Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-817-0
16x24 cm, 64 s.
Liste fiyatı: 15,00 TL
İndirimli fiyatı: 12,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Karl Marx’ın Hayaleti
Özgün adı: Le fantôme de Karl Marx
Çeviri: Cemal Yardımcı
Resimler: Donatien Mary
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mayıs 2011
4. Basım: Mart 2017

Merhaba, ben Karl Marx... Ne mi yapıyorum bu çarşafın altında? Uzun hikâyedir bu: Sınıf kavgasının hikâyesi. Acıklı bir hikâye, ama hep birlikte sonunu tatlıya bağlamaya, bir mutlu son yazmaya çalışacağız.

"Filozoflar şimdiye kadar dünyayı çeşitli biçimlerde yorumlamakla yetindiler, oysa önemli olan onu değiştirmektir," diye yazan Marx, yalnızca bir filozof değil, aynı zamanda bir eylem adamıydı. Ömrünü kapitalizmin insanı nasıl sömürdüğünü anlamaya ve açıklamaya, bu düzeni değiştirmeye adadı.

Küçük Filozoflar Dizisi, 9-14 yaş çocukları için filozofların hikâyelerini anlatan çok güzel resimlenmiş kitaplardan oluşuyor. Diziyle çocukların felsefeye zevkli bir giriş yapmalarını, kendi sorularının peşinden gitme alışkanlığı kazanmalarını amaçlıyoruz.

Karl Marx’ın Hayaleti, Küçük Filozoflar dizisinin dördüncü kitabı.

OKUMA PARÇASI

ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Funda Demir, “Marx'ın hayaleti Bay Kapital'in peşinde!”, Birgün Kitap Eki, 8-21 Aralık 2012

Yanlış duymadınız. Yakında iki yüzüncü yaşını kutlayacak olan Karl Marx'ın hayaleti dört bir yandaki Bay Kapital'leri kovalıyor. Hem de ne kovalamaca."Ama böyle hayalet gibi dolaşmama bakıp beni öldü sanma. Öldüğümü söyleyenlere, dönüp bir daha söyleyenlere, bıkmadan öldüğümü tekrar tekrar söylemeye bayılanlara hiç inanma. İşte çarşafın altında sapasağlam, canlı ve dipdiri duran benim! Bu çarşaf beni avlamak için peşime düşmüş olanları şaşırtıp kurtulmamı sağlıyor.."

Anlatacağım bu hikâye "Küçük Filozoflar" serisinin dördüncü kitabı. Ronan de Calan'ın yazıp Donatien Mary’nin resimlediği Karl Marx’ın Hayaleti dizi içerisinde en çok sevdiğim kitap oldu. “Merhaba, ben Karl Marx… Ne mi yapıyorum bu çarşafın altında? Uzun hikâyedir bu: Sınıf kavgasının hikâyesi. Acıklı bir hikâye, ama hep birlikte sonunu tatlıya bağlamaya, bir mutlu son yazmaya çalışacağız.” Fark ettiğiniz üzere sık sık kitaptan alıntı yapmaktan alıkoyamıyorum kendimi...

Hikâyemiz Avrupa'da dolaşan bir hayaletle başlıyor.Çarşafın altındayken hem peşine düşenlerden gizlenen hem de onların yüreklerine korku salan Marx Amca, genç bir felsefe öğrencisiyken ilk olarak yoksullaştırılan, sömürülen ve öldürülen Silezyalı köylüleri, dokuma işçilerini görüyor. Bunun üzerine kendine bir söz vererek bütün ömrünü insanı aşağılayan, köleleştiren, çaresizleştiren ve horlayan her şeyi yıkıp devirmeye adıyor. İşte hikâyede bahsedilen çarşaf o kavgada yere düşen Silezyalı dokuma işçilerinin dokuduğu çarşaflardan biri. O günü ve kendine verdiği sözü unutmamak için bu çarşafın altında Karl Marx. Tüm bunlar yaşanırken hiç bir şey olmamış gibi keyif kahvesini içen Bay Kapital gerçekten herkesin refahını isteyen altın kalpli biri mi? Bir mal ya da hizmetin fiyatı neye göre belirlenir? Piyasanın kurallarını kim belirler? Üretim ilişkisi nedir? Tüm bu soruların cevabını çocuklar için veriyor Karl Marx. Bay Kapital'in sömürdüğü bir işçi gördüğünde çarşafının altına saklanarak hayalet kılığına bürünüyor ve kökten çözüm için Bay Kapital'in karşısına dikilip işçi kardeşlerine bu adaletsizliği reddetmelerini öneriyor. Bay Kapital ve Marx arasında okuması oldukça keyifli ve unutmayacağım şu cümlenin de yer aldığı bir söz düellosu başlıyor. "Düşünmek için kafanızı kullanmazsanız kaçmak için bacaklarınızı kullanmak zorunda kalırsınız. Yeterince hızlı kaçabilir misiniz, onu da bilmem."

Buradaki kavga büyüyüp işçiler Bay Kapital'in karşısına dikilmeye başladığında diğer insanların zihinlerine girip onları dürtmesi gereken Marx verdiği söze ortak olduğumuz için çarşafından bir parçayı bize emanet ederek ABD'deki randevusuna yetişmek için yola koyuluyor.

Devamını görmek için bkz.

Simla Sunay, “Ahlaklı bir nesil yetiştirmek”, Remzi Kitap Gazetesi, Temmuz 2012

... Din felsefesinden söz edince bu ayki seçkimize bir de felsefe kitabı eklemek istiyorum. Metis Yayınları’nın harika serisi Küçük Filozoflar’da yer alan kitap tam da günümüzün sorunlarına ışık tutuyor. Dinden bağımsız olarak kurgulanan “eşitlik” düşüncesini çocukların anlayacağı bir biçimde sunan Ronan de Calan’dan ben de çok şey öğreniyorum. Bilime dayanan, akılcı düşüncenin önemini vurgulayan kitap, insanlığın bu uzun medeniyet yolculuğunda mutlak eşitliğe aslında ne kadar yakın olduğunu kanıtlıyor.

Piyasa, mal, proletarya nedir? Bay Kapital kimdir? Çiftçinin sorunlarından başlayıp, kente göçen işçinin hayatı pahasına verdiği mücadeleyi, Silezyalı dokuma işçileri merkezinde işleyen kitabı kapitalizm kurbanı olan çocuklarımıza okutmalıyız.

Karl Marx’ın hayaleti gerçekten de aramızda ama biz hâlâ fikirlerinin ne kadarını anlıyoruz, ne kadarını çocuklarımıza verecek kadar cesaretimiz var şüpheli. Anne babalara son günlerde ülkemize gelen kent düşünürü David Harvey’in Marx’ın Kapital’i İçin Kılavuz adlı kitabını önermeden geçmeyelim.

Devamını görmek için bkz.

Mine Söğüt, "Marx’ın Hayaleti, Hortlağı, Zombisi", Cumhuriyet, 3 Şubat 2015

Bizim mahallede şu sıralar herkes pek heyecanlı.

Kadın erkek camdan sarkmış, komşunun genç ve yakışıklı liderine bakıyor.

Efsane aldı başını yürüdü.

Yediği yemediği, giydiği giymediği, inandığı inanmadığı dillerde.

“Önüme gelen tabuya bir tekme” ideolojisiyle adım attığı sahalarda bir anda yıldızı parladı.

Haklılar, heyecanlanmamak mümkün değil, delikanlı ünlü düşünür Derrida’nın bahsettiği, geçmişten gelip bir gün o vahşi kapitalizmin karşısına dikilecek olan hayaletlerden birine pek benziyor.

Her ne kadar küreselciler Derrida’nın tam komünizm öldü denilirken ortaya attığı “Marx’ın hayaletleri” meselesini, Marx’ın hortlağı ya da zombisi gibi algılamayı tercih etseler de, bugün Yunanistan’da gerçekten sevimli bir hayalet gibi beliren bir delikanlı var ve başka âlemlerden olduğu kesin.

Yine de geçmişten gelen kurtarıcı bir hayalet mi, yoksa o sol gösterip sağ vuran üç harflilerden mi diye şüphe duymamak mümkün değil.

İktidara muhteşem vaatlerle geldi; bu vaatleri gerçekleştirebilirse kurulacak olan düzen bir halkı kapitalizmin vahşetinden kurtaracak.

Ama “yoksullukta eşitlenme romantizmi” en

kolay kan kaybeden romantizmdir.

Bu kanı kim akıtacak, kan kaybına bu iktidar ve bu halk nasıl dayanacak... bunları şimdiden kestirmek zor.

Ama bizim mahallede olacaklar belli.

Biz şimdi komşuda olup bitenlere heyecanla bakıp, ellerimizde akıllı telefonlarımız, evlerimizde plazma televizyonlarımız, altımızda az yakan ekonomik arabalarımız, cüzdanımızda yığınla faturamız ve kredi kartlarımızla içinde bulunduğumuz sistemi nasıl yıkacağımızı düşünmeye başlayalım.

Bir süre sonra neyi, neden yıkacağımızı düşüneceğiz.

Yıkmamızın şart olup olmadığını sorgulayacağız.

Kendimizi tabuların kutsallığını, özgürlüklerin sınırlarını tartışırken bulacağız.

Yoksullukta eşitlenmenin aslında pek de öyle matah bir şey olmadığını hissedeceğiz.

Tüketme özgürlüğünün engellenmesinin bir insan hakları ihlali olduğuna ikna olacağız.

Kimselere söyleyemesek de içimizden aslında herkesin de öyle pek eşit falan olmadığını geçireceğiz.

Zaten küresel güçlerin ve vahşi emperyalizmin karşısında bir karınca kadar güçsüz olduğumuzu hatırlayacağız.

Karıncanın güçsüz olduğunu sanacağız.

Kapitalizmin vaatlerini döşek, tehditlerini yorgan yapıp “güvenli” uykumuza geri döneceğiz.

Hayallere ve hayaletlere gerçekten değer vermeyi göze alamadığımızdan...

Henüz korkutulmamış bir çocuk kadar saf ve korkulardan kurtulmuş bir yaşlı kadar bilge olamadığımızdan...

Metis’in Küçük Filozoflar dizisinde yayımlanan bir kitabı var: Karl Marx’ın Hayaleti

Geçenlerde bu kitabı okuyan sekiz yaşındaki bir kız çocuğuna, “Ne anlatıyor” diye sordum.

Yüzünü ekşiterek “Patronlar çok kötü insanlar” dedi, “işçilere hep haksızlık ediyorlar. Acımasız davranıyorlar. Paradan başka şey düşünmüyorlar”.

Sonra gözlerini kocaman açarak heyecanla devam etti:

“Ama bu kitapta bir sürü şey oluyor ve sonunda işçiler kazanıyor!”

Derken dudaklarını ısırarak sustu, sesini alçalttı, “Bir de Marx diye bir adam var, herkes onu öldü sanıyor” dedi; bizi kimse dinliyor mu diye etrafa bir göz attı ve büyük bir sır verircesine fısıldadı: “Ama o ölmedi, hâlâ

aramızda yaşıyor.”

Haberiniz olsun, çocuklar bizim göremediğimiz hayaletleri görebiliyorlar; biz de bir mucizeyle korkularımızdan arınıp gerçekten bilgeleşebilirsek, olur bu iş.

Devamını görmek için bkz.

Elis Şimşon, "Çocuklar Felsefe Yaparsa", HaberTürk Gazetesi, 22 Nisan 2016

Çocuklarla vakit geçiren herkes çok iyi bilir onların hayata taptaze bir açıdan, saf bir merakla baktıklarını. Çünkü çok soru sorarlar, çünkü merak ederler, anlamaya çalışırlar içinde yaşadığımız bu dünyayı. Aristoteles’e göre felsefe merakla başlar. Bu açıdan herkes kabul eder çocukların doğuştan filozof olduklarını. Dünyada olup biten her şey hayret vericidir onlar için. Henüz hiçbir şey kalıplaşmamış ya da donuklaşmamıştır onlar için. Tüm dünya yeniliklerle dolu bir keşif alanıdır. Büyüdükçe unuttuğumuz, unutmak zorunda bırakıldığımız bu gerçeğin farkındadır onlar. Varoluşu, dünyanın işleyişini, ahlak kurallarını, toplumsal ve kültürel kodları anlamaya çalışırken sordukları sorular, bu gerçekle yeniden yüzleştirir bizi ve alıştığımız hayatı ve kurallar yığınını bir anlığına kesintiye uğratır. Hiçbir şeyin olduğu gibi olmak “zorunda” olmadığını idrak ederiz o an, bize yıllardır çok “mantıklı” gelen şeyler bir anda anlamlarını kaybederler. Alışkın olduğumuz kalıpların temelinde çok da sağlam bir ilke olmadığını, aksine her şeyin bir uzlaşımdan ibaret olduğunu fark ederiz. Ama çaktırmayız, yetişkiniz ya (artık bu kaskatı alışkanlıklarla, bu rutinle, bu meraksız ve ruhsuz hayatlarımızda nereye yetişiyorsak?!) Eğer sabırlı ve hoşgörülü bir ruh hali içindeysek, aslında bizim de aklımızın pek ermediği durumu açıklamaya çalışırız, neden sonuç ilişkilerini ortaya koyarak. Fakat çoğu zaman soruyu saçma bulma ve geçiştirme eğiliminde oluruz, hatta sinirleniriz bile bazen.

Büyürken maruz kaldığımız eğitim süreci bize soru sormanın çocukça olduğu, yetişkin olmanın koşulunun ise cevaplara sahip olmak olduğu fikrini empoze eder. Karmaşaya neden olabilecek fikir çeşitliliğini ortadan kaldırmak için bizi aynı cevapları ezberlemeye yöneltir. Bu masabaşı, bireysel ve ezberci eğitim sürecinde cevaplar belirli otoritelerin elindedir; cevapları “keşfetmek” diye bir şey sözkonusu değildir. Dolayısıyla ne içsel bir keşif süreci ne de başkalarının fikirlerinden öğrenmeyi sağlayacak diyalog yöntemi teşvik edilir. Aksine, çocuk kalıp cevapları ezberlerken ötekilerle bir yarış içinde olduğu algısıyla motive edilir. Tüm bunlar, çocuğun saf merakını baltalar ve, özellikle de günümüzde tabletlerin, akıllı telefonların ve laptopların ekranlarına yapışan antisosyal bir bireye dönüşür. Ötekilerle fikirsel düzeyde bir ilişki kurmaktan aciz hale gelir.

Antik Yunan’ın en büyük iki filozofu, aynı zamanda da Batı felsefesinin babaları sayılan Platon ve Aristoteles ideal toplumu tanımlarken, bunun en temelde, felsefenin gelişimini ve filozofların yetişmesini sağlayacak bir toplum olması gerektiği görüşünü savunurlar. Çünkü felsefe kişinin kendisini keşfetmesinin, kendi fikirlerini oluşturmasının, etraftaki kalıp yargıları ve temelsiz inançları sorgulamasının imkanı olmanın yanında, ötekine açılmayı, onun fikirlerini dinlemeyi ve başkalarıyla fikirsel düzeyde bir dostluk kurabilmeyi de öğretir. İoanna Kuçuradi Hoca’nın sözüyle, felsefe insanileşme eğitimidir; çünkü tartışarak, konuşarak, diyalog yöntemiyle yapılan felsefi etkinlik kişiye kendi için ve başkalarıyla birlikte düşünmeyi öğretir. Bu ise insan ilişkilerini daha güçlü bir hale getirdiği gibi, bir beraberlik, hatta dostluk hissini uyandırır. Bugün rutin hayatların hissizleştirdiği bizler merak ve hayret etmeyi unuttuğumuz gibi, giderek başkalarından bir şeyler öğrenebileceğimizi de unutuyoruz. Fikir ayrılıklarını kişiliğimize yapılan saldırılar olarak algılıyoruz. Kendi fikirlerimize bile sahip değiliz artık, her yerden bilgi bombardımanına maruz kalıyoruz. Kendi seçimlerimizi yapmaktan aciz hale geldiğimiz gibi, soru sormayı bir zafiyet olarak görüyoruz. Kendimiz gibi düşünmeyenler, bizden farklı cevaplara sahip olanları düşman belledikçe, başka insanlarla ilişki de kuramaz hale geliyoruz. Bunun bugün bizi getirdiği yerin hepimiz farkındayız; toplumsal kutuplaşmanın ve ayrımcılığın norma dönüştüğü bir toplumda yaşar hale geldik. Bir üniversitenin rektör yardımcısı, cahil bir yeni nesil istediğini hiç çekinmeden ifade edebiliyor; kimse düşünmesin, herkes aynı cevapları öğrensin, fazla okuyup farklı cevaplar keşfetmenin hiç gereği olmadığını ima ediyor.

Şimdi düşünün çocuklar erken yaşta felsefeyle tanışmış olsalardı, felsefe yapmaya ilkokulda başlasalardı bugün nasıl bir toplumda yaşıyor olurduk? Kendi sorularını sorabilen, kendi fikirleri olan ve bunları savunabilen, kalıp ve temelsiz yargıları ayırt edebilen, dolayısıyla da kitlesel propagandaların ve manipülasyonların tuzağına düşmeyen, ötekinin fikirlerine ve sözüne saygılı, onu dinleyen, ondan öğrenen, bu eşitlikçi ortamı korumaya özenli, ve bunların hepsini ilke edinmiş bir toplum olmaz mıydı bu? Belki bunu henüz toplumsal ölçekte düşünmek zor olabilir, ama bireysel düzeyde düşünmek mümkün. Metis Yayınları’ndan çıkan Küçük Filozoflar serisi bu konuda harika bir rehber. Bugünün düşünceyi ezici eğitim sisteminin verdiği zararı bir nebze olsun iyileştirebilecek güçteler bence bu kitaplar.

Felsefe eğitimi almış kişilerce kaleme alınmış bu kitapların en önemli özelliği, felsefeyi öyküleştirme kabiliyetinde yatıyor. Bazı hikayeler filozofları baş karakter yapıyor. Bu sayede bize yakınlaşan, insanileşen, kendilerine has gündelik yaşamları olan Descartes Amca ya da Leibniz Amca ile tanışıyoruz. Onların hikayesini takip ediyoruz. Profesör Kant’ın En Çılgın Günü bunun güzel bir örneği; Kant’ın o meşhur rutin hayatını takip ederken yazar bize Kant’ın epistemolojisi, metafiziği, etiği, antropolojisi ve siyaset felsefesini kısa ama öz bir biçimde tanıtıyor. Tüm bu alanlarda Kant’ın hangi soruları sorduğunu hikayenin içine yediriyor. Bazı hikayeler ise bu filozofların düşünce sürecine odaklanıyor. Örneğin Descartes’ı konu alan Descartes Amca’nın Kötü Cini'nde tüm meditasyonları okumak mümkün, aradaki bağlantılar ise o düşüncenin serüvenini gösteriyor. Descartes’ın bir gece boyunca bu düşünceyle nasıl uğraştığını anlatıyor bize. Epikür’ün Kahkahası'nda ise Epikür’ün hayatı ile düşüncesi arasındaki bağlantı çok tatlı bir hikaye formatında anlatılıyor.

Bu kitaplar önemli felsefi soruları hikayeler yoluyla erişilebilir hale getirirken, bunu filozofların kullandığı orijinal kavramlardan taviz vermeden yapması da büyük bir başarı. Argümanı ya da soryu basitleştirmek adına kavramlardan vazgeçmiyor bu öyküler. Diğer bir deyişle, hem eğlenceli bir hikaye takip etmemizi, hem büyük soruları görebilmemizi hem de kavramsal düşünceyi tetikleyecek kavramlarla tanışmamızı sağlıyor. Bu açıdan bu kitaplar hem çocuklara hem de yetişkinlere hitap ediyor. Hatta en güzeli, çocuklar ve yetişkinler arasındaki felsefi diyaloğa imkan tanıyor.

Kendi adıma Metis Yayınları’na bu kitapları Türkçe’ye kazandırdıkları için çok teşekkür etmek istiyorum. Umarım çocuklarla felsefe programlarının gelişimi için de faydalı olur bu kitaplar. Küçük Filozoflar serisinin, çocukların soru sormaktan çekinmediği, başkasının fikirlerine saygı gösterdiği, bu sayede oluşturulan güvenli ve barışçıl ortamda birlik olmayı, ilişki kurabilmeyi ve tevazuyu öğrendikleri, yani felsefe yaptıkları bir geleceğe vesile olması dileğiyle...

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.