Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-826-2
13x19.5 cm, 192 s.
Liste fiyatı: 20,00 TL
İndirimli fiyatı: 16,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Juli Zeh diğer kitapları
Kartallar ve Melekler, 2005
Oyun Dürtüsü, 2007
Serbest Düşüş, 2010
Sessizliğin Gürültüsü, 2013
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Temize Havale
Özgün adı: Corpus Delicti
Çeviri: Sevinç Altınçekiç
Yayına Hazırlayan: Niyazi Zorlu
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 2011

Zorla güzellik olur mu? Peki zorla sağlık, temizlik, her türlü mikroptan ve tesadüften arındırılmış steril bir yaşam mümkün mü?

Alman edebiyatının huzursuz ruhu Zeh bir kez daha mikropluk yapıyor: Sadece Almanya'nın değil, topyekûn Batı’nın verdiği gıcır gıcır pozların altındaki kalın tozu kaldırmaya, "değerleri"ni değersizleştirmeye devam ediyor. Zeh, çok fazla aşk ve çok fazla anlayış arasına sıkışıp kalmış Mia Holl gibi unutulmaz bir karakter aracılığıyla, beden deyince suların durduğu, bedenlerin sistemce sahiplenilip denetlendiği, sağlık ve selametlerine ait tasarrufların ibadete vardığı, ruhları sıkıntıdan patlatan, pek yakınımızdaki "tertemiz" ve baskıcı bir sistemden trajikomik haberler veriyor.

İrade ve vicdandan yoksun bir sistem bu: Bize aynı zamanda adaletin bir zanaat olduğunu, bazı tezgâhlarda el maharetiyle her seferinde tekrar dokunduğunu, uyum göstermeyenlerin temize havale edildiğini hatırlatan bir sistem.

OKUMA PARÇASI

Asrın ortasında, günün ortasında, s. 13-18.

Büyüye büyüye birleşen şehirlerin etrafını saran tümsekler silsilesi ormanlarla kaplı. Radyo-TV kuleleri, bir zamanlar havaya devasa kirlilikler salarak bu gezegendeki varlığını kanıtlaması gerektiğine inanan bir uygarlığın pis soluğuyla nicedir griye boyanmayan yumuşak bulutları hedef alıyor. Kırk-elli yıl önce su taşkınına maruz kalıp faaliyetine son verilen taş ve kömür ocakları, sazların kirpik gibi çevrelediği bir gölün kocaman gözü misali oradan buradan gökyüzüne bakıyor. Denizlerden çok da uzak olmayan bir mesafede artık çalışmayan fabrikalarda kültür merkezleri var; faaliyetlerine son verilen birkaç kilisenin çan kulesiyle işlemeyen bir parça otoban nadiren ziyaret edilen, pitoresk bir açık hava müzesine ait.

Burada pis kokular duyulmuyor artık. Burada kazılan, tüten, söküp çıkarılan, yakılan bir şey yok artık; burada huzura eren bir insanlık doğayla ve kendisiyle de mücadele etmeyi bırakmış. Beyaz sıvalı cepheleriyle küçük, kutu gibi evler yamaçlara benek benek yayılıyor, birleşiyor ve nihayetinde teraslar halinde basamak basamak bir konut kompleksi oluşturarak büyüyor. Düz çatılar, adeta uçsuz bucaksız bir manzara halinde ufka kadar uzanıp gökyüzünün mavisini yansıtarak donakalan bir okyanusa benziyor: Güneş hücreleri birbirine bitişik, sayıları milyonlara varıyor.

Mıknatıslı tren rayları ormanı dümdüz yollar halinde her yönden delip geçiyor. Birbirleriyle buluştukları, yansıtmalı çatı denizinin ortasında bir yerde, yani şehrin ortasında, günün ortasında ve yirmi birinci asrın ortasında – işte orada başlıyor öykümüz.

Sulh mahkemesinin uzun mu uzun tutulmuş düz çatısının altında adalet tanrıçası İustitia rutin işlerini takip ediyor. F ile H harfleri arasındaki uzlaşma duruşmalarının gerçekleştirildiği 20/11 No'lu odanın hava sıcaklığı tastamam 19,5 derecede tutuluyor, ne de olsa insanlar en iyi bu sıcaklıkta düşünür. Sophie, örgü hırkası olmadan asla işe gelmez; onu ceza mahkemeleri davalarında cüppesinin altına bile giyer. Sağında çözüp hallettiği dosya yığını bulunuyor; sol elinin altındaysa üzerinden geçmesi gereken daha küçük bir yığın var. Hâkim sarı saçlarını tepesinden atkuyruğu şeklinde bağlamış, bu haliyle de hukuk fakültesi amfilerindeki, bir zamanların o hevesli genç öğrencisine benziyor. Duvardaki projeksiyona bakarken kurşunkalemini çiğniyor. Kamu çıkarı temsilcisiyle göz göze geldiğinde kalemini ağzından çıkarıyor. Savcı Hav'la aynı dönemde okumuştu, Hav sekiz yıl öncesine kadar üniversite kantininde mikrobik yabancı maddelerle ağız temasından kaynaklanan boğaz enfeksiyonları hakkında sinir bozucu konuşmalar yapabiliyordu. Sanki ülkede kamuya açık bir bölgede mikrop kalmış gibi!

Hav Sophie'nin biraz uzağında oturuyor, belgeleri masanın büyük bir kısmını kaplamış, özel çıkarın temsilcisi ise ortak sıranın dar tarafına çekilmiş. Umumi uzlaşmayı vurgulamak amacıyla kamu çıkarıyla özel çıkar aynı masayı paylaşıyor; bu durum her iki temsilciye de rahatsızlık vermekle birlikte güzel bir hukuk geleneğini oluşturuyor. Hav sağ işaretparmağını kaldırdığında duvardaki projeksiyon değişiyor. Şu anda genç bir erkeğin fotoğrafı görünüyor.

"Adi suç," diyor Sophie. "Yoksa eski suçlamalar var mı? Sabıka?"

"Yok," diye hızla garantiliyor özel çıkarın temsilcisi. Gülyanak hoş bir genç adam. Utandığında bir eliyle tarayıp kopardığı saçlarını mümkün olduğunca fark ettirmeden yere süzülmeye bırakıyor.

"Yani kanda kafein değerlerinin bir defalık aşılması," diyor Sophie. "Yazılı uyarı, o kadar. Anlaştık mı?"

"Kesinlikle." Gülyanak başını, sorarcasına kamu çıkarı temsilcisine çeviriyor. Temsilci başını sallıyor. Sophie, soldaki yığından bir başka dosyayı sağa koyuyor.

"Peki, arkadaşlar," diyor Hav. "Sıradaki vaka bu kadar basit değil. Özellikle de senin hoşuna gitmeyecek, Sophie."

"Bir çocukla mı ilgili?"

Hav parmağını kaldırıyor, duvardaki görüntü değişiyor. Orta yaşlı bir erkeğin fotoğrafı görünüyor. Bütün vücudu çıplak. Önden ve arkadan. Dıştan ve içten. Röntgenler, ultrasonlar, beynin manyetik rezonans görüntüsü.

"Bu gördüğünüz baba," diyor Hav, "nikotin ve etanol gibi toksik madde suistimali nedeniyle birkaç kez yargılanmış. Bugün, Bebek Hastalıklarında Erken Tanı Kanunu'nu ihlal nedeniyle karşımızda bulunuyor."

Sophie'nin yüzüne endişe yerleşiyor.

"Bebek ne kadarlık peki?"

"On sekiz aylık. Kız. Baba, G2'deki ve G5 ile G7 arasındaki dönemlerde muayene yükümlülüklerini ihmal etti. Daha da kötüsü: Çocuğun taraması yapılmamış. Beyinde hasar meydana gelmiş olabilir, alerji hassasiyeti de kontrol edilmemiş."

"Ne rezalet ama! Böyle bir şey nasıl olabildi?"

"Sorumlu doktor sanığı birkaç kere yükümlülükleri konusunda uyarmış, sonunda da bir vasi talep etmiş. Esas meseleye gelirsek: Vasi eve girdiğinde zavallı bebeği perişan bir halde bulmuş. Yetersiz beslenme, sinirsel kusma ve ishal. Kelimenin tam anlamıyla kendi dışkısı içindeymiş. Birkaç gün daha geçse, geç kalınmış olunabilirmiş."

"Ne korkunç! Bu kadar küçük bir çocuk kendine bakamaz ki!"

"Adamın özel sorunları var," diye araya giriyor Gülyanak. "Tek başına babalık yapıyor ve..."

"Bunu anlıyorum. Ama yine de. Öz çocuğu!"

Teslimiyet anlamına gelen bir el hareketiyle Gülyanak aslında Sophie'nin görüşünü paylaştığını gösteriyor. Tam bu el hareketini sona erdirdiği anda duruşma salonunun kapısı açıldı. İçeri giren kişi kapıya vurmamıştı ve gereksiz gürültüden kaçınmaya da çalışıyor görünmüyordu. Her yere girebilen bir adamın doğallığıyla hareket ediyordu. Gerçek bir zarafetten taviz vermeden dozu iyi ayarlanmış bir lakaytlıkla takım elbisesi üzerine kusursuz bir biçimde oturmuştu. Saçları koyu, gözleri siyah, uzuvları uzun, ama biçimsiz ve hantal değildi. Hareketleri, gözleri yarı kapalı halde güneşin altında uyuklarken her an saldırıya geçebilen yırtıcı bir kedinin aldatıcı sükûnetini hatırlatıyordu. Ancak Heinrich Eskici' yi daha yakından tanıyan biri, yerinde durmayan parmakları olduğunu ve ellerini pantolonunun cebine sokarak parmaklarının titremesini gizlemeyi tercih ettiğini bilir. Sokakta şimdi çıkardığı beyaz eldivenlerle dolaşır.

"Santé,1 bayanlar, baylar."

Evrak çantasını ziyaretçi masasının üzerine koyarken sandalyesini düzeltiyor.

"Santé, Sayın Eskici!" diye sesleniyor Hav. "Yine heyecanlı öykü avına mı çıktınız?"

"Dördüncü kuvvetin gözü asla kapanmaz."

Savcı gülüyor, ama Eskici'nin şaka yapmadığını anladığında hemen susuveriyor. Eskici'yse öne eğilip alnını buruşturuyor ve özel çıkarın temsilcisini sanki pek tanıyamamış gibi süzüyor.

"Santé, Gülyanak," diyor her bir heceyi vurgulayarak.

Kendisine hitap edilen Gülyanak kaçamak bir selam verip bakışını evraklarına gömüyor. Eskici, pantolonunun ütü çizgilerini düzeltiyor, bacak bacak üstüne atıyor, bir parmağını yanağına dayıyor ve göze çarpmayan bir dinleyicinin duruşunu taklit ediyor, ki onun gibi bir adam için umutsuz bir teşebbüs bu.

"Davaya dönelim," diyor Sophie gösterişli bir mekaniklikle. "Kamu çıkarının temsilcisi ne öneriyor?"

"Üç yıl."

"Abartılı değil mi?" diye soruyor Gülyanak.

"Bence değil. Herife kızının hayatını tehlikeye attığını göstermemiz gerek."

"Uzlaşalım," diyor Sophie hızla. "Evinde geçirebileceği, iki yıl psikiyatrik tedavi içeren güvenlik tedbiri. Küçük kız için tıbbi bir vasinin atanması, baba için de yoğun bir tıbbi ve hijyenik eğitim. Böylece çocuğun başına bir şey gelmemesi garantilenir ve aileye ikinci bir fırsat verilir. Ne dersiniz?"

"Ben de tam bunu talep edecektim," diyor Gülyanak.

"Harika," diye gülümsüyor Sophie ve Hav'a dönüyor: "Gerekçeniz nedir?"

"Tıbbi ve hijyenik önlemlerin ihmali çocuğun sağlığını tehdit eder. Ebeveynlik hakkı çocuğa zarar verme iznini içermez. Bir tehlikeye bilinçli olarak izin vermek, yasalar karşısında kasıtlı zarar vermekle eşdeğerdir. Bu nedenle ceza ağır müessir fiile göre takdir edilir."

Sophie not alıyor.

"Onaylandı," deyip dosyayı kenara bırakıyor. "Umalım ki mesele en iyi biçimde halledilmiş olsun."

Eskici, diğer yöne doğru bacak bacak üstüne atıp tekrar hareketsizliğe bürünüyor.

"Peki, devam edelim." Hav işaretparmağını kaldırıyor. "Mia Holl."

Sunum duvarında beliren kadın kırk yaşında olabileceği gibi yirmi yaşında da olabilir. Doğum tarihi, gerçeğin ne kadar da muallak olduğunu kanıtlıyor. Yüzüyse, salonda bulunanlarda da görülen, tüm yüzlere bir parça el değmemişlik, yaşsızlık, neredeyse çocuksuluk veren o özel ilksel saflık izlenimini etrafa yayıyor: bir ömür boyu acı nedir bilmemiş olan insanların ifadesini. Mia, izleyiciye güvenle bakıyor. Çıplak vücudu ince, ama yüksek direnme gücü barındıran kaslı bir bünye sergiliyor. Eskici doğruluyor.

"Yine bir adi suç sanırım." Sophie yeni dosyaya bakıp esnemesini bastırıyor.

"Adı tekrarlayın." Eskici'ydi bunu söyleyen. Yüksek sesle konuşmamış da olsa sesi salondaki her hareketi anında durduruyor. Üç hukukçu şaşkınlıkla başlarını kaldırıp ona bakıyor.

"Mia Holl," diyor Sophie.

Sinekleri kovalamak istermişçesine elini sallayan Eskici, hâkime müzakereye devam etmesini bildiriyor. Aynı zamanda da çantasından elektronik bir ajanda çıkarıp not almaya başlıyor. Sophie ile Gülyanak hızla birbirlerine bakıyor.

"Mesele nedir?" diye soruyor Sophie.

"Bildirim yükümlülükleri ihmali," diyor Hav. "İçinde bulunduğumuz ayın uyku raporu ve beslenme raporu teslim edilmedi. Spor performansı profilinde ani bir düşüş. Evde kan basıncı ölçümü ve idrar testi yapılmadı."

"Genel verilere bir bakalım."

Hav'ın el işaretiyle sunum yüzeyi üzerinde uzun listeler görüntüleniyor. Kan değerleri, kalori tüketimi ve metabolizma süreçleriyle ilgili bilgiler, ayrıca performans eğrileri içeren birkaç diyagram.

"Durumu iyi görünüyor," diyor Sophie ve bununla Gülyanak'a repliğini veriyor.

"Eski bir suçlama yok. İdeal bir biyografiye sahip başarılı bir biyolog. Ruhsal veya sosyal bozukluk emareleri yok."

"MEBA'dan yararlandı mı?"

"Şu âna kadar Merkezi Eş Bulma Acentesi'ne başvurmuşluğu yok."

"Zor bir dönem. Değil mi, beyler?" Hâkim, Hav'ın buruk ve Gülyanak'ın ürkmüş yüz ifadesine gülüyor. "Bu vakada bir uyarıdan vazgeçmeye ve yardım sunmaya hazırım. Açıklama mutabakatına davet."

"Benim için fark etmez," diyerek omuz silkiyor Hav.

"Zor bir dönem." Eskici gülümseyerek ekranına yazıyor. "Böyle de ifade edilebilir tabii."

"Sanığı tanıyor musunuz?" diye soruyor Sophie nezaketle.

"Mahkemenin ihtiyatlı tutumuna saygı duyuyorum." Gözlerinde çekici bir alayla göz kırpıyor Eskici Sophie'ye. "Siz de sanıkla bir kez karşılaşmıştınız, Sophie. Koşullar farklıydı o zaman."

Sophie düşüncelere dalıyor. Cildi zaten sağlıklı bir bronzluğa sahip olmasaydı kızardığını görebilirdik. Eskici ajandasını çantasına sokup ayağa kalkıyor.

"İşiniz bitti mi?" diye soruyor Hav.

"Nerde! Daha yeni başladı."

Eskici veda etmek için elini sallayıp salondan ayrılırken Sophie dosyayı kapatıp bir başkasını önüne çekiyor.

"Sıradaki, lütfen."

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Melisa Ceren Hasmeden, ''Adaletin Temize Havalesi'', Remzi Kitap Gazetesi, Şubat 2012

Gündemimiz meşruluğu tartışılır davalarla pek meşgul son günlerde. Basımı ve dağıtımı yasal kitaplar, cd’ler, gazeteler suç delili olarak tutanaklara geçiyor. Öğrenciler, gazeteciler anlaşılmaz nedenlerle cezaevlerinde tutulmaya devam ediliyor. Yargının bağımsızlığı tartışmalı, adaletin tecellisi şüpheli görünen şu günlerde Juli Zeh’in Temize Havale romanını okumak, gündemimize edebiyatın penceresinden bakmaya, yaşananların yerelliği aşan bir sistem sorunu olduğunu düşünmeye vesile olabilir.

İnsanlık 20. yüzyılın hastalıklar, çatışmalar, ölümler, olasılıklarla dolu “korkunç” dünyasını aşmıştır artık. YÖNTEM oluşturulmuş; dünya, hastalıklardan, bakterilerden, akıl dışı duygusal histerilerden arındırılmış tertemiz, kusursuz biçimde hijyenik, kusursuz biçimde rasyonel, kişisel yarar ile kamu yararını uzlaştırabilen “mükemmel” bir sistemle yönetilmektedir. Peki ya YÖNTEM hata yaparsa? İşte bizim hikâyemiz burada başlıyor.

YÖNTEM ilk kez, fiziki delillere rağmen işlediği iddia edilen suçu reddeden sanıkla karşı karşıya: Moritz Holl. Moritz Holl bir tecavüz ve cinayet davasının baş sanığı. Bütün deliller onun suçluluğunu işaret etmekte, YÖNTEM’in şaşmaz bilimi yargılayıcı ve hükmedici parmağını Moritz’e doğrultmuşken, Moritz ısrarla suçsuz olduğunu iddia etmekte. Ancak kusursuz YÖNTEM’in ilkeleri gereği bilimsel kanıtlar sorgulanamaz. Moritz Holl’un suçlu olduğu hükmüne bağlanan ve cezaevinde intiharına yol açan bu dava; hiçbir zaman YÖNTEM’i sorgulamamış, “iyi vatandaş”, Moritz’in kızkardeşi Mia Holl’un hayatında bir çatlağa yol açıyor. Bu çatlak roman boyunca ilerleyerek YÖNTEM’in temellerini zorlayan büyük bir kırığa dönüşüyor.

YÖNTEM; “her bireye mümkün olduğunca uzun, sorunsuz, başka bir deyişle sağlıklı ve mutlu bir yaşam garantilemeyi hedefliyor. Acı ve üzüntüden uzak bir yaşam.” Ancak YÖNTEM’in bu ilkesi Holl kardeşlerin yaşamında işlemiyor maalesef. Sistem ne Moritz’e uzun ve sorunsuz bir yaşam verebiliyor, ne de Mia’yı acı ve üzüntüden uzak tutabiliyor. Kardeşinin ölümüyle derin bir depresyona sürüklenen Mia, istese de istemese de sistem dışına çıkmaya ve dolayısıyla sistem için bir tehlike oluşturmaya başlıyor.

Mia’nın aslında YÖNTEM’le çelişmek gibi bir niyeti yok. Spor yükümlülüklerini yerine getirmek, gerekli görünen protein miktarını tüketmek, evini sistemin talep ettiği hijyen standartlarında tutmak istiyor. Ancak hepimiz biliriz ki istemek ile yapmak başka şeylerdir. Eğer en sevdiği YÖNTEM’in çarkları arasında öğütülmeseydi, Mia sessiz, uyumlu, iyi vatandaş olarak görünmezliğin güvenli kollarına sığınabilirdi. Ne var ki acısı onu zorluyor. Moritz’i kaybetmenin acısı, bir türlü inanamadığı suçlamalar, Mia’yı içten içe yiyip bitiriyor. Mia’nın acısını yaşamak için, acısıyla başa çıkmak için YÖNTEM’le karşı karşıya gelmekten başka bir çaresi yok. Araf’ta daha fazla saklanamaz. Acısı Mia’yı istese de istemese bir yöntem-karşıtına dönüştürüyor. Mia kardeşi Moritz’i aklayabilecek mi, YÖNTEM’e karşı direnebilecek mi, Mia’nın yaşamında yürüyen çatlak, YÖNTEM’in temellerini çökertebilecek mi? Bu sorularla, roman, sonuna dek değme polisiyeleri aratmayacak bir ritimle akıyor.

Pırıl pırıl beyaz, pahalı kâğıtlara rengârenk basılan fotoğraflarda her zaman fit, pembe yanakları, ışıldayan gözleri, bembeyaz dişleriyle her bir hücresinden sağlık fışkıran, vücutlarında gram yağ bulunmayan kadın ve erkeklerin temsil ettiği; spor yapmanın neredeyse bir ibadete, bedenin bir tapınağa dönüştüğü; new age öğretileri ve kişisel gelişim rüzgârıyla insani olan pek çok duygunun –öfkenin, üzüntünün, acının, kederin– birer günaha dönüştürüldüğü Batı toplumuna, içerden bir eleştiri Temize Havale.

Juli Zeh’in takındığı bu eleştirel tutum edebiyatının belkemiğini oluşturuyor. Türkçeye çevrilen kitaplarından da izleyebileceğimiz gibi yazar, iyi-kötü, masum-suçlu gibi etik kavramları, hukuku, gerçekliği, toplumsal güveni sık sık masaya yatırıyor.

Avrupa Hakları ve İnsan Hakları eğitimi alan yazar, Avrupa Topluluğu’nun gelişmesine ilişkin hukuki sorunlar üzerinde çalışmış, genç Bosnalı yazarların yapıtlarını bir araya getirdiği bir antoloji hazırlamış ve Bosna’da geçirdiği günlerden geriye kalan izlenimlerini Sessizliğin de Sesi Var adıyla kitaplaştırmış.

İşte bunlar Juli Zeh’i “iyi yazar”, kitaplarını da “iyi kitap” yapan şeylerden bazıları. Adaletsiz hukuk, vicdandan yoksun yargılamalar, fail değil “okkanın altına gönderecek bir kurban” arayan bir yargıyla karşı karşıya olduğumuz şu günlerde okur için de, yayıncı için de iyi bir Temize Havale.

Devamını görmek için bkz.

Cüneyt Kavalalı, ''Sağlığım ‘sisteme’ armağan olsun!'', Sabah Kitap Eki, 25 Kasım 2011

Çağdaş Avrupa Edebiyatının en parlak ve yaratıcı yazarlarından biri olarak gösteriliyor Juli Zeh. 1974 doğumlu Alman yazarın romanlarında, felsefi bir alt yapının üstünde mutlaka hınzır bir konunun yükseldiğini görüyorsunuz. Alman Dili ve Edebiyatı Enstitüsü’nün ardından Avrupa Hakları ve İnsan Hakları konularında da eğitim alan yazarın eserlerinde hep insan hakları, hukuk, felsefe gibi konular iç içe geçiyor. Ancak bu dediğimden Zeh’in sıkıcı öyküler kaleme aldığını sanmayın. Tam tersine en başta da söylediğim gibi onun romanlarında hep bir hınzırlık ve dolayısıyla da farklı, sıra dışı bir bakış açısı yer alıyor.

Juli Zeh’i daha önce hepsi yine Metis Yayınları’ndan çıkan Kartallar ve Melekler, Oyun Dürtüsü ve Serbest Düşüş adlı romanlarıyla tanımıştık. Temize Havale de yine bu romanlarındaki izleklerinin farklı bir kombinasyonu gibi bir anlamda… Ortada iyilik ve kötülük, birey ve toplum hakları, özgürlük kavramı ve hukuk gibi konular üstüne bolca zihin egzersizi var.

Temize Havale, distopik bir bilim-kurgu hikayesini anlatıyor. 2000’lerin ikinci yarısında geçtiğini hissettiğimiz öyküde, insanlık bambaşka bir rejimle yönetilmektedir. Tüm bireylerin sağlıklı olmasının ana hedef olduğu bu sistemde, tek tek bireylerin yani toplamda toplumun sağlıklı olabilmesi için hijyen ve sağlık temelli, örneğin sigara içmek, alkol almak ve hatta kafein içmek gibi kimi bireysel özgürlüklerin kısıtlanması söz konusudur. Sağlıklı olmak her bireyden öncelikle beklenen ilk görevdir. Ve bu görevlerini ne kadar yerine getirdikleri de hassas bir düzenle ölçülmektedir. Örneğin evlerdeki tuvaletlerden doğrudan kan ve vücut analizi yapılmakta, kondisyon bisikleti gibi aletlerden günlük zorunlu spor aktivitesinin ne kadar yapıldığı kontrol edilmektedir. Sistemin gözü vatandaşlarını her yerden izler, ondan gizli saklı hiçbir şey yapılamaz. Bu hassas sisteme karşı yapılacak en ufak ihmal ise örneğin en radikal suçlardan biri olan sigara içmek, vücut analizlerini aksatmak ve hatta belirlenen limitin üstünde kafein almak, yani basit bir kahve içmek bile mahkemeye çıkarılmak için yeterli suçları teşkil etmektedir.

Bu rejimin en önemli teorisyenlerinden ve ülke çapındaki karizmatik lideri olan, gazeteci Heinrich Eskici bu sistemi şöyle açıklar: “Geçmişin tüm sistemlerinin tersine, ne piyasaya ne de bir dine itaat ediyoruz. İfratlı, tefritli ideolojilere ihtiyacımız yok. Sistemimizi meşrulaştırmak için halkın egemenliğine bel bağlamış bağnaz inanca da ihtiyacımız yok. Doğrudan biyolojik yaşamın varoluşundan ortaya çıkan bir gerçeğe dayanarak salt akla boyun eğiyoruz. Zira her canlıda ortak bir özellik vardır. Her hayvanı, her bitkiyi, özellikle de insanı farklı kılar: mutlak, bireysel ve kolektif hayatta kalma arzusu. İşte bu arzuyu toplumumuzun dayandığı o büyük uzlaşmanın temeli olarak yüceltiyoruz. Bir YÖNTEM geliştirdik ve bu YÖNTEM her bireye mümkün olduğunca uzun, sorunsuz, başka bir deyişle sağlıklı ve mutlu bir yaşam garantilemeyi hedefliyor. Acı ve üzüntüden uzak bir yaşam. Bu amaçla da devletimizi çok karmaşık biçimde organize ettik, kendisinden önceki bütün sistemlerden çok daha karmaşık. Yasalarımız, bir organizmanın sinir sistemi gibi hassas, ince bir ayarla çalışıyor.”

YÖNTEM’i incelediğinizde, Juli Zeh’in kurnazca çok zeki bir alternatif ideoloji yarattığını görüyorsunuz. Sonuçta her birey –eğer zihinsel sağlığı yerindeyse ki bu da zaten ayrı bir konu- sağlıklı olmayı ister, varlığının temel ihtiyacı olarak görür. Bu durumda da sağlığın yüceltildiği bir sistemde, daha önce hiçbir ideolojide kesin uzlaşmayı sağlayamamış toplum bireylerinin, söz konusu kendi varlık temelleri olduğu için sorunsuzca birlikte kenetlenmeleri, ortak amaç için yaşayarak, hiç olmadığı kadar barışçı bir sistemde yaşamaları ilk bakışta işten bile değilmiş gibi görünüyor. İşte tam da burada Zeh’in asıl tartışmak istediği konu giriyor devreye. İnsan sağlığı ile bireysel özgürlükleri ve en temek hakları arasında kalsa neyi seçer?

Belki iş yalnızca bu seçimle kalsaydı daha kolay olabilirdi. Ancak her sistemde olduğu gibi, temel prensibini en saf amacın üstünde şekillendiren bir sistemde bile diktatörlüğe varan bir düzenin ortaya çıktığını ve sistemin insanın üstünde tutulduğu bu düzenin, giderek faşist bir canavara dönüştüğünü izliyoruz. İrade ve vicdandan yoksun bir sistemdir bu. Adalet ise durumlara uygun bir şekilde, adeta bir sanatçı titizliğiyle yeni baştan uyarlanabilir. Bu anlamda okuyucuya Huxley’in Brave New World’ü ile Orwell’in 1984’ünü yoğun bir şekilde anımsatan roman, ana kahramanı Mia Holl’un başına gelenlerle de Kafka’nın Dava’sını çağrıştırıyor.

Mia Holl, yeni düzenin başarılı vatandaşlarından, hali vakti yerinde bir biyologdur. Ne var ki kısa süre önce erkek kardeşi, kendisini YÖNTEM’in karşısında bulmuş ve düştüğü hapiste kendini asarak intihar etmiştir. Holl’un kardeşi YÖNTEM’e karşı radikal fikirlere sahip, bireysel özgürlüğünü sistemin kurallarının üstünde tutan biridir. Sık sık şehir hijyen sınırlarının dışına çıkıp, toprakla haşır neşir olur, gölde tuttuğu balıkları pişirip yer örneğin! Sigara içmekten hoşlanır. Hayallerini karanlık ve kirli olsa da her türlü alışkanlığın serbest olduğu ütopik (!) bir şehir süsler. Ancak buluşmak üzere sözleştiği kız arkadaşı tecavüz edildikten sonra öldürülmüş olarak bulunduğunda, DNA’sı tecavüzcününkiyle aynı çıktığı için, sistem kuralları gereği sağlık testleri asla yanılmayan, birincil kaynak kabul edildiğinden suçlu bulunmuştur.

Kardeşini çok seven Mia, tüm bu trajedinin ardından bir depresyona girer, kendini toparlayamadığı için günlük sağlık analizlerini ve sporunu ihmal eder. Mecburi hijyen kurallarına uymaz. Ve çok geçmeden de mahkeme huzuruna çıkarılır. Onun davasını izleyenlerden biri ise Eskici’dir. İlk başta küçük bir para cezasıyla kurtulacak gibi görünen Mia, sisteme karşı kişisel bir hınç duyan ancak bunu ustaca saklayan avukatı Gülyanak’ın onu YÖNTEM karşıtı giderek büyüyen ve ciddileşen bir davaya sürüklemesiyle, kendini anlam veremediği bir savaşın içinde bulur. Sistem karşıtı anarşistler için giderek bir kahramana dönüşen Mia’nın karşısında ise karizmatik kişiliği ve yenilmez ideolojisiyle bizzat Eskici yer almaktadır. Dava sürerken, Mia’nın kardeşinin masumiyeti de şaşırtıcı bir biçimde ispatlanacaktır.

Temize Havale, özgürlükler, hak ve hukuğun işleyişi gibi konularda çok farklı bir perspektiften kafa yormamızı sağlarken, bir yandan da hijyen ve temizlik konusunda giderek aşırı bir tutum benimseyen, bu konuda takıntılı günümüz insanının da bir tür karikatürünü çiziyor. Sağlığın ve temizliğin ibadete vardığı bu ütopik sistemi anlatırken, Juli Zeh’in her satırda hissedilen öfkeli sesi esasen bizi en masum görünen ideolojilerin bile nasıl canavar diktatörlüklere dönüşebileceği, bireysel hak ve özgürlüklerimizin hiç beklemediğimiz bir şekilde tehlikeye girebileceği konularında uyarıyor.

Devamını görmek için bkz.

Filiz Gazi, ''Temize Havale'', Bianet, 9 Ocak 2012

Babil filminde adam, karısına çişini yaptırırken çift öpüşmeye başlar. Böyle söyleyince pek anlaşılmıyor. Mikrop, bakteri, hijyen, dışkı desem o vakitte akla öpüşmek mi gelir dersiniz. Aşk işte, tutku işte, hijyen kuralı tanımıyor.

Truva filmini esaslı film yapan sahne Brad Pitt'le (Achilles), Rose Byrne (Briseis) arasında geçer.

Brad, esir düşürdükleri rahibe kıza âşık olur. Ona şunları söyler: "Sana bir sır vereyim. Tapınağınızda öğretilmeyen bir şey. Tanrılar bize imreniyor. İmreniyorlar çünkü biz ölümlüyüz. Çünkü her an sonumuz gelebilir. Yok olmaya mahkum olduğumuz için her şey daha güzel. Asla şuan olduğundan daha güzel olmayacaksın. Bir daha asla burada bulunmayacağız." Ölümlü bedenin yaşam tutkusu, her güzel anın hakkını verme duygusu işte. Aşk işte, tutku işte, ölümlülüğün de icabına bakıyor.

Julı Zeh'in Temize Havale kitabını okuduğumda bu iki sevdiğim sahneyi hatırladım. Hiç insan sevdiğinin tükürüğünden, idrarından, bokundan iğrenir mi? İğrense de bir önemi var mı?

İnsan ölümlü olduğunu hatırlayınca, bilmem neresindeki tümör, kist önemsiz çıkınca, bir sevdiğinin ameliyatının güzel geçtiğini duyunca sonraki birkaç gün tüm bu yaşadıklarını unutana kadar hayata bir başka bakmaya başlamaz mı?

Anın üzerine basa basa yaşamaya çalışmaz mı?

Daha çılgın sevişmez mi?

Kırgın olduğu insanlara "oldu da bitti maşallah" demez mi?

Kahvaltı süresini uzatmaz mı?

Geçmişine bakıp kafaya taktığı küçük sorunlara kahkahayı patlatmaz mı?

Temize Havale romanı ve bu iki filmdeki o iki sahne işte bunları düşündürtüyor insana.

Romanda bahsedilen toplum dizaynına "yöntem" deniliyor. Biz buna "sistem ya da rejim" diyelim. Bu sistem sağlık ve temizlikle baskılıyor bireyleri.

Tahayyül edin:

Hijyen kontrolü altındasınız. Toksik atık kontrolünüz için tuvaletinize alıcılar yerleştirilmiş. Kondisyon bisikletinizin eksik durum göstergesi evinize baskın yapılmasına sebep olabilir. Uyku durumunuz takip altındadır. Moral durumunuza göre yaşayacağınız kalp ritim düzensizliği hoş karşılanmaz. Sistem, sıfır hissiyatı onaylamaktadır. Sağlıksız yiyeceklerle beslenme tercihiniz sorguya çekilme sebebiniz olabilir. Şehirler sınırlarla çevrilmiştir. "İnsan bölgeleri" denilen bölgeler dışına çıkmanız yasaktır.

Tükürüklerin buluştuğu öpüşme hijyen skandalıdır. Sevişmeler, beden teması ile gerçekleşmez. Atipik ve tipik olma arasında "Biz sizin iyiliğinizi istiyoruz" diyerek sizi tipik olmaya zorlayan bir sistem tarafından takip altındasınız. Herkesin genetik özellikleri devletin kayıtlarındadır. Sağlıklı ve "tertemiz" toplum ideali ile bedenler kontrol altındadır.

Kitaptaki Eskici karakteri sistemi şöyle tarifler:

"Geçmişin tüm sistemlerinin tersine, ne piyasaya ne de bir düne itaat ediyoruz. İfratlı, tefritli ideolojilere ihtiyacımız yok. Sistemimizi meşrulaştırmak için halkın egemenliğine bel bağlamış bağnaz inanca da ihtiyacımız yok. Doğrudan biyolojik yaşamın varoluşundan ortaya çıkan bir gerçeğe dayanarak salt akla boyun eğiyoruz. Zira her canlıda ortak bir özellik vardır. Her hayvanı, her bitkiyi özellikle de insanı farklı kılar, bireysel ve kolektif hayatta kalma arzusu..."

Hayatta kalma arzusundan paye alınarak sağlıklı olmaya odaklanmış toplumun bireyleri hastalık olarak gördükleri hemen her şeyi suç ve anormal kabul ederler. Sistemin muntazam işlemesi için sağlıklı olmaya adanmış hayatlara ihtiyaç vardır. Böyle bir toplumda nasıl bir muhalif hareket oluşur dersiniz? Zeh'in cevabı şöyle olmuş: H.O.H (Hasta Olma Hakkı) Örgütü.

Hikâyenin ana karakteri Mia da bu örgüte üye olmakla suçlanmaktadır.

Mia'nın sistem tarafından fark edilmesi sisteme olan güvenin sarsılması ile başlar. Kardeşi Moritz Holl'un adil bir şekilde yargılanıp yargılanmadığına dair şüphelere sahiptir. Kafası karışmıştır, günlük yapması gereken egzersizleri yapmaz. Sigara içer. İnsan bölgesinden dışarıya çıkar. Kardeşinin davasını "Bir insanın ardında bıraktığı veri izinin, milyonlarca bireysel bilgi içermesi ve bunlardan da rastgele bir mozaiğin yaratılması" şeklinde anlatır avukatına.

Yargılanma biçimi ve ortaya atılan iddialar trajikomik bir şekilde anlatılmış. Hiç yabancılık çekmediğimi söyleyebilirim. Suçu: Yöntemdüşmanı Entrikalar.

Türkiye mahkemelerinde ileri sürülen iddianamelerin bir değişik versiyonu gibi düşünülebilir. Her mesleğe her yaşa uygun binlerce kombinasyonlu iddianameler adeta sperm bankaları gibi yeni yeni suç unsurları dağıtmak üzere "teröristlerini" bekliyor. Hatta dört örgüte üye olmakla suçlanan Yusufcan Yıldırım, sorgusunda hangi örgüte üye olmakla suçlandığını sorunca "Seç işte birini" yanıtını alabilecek kadar suç seçme özgürlüğü de var.

Hal böyle olunca Mia'nın dediği gibi "Hukuk herkesin katılmak zorunda olduğu bir oyun" haline geliyor. Trajikomik mahkeme diyalogları da tarihe geçiyor.

Romanın en önemli iki karakteri Mia ve kardeşi Moritz.

Moritz tutkulu bir adam. Sık sık insan bölgesinden dışarıya çıkar. Balık tutar, kadınlarla sevişir. Kardeşi Mia'ya yöntemin (sistemin) anlamsızlığını, yanlışlarını anlatmaya çalışır. Steril hayata karşı ağaç evlerin güzelliğinden, bir başka insanın kokusunun mucizevi bir şey olmasından bahseder ki kitapta altını çizdiğim yerlerden birini sizlerle paylaşayım:

"Ağaç evi, insanın merdiveni yukarı çekmesi, kiraz yemekten karnının ağrıması, saçında kuş pisliği olması ve tüm bunlara rağmen aşağı inmek istememesidir."

Kısacası Moritz, Mia'nın yönteme olan sadakatini sorgular. Kafasını yıkar, paklar. Mis gibi yapar. Mia "iyi bir terörist" olur çıkar.

Mia işkence gördüğü sırada zaman geçirmek için Moritz'le olan anılarını düşünür:

"Bir kız kardeşin iyi yanı, demiştin bir keresinde bana, insanın ona inanmak zorunda olmaması. Beni, yani kardeşini tanrıdan, kendinden veya düşünüp yaptığın her şeyden ayıran buymuş. Zaten tanrı dışında hiç kimse, varoluşuna dair sürekli kanıt isteyecek kadar aptal değildir diye iddia etmiştim. Sense ciddileşip tanrının varoluşunun çoktan kanıtlanmış olduğu cevabını vermiştin, tam da 'Tanrı yoktur' veya 'Tanrı öldü' gibi cümlelerle. Söylediklerini kavrayamadığım için de açıklaman gerekmişti. Bir şey gerçekten yoksa demiştin onu inkar etmemiz ya da öldüğünü ileri sürmemiz gerekmez. Yoksa 'Kasmanetler yoktur' veya 'Tizel öldü' gibi sonsuz sayıda cümlemiz olurdu. Kasmanetler nedir, diye sormuştum. Peki Tizel kimdir? İşte o zaman gülmüştün. Hem de nasıl! Gördün mü, diye bağırmıştın, işte bunlar gerçekten yoktur! Olmayan şeylerin var olmalarını önlemek adına onları sürekli inkar etmek zorunda kalmamamız ne kadar iyi!"

Her iki kardeş de yargılanır. Detayları anlatmayayım. Lakin her ikisinin de söylediği cümle ortak:

"Gafletinizin sunağında kurban ediyorsunuz beni"

Temiz ve sağlıklı olma ilk bakışta kulağa hoş gelebilir. Sistem için bu ikisi sadece diğer baskıları beraberinde getiren iki araç.

Kate Millet Zulüm Politikaları'nda gaz odalarında tabelalarda yazılanlardan bahseder:

"Yer altı 'soyunma odasına' destek veren çeşitli sütunlara değişik dillerde sloganların yazılı olduğu levhalar asılmıştı: 'Temizlik iyidir!' 'Bitler öldürücüdür!' 'Yıkanın!' 'Mikroptan arındırılmış alana gider!' Bu levhaların konması, zaten soyunmuş olan insanları kandırarak gaz odasına göndermek içindi sadece. Sol köşedeyse devasa kapısıyla gaz odası vardı." Böylece katliamdan arta kalan giysiler işe yarayabilecekti.

Her şey çok tanıdık çok. Bizdeki baskı araçları: 'Demokrasi ve terörün son bulması'".

Her şey ileri demokrasi için.

Her şey devletin bekası için.

Tek dil, tek din, tek millet, tek bayrak.

"Gafletinizin sunağında kurban etmeye çalışıyorsunuz bizleri" .

Kitap şahane, memleketi anlatmama bahane...

Devamını görmek için bkz.

Büşra Ersanlı, “Kitaplarla Dayanışma”, bianet, 10 Şubat 2012

Tutuklandıktan sonra ilk okuduğum kitaplardan biriydi Temize Havale. Önsözün son cümlesiyle başlamak istiyorum. "Sağlıklı olmaya uğraşmayan bir insan hastalanmaz, o zaten hastadır." (Ve hemen annemi hatırlıyorum ne denli bir disiplini vardı, sağlığını, dinamizmini korumak için.)

Sanki dünya hapishane olmuş! Üst üste seçtiğim kitaplar, ya suçlama, yargılama, karalama yoketmekle ilgili ya da benim dosyamda görebildiğim kadarıyla "delil"lerimle ilgili, yani ulusların kaderini tayin hakkı, özerklik, yerinden yönetim vb. ile ilgili.

Temize Havale kitabını Radikal Kitap ekinde gördüm; yazarı tanımıyordum ama nedense ilgimi çekti, ısmarlama listesine ekledim.

Sevgili Zeynep (Oral) birkaç istediğim kitabı yolladı, ve çok daha fazlasını, daha birkaç hafta geçmeden. Tam 38 kitap gönderdi, ne sevindik!

Ismarladıklarım da vardı aralarında. Can yayınları, Metis ve Cumhuriyet Kitap ağırlıklı bu paketten Juli Zeh'in kitabı da çıktı. Kitabı hemen alıp, önünü arkasını okudum; Mia Hall soruşturmasının karalama ve suçlama kraşentosunun boyutunu tahmin etmem zordu.

Ama bizim Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) "operasyonu"na çok benzeyen yanları olduğunu bir sayfalık (ilk sayfa) mahkeme tutanağından anladım.

Gerçekten de suçlama ve "suçlulaşma" dürtülerinin bu kadar güçlü bir karşılıklılık içerdiğini düşünmemiştim.

Bunu çok derin ifade eden 200 sayfalık roman sürekli olarak en dipte, en güçlü, en tepede, en zayıf, en ortada en çift yüzlü olanı, yükselirken düşüşü, düşerken yükselişi bu denli güçlü yaşatan bir şey okumamıştım! (Ama belki de 39 yıl sonra gelen tutsak olma hassasiyeti...)

Ayrıca anarşizmin felsefesini de açıklayan bir yanı olduğunu düşünüyorum.

Mia Hall'un, yani sanığın "yöntemdışı entrikalar çevirerek, fikri içtima kuralı uyarınca bir terör savaşı hazırlama, milli barışı tahlikeye sokma, toksik madde kullanımı ve kamu huzuru için zorunlu olan testleri kasten reddetme suçlarını işlediği... " anlaşılmış.

Mia Hall bu süreçte hasta olma hakkını kullanmak istiyor ve dolayısıyla yöntem dışı.... Hemen bu romanın arkasından Ayşecan Terzioğlu'nun "Biolojik Vatandaşlık"la ilgili makalesini okudum Neoliberalizm ve Mahremiyet adlı derlemeden.

Mia Hall bu vatandaşlığı reddediyor, ama işte bu nedenle politikleşen bir davayı tersten politikleştiriyor.

Suçlu ile suçsuzun sık sık özdeşleştiği hayatımızda (benim için Adnan Menderes'in asılmasından bu yana); hatta en "parlak konumlarda" bir dönem suçlanmış, tutuklanarak "dibe vurmuş" kişileri görmek mümkün.

Ülkemizde ve dünyada da kısmen insanlar yoyo topu gibi bir yerde bir gökte ama ne yazık ki bazılarına zıplama hakkı bile tanınmıyor.

Zıplatmama hakkı devletin "sağlığı koruma" hakkı gibi oluyor bu romanda Mia Hall için. Yine bizdeyiz; Bir yere bir göğe vurulan seçkinler hiç zıplama olanağı verilmiyenlerle bir sağa bir sola savruluyorlar. Çökertme ve şahlanma Mia Hall'un da özgürlük düğümü!

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.