorum. O kadar yaşayıp yaşamayacağımı bilmiyorum..." (sf: 110)

O da bir kadın ben de bir kadın... Elini tutamam ki...

Kitaba giren hikâyeler kimi zaman, üçüncü sayfa haberleri çıkmış gibi... Travesti-transseksüeller, yalnızca bedenleri içinde değil, özel hayat, iş, aile içinde sıkıştırıldıkları çemberden, kurtulamamaktan şikayetçi. Sürekli gözlenen olmak, pazardan alışveriş yapamamak, yolda yürürken fuhuşla suçlanmak hayatlarının bir parçası.

Berghan'ın soruları da, alışveriş, kirada oturmak, komşularla ilişkiler üzerinde şekilleniyor hal böyle olunca.

Medyanın hayatlarına yaptığı olumsuz katkıya bütün görüşmeciler değiniyor:

"Medya transseksüel imajı çizmiyor. Medya insanlık dışı olayları kendi kafasına göre yansıtıyor. Seni kabullenmeyen, seni dışlayan bir ülkenin medyası nasıl olur, tahmin etmek zor değil."(sf 143)

"Normalleştirilmek" adına evlendirilen, dövülen, evden atılan bu insanların arasında çocukları olanlar da var. Evlendirilmek ya da sevgili bulmak girdabına sürüklenen travesti ve transseksüellerin ortak tepkisi, "o da kadın ben de kadın elini tutamam ki.."

Pınar öyküsünün "bir eşcinseli heteroseksüel yapmak için zorla evlendirmek" sıradanlığını baskıya boyun eğmeyip, boşanmayı ve kadınlığını yaşamayı tercih etmesi ve bunu yaparken çocuklarını da yanına almasıyla bozuyor.

"Çocuklarımın biri on sekiz, biri on yedi yaşında. Kızım ortaokulu bitirdi, liseden terk. Oğlum lise sonda, bankada stajyerlik yapıyor. Biz ayrıldıktan sonra istediğim hayata kavuştum. Çoluğumu çocuğumu aldım yanıma. Çocuklarıma ben on sekiz sene boyunca kendim baktım. Kimseye bırakmadım. Bir gün çalıştım, on gün yedim. Bir gün çalıştım, on gün yedim..." (sf. 212)

Derya'nın erkekliği tercih etmesiyse, kendinden büyük biriyle görücü usulü evlendirilmesine neden olmuş. Evlilikten Derya'nın da iki çocuğu var. Berghan'ın notuna göre, oğlundan daha çok bahsediyor. Birçok insan Derya'yı zamanında gazetelere düşen "kız kaçıran kadın" haberlerinden tanıyor.

Sevgilisi bu olaylardan etkilenerek intihar etmiş. Derya bu yüzden bir süre hapis yatmış...

Yaşadıkları tüm olumsuzluklara rağmen yaşam inatlarını sürdüren travesti ve transseksüellerden Okşan, örgütlenme süreçlerini şöyle anlatıyor:

"Yalnızlık çok kötü. Toplum içinde yalnızlık. Gittiysen, dikkat ettiysen, yüzde doksan alt katlarda otururlar, kimsenin oturmadığı yerlerde. Aldıkları hizmeti çok pahalı alıyorlar. Sana bir taciz olsa, şikâyetçi olsan basında yer alır, seni ailen psikologlara götürür, şu olur, bu olur. Bizimkiler her gün taciz ve tecavüze uğrar. Bunlara birilerinin dur demesi lazımdı."

Pembe Hayat Derneği'de bu ihtiyaçtan doğan bir örgütlenme. Bildirisi bunu hatırlatıyor:

"Adımızı altı yaşındaki bir transseksüel çocuğun, ailesi ve komşularının transfobik tavırlarıyla çocuksu mücadelesini anlatan 'Pembe Hayat' adlı filmden aldık. Biz de sorunlarımızla mücadele edeceğiz..."

Öteki görmeden farklı olanı anlatabilmek...

Bir kitap boyunca travesti ve transseksüellerin yaşadığı sıkıntılara mercek tutan Berghan'ın çalışmasının karşılaşabileceği en önemli sorun, "öteki" görmeden farklı olanı anlatabilmek.

Berghan, travesti ve transseksüellere karşı önyargısız, araştırmacı mesafesi taşıyan tavrını, kitabın başında "transseksüellerin avukatı olarak göründüğünü", eleştiriler aldığını açıklayarak örnekliyor, en büyük desteği görüşmecileri yani transseksüel bireylerden aldığını vurguluyor.

Transseksüel bireylerin ataerkilliği yeniden ürettikleri sonucuna varan Berghan, tespitini, "yalnız oldukları yedi milyarlık dünyada kocalarına tanrı gibi tapmalarına" bağlıyor. Erkekten kadına geçen bireylerin üzerine kurduğu bu tespiti, kadından erkeğe geçen bireyler için örneklemeyen Berghan'ın sonuç yazısında toplumun transseksüellere duyduğu "ikiyüzlü" merak üzerine de bir de dileği var:

"Bu araştırma, transseksüellik konusunda toplumsal 'barış' ın sağlanmasına önayak olma ümidini taşımaktadır."

Bu anlamda kitabın mülakat bölümlerinin tespit bölümlerine oranda daha bilgilendirici olduğunu bir kenara koymak gerekiyor. Son söz şimdilik hâlâ "Bir Çirkin Ördek Yavrusu" masalında:

"İç geçirdi çirkin ördek yavrusu. 'Ben asla onlar gibi güzel olamayacağım...' Suları yararak yavaş yavaş ilerlemeye devam etti. Suların açılan kolları arasına düşen görüntüye baktı ansızın. Çok güzel bir kuğu vardı karşısında. Başını kaldırdı. Başka kuğular ona 'gel' diyordu. Bir daha baktı sulara... Büyümüş, değişmişti. Çirkin ördek yavrusu alımlı bir kuğu olmuştu.."

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.